"Andolsun o sıra sıra dizilenlere, bağırıp sürenlere, zikir okuyanlara." (Sâffât: 1-3
Bu vahyin yavaş yavaş indirilişini nitelemedir. Vahiy, Cibrîl-i Emin önderliğinde meleklerin de katılımıyla peygamberlerin sonuncusunun kalbine indirilmiştir. Bu vahiyde Yüce Allah'ın vahdaniyetini pekiştirmek için yemin edilmiştir.
Cebrâîl, vahiyden sorumlu olmasına rağmen O'nunla birlikte bir çok melek, risâ-leti onurlandırmak ve hatırını yüceltmek için inmiştir: "Allah kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye vahiy ile, 'Benden başka tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun' diye gönderir." (Nahl: 2) Melekler, vahiy haberlerine muttalî olmak İçin kulak kabartan şeytanları, işte böyle vahiy yolundan uzaklaş-tirmişl ardır.
Zikir, hadiste geçtiği üzere adı mübarek olan Rahman katından başlıyor:
"Allah göklerde bir ise karar verince, melekler, Allah'ın sözüne itaat için kanatlarım çırparlar. Sanki taşların birbiri üzerine dizilmeleri gibi- yani âdeta demiri kayaya vurunca çıkardığı ses gibi meleklerin kanat sesleri duyulur! Nihayet onların yüreklerinden endişe alınınca - korku giderilince- Rabbimiz ne buyurdu? derler. Onlar da hak olanı buyurdu, derler. O, yücedir, büyüktür. (Sebe': 23)
Bir olan ilah şöyle nitelenmiştir:
"Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabbi, doğuların da Rabbi-dir." (Sâffât: 5)
Yani güneşin doğduğu yerlerin Rabbidir. Çünkü senenin dört mevsiminde güneşin doğduğu yer ve zaman farklıdır.
Sûrenin baş tarafı, tevhid ve yeniden dirilmeden ibaret olan iki gerçeği ifâde etmektedir. Tevhid ve yeniden dirilme, müşriklerin inkâr ettikleri şeylerdir.
Sâffât Sûresi • 429
Kur'an-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Çünkü onlara: 'Allah'tan başka tanrı yoktur.' dendiği zaman büyüklük taslarlardı. 'Ciltlenmiş bir şâir için biz tanrılarımızı mı terk edeceğiz?' derlerdi." (Sâffat: 35-36)
Gerçeği yalanlama bir anlam ifâde etmez. Çünkü gerçek, kesin olarak kendisini ifâde eder. Son cezanın ifâde edilmesinde Kur'ân, iki kıyamet sahnesi ortaya koyar ve bunları belki müşrikler düşünürler diye dünyada sunar:
"Durdurun onları, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir. Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hayır, onlar o gün teslim olmuşlardır. Birbirlerine döndüler, soruyorlar: (Uyanlar uydukları adamlara) dediler ki: 'Siz bize sağdan gelirdiniz.' (Ötekiler de): 'Hayır' dediler, zaten siz kendiniz inanan insanlar değildiniz." (Sâffât: 24-29)
Liderler ve kendisine uyanlar, âhirette birbirleriyle tartışırlar ve herbiri birbirini suçlar. Zayıf olanlar liderlere:
"Siz gücünüz ve otoritenizle bizi aldattınız, derler. Liderler de onlara: 'Aksine siz gerçeği görmeyen beyinsiz kimselersiniz, kendi sorumluluklarınızı bizimle birlikte yüklenin' derler. Şüphesiz o gün onlar azapta ortaktırlar. İşte biz, suçlulara böyle yaparız." (Sâffât: 33-34)
Bu birinci sahnedir.
İkinci sahne ise Yüce Allah'ın şu buyruğunda ifâde edilmiştir:
"İşte o zaman birbirlerine dönerek dünyadaki hallerini soracaklar. İçlerinden biri, 'Benim bir arkadaşım vardı.' dedi. (Alay ederek) derdi ki: 'Sen de (dirilmeye) İnananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) biz mi cezalanacağız?' (Sonra yanındakilere): 'Bakar mısınız?' dedi. Baktı onu cehennemin ortasında gördü. 'Tallahi' dedi, sen az daha beni de alçaltacaktın." (Sâffât: 50-56)
Manzara insanların dünyasına uygundur. Her arkadaş, kendi arkadaşını ekolüne çekmek ister. Mü'min, şayet güçlü olmasaydı mutlaka ayağı kayıp giderdi. Bunun için arkadaşını cehennem ortasında görünce şöyle diyor:
"Rabbimin nimeti olmasaydı şimdi ben de (oraya) getirilenlerden olurdum. Nasıl, biz ölmeyecek miymişiz? Yalnız ilk Ölümümüz ha? Ve azap görmeyecek miymişiz? İşte bu, büyük kurtuluş ve mutluluktur. Çalışanlar bunun için çalışsınlar." (Sâffât: 57-61)
Görünmeyen âlem sahnesini, insanlar görünen âlemde düşünürler. Bu Kur'ân'da yaygın anlatımdır. Buna benzer sahnelere A'râf Sûresi'nde genişçe yer verilmiştir.
Siz burada arkadaşının dûçâr olduğu kötü sonuçtan imanı kendisini kurtardıktan sonra mü'min insanın bütün benliğini kaplayan kurtuluş sevincini göreceksiniz. O,
430 ■ Sâffât Sûresi
M u lı a m m e d Gazali
cennette arkadaşlarıyla birlikte nimetler İçinde sevinmektedir. Fakat o, Allah'ı ve âhi-ret gününü inkâr eden bir adamı hatırlayiverir, o adamın durumunu öğrenmek ister. Onu görünce, kendisinin kurtuluş ve ihsan içinde olduğu için şuuru daha da artar.
Sonra Hak şöyle der:
"(Nasıl) ağırlanmak için bu (nimet) mu hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zâlimler için bir fitne yaptık. O cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları, şeytanların başları gibidir." (Sâffât: 62-65)
Zakkum ağacı, Kur'ân'ın bir çok yerinde zikredilmiştir. Vakıa Sûresi'nde Yüce Allah şöyle buyurur: "Sonra siz, ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz." (Vakıa: 51-52)
Dûhân Sûresi'nde Yüce Allah şöyle buyurur: "Şüphesiz Zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir. O, karınlarda maden eriyiği gibi, suyun kaynaması gibi kaynar." (Duhân: 43-46)
İsrâ Sûresi'nde: ".. .Kur'ân'da lanetlenmiş ağaç." (İsrâ: 60)
Zakkum ağacının, çöl ağaçlarından olduğu söylenmektedir. Bu ağaç, pis kokulu, küçük yapraklı, insan derisine dokununca kabartan ve çoğu zaman hücreleri öldüren zehirli sütü olan ve çorak yerlerde biten bir ağaçtır. Bu, bir örneklemedir. Cehennem ağacı, taze, gölgeli ve hoş meyveli olamayacak. Aksine insanların çöl ağaçlarından görebildiklerine benzer bir görünümü bulunan ve tadı pis olan bir ağaç olacaktır. Bir ağaç, ancak kuruyup odun olduğu zaman hoş olduğu bir gerçektir. Dallan, yaprakları, kökleri yakacak yapması ve yeşil ağaçtan ateş çıkarması Allah'ın kudretinin bir göstergesidir.
"Allah, Zakkum ağacını cehennem ehlinin yiyeceği kılmıştır. Onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır. Sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır." (Sâffât: 66-67)
Niçin bu acı veren azap?
"Çünkü onlar babalarını sapık kimseler buldular. Kendileri de onların izlerinde koşuşturuyorlar." (Sâffât: 69-70)
Kor taklitçilik ve ataların peşinden gitme, bu sancılı azabın perde arkasındaki ilkeler ve geleneklerdir. İnsanların genelinin, bu yönde atalarının miraslarına kondukları, bunlara aykırı olan çağrılara ve sistemlere saldırdıkları, dengeli ve şeffaf düşünmedikleri, kendilerine karşı gelenleri zulüm ve taassubla öldürdükleri yahut onların tartışmalarına ve düşüncelerine mensup oldukları bir gerçektir:
"Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı. Biz onların içine uyarıcılar gönderdik. Bak, o uyarılanların sonu nice oldu." (Sâffât: 71-73)
Y5Sîn Sûresi-431
Kur'ân-ı Kerîm "in Konulu Tefsiri
Sâffât Sûresi'nin ortalarında, Peygamber'! teselli etmek ve gönlünü yatıştırmak için vahyi Peygamber (s.a.v)'e taşıyan altı risâlet zikredilmektedir.
Peygamberlerin ilki olan Nuh, ulu'1-azm peygamberlerin de ilkidir. O, Allah için uzun süre belâlara katlanmıştır. Fıtratın temellerini koyan ve önceden bizi Müslümanlar olarak isimlendiren İbrâhîm. Dini; inanç, şeriat, din ve devlet olarak sunan ve içinde Muhammed risâletine benzer yanlan bulunan kitap sahibi Mûsâ. Bu üç peygamber asıl olup bunları izleyen bir diğer üç peygamber daha vardır:
İbrâhîm dininden olan ve onun kardeşinin oğlu olan Lût.
Kitapları Musa'ya indirilen Tevrat olan İsrâiloğulları'nın peygamberlerinden İl-yas ve Yûnus..
Buradaki Nûh kıssasının sonundan başlaması gayet hoştur. Nûh, dokuzbuçuk asır (dokuzyüzelli yıl) kavmini Allah'a davet etmeye devam etmiş, yüz çevirme dışında başka bir şey görememiştir. Yenildiğini hissedince şöyle haykırmış: "Ey Rabbim, ben yenik düşüp pes ettim., yardım et." İşte tam o esnada yardım gelmiştir.
Sâffât Sûresi'ndeki kıssa şu dua İle başlıyor:
"Andolsun, Nûh bize yalvarmıştı da ne güzel kabul buyurmuştuk. O'nu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Yalnız O'nıın zürriyetini kalıcılar yaptık. Sonra gelenler arasında O'na iyi bir ün bıraktık. Âlemler içinde Nuh'a selam olsun." (Sâffât: 75-79)
Allah'ın, Nuh'un güzel ününü ebedî kılmasından amaç, O'nun düşmanlarını helak ettikten sonra ona şöyle demesidir: "Sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selam ve bereketle (gemiden) in." (Hûd: 48)
Nuh'un kendi kavmine gönderilen bir peygamber olduğunu, kavmini helak eden tufanın bölgesel olduğunu, Mısır, İran, Avrupa, Afrika vs. yerlerle bir alâkasının bulunmadığını açıklamıştık.
İbrâhîm, Nuh'un uğruna mücâdele verdiği tevhid akîdesini diriltti. Kavmine, putlara tapmada yanlışlıklarını belirten deliller sundu. Mücâdelesine Yüce Allah'ın şu buyruğu ile başladı:
"Yıldızlara göz altı: 'Ben hastayım' dedi. Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan kaçtılar. O da gizlice onların tanrılarına sokuldu: 'Yemez misiniz?' dedi. Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?" (Sâffâl: 88-92)
Ayet, İbrâhîm'in bu putperestliği yıkan bir eylem düşündüğünü anlatıyor. İbrâhîm, hasta olduğunu söyledi. Bunun üzerine kavmi O'nu terkedip yalnız bıraktılar. İbrâhîm, putların olduğu yere gitti ve onları yerle bir etti: "Sonunda İbrâhîm onları paramparça elti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye."
432 • Sâffât Sûresi
gönlünü yatıştırmak
11".
[ikidir. O, Allah için den bizi Müslüman-
)larak sunan ve için-
L
tısa. Bu üç peygam-
ygamberlerinden İlin, dokuzbuçuk asır fiiz çevirme dışında I: "EyRabbim, ben ıiştir.
ırmuştuk. O'nu ve âi-retini kalıcılar yaptık. r içinde Nuh'a selam
in düşmanlarını he-Han ümmetlere bİz-
jbvmini helak eden 5 bir alâkasının bu-
îltti. Kavmine, put-s Yüce Allah'ın şu
arkalarını dönüp on-emez misiniz?' dedi.
tnü anlatıyor. İbrâ-p yalnız bıraktılar. tda İbrahim onları mat ederler diye."
Muhammed Gazalî
(Enbiyâ: 58) İbrâhîm, kardeşleri olan ilâhları bu parçaladı demek için baltayı büyük putun omuzuna astı.
İbrâhîm, kavminin kendilerine hiçbir şey yapamayan odunlara veya taşlara tapmadaki kötü düşüncelerini ve gerizekâl ılıklarını ortaya koymak için böyle bir plana başvurdu. Kavmi bu olaydan haberdar olunca İbrâhîm onlara şöyle dedi: "Bu eylemi, büyük put yaptı. O açıkça yalan söylemez. O ancak yaptıklarına karşı utanıyor ve mahcup oluyor."
Bu ve buna benzer kıssalarda İbrahim'in üç yerde yalana başvurduğu rivayet olunmuştur. Oysa bu, görüşte acziyetin ve anlayışta kalınkafalıhğın ifadesidir. Bu tür vehimleri Kitap Ehli ortaya atmış ve daha sonra İsrailiyat yoluyla bizim rivayetlerimize sızmıştır. Oysa bu kabulü mümkün olmayan bir görüştür. İbrâhîm, yalan söylemekten bendir. O'nun hakkında rivayet edilen kıssa, bu saçmalığı kabul anlamına gelmez.
İbrahim'in yaşam öyküsündeki oğluna ve oğlunun kendisine karşı konumu, endişe uyandırabilir. İbrâhîm, dua ettikten sonra yaşlı olduğu halde oğlu kendisine bahşedilmiştir. Çocuk gençlik yaşına erişip delikanlı olunca İbrâhîm onunla sevinmiş, Allah, İbrahim'e oğlunu kendisi için kurban kesmesini vahyetmiştir:
"(Çocuk) babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: 'Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?' dedi." (Sâffât: 102)
Bu yaşlı adamın durumu nedir kikendisiyle sevindikten ve onunla konuşma arzusunda olduktan sonra kendisine yeryüzü halkından en sevimlisi olan oğlunu boğazlamakla sorumlu tutuluyor?
Onun çektiğini bir başkası çekseydi üzüntüden ölüp giderdi. İbrâhîm, nasıl oğlunu öldürmekle yükümlü tutulabilirdi?
Fakat İbrâhîm, Allah' ur kulu, elçisi ve dostudur. O, Allah'ın rızasından gayrı bîr hayat tanımaz ve kendisi için çok zor da olsa Allah'a karşı gelecek bir iş yapamaz. İşte bu yüzden yakîni ve sıdkı babasından geri kalmayan sâlih bir evlat olan oğluna olup bitenleri anlattı:
"O da cevaben- 'Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulurşıur: dedi." (Sâffât: 102)
Baba çocuğuna çocuk kendisine güvendi. Uygulama başlayıp bıçak boğaza dayanınca yardım geldi ve kurban indirildi:
"Biz ona: îbrâhîm! diye seslendik. Sen rüyayı doğruladın, işte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız! Gerçekten bu apaçık bir imtihan idi." (Sâffât: 104-106)
YSSîn Sûresi ■ 433
Kur'ûn-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Kıssa, insanoğlunun uzun ve zor olan bir ilâhî sınavdan geçtiğinin ve imanın boş bir sözden ibaret değil sabır ve teslim olduğunun bir tanıklığıdır.
Suredeki diğer kıssaları atlayıp Yüce Allah'ın şu buyruğuna bir bakalım:
"(Ya Mulıammed) şimdi sor onlara: Rabbine kızlar, onlara da oğlanlar mı?" (Sâffât: 149)
Bu, ikinci soru sorma işidir.
Birinci soru sorma işi şu âyette geçmektedir: "Şimdi sor onlara: Yaratılış bakımından kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık." (Sâffât: 11) Yaratıcının büyüklüğünü ve ilâhî otoritenin genişliğini açıklamak için evrenin ufuklarını, doğu ve batılarını tasavvur ettikten sonra bu soru sorulmuştur. Müşrikler yanında ilâhlık düşüncesinin basit bir komedi olduğu, Allah'ı gereği gibi takdir edemedikleri ve O'nu kızların babası zayıflığına indirgedikleri açıktır!
Müşriklerden birinin bir kızı olunca onu diri diri toprağa gömerken melekleri, Allah'ın kızları yapabiliyor ve onları Allah'a nisbet edebiliyorlar.
"Yoksa biz melekleri, onların gözleri önünde dişi mi yarattık?" (Sâffât: 150)
Allah'ın, ne cinlerden, ne İnsanlardan, ne de meleklerden hiç çocukları yoktur. Aynı zamanda hayır ve şer tanrısı da yoktur: "O ancak bir Tanrı dır." (Nahl: 51) Şer tanrısının hayır tanrısının bir kardeşi olduğu zehabı, bir uydurmadır. Bu tür hurafeler, ancak sapıtmışlar arasında yaygınlık kazanır.
Araplar, Hıristiyan ve Yahudilere verilen kitabın bir benzeri kendilerine verilmiş olsaydı onlardan daha iyi olacaklarını sanıyorlardı:
"Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allah'ın ihlaslı kullan olurduk, diyorlardı." (Sâffât: 167-169
Allah onlara kitap verince onu yalanladılar. Öne geçenler iman ettiler ve apaçık kitapla dünyayı yönettiler.
Sonra geriden gelenler bu kitabın hidâyetinden sapınca onlar için olanlar oldu:
"Andolsuıı ki, Gönderile» peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. Ve galib gelecek olanlar mutlaka bizim ordularımız-dır." (Sâffât: 171-173)
Fakat va'dedilen zafer, filizler olgunlaştıktan ve zamanı tamamlandıktan sonra gelecektir. Bunun için Allah şöyle buyuruyor:
"Bir süreye kadar onlardan yüz çevir. Onların halini gör, onlar da görecekler. Azabımızı acele mi istiyorlar? Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların sabahı
434 • Sâffat Sûresi
Muhammed Gazalî
ne kötü olur." (SâfFat: 174-177)
Bu süre, yeniden vurgulanıyor ve Allah şöyle buyuruyor: "Bir süreye kadar onlardan yüz çevir." (Sâffât: 178)
10 Haziran 2007 Pazar
SAFFAT SÜRESİ(Elmalılı Hamdi YAZIR)
1- "Saf bağlayıp duranlara andolsun..." yemin içindir. "O saf dizip duranlara andolsun" mânâsını gösterir.
SÂFFÂT, saf yapanlar demektir ki, Ebu's-Suud'un açıklamasına göre hem dizilip saf olanlar, hem saf dizenler mânâsına gelir. İleride gelecek olan "Saf bağlayanlar elbette biziz." (Sâffât, 37/165) âyeti de bu iki mânâ üzerinde döner dolaşır. Saff, birçok şeyleri, düz bir çizgi nizamı üzerinde sıra ile dizmek mânâsına masdar olup, dizilen sıraya da isim olarak "Saff" denilir. Namaz saffı, harb saffı nizamı gibi. Allah'ın hükümranlığında çeşitli mertebelerde tam bir düzen ile dizilip, vazife gören meleklere yemin ediliyor ki, bunda İslâm için istenen cemaat, cihad, ilim kuvvetleri gibi teşkilatın esaslarına da
işaret vardır. Bu durumda mânâ şu olur: Yemin ederim o meleklere, o kuvvetlere ki, saflar yapıp dizilmişler. Bu saff, Allah'ın arşı etrafını donatmış olan meleklerden, ta dünya göğünü süsleyen gök cisimlerinde yer alarak vazife yapmak için Allah'ın emrine hazır bulunan me l eklere kadar hepsini içine almakta ve esası beş vakit namazlarda bağlanan saflarla temsil edilen millet ve cemaate işareti de içermektedir. Derken zecrederek sürerler.
2-ZECR: Aslında bir sataşma ile bağırıp azarlayarak bir şeyden uzaklaştırmaktır. Haylayıp sevketmek ve bağırmaksızın men ve yasak etmek mânâlarına da kullanılır. Şu halde gerek bulutları sevk eden sürücü melekler gibi sevk edici ve gerek genel olarak men ve def eden uzaklaştırıcı kuvvetler bu zecredicilerdendir. Bu şekilde bütün mücahid ordular buna dahil olduğu gibi, özellikle kumanda edip götürenler ve öğüt verip yürütenler de buna dahildir.
3- Sonra bir zikir okurlar. Hak'tan vahiy, kitap, Kur'ân indirir, ilim ve marifet telkin ederler.
4-Bütün bunlara yemin ile önemle rini hatırlatarak söylerim ki gerçekten sizin ibadet edeceğiniz ilâhınız birdir.
5-İspatı: O bütün göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi, hem bütün doğuların Rabbi. Doğular, yıldızların doğuş yerleri veya sene içerisinde her gün başka bir noktada doğması itibarıyla güneşin doğuş yerleri demek olabilirse de bunlardan başka "Sonra bir zikir okurlar." karînesiyle bütün manevî nurların da doğuşlarına işaret olunması için "doğuların Rabbi" buyurulmuş olması daha doğrudur. Çünkü zâ h ir ile bâtın, dış âlem ile zihin, objektif ile sübjektif birleşmeden Hakk'ın birliği bilinemez. Zâhirî nurların, dünya göğünün süslerinden gösterilmesi de bunu anlatır.
6-Şöyle ki: Biz dünya semasını, en yakın göğü bir zinet ile donattık. Yıldızlarla. ifadesinde de "dünya" "ednâ"nın müennesidir ki, "en yakın" demektir. Bu ifadenin zâhiri, bütün yıldızların en yakın gökte olmasıdır. Şu halde burada en yakın gök, yer kürenin etrafında yalnız ayın yörünge sahasından ibaret değil, yalnız güneş sis t emi âlemi de değil, genel olarak yıldızların bulunduğu cisim olan saha, yani üç boyut sahasıdır. Gerçi süsleme cisimleriyle değil de ışıklarıyla olduğuna göre, bunların dünyadan görünebildikleri şekillenme ve akislenme sahasına sırf görünüş (optigue) itib a rıyla bu isim verilmiş olması muhtemel ise de zâhir olan birincisidir.
Her iki takdirde de bu şekilde en yakın göğün süslenmesi hatırlatılmakla bu zahirî nurların ve süsün herkes tarafından bile his ve takdir edilebileceği ve
fakat daha yukarısının böyle olmadığı anlatılmış oluyor.
7- Onun için buyuruluyor ki, hem de inatçı, itaate yanaşmaz her bir şeytandan koruduk.
8-9-Şöyle ki: Onlar, yüce (melekler) topluluğunu dinleyemezler. O cisimlere ait süsleri, zahirî nurları geriden görürler. Fakat daha yüksek heyetleri, en yüce cemiyetleri, yani melekleri dinleyip işitemezler, peygamberler gibi vahiy alamazlar, miraca çıkamazlar, o sınırlarda duramazlar. Kovulmak için her taraftan atış edilir, mermiye tutulurlar. En yakın göğün de s ınırlarında böyle def edici, geri püskürtücü kuvvetler vardır ki, bunlar anlatılan, haykırıp sürenlerdendirler. Dinsiz şeytanların yüksek topluluğu dinlemeyip de peygamberlik taslayamamaları için karakol bekler, onları kovarlar. Bir de o şeytanlara d e vamlı bir azab vardır ki, o da ahirettedir.
10- Ancak bir çalıp kapmaca yapan olur. Bir kulak hırsızlığı ile yüksek topluluk haberlerinden, vahiy ve ilham gelişlerinden çalıp kaçan bulunur. Onu da yakıcı bir ateş, gökten yere doğru delip geçen bir alev takip eder. Hıcr Sûresi'nde "Şihab" (delici alev) hakkında söz geçmişti. (Hıcr, 15/18. âyetin tefsirine bkz.)
SÂKIB: Esasen delen veya delici demektir. Işığı ile göğü delivermiş gibi parlak görünen yıldıza sâkıb (delici) yıldız denildiği gibi, sâkıb alev de böyledir. Bununla beraber şihablar (alevler) gerçekten havayı dışından bir mermi gibi gelerek delip geçiyor da demektir. Şihabların, yükselen buharlardan tutuşmuş olması görüşü bugün kabul edilmiyor. Şihablar en yakın göğün sabit süsü ol a n, bilinen yıldızlar gibi büyük olmamakla beraber yine yıldızlar cinsinden sayılabilecek küçük ve küme küme dolaşan gök cisimlerindendirler. Havaya teması ile parladığı sırada bir fişek gibi kaymasıyla süs hizmetinden de uzak kalmaz. Bununla beraber şeyta n lara atılan şihabdan maksadın ruhanî bir şihab olması da pek muhtemeldir. Asıl mesele aşağıdan göğe karşı saldırmak isteyenlerin durumlarını göstererek, ilâhî olan ilhamlardan bir kulak hırsızlığına ait şeytanlıklarla peygambere karşı rekabete kalkışan, d i nler uydurmaya çalışan dinsizlerin maddî ve manevî yenilgi ve perişanlıklarını anlatmaktır.
11- Şimdi sor onlara. Bunları gösterdikten ve hepsini, yaratanın birliğini anlattıktan sonra, sor o seninkilere, o inkârcılara ki yaratılışça kendileri mi daha çetin, daha kuvvetli yoksa bizim yarattığımız o yaratıklarımız mı? O saf bağlayanlar, o zikir okuyanlar, o gökler mi? Hangisini yaratmak daha zor? Bunları yaratan Allah, hiç kendilerini bir yaratışla daha yaratamaz mı? Görülüyor ki burada Yâsin'in sonundaki
"Gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya kâdir değil midir?" (Yâsin, 36/81) âyetinin bir açıklama ile zihinlere yerleştirilmesi vardır. Bu sorunun cevabı da şunun içindedir: Çünkü biz kendilerini, cıvık, yapışkan bir çamurdan yarattık. Onlar yaratıldıktan sonra cıvık bir çamurun ne çetinliği olur? Bir cıvık çamur ki, en gelişmiş şekli nutfe (bir damla su)dir.
12-21- Fakat sen şaşırdın, Allah'ın kudretine ve onların inkârına. Onlar ise eğleniyorla r.
O fasıl (iyilerle kötülerin ayırt edilişi), o ayırış şöyle ki:
Meâl-i Şerifi
22, 23- Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.
24- V e durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler.
25- (Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.)
26- Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır.
27- Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar.
28- Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler.
29- (İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız."
30- "Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz."
31- "Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız."
32- "Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık."
33- O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar.
34- İşte biz günahkarlara böyle yaparız.
35- Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı.
36- Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.
37- Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti.
38- Elbette siz o acı azabı tadacaksınız.
39- Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.
40- Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır.
41- İşte onlar için belli bir rızık vardır.
42, 43- Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.
44- (Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler.
45, 46- İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.
47- Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir.
48- Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır.
49- Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.
50- Derken birbirine dönüp sorarlar:
51- İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı."
52- Derdi ki: "Sen gerçek ten inananlardan mısın?"
53- "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?"
54- "Siz onu tanır mısınız?" der.
55- Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür.
56- Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin."
57- "Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım."
58, 59- "Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışı z?
60- İşte bu büyük kurtuluştur.
61- Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.
62- Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?
63- Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık.
64- O bi r ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar.
65- Tomurcukları şeytanların başları gibidir.
66- Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.
67- Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.
68- Sonra da dönecek leri yer, şüphesiz cehennemdir.
69- Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular.
70- Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar.
71- Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler.
72- Gerçekten biz onlara içlerinden uy arıcı peygamberler de gönderdik.
73- Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?
74- Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka.
22-27- Eşleriyle, yani dengi dengine; puta tapanı puta tapanla, yıldıza tapanı yıldıza tapanla, yahut zulmedenlerin erkeğini, dişisini yahut şeytanlardan olan arkadaşlarını.
28-40- Bize sağdan gelirdiniz. Sağdan gelmek, sağlam taraftan, iyi ve hayırsever bir şekilde gelmek.
41-47- Devamı, lezzeti gibi özellikleri belli ve yerleşmiş bir rızık, yani Meyveler. Bu tabirde iki nükte vardır. Birisi, cennet ehlinin yemeleri ve içmelerinin sırf zevk ve lezzet için olduğunu hatırlatmadır. Çünkü meyve sade lezzet için yenir. Diğeri de dünyadaki çalışmanın meyvesi olduğuna işarettir.
N aîm cennetlerinde, nimetten başka bir şey olmayan cennetlerde. Keis; dolu kadeh, boşuna "keis" denmez. menba suyu.
MAÎN: Aslında kaynağından çıkan, yahut göz önünde akan su demek olup, cennet içkisi bununla vasıflandırılmıştır ki Onda hiç bir gâile (keder, sıkıntı, zarar) yok. Dünya şarapları gibi sarhoş ediciliği, zararı, günahı yok.
48-49-50-(*} Ve ondan sarhoş da edilmezler.
Gamzelerini kocalarına tahsis etmiş, başkasına bakmaz dilberler.
51-61- Benim bir yak ınım vardı. Yani dünyada beraberimde duran bir arkadaş. Buharî'de bu yakın (karîn), şeytan diye açıklanmıştır.
62- Bu mu hayırlı konukluk için?
NÜZÜL: Misafir gelir gelmez ikram için sunulan konukluk. Burada bu ifade gösteriyor ki, yukarıda cennetlikler için söylenen, henüz yeni gelene konulan ikramiye cinsinden olup, onlara onun ilerisinde öyle nimetler vardır ki,
şimdi akıllar onu anlamaktan acizdir. İşte cehennemlikler için de zakkum ağacı, öyledir.
ZAKKUM: Tihame'de biten küçük yapraklı, acı ve fena kokar bir ağacın ismi olup, aşağıdaki şekilde tarif edilen ve meyvesi, cehennemliklerin konukluğu olan ağaç bununla isimlendirilmiştir.
63-Buyuruluyor ki: Çünkü biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) kılmışızdır. Ona dünyada zalimler vurgun ve tutkun olur. Ahirette de sıkıntı ve azabını çekerler. Allah daha iyi bilir ya, halkı zulüm ile yemek için kurulan zalimler teşkilatı, o zalimler kurumu.
64-66- O cehennemin kökünde, dibinde çıkar da dalları tabakalarına dağılır. tomurcuğu, meyvesinin doğum noktaları, sanki şeytanların başları gibidir. Buna üç mânâ verilmiştir:
1- Son derece çirkinlikten kinaye olmak üzere hayalî bir benzetme.
2- Şeytanlar, çirkin suratlı korkunç yılanlar demektir.
3- " Ruûsü'ş-Şeyâtîn" (Şeytanların başları), çirkin manzaralı, bilinen bir otun meyvesiymiş ki Yemen'de Esten denilirmiş.
Biz de dördüncü bir mânâ anlamak istiyoruz ki, zalimleri en çok aldatan, meftun eden nokta, onun çiçek açıp meyvesini verecek olan noktalarıdır. Gelir kaynakları gibi görünen o noktalar öyle iğfal edicidir ki, sanki şeytanların başları, yahut reisleri gibi.
67-74- Sonra onların bunun üzerine hamîmden (kaynar sudan) bir haşlamaları da vardır.
ŞEVB: İçkiye karıştırılan katkı, aşlama veya haşlama.
HAMÎM: Esasen kaynar su demek olup, cehennemin bağırsakları parçalayan suyuna denir. Bununla haşlanan o içki de "gassâk", akan cerahat, irindir. Çünkü zalimler halkı bu hale getirirler. Ahirette de öyle haşlanırlar.
Meâl-i Şerifi
75- Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.
76- Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
77- Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.
78- Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.
79- Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.
80- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
81- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
82- Sonra diğerlerini suda boğduk.
83- Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.
84- Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.
85- O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"
86- "Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"
87- "Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"
88, 89- Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.
90- O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.
91- Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.
92- (Ceva p vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).
93- Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.
94- Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.
95- İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"
96- "Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."
97- Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.
98- Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.
99- Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."
100- "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"
101- Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.
102- Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
103- Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.
104- Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "
105- "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
106- "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)
107- Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.
108- Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.
109- Selam olsun İbrahim'e...
110- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
111- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
112- Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.
113- Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.
75-77-*} Tufan felaketi. Hem neslini, baki kalanlar
kıldık. "O'nun üç oğlu; Sam, Ham, Ya'fes ve bunların eşlerinden başka, diğer gemide bulunanların hepsi nesil bırakmayarak vefat etti" demişlerse de biz bunu Hûd Sûresi'nde geçen "Denildi ki: Ey Nuh! Bizden sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere selam ve bereketlerle gemiden in." (Hûd, 11/48) âyetine uygun bulmuyoruz. Çünkü "seninle birlikte olanlar" dan maksadın, "O'nunla beraber iman edenler pek azdı." (Hûd, 11/40) diye buyurulan az kişiler olduğu açıktır. O ha l de buradaki Kasrın (Tahsisin) gemidekilere değil, boğulanlara göre izafî olması daha uygundur. Bununla beraber denilebilir ki, bütün gemidekilerin nesilleri tağlib yoluyla (çoğunluk itibarıyla) onun zürriyeti hükmünde tutulmuş ve bu şekilde baki kalanları n hepsi onun zürriyeti olarak sayılmış, ona ikinci Âdem denmiştir.
Taberî der ki: Arap Sam evladından, Sudan Ham evladından, Türk ve diğerleri Ya'fes evladındandır. Ebu Hayyan da "Bahr"de bunu naklettikten sonra şöyle kaydediyor: Bir grup da şöyle söylemiştir: "Allah Teâlâ Hz. Nuh'un zürriyetini baki bırakıp neslini uzatmıştır. Bununla beraber bütün insanlar onun nesliyle sınırlı değildir. Ümmetler içinde ona ait olmayan da vardır". Alûsî, de şu mütalaada bulunmuştur: Sanki bu grup, suda boğulmanın ge n el olduğunu söylemiyor. Nuh (a.s.) kâfirler aleyhinde dua etmiş, fakat dünya halkının hepsine gönderilmemiştir. Çünkü peygamber gönderilmenin genel olması ilk önce peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in özelliklerindendir. Genel olduğunu s öyleyip de kasrı, boğulanlara nispetle yapmış olması da caizdir.
78- Hem de ahirîn içinde, yani sonrakiler, geriden gelen bakiler içinde de kendine bıraktık. Burada iki şekil vardır. Birisi, mef'ul, hazfedilmiştir. Namına güzel bir anı, güzel bir övgü bıraktık demektir.
79-82-Bu durumda Bütün âlemler içinde Nuh'a selam, Allah Teâlâ tarafından bir selam olur. Diğeri de hikâye yoluyla bu selamın mef'ul olmasıdır ki, bu şekil daha açıktır.
83-84-85- Şüphesiz İbrahim de elbette onun kolundan (şiasından)dır.
ŞÎA: Bir kimsenin arkasında, izinde giden taraftarları, tabileri demektir. İbrahim (a.s.) da iman ve ihlas esnasında ve Allah yolunda müşriklere karşı cihad
hususunda ve şeriatının teferruatında değilse de asıllarında onun izince gitmiştir. selîm kalb; tertemiz, her lekeden arınmış, Allah sevgisinden samimi, tamamen O'na teslim olmuş kalb.
86-87- "İfk" için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?.
İFK: Yalan dolan, iftira demek ki, Allah'tan başka ilâh var demek, yalancılıktır, iftiradır, bühtandır.
88-89- Derken yıldızlarda bir bakış yürüttü, yahut bir bakıma baktı. Bundan bizce hemen akla gelen mânâ En'am Sûresi'nde "Üzerini gece bürüdüğü zaman bir yıldız gördü..." (En'am, 6/76) âyetinde geçen fikir ve bakıştır. Bu şekilde Baktı da "ben hastayım" dedi. Söz "Eğer Rabbim beni hidayete erdirmeseydi mutlaka sapıklar topluluğundan olacaktım." (En'am, 6/77) meâlinde olur. Fakat tefsirciler buna şöyle mânâ vermişlerdir: Kendileriyle beraber ibad e t teklif ettikleri için yıldızlarda bir bakıma baktı da, yıldızların hükümlerine bakıyormuş gibi yerlerini, bağlantılarını gözden geçirdi, onlar müneccim oldukları için o da onlarla istidlal ediyormuş gibi görünerek ben keyifsizim, dedi. Onların teklifler i nden rahatsız olduğunu kastediyordu
90-100-Hastayım deyince Arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler. Hastalıktan, taundan (vebadan) korkmuşlar. Bu ifade ne kadar nüktelidir. Hastayım deyince arka dönmek, sonra darbeyi vurunca da zifaf eder gibi birbirine girerek ona yöneldiler. Hücum ettiler. Yöneliş göstermeleri, adi insanların, umumi toplumların psikolojik durumlarını anlatır.
101- Bunun üzerine onu yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik. Bu uslu oğul, İsmail (a.s.)'dir.
102-İshak'ı müjdeleme bundan sonra ayrıca söylenecektir. Ne zaman ki beraberinde koşmak, yani çalışmak çağına erdi, ona Allah için yapılacak bir iş, bir itaat göstermek üzere ey yavrum! dedi, ben düşümde görüyordum ki ben seni boğazlıyorum. Artık bak n e görürsün? Ne dersin, ne görüşte bulunursun? Deniliyor ki, Hz. İbrahim, bunu Zilhicce'nin sekizinci, dokuzuncu, onuncu yani terviye, arefe, nahir geceleri sıra ile üç gece görmüştü. Peygamberlerin rüyası vahiy, tabirleri de vahiy olduğundan Hz. İbrahim b ö yle görmüş ve böyle tabir etmiş ve dolayısıyla böyle vahiy almış olmakla bu, yerine getirilmesi vacib hak, bir emir olmuş oluyordu. Bunun üzerine onu zorla yapmaya kalkışmayıp, önce yerine getirilme şeklini istişare etmek
üzere böyle görüşünü sorarak tebliğ etti ki, bununla ilk önce onun itaat ve boyun eğmekle ecir ve sevaba ermesini temin etmek istedi. Düşünmeli, bunu söylerken "ey yavrucuğum!" diye hitab eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefkat duygusu çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hakim bulunuyordu. Düşünmeli de duymalı ki, bu ne büyük bir bela, ne dehşetli bir ilâhî imtihandı! İşte bunun böyle ilâhî bir emir olduğunu anlayan ve Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o yumuşak huylu oğul ey babacığım! de d i, ne emrolunuyorsan yap. Beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın.
103- Ne zaman ki böyle ikisi de teslim oldular; Allah'ın emrine kendilerini teslim ettiler. Ve İbrahim onu tuttu, şakağına yıktı.
CEBİN: Şakak, yani alnın yanlarıdır. Bu, Mina'da sahranın yanında veya mescide bakan yerde yahut bugün kurbanların kesildiği mevkide olmuştu, diye naklediliyor. Bıçağını çekip çekmediği hakkında iki görüş vardır.
104-105- Burada yalnız buyuruluyor ki, şakağına yatırdı. Biz de ona şöyle seslendik: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekten tasdik ettin. Doğrulukla yerine getirdin, gördüğün gibi inandın, kararlılık ve doğrulukla yerine getirdin. Çünkü "boğazlıyorum" diye görmüş, "boğazladım" dememişti. Kararlılık ve ciddiyetle kesmeye teşe b büs etmekle de kalmayıp o tahakkuk etmişti. Taberî gibi bazı tefsirciler bu nün, nın cevabı ve "vâv"ın da daki "vâv" kabilinden olduğunu söylemişlerse de araştırmacı âlimlerin tercihine göre atıf vâvı olup, burada cevap, tefhim (bu işin büyüklüğünü anlatmak) için hazfedilmiştir. Şöyle demektir: Ve biz böyle seslenince; ne büyük bayram, ne tarife sığmaz neşe ve sevinç meydana geldiğini söylemeye hacet yok! Şu da cevabın tâlilidir (sebebinin açıklanmasıdır): Çünkü biz, iyilik yapanları böyle m ü kafatlandırırız.
106- Şüphesiz ki bu; İbrahim'in karşılaştığı bu oğlunu kurban etme işi elbette açık bela, parlak imtihandır. Öyle açık bela ve parlak imtihandır ki, gerek İbrahim'in ve gerekse oğlunun "İhsan, Allah'a kendisini görüyormuşsun gibi ibadet etmendir." hadis-i şerifinin ifadesince en yüksek ihsan mertebesinde bulunan ihsan edenlerden (iyilik yapanlardan) olduklarında hiç şüpheye yer bırakmaz. Onun için onların o ihsanlarını mükafat ile karşılayarak öyle seslendik.
107- Ve on a büyük bir kurbanlık ile fidye de verdik. Yani İbrahim'e oğlunun yerine kesilmek için büyük bir kurbanlık kurtuluş fidyesi de verdik. Boğazlamaya başlamakla rüya gerçekleştirilmiş olup da "Rüyayı tasdik ettin" diye nida edildikten sonra fidyenin mâ n âsı ne olabilir? Bunu en güzel açıklayan yön şudur: Deniliyor ki, İbrahim (a.s.) bir oğlu olursa, Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. Sonra unutmuş, rüya bunu hatırlatmıştı. Onun için nida olunduğu zaman rüya gerçekleştirilmiş olmakla beraber adak ye r ini bulmamış olduğundan bu fidye onu böyle hüküm değiştirmek suretiyle tamamlamış ve ayrıca bir nimet olmuştur. Bundan dolayı İmam-ı Azam demiştir ki: Çocuğunu kurban etmeyi adayana bir koyun kesmek vacib olur. Acaba o büyük kurbanlık ne idi ve büyüklüğü n eresindeydi? Çokları cennetten gelme, beyaz ve bir rivayette emlah, yani alaca ve a'yen, iri gözlü bir koç idi demişler ki, yahudilerin görüşü de buna uygundur. Bazıları da Sebîr dağından inme bir va'l, yani dağ keçisi demişlerdir. Büyüklüğünü de bazıları maddî olarak, iri yapılı diye, bazıları da manevî büyüklük ve önemle tefsir etmişlerdir. Yalnız bir peygamber değil, belki baba ve oğul iki peygamberin sıkıntısını kaldıran ve özellikle neslinden peygamberlerin sonuncusu gelecek bir peygamberin fidyesi ol a n ve cennetten gelen bir kurbanlık elbette büyük olur. Bazıları da demişlerdir ki, büyüklüğü ondan sonra sünnet ve din olması itibarıyladır. Ebu Bekir Verrak, bir nesilden değil, doğrudan doğruya yaratılmış olması bakımındandır, demiştir. Fakat hatırlatma y a hacet yoktur ki, Kur'ân'ın "Büyük bir kurban" ifadesi bütün bunlardan daha kapsamlı ve daha büyüktür. En iyisini Allah bilir.
108- Sonrakilerde de namına bıraktık. Onu güzel bir anı ile yad eder ve sünnetini yerine getirmekle bayram yaparlar.
109- Selam İbrahim'e.
110- İşte iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. Burada "Biz" denilmemesi, biraz önce geçmiş olduğu için burada bir nevi tekit kastedildiğine işaret olmalıdır. Evet İbrahim iyilik yapanlardandı.
111- Çü nkü o bizim mümin kullarımızdandır. Yahudiler bu kurban edilenin Hz. İshak olduğunu söylüyorlarmış. Muhammed b. İshak, Taberî gibi bazıları da buna taraftar olmuşlar, Muhyiddin Arabî de Fusûs'unda bu görüşe gitmiştir. Fakat burada şu atıf onları reddetmek t e açıktır.
112-Çünkü "Biz ona yumuşak huylu bir oğul müjdeledik." ifadesi üzerine atıf ile buyuruluyor ki: Bir de onu İshak ile müjdeledik. Belliki bu şöyle demek oluyor:
"Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et." diyen İbrahim'i o boğazlama kıssası anlatılan halîm (yumuşak huylu) oğulla müjdelikten başka, bir de İshak ile müjdeledik. Ki salihlerden bir peygamber olmak üzere. Şu âyetin de bu ikisine ait kılınması daha uygundur.
113- Hem ona, o halîm oğula ve hem İshak'a bereketler de verdik. Yani ikisinin de nesillerini bereketlendirdik, çoğalttık. Burada zamirini İbrahim'e göndermek, zürriyet yönüyle İshak'a karşılığı gerektireceğinden yakışmaz. İshak ve zürriyeti, İbrahim'in zürriyetinden olduğu için İbrahim'in İshak'a karşılık olarak zürriyet ve bereketi ancak diğer oğlu itibarıyla olabilir. Onun için zamiri bu itibarla İbrahim'e gönderilse bile şu tesniye (ikil) zamirin, herhalde iki oğula gönderilmesi gerekir. İkisinin zürriyetinden de; İbrahim'in iki o ğlunun ikisinin zürriyetinden de;halîm oğul olan İsmail'in zürriyetinden de, İshak'ın zürriyetinden de hem ihsan eden, hem de kendi nefsine açıkça zulmeden vardır. Bu "İkisinin zürriyetinden" maksadın İsmail evladı ile İshak evladı olduğunda hiç tereddüt edilmemesi gerekir. Çünkü zamir İbrahim ile İshak'a gönderildiği takdirde bile İshak zürriyetinin karşılığında İbrahim zürriyetinin, İshak zürriyetinden başka bir zürriyet olması gerekir. Bu da bilinmekte olan İsmail evladıdır. Ve hatta bu takdir d e İbrahim zürriyeti ünvanının İshak evladından çok İsmail evladına daha uygun ve daha layık olduğuna bir işaret yapılmış olur. Kısaca; "Ben Rabbime gidiyorum" deyip de "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!" (37/100) diye yalvaran ve o a paçık bela ile imtihanı başarı ile geçen İbrahim'e, Rabbi öyle selam ve selametle güzel bir anı ihsan etti. Ve iki oğul müjdeleyerek, onlardan zürriyetine öyle bereket verdi ki, hâlâ ikisinin de zürriyeti o feyiz ve bereketle yaşamakta ve fakat hepsi sali h ve iyi kimseler değil, kimisi iman ile ihsan mertebesinde, kimisi de küfür ve isyanla nefsine zulmetmekte. Bu şekilde İbrahim'e verilen bu zürriyet bereketi, Nuh'a verilen zürriyet bakiliğine benzemektedir. Ancak şunu unutmamalı ki, ataların salih oluşu, evladın da salih oluşunu gerektirmez. Onun için Nuh'un zürriyetinden putperestler, İbrahim'in zürriyetinden zalimler çıkmıştır.
Meâl-i Şerifi
114- Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik.
115- Hem kendilerini ve kavimlerini o büy ük sıkıntıdan kurtardık.
116- Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular.
117- Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik.
118- Kendilerini doğru yola çıkardık.
119- Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık:
120- Selam olsun, Musa ile Harun'a.
121- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
122- Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.
123- Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.
124,125,126- Hani o kavmine: "S iz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.
127- Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.
128- Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.
129- Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık:
130- Selam olsun İlyâsîn'e .
131- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
132- Çün kü o bizim mümin kullarımızdandı.
133- Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir.
134- Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık.
135- Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.
136- Sonra diğerlerini helak etmiştik.
137, 138- Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?
114-122- Belli kitap, yahut açıklaması, ifadesi güzel kitap, yani
123-136-Tevrat. İlyas da gönderilen peygamberlerdendir. Yani yukarıda "Gerçekten biz onların arasına uyarıcı peygamberler gönderdik." (Saffât, 37/72) buyurulduğu üzere, uyarı için gönderildiklerine yemin edilen peygamberlerden, o da İsrailoğulları peygamberlerinden (İlyas b. Yâsîn) ki Harun (a.s.)'un torunlarından denilmiştir. (En'am Sûresi, 6/85. âyetin tefsirine bkz.)
Ba'l.
BA'L: Bir putun ismi ki yirmi arşın boyunda, altından ve dört yüzlü bir put olduğu söyleniyor. Kim bilir konduğu kaidesi ne kadardı? Hâlâ Şam'da Ba'lebek kasabası bu ad ile anılmaktadır. İlyasîn'e selam olsun.
İLYÂSÎN: İlyas, demektir. Bazı kırâetlerde okunduğundan her iki
kırâete de uygun olması imlâsı için şeklinde yazılır.
YASÎN: İlyas (a.s.)'ın babası olmakla Âl-i Yâsîn yine İlyas demek olur. Yâsîn bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre bazıları Âl-i Yâsîn'den maksadın, Muhammed ümmeti olduğunu söylemişlerdir. Herhalde denilmeyip buyurulması, bir tevriyeden uzak değildir. "Âl-i Yâsîn" kırâeti de bu tevriy e de açıktır. İmlâda vasledilmeyip de iki kırâete uygun şekilde yazılması da bu tevriyenin birkaç yönden gerekli olduğuna işaret eder. Şu halde demek olur ki, burada "Selam İlyas'a" denirken; "Selam Muhammed âline" mânâsına bir de tevriye kastedilerek b uyurulmuş ve bundan dolayı olmalıdır ki selam fıkraları da burada bitirilmiş, Lût ve Yunus kıssalarında daha çok "Bak uyarılanların sonu nasıl oldu?" (Sâffât, 37/73) ifadesine dikkat çekilmiştir. Bu tevriyeye göre "O mümin kullarımızdandır." İlya s'a ve Yâsîn'e ait olabilir demektir.
137-138- "Ve siz sabahleyin onlara uğrar, üzerlerinden geçersiniz." Kureyş, Şam'a ticarete giderlerken yolları, Lût kavminin yerlerine uğrar.
Meâl-i Şerifi
139- Şüphesiz Yunus da gönderilen peygambe rlerdendir.
140- Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.
141- (Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.
142- Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.
143, 144- Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
145- Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.
146- Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.
147- Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.
148- O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.
149- Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?
150- Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?
151, 152- Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.
153- (Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?
154- Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?
155- Hiç düşün müyor musunuz?
156- Yoksa sizin için açık bir delil mi var?
157- O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.
158- Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.
159- Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
160- Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar).
161, 162, 163- Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.
164, 165, 166- (Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.
167, 168, 169- (Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."
170- Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.
171, 172, 173 - Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."
174- Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
175- Onlara (inecek azabı) gözetle .Yakında onlar da göreceklerdir.
176- Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?
177- Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!
178- Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
179- (İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.
180- Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
181- Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.
182- Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
139- Şüphesiz ki Yunus da gönderilen peygamberlerdendir. Yunus (a.s.)'un kıssasında Allah Teâlâ'nın bir peygamberini hapsedişinin bir ifadesi vardır. Bunun, burada anlatılması, daha çok peygamber efendimize bir hatırlatma olmaakımındandır.
140- Hani, düşün o zamanı ki Yunus, "İbak" suretiyle o dolu gemiye kaçmıştı.
İBAK: Bir kölenin, efendisinden kaçmasıdır. Enbiya Sûresi'nde "Ve Zünnûn'a (da lutfettik). Hani o (kavmine) kızarak gitmişti." (Enbiya, 21/87) buyurulduğu üzere Yunus (a.s.) öfkelenip, Allah tarafından izin gözlemeksizin çıkmış olduğundan "ibak" (kaçış) denilmiştir. Alûsî, tefsirinde der ki: "Yunus (a.s.) hakkında kitap ehlinin kitaplarında anlatılan ş u dur: Allah Teâlâ, onu Nînüvâ halkına gidip onları Hakk'a davet etmekle görevlendirmişti.
O zaman Nînüvâ çok büyüktü. Üç gün kadar bir müddet içerisinde katedilebilirdi. Kötülükleri büyümüş, bozgunculukları çoğalmıştı. İşi büyük gördü ve Tersis'e kaçtı. Onun için Yafa'ya geldi, bir gemi buldu. Sahipleri Tersis'e gitmek istiyorlardı. Kiraladı, ücretini verdi ve gemiye bindi. Derken büyük bir fırtına koptu, dalgalar çoğaldı. Gemi gark olacak hale geldi, gemiciler telaşe düştüler. Geminin hafiflemesi için bazı eşyaları denize attılar. O sırada Yunus, geminin içine inmiş, uyumuş, hatta nefesi yukarı çıkarmış. Kaptan ona vardı. "Ne uyuyorsun? Kalk, Rabbine dua et. Ola ki bizi bu durumdan kurtarır da helak etmez" dedi ve birbirlerine; "Gelin bu kötülük bize kimin y üzünden geldiğini bilmek için kur'a atalım" dediler. Kur'a attılar, Yunus'a düştü. Bunun üzerine: "Anlat bize sen ne yaptın? Nereden gelip, nereye gidiyorsun? Hangi köyden, hangi soydansın?" dediler. O zaman onlara: "Ben, karayı ve denizi yaratan, gökleri n ilâhı olan Rabbin kuluyum." dedi ve olayını anlattı. Onun üzerine çok korktular ve niye öyle yaptın diye kınadılar. Sonra ona: "Bu denizin durması için biz sana ne yapalım?" dediler. "Beni denize atın, durur. Çünkü bu büyük fırtına benim içindir" dedi. A damlar gemiyi geri karaya atmaya çalıştılar, yapamadılar. Nihayet Yunus'u tuttular, gemide bulunanların kurtulması için denize attılar. Derhal deniz durdu ve Allah balığa emretti. O'nu karaya bıraktı, sonra Allah Teâlâ büyük bir balığa da emretti, onu yut t u. Balığın kırnında üç gün üç gece kaldı. Karnında Rabbine dua ediyor, O'na yalvarıyordu. Derken yüce Allah balığa emretti. Onu karaya bıraktı, sonra Allah Teâlâ ona: "Kalk, Nînüvâ'ya var, bundan önce sana emrettiğim şekilde halkına çağrıda bulun!" buyurd u. Yunus (a.s.) da vardı, çağrıda bulundu ve "Nînüvâ üç gün içinde batacak" dedi. Bunun üzerine Nînüvâ halkı Allah Teâlâ'ya iman ettiler ve oruç ilan ettiler, hepsi eskiler giydiler, kral haber aldı, o da tahtından indi, süslü elbiselerini çıkardı ve bir ç u l giydi ve kül üzerine oturdu. Gerek insan ve gerekse hayvan, hiçbiri ne yiyecek, ne içecek tatmasın diye tellal çağırtıldı ve hepsi Allah Teâlâ'ya sığındılar, kötülük ve zulümden vazgeçtiler. Allah Teâlâ da kendilerine merhamet etti, azaba uğratmadı. Onl a ra azab etmeyince Yunus (a.s.) merak etti: "Allahım! İşte ben bundan kaçmıştım, çünkü biliyordum ki, sen çok merhamet edici, çok şefkatli, çok sabırlı ve tevbeleri çokca kabul edicisin. Ey Rabbim! Benim canımı al artık, ölüm bana yaşamaktan daha iyidir" d e di. Allah: "Ey Yunus! Çok üzüldün", dedi. Yunus: "Evet ya Rab!" dedi ve çıktı, şehrin karşısında beride bir gölgelik yaptı, altına oturdu. Şehirde ne olacağını gözetliyordu. Allah Teâlâ emretti, kendisine sıkıntısından gölge olması için başı ucundan bir k a bak çıktı. O kabakla ferahlandı, büyük bir rahatlık duydu. Yine Allah Teâlâ bir kurda emretti, kabağı
vurdu, kuruttu. Sonra sıcak bir samyeli esti, güneş de Yunus (a.s.)'un başına geçti, durum ağırlaştı. Ölüm sevilecek hale geldi. O zaman Allah: "Ey Yunus! Kabağa gerçekten acıdın mı?" buyurdu. O da: "Gerçekten acıdım ya Rabbi!" dedi. Allah Teâlâ da: "Ya sen o hiç üzerine yorulmadığın, bakıp büyütmediğin, belki bir gecede bitip, bir gecede yok olan kabağa acırsın da, ben o içinde on iki tepeden fazla insan o turan ve sağını solunu bilmez bir kavim ve birçok hayvanlar bulunan o büyük Nînüvâ şehrine merhamet etmez miyim?" buyurdu."
Alûsî, bunu naklettikten sonra: "Burada hakka muhalif noktalar bulunmakla beraber bilgi olması için naklettim" diyor. Onun için bu kıssaları okurken Kur'ân'ın ifadesindeki nezihliğe ve inceliğe dikkat ederek okumalıdır. Orada Yunus (a.s.)'u kavminin imanından sonra azab etmedi diye, balığın karnındakinden daha çok vicdan azabına düşmüş ve başında kabak da ondan sonra bitmiş göste r iyor. Halbuki Kur'ân Enbiya Sûresi'nde "Biz onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız." (Enbiya, 21/88) diye onun tasadan kurtarıldığını anlattığı gibi, burada da alana atılışını ve kabağın bitirilmesin i, balığın karnından hasta olarak çıkarılması olayının peşinden anlatmış ve kıssanın sonunu da kavminin imanıyla istifadeleri gibi güzel bir sonuçla bağlamıştır. Yunus Sûresi'nde "Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da imanı kendisine fayda veren bir me m leket olsaydı (ama olmadı). Yalnız Yunus'un kavmi (azab henüz inmeden) iman edince, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık." (Yunus, 10/98) buyurulduğu üzere böyle yeis (ümitsizlik) halindeki imanla kurtu l uş yalnız Yunus kavmine nasib olmuştur. Azab, iman etmediklerinden dolayı vaad edilmiş olduğu için, kavmi iman ettikten sonra azab etmedi diye, bir peygamberin güya yalancı çıkmış olup da ölsem bundan iyi idi diye üzülmesinde bir mânâ yoktur. Bu üzüntü be l ki başlangıçta kızıp kaçtığı zaman olmuş olabilir.
141-142-Kısaca buyuruluyor ki: Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı da kur'a çekmişti ve kaydırılanlardan olmuştu. Yani kur'ada yenilmiş, gemiden atılmıştı. Burada kendi kendini attı diye bir söz varsa da (kaydırılan) deyiminin zahirine uygun değildir. Kendini atmış değil de kendi rızasıyla atılmış olabilir. Derhal balık onu lokma etti, yani yuttu. O halde ki, pişmanlık içindeydi, kendini kınıyordu, pişman oluyordu.
143- Eğer o çok tesbih edenlerden olmasaydı. Öteden beri Allah'ı tesbih ile çok zikrederdi. Bu karanlıklarda da "Senden başka ilâh yoktur, seni tesbih ederim, ben gerçekten haksızlık edenlerden oldum." (Enbiya, 21/87) diye nida ediyordu. Fakat sadece şimdi değil, öt e den beri çok tesbih edenlerden olmasaydı yeniden dirilecekleri güne kadar elbette onun karnında kalırdı.
144- Eğer o çok tesbih edenlerden olmasaydı. Öteden beri Allah'ı tesbih ile çok zikrederdi. Bu karanlıklarda da "Senden başka ilâh yoktur, seni tesbih ederim, ben gerçekten haksızlık edenlerden oldum." (Enbiya, 21/87) diye nida ediyordu. Fakat sadece şimdi değil, öteden beri çok tesbih edenlerden olmasaydı yeniden dirilecekleri güne kadar elbette onun karnında kalırdı.
145-Fakat kalma dı, hemen biz onu alana, açık, boş bir sahaya fırlattık o halde ki, hastaydı.
146-Fırlattık ve üzerine yaktîn, yani bal kabağı cinsinden bir ağaç bitirdik. Gövdesiz, çabuk biter, çok çatallanır, uzar ve yaprakları büyük olduğundan gölgeliğe elverişli bir ağaç; gövdesi olmadığı halde buna ağaç denilmesi, çatallanıp yükselebilmesinden dolayıdır. Demek ki başında bu kabağın bitmesi, çıktığı sırada hasta halinde bir siper olması içindi. Bunun basit bir teşkilata işaret olması da düşünülebilir.
147- Ve onu, yani Yunus'u yüz bine gönderdik. Yani kaçtığı yere tekrar gönderildi ki, yüz bin nüfusa ulaşıyordu. Hatta artıyorlardı. Yani pek çok değillerse de az da değillerdi. Artmaya da hazırdılar. Bu ifade iki gönderme arasında artış bile olduğuna işarettir.
148- Bunun üzerine iman ettiler de biz de onları bir zamana kadar yaşattık. Yeis (ümitsizlik) halindeki iman fayda vermezken bu şekilde Yunus kavmine verdi. Bu bir fezlekedir (özetlemedir). Yani yukarıdaki "Bak o korkutulanların sonu nasıl oldu? Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka." (Sâffât, 37/73-74) emrinden buraya kadar açıklanan kıssaların bir özetini yaparak demek olur ki, şimdi bunlara bir göz atıp, nihayet
149-Yunus kıssasını da düşündükten sonra, peygamberliğin zorluklarından kaçınmayarak ey Muhammed! sen yine müşriklere sor; susturmak için de ki: Rabbine kızlar, onlara oğullar öyle mi? Bu ne biçim taksim? Cüheyne, Seleme oğulları, Huzaa, Melih oğulları gibi Arap müşrikleri; "Melekler Allah'ın kız l arıdır" diyorlardı. Halbuki kendilerinin kız evlatları olsa istemiyorlardı. Bir de meleklere kız demekle onlarda şiddet düşünmüyorlardı. Sûrenin başında onların anlatılan şiddetlerini duyurmak için "Sor onlara: Yaratılışça kendileri mi daha çetin..." (Sâffât, 37/11) buyurulduğu gibi, burada da inançlarını iptal için azarlanıyor.
150-Buna karşılık itiraz makamında, maksat dişi yaratıkları demektir, diyecek olurlarsa buyuruluyor ki Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahitler miymiş?
151-158- Ha bak! Bu yukarıki "sor!" emrinde dahil olmayarak doğrudan doğruya Alah tarafından yalancılıklarını ilan ile görüşlerini iptal ve bozma gibi
açıkça yalan olduğu belli olan şeylere şahitlik etmeye kalkışanların, şahitliklerinin dinlenmeyeceğini hatırlatır. Bir de Allah ile cinler arasında bir neseb uydurdular. Bu cümle, "Onlar, 'Allah doğurdu' derler." sözü üzerine atfedilmiştir. Muhatabdan yine bu şekilde gaibe (2. şahıstan 3. şahısa) geçilmesi, sözlerinin kötülüğünden dolayı hi t aba kabiliyetleri olmadığına dair bir hatırlatmadır. Yani iftiralarından bütün cinlerle Allah arasında bir neseb, ilâhlıkta ortaklığı ifade edecek şekilde bir münasebet, bir ortaklık uydurmaya kadar gittiler. Burada cin, melekleri de içine alan en genel m â nâya bütün gizli mahluklar, metafizik güçler, bütün ruhanîler demektir. Mecusî mezheplerinde olduğu üzere, şeytan Allah'ın kardeşidir, melekler Allah'ın kızlarıdır, dedikleri gibi; bazıları da ruhanilerin, cinlerin, meleklerin Allah'a münasebeti, yakınlığı vardır, biz onların aracılığı olmadan Allah'a yaklaşamayız, Allah yanında şefaatçilerimiz olması için biz onlara ibadet etmekteyiz diyor, şirk koşuyor; biri kötülük yapar, biri iyilik diyorlardı. (En'am Sûresi'nde "Allah'a cinleri ortak koştular." (E n 'am, 6/100), "Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kılmışızdır." (En'am, 6/112) âyetlerinin tefsirlerinde bu hususta bilgi verilmiştir, oraya bakınız.)
Halbuki o neseb isnad ettikleri ruhaniler, özellikle melekler bilir, şahitlik ederler ki, herhalde onlar, o iftirayı uyduran yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.
159-Yakalanıp cehenneme tıkılacaklardır. Allah, onların isnad ettikleri niteliklerden münezzehtir, çok yücedir. Bilirler, böyle tesbih ile tenzih ederler. Meleklerin tesbihinde şüphe olmadığı gibi "Beni ateşten yarattın." (Sâd, 38/76) diye yaratılmış olduğunu itiraf eden İblis bile, müşriklerin isnad ettikleri şirk vasıflarından Allah'ı tenzih eder. "Ben sizden uzağım." (E nfal, 8/48) der.
160- Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka. Onlar böyle isnadda bulunmazlar ve onun için azaba da hazır bulundurulmazlar.
161- Çünkü siz ne taptıklarınız; putlarınız ve şeytanlarınız Allah'a karşı kimseyi kandıramazsınız. Ancak cehenneme yaslanacak olanı aldatırsınız. Onun için Allah'ın ihlas ile seçilen kullarını bozamazsınız. Şu da o bilen cinlerin, yani meleklerin sözlerindendir.
162-163-*} Çünkü siz ne taptıklarınız; putlarınız ve şeytanlarınız Allah'a karşı kimseyi kandıramazsınız. Ancak cehenneme yaslanacak olanı aldatırsınız. Onun için Allah'ın ihlas ile seçilen kullarını bozamazsınız. Şu da o bilen cinlerin, yani meleklerin sözlerindendir.
164-166-*} Bizden ise başka değil, ancak onun için bilinen bir makam vardır. Yani her birimizin Allah Teâlâ'ya kulluk için durduğumuz belli bir makamı, muayyen bir sınırı vardır ki, onu geçemeyiz. Ve biz elbette
o saf tutanlarız. "O saf tutup duranlara andolsun." (Sâffât, 37/1) Ve biz herhalde o tesbih edenleriz. Yani Allah Teâlâ'yı şanına layık olmayan vasıflardan tenzih ederiz. Dolayısıyla çocuk, neseb gibi iddiaları kesinlikle reddederiz. nin muhaffefidir.
167-170-Yani gerçekten kesinlikle diyorlar ki bizim yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) olsaydı. Onlarınki gibi Allah tarafından indirilmiş bir kitap, fikirler açıp ibret dersi veren ilâhî bir kitap olsaydı Allah'ın ihlas ile seçilen kulları olurduk. Kureyş, böyle demişlerdi. Fakat olunca onu inkâr ettiler. İhlas ile sarılmak şöyle dursun küfrettiler, zikirlerin en güzeli olan Kur'ân inince nankörlük edip tanımak istemediler. Artık ilerde bilecekler.
171- 179- Küfürlerinin sonunun neye varacağını görecekler, çünkü Allah'ın vaadi şöyledir: Andolsun ki, peygamber olarak gönderilen kullarımız için ezelde şu kelimemiz geçmişti. Elbette onlara yardım edilecektir. Önünde olmazsa sonunda yardım onlara olacaktır. Ve elbette bizim askerlerimiz, o gönderilen peygamberlere yardım edecek, onun yardım c ıları olacak olan hak orduları mutlaka onlar galip geleceklerdir. Peygamberlerin gönderiliş hikmetleri sonunda gerçekleşecek, davaları zaferi kazanacaktır. Burada bu ilâhî söz, peygambere vaad, muhaliflerine tehdit yerindedir.
180-Bu vaad ve tehd it tekrar edildikten sonra, bu yüce sûre de şu âyetle bitiriliyor: O izzet sahibi Rabbin, onların isnad ettikleri vasıflardan münezzehtir, yücedir. Yani seni terbiye edip, peygamberlik görevi ile gönderen ve o kesin zafer ve galibiyeti vaad buyurmuş o l up, vaadinden caymasına veya kuvvet ve kudretine karşı gelinmesine ihtimal bulunmayan izzet, güç ve kuvvet sahibi olan Rabbin, o müşriklerin, kâfirlerin isnad ettikleri eksik vasıflardan münezzehtir.
181- Bir de selam o peygamberlere. Muzaffer olacak ları ezelde takdir edilmiş olan sana ve yukarıda birkısmının isimleri geçmiş olan bütün peygamberlere; bütün bu nimetlerden dolayı
182- hamd de âlemlerin Rabbi Allah'a. Bu âyet de çok anlamlı olan âyetlerdendir. İbnü Ebi Hatim'in Şa'bî'den rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Her kimi, kıyamet günü sevabdan tam ölçekle ölçmek sevindirecekse bulunduğu meclisten kalkacağı sırada şöyle desin:
SÂFFÂT, saf yapanlar demektir ki, Ebu's-Suud'un açıklamasına göre hem dizilip saf olanlar, hem saf dizenler mânâsına gelir. İleride gelecek olan "Saf bağlayanlar elbette biziz." (Sâffât, 37/165) âyeti de bu iki mânâ üzerinde döner dolaşır. Saff, birçok şeyleri, düz bir çizgi nizamı üzerinde sıra ile dizmek mânâsına masdar olup, dizilen sıraya da isim olarak "Saff" denilir. Namaz saffı, harb saffı nizamı gibi. Allah'ın hükümranlığında çeşitli mertebelerde tam bir düzen ile dizilip, vazife gören meleklere yemin ediliyor ki, bunda İslâm için istenen cemaat, cihad, ilim kuvvetleri gibi teşkilatın esaslarına da
işaret vardır. Bu durumda mânâ şu olur: Yemin ederim o meleklere, o kuvvetlere ki, saflar yapıp dizilmişler. Bu saff, Allah'ın arşı etrafını donatmış olan meleklerden, ta dünya göğünü süsleyen gök cisimlerinde yer alarak vazife yapmak için Allah'ın emrine hazır bulunan me l eklere kadar hepsini içine almakta ve esası beş vakit namazlarda bağlanan saflarla temsil edilen millet ve cemaate işareti de içermektedir. Derken zecrederek sürerler.
2-ZECR: Aslında bir sataşma ile bağırıp azarlayarak bir şeyden uzaklaştırmaktır. Haylayıp sevketmek ve bağırmaksızın men ve yasak etmek mânâlarına da kullanılır. Şu halde gerek bulutları sevk eden sürücü melekler gibi sevk edici ve gerek genel olarak men ve def eden uzaklaştırıcı kuvvetler bu zecredicilerdendir. Bu şekilde bütün mücahid ordular buna dahil olduğu gibi, özellikle kumanda edip götürenler ve öğüt verip yürütenler de buna dahildir.
3- Sonra bir zikir okurlar. Hak'tan vahiy, kitap, Kur'ân indirir, ilim ve marifet telkin ederler.
4-Bütün bunlara yemin ile önemle rini hatırlatarak söylerim ki gerçekten sizin ibadet edeceğiniz ilâhınız birdir.
5-İspatı: O bütün göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi, hem bütün doğuların Rabbi. Doğular, yıldızların doğuş yerleri veya sene içerisinde her gün başka bir noktada doğması itibarıyla güneşin doğuş yerleri demek olabilirse de bunlardan başka "Sonra bir zikir okurlar." karînesiyle bütün manevî nurların da doğuşlarına işaret olunması için "doğuların Rabbi" buyurulmuş olması daha doğrudur. Çünkü zâ h ir ile bâtın, dış âlem ile zihin, objektif ile sübjektif birleşmeden Hakk'ın birliği bilinemez. Zâhirî nurların, dünya göğünün süslerinden gösterilmesi de bunu anlatır.
6-Şöyle ki: Biz dünya semasını, en yakın göğü bir zinet ile donattık. Yıldızlarla. ifadesinde de "dünya" "ednâ"nın müennesidir ki, "en yakın" demektir. Bu ifadenin zâhiri, bütün yıldızların en yakın gökte olmasıdır. Şu halde burada en yakın gök, yer kürenin etrafında yalnız ayın yörünge sahasından ibaret değil, yalnız güneş sis t emi âlemi de değil, genel olarak yıldızların bulunduğu cisim olan saha, yani üç boyut sahasıdır. Gerçi süsleme cisimleriyle değil de ışıklarıyla olduğuna göre, bunların dünyadan görünebildikleri şekillenme ve akislenme sahasına sırf görünüş (optigue) itib a rıyla bu isim verilmiş olması muhtemel ise de zâhir olan birincisidir.
Her iki takdirde de bu şekilde en yakın göğün süslenmesi hatırlatılmakla bu zahirî nurların ve süsün herkes tarafından bile his ve takdir edilebileceği ve
fakat daha yukarısının böyle olmadığı anlatılmış oluyor.
7- Onun için buyuruluyor ki, hem de inatçı, itaate yanaşmaz her bir şeytandan koruduk.
8-9-Şöyle ki: Onlar, yüce (melekler) topluluğunu dinleyemezler. O cisimlere ait süsleri, zahirî nurları geriden görürler. Fakat daha yüksek heyetleri, en yüce cemiyetleri, yani melekleri dinleyip işitemezler, peygamberler gibi vahiy alamazlar, miraca çıkamazlar, o sınırlarda duramazlar. Kovulmak için her taraftan atış edilir, mermiye tutulurlar. En yakın göğün de s ınırlarında böyle def edici, geri püskürtücü kuvvetler vardır ki, bunlar anlatılan, haykırıp sürenlerdendirler. Dinsiz şeytanların yüksek topluluğu dinlemeyip de peygamberlik taslayamamaları için karakol bekler, onları kovarlar. Bir de o şeytanlara d e vamlı bir azab vardır ki, o da ahirettedir.
10- Ancak bir çalıp kapmaca yapan olur. Bir kulak hırsızlığı ile yüksek topluluk haberlerinden, vahiy ve ilham gelişlerinden çalıp kaçan bulunur. Onu da yakıcı bir ateş, gökten yere doğru delip geçen bir alev takip eder. Hıcr Sûresi'nde "Şihab" (delici alev) hakkında söz geçmişti. (Hıcr, 15/18. âyetin tefsirine bkz.)
SÂKIB: Esasen delen veya delici demektir. Işığı ile göğü delivermiş gibi parlak görünen yıldıza sâkıb (delici) yıldız denildiği gibi, sâkıb alev de böyledir. Bununla beraber şihablar (alevler) gerçekten havayı dışından bir mermi gibi gelerek delip geçiyor da demektir. Şihabların, yükselen buharlardan tutuşmuş olması görüşü bugün kabul edilmiyor. Şihablar en yakın göğün sabit süsü ol a n, bilinen yıldızlar gibi büyük olmamakla beraber yine yıldızlar cinsinden sayılabilecek küçük ve küme küme dolaşan gök cisimlerindendirler. Havaya teması ile parladığı sırada bir fişek gibi kaymasıyla süs hizmetinden de uzak kalmaz. Bununla beraber şeyta n lara atılan şihabdan maksadın ruhanî bir şihab olması da pek muhtemeldir. Asıl mesele aşağıdan göğe karşı saldırmak isteyenlerin durumlarını göstererek, ilâhî olan ilhamlardan bir kulak hırsızlığına ait şeytanlıklarla peygambere karşı rekabete kalkışan, d i nler uydurmaya çalışan dinsizlerin maddî ve manevî yenilgi ve perişanlıklarını anlatmaktır.
11- Şimdi sor onlara. Bunları gösterdikten ve hepsini, yaratanın birliğini anlattıktan sonra, sor o seninkilere, o inkârcılara ki yaratılışça kendileri mi daha çetin, daha kuvvetli yoksa bizim yarattığımız o yaratıklarımız mı? O saf bağlayanlar, o zikir okuyanlar, o gökler mi? Hangisini yaratmak daha zor? Bunları yaratan Allah, hiç kendilerini bir yaratışla daha yaratamaz mı? Görülüyor ki burada Yâsin'in sonundaki
"Gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya kâdir değil midir?" (Yâsin, 36/81) âyetinin bir açıklama ile zihinlere yerleştirilmesi vardır. Bu sorunun cevabı da şunun içindedir: Çünkü biz kendilerini, cıvık, yapışkan bir çamurdan yarattık. Onlar yaratıldıktan sonra cıvık bir çamurun ne çetinliği olur? Bir cıvık çamur ki, en gelişmiş şekli nutfe (bir damla su)dir.
12-21- Fakat sen şaşırdın, Allah'ın kudretine ve onların inkârına. Onlar ise eğleniyorla r.
O fasıl (iyilerle kötülerin ayırt edilişi), o ayırış şöyle ki:
Meâl-i Şerifi
22, 23- Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.
24- V e durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler.
25- (Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.)
26- Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır.
27- Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar.
28- Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler.
29- (İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız."
30- "Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz."
31- "Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız."
32- "Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık."
33- O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar.
34- İşte biz günahkarlara böyle yaparız.
35- Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı.
36- Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.
37- Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti.
38- Elbette siz o acı azabı tadacaksınız.
39- Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.
40- Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır.
41- İşte onlar için belli bir rızık vardır.
42, 43- Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.
44- (Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler.
45, 46- İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.
47- Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir.
48- Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır.
49- Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.
50- Derken birbirine dönüp sorarlar:
51- İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı."
52- Derdi ki: "Sen gerçek ten inananlardan mısın?"
53- "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?"
54- "Siz onu tanır mısınız?" der.
55- Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür.
56- Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin."
57- "Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım."
58, 59- "Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışı z?
60- İşte bu büyük kurtuluştur.
61- Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.
62- Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?
63- Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık.
64- O bi r ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar.
65- Tomurcukları şeytanların başları gibidir.
66- Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.
67- Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.
68- Sonra da dönecek leri yer, şüphesiz cehennemdir.
69- Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular.
70- Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar.
71- Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler.
72- Gerçekten biz onlara içlerinden uy arıcı peygamberler de gönderdik.
73- Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?
74- Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka.
22-27- Eşleriyle, yani dengi dengine; puta tapanı puta tapanla, yıldıza tapanı yıldıza tapanla, yahut zulmedenlerin erkeğini, dişisini yahut şeytanlardan olan arkadaşlarını.
28-40- Bize sağdan gelirdiniz. Sağdan gelmek, sağlam taraftan, iyi ve hayırsever bir şekilde gelmek.
41-47- Devamı, lezzeti gibi özellikleri belli ve yerleşmiş bir rızık, yani Meyveler. Bu tabirde iki nükte vardır. Birisi, cennet ehlinin yemeleri ve içmelerinin sırf zevk ve lezzet için olduğunu hatırlatmadır. Çünkü meyve sade lezzet için yenir. Diğeri de dünyadaki çalışmanın meyvesi olduğuna işarettir.
N aîm cennetlerinde, nimetten başka bir şey olmayan cennetlerde. Keis; dolu kadeh, boşuna "keis" denmez. menba suyu.
MAÎN: Aslında kaynağından çıkan, yahut göz önünde akan su demek olup, cennet içkisi bununla vasıflandırılmıştır ki Onda hiç bir gâile (keder, sıkıntı, zarar) yok. Dünya şarapları gibi sarhoş ediciliği, zararı, günahı yok.
48-49-50-(*} Ve ondan sarhoş da edilmezler.
Gamzelerini kocalarına tahsis etmiş, başkasına bakmaz dilberler.
51-61- Benim bir yak ınım vardı. Yani dünyada beraberimde duran bir arkadaş. Buharî'de bu yakın (karîn), şeytan diye açıklanmıştır.
62- Bu mu hayırlı konukluk için?
NÜZÜL: Misafir gelir gelmez ikram için sunulan konukluk. Burada bu ifade gösteriyor ki, yukarıda cennetlikler için söylenen, henüz yeni gelene konulan ikramiye cinsinden olup, onlara onun ilerisinde öyle nimetler vardır ki,
şimdi akıllar onu anlamaktan acizdir. İşte cehennemlikler için de zakkum ağacı, öyledir.
ZAKKUM: Tihame'de biten küçük yapraklı, acı ve fena kokar bir ağacın ismi olup, aşağıdaki şekilde tarif edilen ve meyvesi, cehennemliklerin konukluğu olan ağaç bununla isimlendirilmiştir.
63-Buyuruluyor ki: Çünkü biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) kılmışızdır. Ona dünyada zalimler vurgun ve tutkun olur. Ahirette de sıkıntı ve azabını çekerler. Allah daha iyi bilir ya, halkı zulüm ile yemek için kurulan zalimler teşkilatı, o zalimler kurumu.
64-66- O cehennemin kökünde, dibinde çıkar da dalları tabakalarına dağılır. tomurcuğu, meyvesinin doğum noktaları, sanki şeytanların başları gibidir. Buna üç mânâ verilmiştir:
1- Son derece çirkinlikten kinaye olmak üzere hayalî bir benzetme.
2- Şeytanlar, çirkin suratlı korkunç yılanlar demektir.
3- " Ruûsü'ş-Şeyâtîn" (Şeytanların başları), çirkin manzaralı, bilinen bir otun meyvesiymiş ki Yemen'de Esten denilirmiş.
Biz de dördüncü bir mânâ anlamak istiyoruz ki, zalimleri en çok aldatan, meftun eden nokta, onun çiçek açıp meyvesini verecek olan noktalarıdır. Gelir kaynakları gibi görünen o noktalar öyle iğfal edicidir ki, sanki şeytanların başları, yahut reisleri gibi.
67-74- Sonra onların bunun üzerine hamîmden (kaynar sudan) bir haşlamaları da vardır.
ŞEVB: İçkiye karıştırılan katkı, aşlama veya haşlama.
HAMÎM: Esasen kaynar su demek olup, cehennemin bağırsakları parçalayan suyuna denir. Bununla haşlanan o içki de "gassâk", akan cerahat, irindir. Çünkü zalimler halkı bu hale getirirler. Ahirette de öyle haşlanırlar.
Meâl-i Şerifi
75- Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.
76- Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
77- Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.
78- Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.
79- Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.
80- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
81- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
82- Sonra diğerlerini suda boğduk.
83- Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.
84- Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.
85- O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"
86- "Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"
87- "Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"
88, 89- Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.
90- O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.
91- Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.
92- (Ceva p vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).
93- Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.
94- Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.
95- İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"
96- "Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."
97- Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.
98- Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.
99- Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."
100- "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"
101- Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.
102- Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
103- Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.
104- Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "
105- "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
106- "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)
107- Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.
108- Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.
109- Selam olsun İbrahim'e...
110- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
111- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
112- Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.
113- Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.
75-77-*} Tufan felaketi. Hem neslini, baki kalanlar
kıldık. "O'nun üç oğlu; Sam, Ham, Ya'fes ve bunların eşlerinden başka, diğer gemide bulunanların hepsi nesil bırakmayarak vefat etti" demişlerse de biz bunu Hûd Sûresi'nde geçen "Denildi ki: Ey Nuh! Bizden sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere selam ve bereketlerle gemiden in." (Hûd, 11/48) âyetine uygun bulmuyoruz. Çünkü "seninle birlikte olanlar" dan maksadın, "O'nunla beraber iman edenler pek azdı." (Hûd, 11/40) diye buyurulan az kişiler olduğu açıktır. O ha l de buradaki Kasrın (Tahsisin) gemidekilere değil, boğulanlara göre izafî olması daha uygundur. Bununla beraber denilebilir ki, bütün gemidekilerin nesilleri tağlib yoluyla (çoğunluk itibarıyla) onun zürriyeti hükmünde tutulmuş ve bu şekilde baki kalanları n hepsi onun zürriyeti olarak sayılmış, ona ikinci Âdem denmiştir.
Taberî der ki: Arap Sam evladından, Sudan Ham evladından, Türk ve diğerleri Ya'fes evladındandır. Ebu Hayyan da "Bahr"de bunu naklettikten sonra şöyle kaydediyor: Bir grup da şöyle söylemiştir: "Allah Teâlâ Hz. Nuh'un zürriyetini baki bırakıp neslini uzatmıştır. Bununla beraber bütün insanlar onun nesliyle sınırlı değildir. Ümmetler içinde ona ait olmayan da vardır". Alûsî, de şu mütalaada bulunmuştur: Sanki bu grup, suda boğulmanın ge n el olduğunu söylemiyor. Nuh (a.s.) kâfirler aleyhinde dua etmiş, fakat dünya halkının hepsine gönderilmemiştir. Çünkü peygamber gönderilmenin genel olması ilk önce peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in özelliklerindendir. Genel olduğunu s öyleyip de kasrı, boğulanlara nispetle yapmış olması da caizdir.
78- Hem de ahirîn içinde, yani sonrakiler, geriden gelen bakiler içinde de kendine bıraktık. Burada iki şekil vardır. Birisi, mef'ul, hazfedilmiştir. Namına güzel bir anı, güzel bir övgü bıraktık demektir.
79-82-Bu durumda Bütün âlemler içinde Nuh'a selam, Allah Teâlâ tarafından bir selam olur. Diğeri de hikâye yoluyla bu selamın mef'ul olmasıdır ki, bu şekil daha açıktır.
83-84-85- Şüphesiz İbrahim de elbette onun kolundan (şiasından)dır.
ŞÎA: Bir kimsenin arkasında, izinde giden taraftarları, tabileri demektir. İbrahim (a.s.) da iman ve ihlas esnasında ve Allah yolunda müşriklere karşı cihad
hususunda ve şeriatının teferruatında değilse de asıllarında onun izince gitmiştir. selîm kalb; tertemiz, her lekeden arınmış, Allah sevgisinden samimi, tamamen O'na teslim olmuş kalb.
86-87- "İfk" için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?.
İFK: Yalan dolan, iftira demek ki, Allah'tan başka ilâh var demek, yalancılıktır, iftiradır, bühtandır.
88-89- Derken yıldızlarda bir bakış yürüttü, yahut bir bakıma baktı. Bundan bizce hemen akla gelen mânâ En'am Sûresi'nde "Üzerini gece bürüdüğü zaman bir yıldız gördü..." (En'am, 6/76) âyetinde geçen fikir ve bakıştır. Bu şekilde Baktı da "ben hastayım" dedi. Söz "Eğer Rabbim beni hidayete erdirmeseydi mutlaka sapıklar topluluğundan olacaktım." (En'am, 6/77) meâlinde olur. Fakat tefsirciler buna şöyle mânâ vermişlerdir: Kendileriyle beraber ibad e t teklif ettikleri için yıldızlarda bir bakıma baktı da, yıldızların hükümlerine bakıyormuş gibi yerlerini, bağlantılarını gözden geçirdi, onlar müneccim oldukları için o da onlarla istidlal ediyormuş gibi görünerek ben keyifsizim, dedi. Onların teklifler i nden rahatsız olduğunu kastediyordu
90-100-Hastayım deyince Arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler. Hastalıktan, taundan (vebadan) korkmuşlar. Bu ifade ne kadar nüktelidir. Hastayım deyince arka dönmek, sonra darbeyi vurunca da zifaf eder gibi birbirine girerek ona yöneldiler. Hücum ettiler. Yöneliş göstermeleri, adi insanların, umumi toplumların psikolojik durumlarını anlatır.
101- Bunun üzerine onu yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik. Bu uslu oğul, İsmail (a.s.)'dir.
102-İshak'ı müjdeleme bundan sonra ayrıca söylenecektir. Ne zaman ki beraberinde koşmak, yani çalışmak çağına erdi, ona Allah için yapılacak bir iş, bir itaat göstermek üzere ey yavrum! dedi, ben düşümde görüyordum ki ben seni boğazlıyorum. Artık bak n e görürsün? Ne dersin, ne görüşte bulunursun? Deniliyor ki, Hz. İbrahim, bunu Zilhicce'nin sekizinci, dokuzuncu, onuncu yani terviye, arefe, nahir geceleri sıra ile üç gece görmüştü. Peygamberlerin rüyası vahiy, tabirleri de vahiy olduğundan Hz. İbrahim b ö yle görmüş ve böyle tabir etmiş ve dolayısıyla böyle vahiy almış olmakla bu, yerine getirilmesi vacib hak, bir emir olmuş oluyordu. Bunun üzerine onu zorla yapmaya kalkışmayıp, önce yerine getirilme şeklini istişare etmek
üzere böyle görüşünü sorarak tebliğ etti ki, bununla ilk önce onun itaat ve boyun eğmekle ecir ve sevaba ermesini temin etmek istedi. Düşünmeli, bunu söylerken "ey yavrucuğum!" diye hitab eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefkat duygusu çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hakim bulunuyordu. Düşünmeli de duymalı ki, bu ne büyük bir bela, ne dehşetli bir ilâhî imtihandı! İşte bunun böyle ilâhî bir emir olduğunu anlayan ve Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o yumuşak huylu oğul ey babacığım! de d i, ne emrolunuyorsan yap. Beni inşaallah sabredenlerden bulacaksın.
103- Ne zaman ki böyle ikisi de teslim oldular; Allah'ın emrine kendilerini teslim ettiler. Ve İbrahim onu tuttu, şakağına yıktı.
CEBİN: Şakak, yani alnın yanlarıdır. Bu, Mina'da sahranın yanında veya mescide bakan yerde yahut bugün kurbanların kesildiği mevkide olmuştu, diye naklediliyor. Bıçağını çekip çekmediği hakkında iki görüş vardır.
104-105- Burada yalnız buyuruluyor ki, şakağına yatırdı. Biz de ona şöyle seslendik: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekten tasdik ettin. Doğrulukla yerine getirdin, gördüğün gibi inandın, kararlılık ve doğrulukla yerine getirdin. Çünkü "boğazlıyorum" diye görmüş, "boğazladım" dememişti. Kararlılık ve ciddiyetle kesmeye teşe b büs etmekle de kalmayıp o tahakkuk etmişti. Taberî gibi bazı tefsirciler bu nün, nın cevabı ve "vâv"ın da daki "vâv" kabilinden olduğunu söylemişlerse de araştırmacı âlimlerin tercihine göre atıf vâvı olup, burada cevap, tefhim (bu işin büyüklüğünü anlatmak) için hazfedilmiştir. Şöyle demektir: Ve biz böyle seslenince; ne büyük bayram, ne tarife sığmaz neşe ve sevinç meydana geldiğini söylemeye hacet yok! Şu da cevabın tâlilidir (sebebinin açıklanmasıdır): Çünkü biz, iyilik yapanları böyle m ü kafatlandırırız.
106- Şüphesiz ki bu; İbrahim'in karşılaştığı bu oğlunu kurban etme işi elbette açık bela, parlak imtihandır. Öyle açık bela ve parlak imtihandır ki, gerek İbrahim'in ve gerekse oğlunun "İhsan, Allah'a kendisini görüyormuşsun gibi ibadet etmendir." hadis-i şerifinin ifadesince en yüksek ihsan mertebesinde bulunan ihsan edenlerden (iyilik yapanlardan) olduklarında hiç şüpheye yer bırakmaz. Onun için onların o ihsanlarını mükafat ile karşılayarak öyle seslendik.
107- Ve on a büyük bir kurbanlık ile fidye de verdik. Yani İbrahim'e oğlunun yerine kesilmek için büyük bir kurbanlık kurtuluş fidyesi de verdik. Boğazlamaya başlamakla rüya gerçekleştirilmiş olup da "Rüyayı tasdik ettin" diye nida edildikten sonra fidyenin mâ n âsı ne olabilir? Bunu en güzel açıklayan yön şudur: Deniliyor ki, İbrahim (a.s.) bir oğlu olursa, Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. Sonra unutmuş, rüya bunu hatırlatmıştı. Onun için nida olunduğu zaman rüya gerçekleştirilmiş olmakla beraber adak ye r ini bulmamış olduğundan bu fidye onu böyle hüküm değiştirmek suretiyle tamamlamış ve ayrıca bir nimet olmuştur. Bundan dolayı İmam-ı Azam demiştir ki: Çocuğunu kurban etmeyi adayana bir koyun kesmek vacib olur. Acaba o büyük kurbanlık ne idi ve büyüklüğü n eresindeydi? Çokları cennetten gelme, beyaz ve bir rivayette emlah, yani alaca ve a'yen, iri gözlü bir koç idi demişler ki, yahudilerin görüşü de buna uygundur. Bazıları da Sebîr dağından inme bir va'l, yani dağ keçisi demişlerdir. Büyüklüğünü de bazıları maddî olarak, iri yapılı diye, bazıları da manevî büyüklük ve önemle tefsir etmişlerdir. Yalnız bir peygamber değil, belki baba ve oğul iki peygamberin sıkıntısını kaldıran ve özellikle neslinden peygamberlerin sonuncusu gelecek bir peygamberin fidyesi ol a n ve cennetten gelen bir kurbanlık elbette büyük olur. Bazıları da demişlerdir ki, büyüklüğü ondan sonra sünnet ve din olması itibarıyladır. Ebu Bekir Verrak, bir nesilden değil, doğrudan doğruya yaratılmış olması bakımındandır, demiştir. Fakat hatırlatma y a hacet yoktur ki, Kur'ân'ın "Büyük bir kurban" ifadesi bütün bunlardan daha kapsamlı ve daha büyüktür. En iyisini Allah bilir.
108- Sonrakilerde de namına bıraktık. Onu güzel bir anı ile yad eder ve sünnetini yerine getirmekle bayram yaparlar.
109- Selam İbrahim'e.
110- İşte iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. Burada "Biz" denilmemesi, biraz önce geçmiş olduğu için burada bir nevi tekit kastedildiğine işaret olmalıdır. Evet İbrahim iyilik yapanlardandı.
111- Çü nkü o bizim mümin kullarımızdandır. Yahudiler bu kurban edilenin Hz. İshak olduğunu söylüyorlarmış. Muhammed b. İshak, Taberî gibi bazıları da buna taraftar olmuşlar, Muhyiddin Arabî de Fusûs'unda bu görüşe gitmiştir. Fakat burada şu atıf onları reddetmek t e açıktır.
112-Çünkü "Biz ona yumuşak huylu bir oğul müjdeledik." ifadesi üzerine atıf ile buyuruluyor ki: Bir de onu İshak ile müjdeledik. Belliki bu şöyle demek oluyor:
"Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et." diyen İbrahim'i o boğazlama kıssası anlatılan halîm (yumuşak huylu) oğulla müjdelikten başka, bir de İshak ile müjdeledik. Ki salihlerden bir peygamber olmak üzere. Şu âyetin de bu ikisine ait kılınması daha uygundur.
113- Hem ona, o halîm oğula ve hem İshak'a bereketler de verdik. Yani ikisinin de nesillerini bereketlendirdik, çoğalttık. Burada zamirini İbrahim'e göndermek, zürriyet yönüyle İshak'a karşılığı gerektireceğinden yakışmaz. İshak ve zürriyeti, İbrahim'in zürriyetinden olduğu için İbrahim'in İshak'a karşılık olarak zürriyet ve bereketi ancak diğer oğlu itibarıyla olabilir. Onun için zamiri bu itibarla İbrahim'e gönderilse bile şu tesniye (ikil) zamirin, herhalde iki oğula gönderilmesi gerekir. İkisinin zürriyetinden de; İbrahim'in iki o ğlunun ikisinin zürriyetinden de;halîm oğul olan İsmail'in zürriyetinden de, İshak'ın zürriyetinden de hem ihsan eden, hem de kendi nefsine açıkça zulmeden vardır. Bu "İkisinin zürriyetinden" maksadın İsmail evladı ile İshak evladı olduğunda hiç tereddüt edilmemesi gerekir. Çünkü zamir İbrahim ile İshak'a gönderildiği takdirde bile İshak zürriyetinin karşılığında İbrahim zürriyetinin, İshak zürriyetinden başka bir zürriyet olması gerekir. Bu da bilinmekte olan İsmail evladıdır. Ve hatta bu takdir d e İbrahim zürriyeti ünvanının İshak evladından çok İsmail evladına daha uygun ve daha layık olduğuna bir işaret yapılmış olur. Kısaca; "Ben Rabbime gidiyorum" deyip de "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!" (37/100) diye yalvaran ve o a paçık bela ile imtihanı başarı ile geçen İbrahim'e, Rabbi öyle selam ve selametle güzel bir anı ihsan etti. Ve iki oğul müjdeleyerek, onlardan zürriyetine öyle bereket verdi ki, hâlâ ikisinin de zürriyeti o feyiz ve bereketle yaşamakta ve fakat hepsi sali h ve iyi kimseler değil, kimisi iman ile ihsan mertebesinde, kimisi de küfür ve isyanla nefsine zulmetmekte. Bu şekilde İbrahim'e verilen bu zürriyet bereketi, Nuh'a verilen zürriyet bakiliğine benzemektedir. Ancak şunu unutmamalı ki, ataların salih oluşu, evladın da salih oluşunu gerektirmez. Onun için Nuh'un zürriyetinden putperestler, İbrahim'in zürriyetinden zalimler çıkmıştır.
Meâl-i Şerifi
114- Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik.
115- Hem kendilerini ve kavimlerini o büy ük sıkıntıdan kurtardık.
116- Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular.
117- Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik.
118- Kendilerini doğru yola çıkardık.
119- Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık:
120- Selam olsun, Musa ile Harun'a.
121- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
122- Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.
123- Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.
124,125,126- Hani o kavmine: "S iz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.
127- Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.
128- Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.
129- Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık:
130- Selam olsun İlyâsîn'e .
131- İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
132- Çün kü o bizim mümin kullarımızdandı.
133- Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir.
134- Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık.
135- Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.
136- Sonra diğerlerini helak etmiştik.
137, 138- Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?
114-122- Belli kitap, yahut açıklaması, ifadesi güzel kitap, yani
123-136-Tevrat. İlyas da gönderilen peygamberlerdendir. Yani yukarıda "Gerçekten biz onların arasına uyarıcı peygamberler gönderdik." (Saffât, 37/72) buyurulduğu üzere, uyarı için gönderildiklerine yemin edilen peygamberlerden, o da İsrailoğulları peygamberlerinden (İlyas b. Yâsîn) ki Harun (a.s.)'un torunlarından denilmiştir. (En'am Sûresi, 6/85. âyetin tefsirine bkz.)
Ba'l.
BA'L: Bir putun ismi ki yirmi arşın boyunda, altından ve dört yüzlü bir put olduğu söyleniyor. Kim bilir konduğu kaidesi ne kadardı? Hâlâ Şam'da Ba'lebek kasabası bu ad ile anılmaktadır. İlyasîn'e selam olsun.
İLYÂSÎN: İlyas, demektir. Bazı kırâetlerde okunduğundan her iki
kırâete de uygun olması imlâsı için şeklinde yazılır.
YASÎN: İlyas (a.s.)'ın babası olmakla Âl-i Yâsîn yine İlyas demek olur. Yâsîn bir de Resul-i Ekrem'in isimlerinden olduğuna göre bazıları Âl-i Yâsîn'den maksadın, Muhammed ümmeti olduğunu söylemişlerdir. Herhalde denilmeyip buyurulması, bir tevriyeden uzak değildir. "Âl-i Yâsîn" kırâeti de bu tevriy e de açıktır. İmlâda vasledilmeyip de iki kırâete uygun şekilde yazılması da bu tevriyenin birkaç yönden gerekli olduğuna işaret eder. Şu halde demek olur ki, burada "Selam İlyas'a" denirken; "Selam Muhammed âline" mânâsına bir de tevriye kastedilerek b uyurulmuş ve bundan dolayı olmalıdır ki selam fıkraları da burada bitirilmiş, Lût ve Yunus kıssalarında daha çok "Bak uyarılanların sonu nasıl oldu?" (Sâffât, 37/73) ifadesine dikkat çekilmiştir. Bu tevriyeye göre "O mümin kullarımızdandır." İlya s'a ve Yâsîn'e ait olabilir demektir.
137-138- "Ve siz sabahleyin onlara uğrar, üzerlerinden geçersiniz." Kureyş, Şam'a ticarete giderlerken yolları, Lût kavminin yerlerine uğrar.
Meâl-i Şerifi
139- Şüphesiz Yunus da gönderilen peygambe rlerdendir.
140- Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.
141- (Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.
142- Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.
143, 144- Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
145- Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.
146- Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.
147- Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.
148- O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.
149- Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?
150- Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?
151, 152- Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.
153- (Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?
154- Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?
155- Hiç düşün müyor musunuz?
156- Yoksa sizin için açık bir delil mi var?
157- O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.
158- Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.
159- Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
160- Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar).
161, 162, 163- Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.
164, 165, 166- (Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.
167, 168, 169- (Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."
170- Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.
171, 172, 173 - Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."
174- Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
175- Onlara (inecek azabı) gözetle .Yakında onlar da göreceklerdir.
176- Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?
177- Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!
178- Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
179- (İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.
180- Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
181- Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.
182- Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
139- Şüphesiz ki Yunus da gönderilen peygamberlerdendir. Yunus (a.s.)'un kıssasında Allah Teâlâ'nın bir peygamberini hapsedişinin bir ifadesi vardır. Bunun, burada anlatılması, daha çok peygamber efendimize bir hatırlatma olmaakımındandır.
140- Hani, düşün o zamanı ki Yunus, "İbak" suretiyle o dolu gemiye kaçmıştı.
İBAK: Bir kölenin, efendisinden kaçmasıdır. Enbiya Sûresi'nde "Ve Zünnûn'a (da lutfettik). Hani o (kavmine) kızarak gitmişti." (Enbiya, 21/87) buyurulduğu üzere Yunus (a.s.) öfkelenip, Allah tarafından izin gözlemeksizin çıkmış olduğundan "ibak" (kaçış) denilmiştir. Alûsî, tefsirinde der ki: "Yunus (a.s.) hakkında kitap ehlinin kitaplarında anlatılan ş u dur: Allah Teâlâ, onu Nînüvâ halkına gidip onları Hakk'a davet etmekle görevlendirmişti.
O zaman Nînüvâ çok büyüktü. Üç gün kadar bir müddet içerisinde katedilebilirdi. Kötülükleri büyümüş, bozgunculukları çoğalmıştı. İşi büyük gördü ve Tersis'e kaçtı. Onun için Yafa'ya geldi, bir gemi buldu. Sahipleri Tersis'e gitmek istiyorlardı. Kiraladı, ücretini verdi ve gemiye bindi. Derken büyük bir fırtına koptu, dalgalar çoğaldı. Gemi gark olacak hale geldi, gemiciler telaşe düştüler. Geminin hafiflemesi için bazı eşyaları denize attılar. O sırada Yunus, geminin içine inmiş, uyumuş, hatta nefesi yukarı çıkarmış. Kaptan ona vardı. "Ne uyuyorsun? Kalk, Rabbine dua et. Ola ki bizi bu durumdan kurtarır da helak etmez" dedi ve birbirlerine; "Gelin bu kötülük bize kimin y üzünden geldiğini bilmek için kur'a atalım" dediler. Kur'a attılar, Yunus'a düştü. Bunun üzerine: "Anlat bize sen ne yaptın? Nereden gelip, nereye gidiyorsun? Hangi köyden, hangi soydansın?" dediler. O zaman onlara: "Ben, karayı ve denizi yaratan, gökleri n ilâhı olan Rabbin kuluyum." dedi ve olayını anlattı. Onun üzerine çok korktular ve niye öyle yaptın diye kınadılar. Sonra ona: "Bu denizin durması için biz sana ne yapalım?" dediler. "Beni denize atın, durur. Çünkü bu büyük fırtına benim içindir" dedi. A damlar gemiyi geri karaya atmaya çalıştılar, yapamadılar. Nihayet Yunus'u tuttular, gemide bulunanların kurtulması için denize attılar. Derhal deniz durdu ve Allah balığa emretti. O'nu karaya bıraktı, sonra Allah Teâlâ büyük bir balığa da emretti, onu yut t u. Balığın kırnında üç gün üç gece kaldı. Karnında Rabbine dua ediyor, O'na yalvarıyordu. Derken yüce Allah balığa emretti. Onu karaya bıraktı, sonra Allah Teâlâ ona: "Kalk, Nînüvâ'ya var, bundan önce sana emrettiğim şekilde halkına çağrıda bulun!" buyurd u. Yunus (a.s.) da vardı, çağrıda bulundu ve "Nînüvâ üç gün içinde batacak" dedi. Bunun üzerine Nînüvâ halkı Allah Teâlâ'ya iman ettiler ve oruç ilan ettiler, hepsi eskiler giydiler, kral haber aldı, o da tahtından indi, süslü elbiselerini çıkardı ve bir ç u l giydi ve kül üzerine oturdu. Gerek insan ve gerekse hayvan, hiçbiri ne yiyecek, ne içecek tatmasın diye tellal çağırtıldı ve hepsi Allah Teâlâ'ya sığındılar, kötülük ve zulümden vazgeçtiler. Allah Teâlâ da kendilerine merhamet etti, azaba uğratmadı. Onl a ra azab etmeyince Yunus (a.s.) merak etti: "Allahım! İşte ben bundan kaçmıştım, çünkü biliyordum ki, sen çok merhamet edici, çok şefkatli, çok sabırlı ve tevbeleri çokca kabul edicisin. Ey Rabbim! Benim canımı al artık, ölüm bana yaşamaktan daha iyidir" d e di. Allah: "Ey Yunus! Çok üzüldün", dedi. Yunus: "Evet ya Rab!" dedi ve çıktı, şehrin karşısında beride bir gölgelik yaptı, altına oturdu. Şehirde ne olacağını gözetliyordu. Allah Teâlâ emretti, kendisine sıkıntısından gölge olması için başı ucundan bir k a bak çıktı. O kabakla ferahlandı, büyük bir rahatlık duydu. Yine Allah Teâlâ bir kurda emretti, kabağı
vurdu, kuruttu. Sonra sıcak bir samyeli esti, güneş de Yunus (a.s.)'un başına geçti, durum ağırlaştı. Ölüm sevilecek hale geldi. O zaman Allah: "Ey Yunus! Kabağa gerçekten acıdın mı?" buyurdu. O da: "Gerçekten acıdım ya Rabbi!" dedi. Allah Teâlâ da: "Ya sen o hiç üzerine yorulmadığın, bakıp büyütmediğin, belki bir gecede bitip, bir gecede yok olan kabağa acırsın da, ben o içinde on iki tepeden fazla insan o turan ve sağını solunu bilmez bir kavim ve birçok hayvanlar bulunan o büyük Nînüvâ şehrine merhamet etmez miyim?" buyurdu."
Alûsî, bunu naklettikten sonra: "Burada hakka muhalif noktalar bulunmakla beraber bilgi olması için naklettim" diyor. Onun için bu kıssaları okurken Kur'ân'ın ifadesindeki nezihliğe ve inceliğe dikkat ederek okumalıdır. Orada Yunus (a.s.)'u kavminin imanından sonra azab etmedi diye, balığın karnındakinden daha çok vicdan azabına düşmüş ve başında kabak da ondan sonra bitmiş göste r iyor. Halbuki Kur'ân Enbiya Sûresi'nde "Biz onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız." (Enbiya, 21/88) diye onun tasadan kurtarıldığını anlattığı gibi, burada da alana atılışını ve kabağın bitirilmesin i, balığın karnından hasta olarak çıkarılması olayının peşinden anlatmış ve kıssanın sonunu da kavminin imanıyla istifadeleri gibi güzel bir sonuçla bağlamıştır. Yunus Sûresi'nde "Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da imanı kendisine fayda veren bir me m leket olsaydı (ama olmadı). Yalnız Yunus'un kavmi (azab henüz inmeden) iman edince, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık." (Yunus, 10/98) buyurulduğu üzere böyle yeis (ümitsizlik) halindeki imanla kurtu l uş yalnız Yunus kavmine nasib olmuştur. Azab, iman etmediklerinden dolayı vaad edilmiş olduğu için, kavmi iman ettikten sonra azab etmedi diye, bir peygamberin güya yalancı çıkmış olup da ölsem bundan iyi idi diye üzülmesinde bir mânâ yoktur. Bu üzüntü be l ki başlangıçta kızıp kaçtığı zaman olmuş olabilir.
141-142-Kısaca buyuruluyor ki: Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı da kur'a çekmişti ve kaydırılanlardan olmuştu. Yani kur'ada yenilmiş, gemiden atılmıştı. Burada kendi kendini attı diye bir söz varsa da (kaydırılan) deyiminin zahirine uygun değildir. Kendini atmış değil de kendi rızasıyla atılmış olabilir. Derhal balık onu lokma etti, yani yuttu. O halde ki, pişmanlık içindeydi, kendini kınıyordu, pişman oluyordu.
143- Eğer o çok tesbih edenlerden olmasaydı. Öteden beri Allah'ı tesbih ile çok zikrederdi. Bu karanlıklarda da "Senden başka ilâh yoktur, seni tesbih ederim, ben gerçekten haksızlık edenlerden oldum." (Enbiya, 21/87) diye nida ediyordu. Fakat sadece şimdi değil, öt e den beri çok tesbih edenlerden olmasaydı yeniden dirilecekleri güne kadar elbette onun karnında kalırdı.
144- Eğer o çok tesbih edenlerden olmasaydı. Öteden beri Allah'ı tesbih ile çok zikrederdi. Bu karanlıklarda da "Senden başka ilâh yoktur, seni tesbih ederim, ben gerçekten haksızlık edenlerden oldum." (Enbiya, 21/87) diye nida ediyordu. Fakat sadece şimdi değil, öteden beri çok tesbih edenlerden olmasaydı yeniden dirilecekleri güne kadar elbette onun karnında kalırdı.
145-Fakat kalma dı, hemen biz onu alana, açık, boş bir sahaya fırlattık o halde ki, hastaydı.
146-Fırlattık ve üzerine yaktîn, yani bal kabağı cinsinden bir ağaç bitirdik. Gövdesiz, çabuk biter, çok çatallanır, uzar ve yaprakları büyük olduğundan gölgeliğe elverişli bir ağaç; gövdesi olmadığı halde buna ağaç denilmesi, çatallanıp yükselebilmesinden dolayıdır. Demek ki başında bu kabağın bitmesi, çıktığı sırada hasta halinde bir siper olması içindi. Bunun basit bir teşkilata işaret olması da düşünülebilir.
147- Ve onu, yani Yunus'u yüz bine gönderdik. Yani kaçtığı yere tekrar gönderildi ki, yüz bin nüfusa ulaşıyordu. Hatta artıyorlardı. Yani pek çok değillerse de az da değillerdi. Artmaya da hazırdılar. Bu ifade iki gönderme arasında artış bile olduğuna işarettir.
148- Bunun üzerine iman ettiler de biz de onları bir zamana kadar yaşattık. Yeis (ümitsizlik) halindeki iman fayda vermezken bu şekilde Yunus kavmine verdi. Bu bir fezlekedir (özetlemedir). Yani yukarıdaki "Bak o korkutulanların sonu nasıl oldu? Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka." (Sâffât, 37/73-74) emrinden buraya kadar açıklanan kıssaların bir özetini yaparak demek olur ki, şimdi bunlara bir göz atıp, nihayet
149-Yunus kıssasını da düşündükten sonra, peygamberliğin zorluklarından kaçınmayarak ey Muhammed! sen yine müşriklere sor; susturmak için de ki: Rabbine kızlar, onlara oğullar öyle mi? Bu ne biçim taksim? Cüheyne, Seleme oğulları, Huzaa, Melih oğulları gibi Arap müşrikleri; "Melekler Allah'ın kız l arıdır" diyorlardı. Halbuki kendilerinin kız evlatları olsa istemiyorlardı. Bir de meleklere kız demekle onlarda şiddet düşünmüyorlardı. Sûrenin başında onların anlatılan şiddetlerini duyurmak için "Sor onlara: Yaratılışça kendileri mi daha çetin..." (Sâffât, 37/11) buyurulduğu gibi, burada da inançlarını iptal için azarlanıyor.
150-Buna karşılık itiraz makamında, maksat dişi yaratıkları demektir, diyecek olurlarsa buyuruluyor ki Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahitler miymiş?
151-158- Ha bak! Bu yukarıki "sor!" emrinde dahil olmayarak doğrudan doğruya Alah tarafından yalancılıklarını ilan ile görüşlerini iptal ve bozma gibi
açıkça yalan olduğu belli olan şeylere şahitlik etmeye kalkışanların, şahitliklerinin dinlenmeyeceğini hatırlatır. Bir de Allah ile cinler arasında bir neseb uydurdular. Bu cümle, "Onlar, 'Allah doğurdu' derler." sözü üzerine atfedilmiştir. Muhatabdan yine bu şekilde gaibe (2. şahıstan 3. şahısa) geçilmesi, sözlerinin kötülüğünden dolayı hi t aba kabiliyetleri olmadığına dair bir hatırlatmadır. Yani iftiralarından bütün cinlerle Allah arasında bir neseb, ilâhlıkta ortaklığı ifade edecek şekilde bir münasebet, bir ortaklık uydurmaya kadar gittiler. Burada cin, melekleri de içine alan en genel m â nâya bütün gizli mahluklar, metafizik güçler, bütün ruhanîler demektir. Mecusî mezheplerinde olduğu üzere, şeytan Allah'ın kardeşidir, melekler Allah'ın kızlarıdır, dedikleri gibi; bazıları da ruhanilerin, cinlerin, meleklerin Allah'a münasebeti, yakınlığı vardır, biz onların aracılığı olmadan Allah'a yaklaşamayız, Allah yanında şefaatçilerimiz olması için biz onlara ibadet etmekteyiz diyor, şirk koşuyor; biri kötülük yapar, biri iyilik diyorlardı. (En'am Sûresi'nde "Allah'a cinleri ortak koştular." (E n 'am, 6/100), "Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kılmışızdır." (En'am, 6/112) âyetlerinin tefsirlerinde bu hususta bilgi verilmiştir, oraya bakınız.)
Halbuki o neseb isnad ettikleri ruhaniler, özellikle melekler bilir, şahitlik ederler ki, herhalde onlar, o iftirayı uyduran yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.
159-Yakalanıp cehenneme tıkılacaklardır. Allah, onların isnad ettikleri niteliklerden münezzehtir, çok yücedir. Bilirler, böyle tesbih ile tenzih ederler. Meleklerin tesbihinde şüphe olmadığı gibi "Beni ateşten yarattın." (Sâd, 38/76) diye yaratılmış olduğunu itiraf eden İblis bile, müşriklerin isnad ettikleri şirk vasıflarından Allah'ı tenzih eder. "Ben sizden uzağım." (E nfal, 8/48) der.
160- Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka. Onlar böyle isnadda bulunmazlar ve onun için azaba da hazır bulundurulmazlar.
161- Çünkü siz ne taptıklarınız; putlarınız ve şeytanlarınız Allah'a karşı kimseyi kandıramazsınız. Ancak cehenneme yaslanacak olanı aldatırsınız. Onun için Allah'ın ihlas ile seçilen kullarını bozamazsınız. Şu da o bilen cinlerin, yani meleklerin sözlerindendir.
162-163-*} Çünkü siz ne taptıklarınız; putlarınız ve şeytanlarınız Allah'a karşı kimseyi kandıramazsınız. Ancak cehenneme yaslanacak olanı aldatırsınız. Onun için Allah'ın ihlas ile seçilen kullarını bozamazsınız. Şu da o bilen cinlerin, yani meleklerin sözlerindendir.
164-166-*} Bizden ise başka değil, ancak onun için bilinen bir makam vardır. Yani her birimizin Allah Teâlâ'ya kulluk için durduğumuz belli bir makamı, muayyen bir sınırı vardır ki, onu geçemeyiz. Ve biz elbette
o saf tutanlarız. "O saf tutup duranlara andolsun." (Sâffât, 37/1) Ve biz herhalde o tesbih edenleriz. Yani Allah Teâlâ'yı şanına layık olmayan vasıflardan tenzih ederiz. Dolayısıyla çocuk, neseb gibi iddiaları kesinlikle reddederiz. nin muhaffefidir.
167-170-Yani gerçekten kesinlikle diyorlar ki bizim yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) olsaydı. Onlarınki gibi Allah tarafından indirilmiş bir kitap, fikirler açıp ibret dersi veren ilâhî bir kitap olsaydı Allah'ın ihlas ile seçilen kulları olurduk. Kureyş, böyle demişlerdi. Fakat olunca onu inkâr ettiler. İhlas ile sarılmak şöyle dursun küfrettiler, zikirlerin en güzeli olan Kur'ân inince nankörlük edip tanımak istemediler. Artık ilerde bilecekler.
171- 179- Küfürlerinin sonunun neye varacağını görecekler, çünkü Allah'ın vaadi şöyledir: Andolsun ki, peygamber olarak gönderilen kullarımız için ezelde şu kelimemiz geçmişti. Elbette onlara yardım edilecektir. Önünde olmazsa sonunda yardım onlara olacaktır. Ve elbette bizim askerlerimiz, o gönderilen peygamberlere yardım edecek, onun yardım c ıları olacak olan hak orduları mutlaka onlar galip geleceklerdir. Peygamberlerin gönderiliş hikmetleri sonunda gerçekleşecek, davaları zaferi kazanacaktır. Burada bu ilâhî söz, peygambere vaad, muhaliflerine tehdit yerindedir.
180-Bu vaad ve tehd it tekrar edildikten sonra, bu yüce sûre de şu âyetle bitiriliyor: O izzet sahibi Rabbin, onların isnad ettikleri vasıflardan münezzehtir, yücedir. Yani seni terbiye edip, peygamberlik görevi ile gönderen ve o kesin zafer ve galibiyeti vaad buyurmuş o l up, vaadinden caymasına veya kuvvet ve kudretine karşı gelinmesine ihtimal bulunmayan izzet, güç ve kuvvet sahibi olan Rabbin, o müşriklerin, kâfirlerin isnad ettikleri eksik vasıflardan münezzehtir.
181- Bir de selam o peygamberlere. Muzaffer olacak ları ezelde takdir edilmiş olan sana ve yukarıda birkısmının isimleri geçmiş olan bütün peygamberlere; bütün bu nimetlerden dolayı
182- hamd de âlemlerin Rabbi Allah'a. Bu âyet de çok anlamlı olan âyetlerdendir. İbnü Ebi Hatim'in Şa'bî'den rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Her kimi, kıyamet günü sevabdan tam ölçekle ölçmek sevindirecekse bulunduğu meclisten kalkacağı sırada şöyle desin:
SAFFAT SÜRESİ(Muhammed ESED)
Önceki sure (Yâsîn) gibi bu da, esas olarak yeniden dirilme olayı ve bütün insanların yeryüzünde yaptıklarından dolayı Allah'a hesap verecekleri gerçeğiyle ilgilidir. İnsan hata yapmaya eğilimli olduğundan (karş. ayet 71: “eski toplumların çoğu yollarını şaşırmıştı”) her zaman bir peygamberî rehberliğe ihtiyaç duyar: bu, neden geçmiş peygamberlerden bazılarının kıssalarına yeniden değinildiğini (75-148. ayetler) ve “sizin İlahınız Tek'tir” (ayet 4), “[Allah] insanın her türlü tasavvurunun üzerindedir” (ayet 159 ve 180) prensipleri üzerine oturan Kur’an mesajlarının neden sıkça vurgulandığını açıklamaktadır.
1 DÜŞÜN sıra sıra dizilmiş bu [mesajlar]ı,1
2 ve bir vazgeçme çağrısı ile [kötülüklerden] alıkoymasını,
3 ve [bütün dünyaya] bir öğüt ve uyarıda bulunmasını:
4 Şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir, 5 göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi; bütün gündoğumu noktalarının Rabbi!2
6 Biz yeryüzüne en yakın gökleri yıldızların güzelliğiyle süsledik, 7 ve onları her türlü bozguncu, şeytanî güce3 karşı emin kıldık, 8 [ki] onlar, [o bilinmeyeni bilmek isteyenler,] yüce sakinler topluluğuna4 kulak veremesinler ve her taraftan kovulup sürülsünler, 9 [rahmetten] yoksun kalsınlar ve [öteki dünyada] kendilerini bekleyen ebedî azaba dûçâr olsunlar; 10 ama eğer birisi5 [bu bilgiden] bir kırıntı koparmayı başarırsa, [bundan dolayı] yakıcı bir alevin pençesine düşsün.6
11 VE ŞİMDİ, o [hakikati inkar ede]nlerden sana cevap vermelerini iste: onları yaratmak, Bizim yarattığımız bu [sayısız mucizelerden] daha mı zordur? Nitekim Biz onları [basit] bir balçıktan yarattık!7
12 Hayır, sen hayranlık ve şaşkınlık duyarken8 onlar [yalnızca] alay ederler; 13 ve [hakikat] kendilerine hatırlatıldığında onu kavramaya yanaşmazlar; 14 ve bir [ilahî] mesajla muhatab olduklarında onu küçümserler 15 ve “Bu, bir [beşerin] büyülü sözlerinden başka bir şey değildir!” derler, 16 “Ne? Ölüp toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra sahiden yeniden dirilecek miyiz? 17 Yani eski atalarımız da mı?”
18 De ki: “Elbette, hem de en perişan ve zavallı şekilde!” 19 Çünkü o [alay ettikleri yeniden dirilme,] bir itham çığlığı şeklinde [âniden onların tepesinde patlayacak.] İşte o zaman [hakikati] anlamaya başlayacaklar, 20 ve “Eyvah!” diyecekler, “İşte Hesap Günü bugündür!”
21 [Ve onlara şöyle denilecek:] “Bu, yalanlamış olduğunuz [gündür, şaşmaz hakikat ile sahte ve yalan arasında9] Ayrım Günüdür!”
22 [Ve Allah şöyle buyuracaktır:] “Toplayın bütün o zalimleri, kendileri gibi olanlarla10 ve bütün o Allah'tan başka taptıkları [ile] birlikte; 23 ve hepsini yakıcı ateşin yoluna sürün, 24 ve onları [orada] tutun!”
[O zaman] böylelerine sorulacak: 25 “Size ne oldu ki [şimdi] birbirinize yardım etmiyorsunuz?”
26 Hayır, onlar o Gün isteyerek [Allah'a] teslim olacaklar; 27 fakat [çok geç kaldıklarından] birbirlerine dönüp bakacaklar ve birbirlerinden [geçmiş günahlarının yükünü hafifletmelerini] isteyecekler.11
28 [Onların] bir kısmı: “Bakın” diyecek, “Siz bize [ayartma niyetiyle] sağdan yaklaşırdınız!”12
29 Ötekiler, “Hayır” diyecekler, “aslında siz kendiniz imandan zerre kadar nasip almamıştınız! 30 Üstelik sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu: bilakis, siz küstahça bir kibire kapılmıştınız! 31 Fakat şimdi Rabbimizin sözü bizim [de] aleyhimize çıktı: biz [günahlarımızın acı meyvesini] mutlaka tadacağız. 32 O halde, sizi derin bir sapıklığa ittiğ[imiz eğer doğruysa], o zaman biz de vahim bir sapıklığa düşmüşüzdür!”13
33 O Gün onların hepsi ortak azaplarını paylaşacaklar.
34 Günaha batmış olanlara işte böyle davranacağız: 35 çünkü bakın, ne zaman onlara “Allah'tan başka ilah yoktur!” denilse küstahça böbürlenirlerdi 36 ve “Mecnun bir şairin sözüyle14 biz ilahlarımızı mı terk edeceğiz?” derlerdi.
37 Hayır, asla! [Sizin deli şair dediğiniz] o kişi hakikati getirmiştir; ve o, [Allah'ın önceki] elçilerinin [bildirdikleri] hakikati tasdik etmektedir.15
38 Bakın siz, [öteki dünyada] acıklı azabı tadacaksınız, 39 ama yapmış olduğunuzdan başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.
40 Ancak Allah'ın halis kullarına16 böyle davranılmayacak: 41 [öteki dünyada] onlar için, yabancısı olmadıkları bir rızık17 hazırlanacaktır 42 [yeryüzündeki hayatlarının] ürünü olarak; ve onlar ağırlanacaklardır 43 nimet bahçelerinde, 44 mutluluk tahtları18 üzerinde birbirlerine [sevgi ile] bakışarak.
45 Aralarında dupduru pınarlardan [içecekle doldurulmuş] bir kâse dolaştırılacak, 46 berrak ve içenlere tat veren [bir içecek]; 47 çarpmayan ve sarhoşluk vermeyen.
48 Ve yanlarında yumuşak bakışlı,19 güzel gözlü eşler olacak, 49 gizlenmiş [deve kuşu] yumurtaları20 gibi [kusursuz] eşler.
50 Hepsi dönüp [geçmiş hayatları hakkında] birbirlerine sorular soracaklar.21
51 İçlerinden biri şöyle diyecek: “Bakın, benim [yeryüzünde] bir arkadaşım vardı, 52 [bana] derdi ki, ‘Ne? Sen onun doğru olduğuna gerçekten inananlardan mısın, 53 ölüp toz ve kemik yığını haline geldikten sonra yargılanacağımıza!’”
54 [Ve] ekleyecek: “Bakmak [ve onu görmek] ister misiniz?” 55 Bunun üzerine dönüp bakar ve o [arkadaşı]nı yanan ateşin ortasında görür; 56 ve “Aman Allahım!” der, “[Ey eski arkadaşım], neredeyse [beni de] mahvedecektin! 57 Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de [şimdi] [azaba] uğratılanlar arasında olurdum! 58 Ama sonra, [ey cennetteki arkadaşlarım,] biz gerçekten [bir daha] ölmeyeceğiz, 59 önceki ölümümüz dışında ve [bir daha] azaba uğratılmayacağız, değil mi? 60 İşte bu; bu, gerçekten müthiş bir mazhariyettir!”
61 [Allah yolunda] çalışanlar, demek ki böyle bir şey için çalışırlar!
62 Böyle [bir cennet] mi daha iyi bir ağırlanmadır, yoksa [cehennemin] ölümcül meyve ağacı mı?22
63 Gerçek şu ki, biz o (ağac)ı zalimler için bir sınama aracı yaptık,23 64 zira o, [cehennemin] yakıcı ateşinin ortasında büyüyen bir ağaçtır, 65 meyvesi şeytanların kellesi gibi [tiksindirici]dir;24 66 ve [zalim]ler ondan yemeye ve karınlarını onunla doldurmaya mahkumdurlar. 67 Bunun da üzerinde, onlar korkunç bir ümitsizlik (cezası)na çarpılacaklardır!25
68 Ve bir kez daha (söyleyelim):26 yakıcı ateş onların nihaî durağı olacaktır; 69 çünkü onlar atalarını eğri bir yol üzerinde buldular, 70 ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye27 can atıyorlar!
71 Onlardan önce gelip geçmiş eski toplumların çoğu yollarını şaşırmıştı, 72 halbuki kendilerine uyarıcılar göndermiştik: 73 Bak şu uyarılmış olanların haline!
74 ALLAH'IN halis kulları hariç, [insanların çoğu sapkınlığa mütemayildir.]28
75 Nûh [işte bu sebeple] Bize yalvarmıştı ve Bizim cevabımız ne güzeldi: 76 çünkü o'nu ve ailesini o korkunç felaketten29 kurtardık, 77 soyunu [yeryüzünde] kalıcı yaptık; 78 ve böylece o'nun sonraki kuşaklar arasında yaşayıp anılmasını sağladık:30 79 “Bütün âlemlerde Nûh'a selâm olsun!”
80 İşte Biz güzel işler yapanları böyle ödüllendiririz; 81 çünkü o, Bizim gerçekten inanmış kullarımızdandı; 82 [böylece o'nu ve kendisini izleyenleri kurtardık,] ve sonra ötekileri suda boğduk.
83 DOĞRUSU İbrahim de o'nun yolundan gidenlerdendi, 84 Rabbine tertemiz bir kalp ile yönelmişti, 85 babasına ve halkına şöyle seslenmişti: “Siz neye tapıyorsunuz? 86 Bir yalan[a] -Allah'tan başka güçler[e]- [boyun eğmek] mi istiyorsunuz? 87 Öyleyse âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?”31
88 Sonra yıldızlara gözünü dikti,32 89 ve “Ben kesinlikle [gönlümden] rahatsızım!”33 dedi, 90 bunun üzerine onlar ona arkalarını döndüler ve uzaklaşıp gittiler.
91 O da onların tanrılarına gizlice yaklaştı ve “Ne o! [Önünüze konulmuş nimetlerden] yemiyor musunuz? 92 Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?” dedi.
93 Sonra üzerlerine yürüyüp onlara sağ eliyle34 vurdu.
94 Bunun üzerine diğerleri koşarak o'na doğru geldiler [ve yaptığından dolayı o'nu suçladılar].
95 O, “Siz” dedi, “kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz? 96 Oysa sizi de, sizin yonttuklarınızı da yaratan Allah'tır!”
97 Onlar, “Bir odun yığını35 hazırlayın ve o'nu yanan ateşin içine atın!” diye bağırdılar.
98 Ona kötülük yapmak istediler, ama Biz [onların planlarını bozduk ve böylece] onları küçük düşürdük.36
99 [İbrahim,] “Ben” dedi, “[bu toprakları terk edeceğim ve] Rabbim beni ne tarafa sevk ederse oraya gideceğim!”37
100 [Ve şöyle yalvardı:] “Ey Rabbim! Bana dürüst ve erdemli [olacak bir erkek çocuk] bağışla!” 101 Bunun üzerine ona [kendisi gibi] yumuşak huylu bir erkek çocuk38 müjdeledik.
102 Ve [bir gün, çocuk, babasının] tutum ve davranışlarını anlayıp paylaşacak olgunluğa eriştiğinde39 babası şöyle dedi: “Ey yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm: bir düşün, ne dersin?”
[İsmail]: “Ey babacığım” dedi, “sana emredilen neyse onu yap: İnşallah beni sıkıntıya göğüs gerenler arasında bulacaksın!”
103 Fakat ikisi Allah'ın emri [olarak gördükleri]ne kendilerini teslim edince40 ve [İbrahim] onu yüzüstü yatırınca, 104 kendisine seslendik: “Ey İbrahim, 105 sen şimdiden o rüya[nın amacı]nı yerine getirmiş oldun!”41
İşte iyilik yapanları Biz böyle ödüllendiririz: 106 çünkü bu, gerçekten apaçık bir sınama idi.42
107 Ve fidye olarak o'na büyük bir kurban43 verdik, 108 böylece o'nun sonraki kuşaklar tarafından şöyle hatırlanmasını sağladık:44 109 “İbrahim'e selâm olsun!”
110 Biz iyileri böyle ödüllendiririz, 111 çünkü o Bizim gerçekten inanmış kullarımızdandı.
112 Ve [zamanı geldiğinde] o'na, [kendisi de] bir peygamber [olan] dürüst ve erdemli birini, İshâk'ı müjdeledik; 113 o'nu ve İshâk'ı kutsadık: ama onların soyundan iyi işler yapan da çıkacak, kendisine açıkça zulmeden de.45
114 BİZ, Musaya ve Harun'a da lütufta bulunduk;46 115 o'nları ve kavimlerini büyük bir [kölelik] felaket[in]den kurtardık, 116 ve kendilerine yardım ettik de [sonunda] zafer kazanan onlar oldu.
117 Onlara [doğru ile eğriyi] ayırd eden ilahî kelâmı47 verdik, 118 ve onları doğru yola ilettik, 119 ve sonraki kuşaklar arasında yaşayıp anılmalarını sağladık: 120 “Musa'ya ve Harun'a selâm olsun!”
121 İyileri işte böyle ödüllendiririz, 122 çünkü o'nların ikisi de gerçekten inanmış kullarımızdandı.
123 KUŞKUSUZ, İlyas [da] elçilerimizden biriydi48 124 ve kavmine şöyle seslenmişti: “Allah'a karşı sorumluluğunuzu idrak etmez misiniz? 125 Ba‘l'e yalvarıp sanatkarların en güzelini,49 [Allah'ı] bırakır mısınız, 126 Allah'ı, sizin ve evvelki atalarınızın Rabbini?”
127 Fakat onlar (İlyas'ı) yalanladılar: bu nedenle [Hesap Günü] kesinlikle yargılanacaklardır, 128 yalnız Allah'ın halis kulları hariç; 129 ve o'nun sonraki nesiller arasında yaşayıp anılmasını sağladık: 130 “İlyas'a ve o'nun yolundan gidenlere selâm olsun!”50
131 İyileri işte böyle ödüllendiririz, 132 çünkü o, gerçekten inanmış kullarımızdan biriydi!
133 ŞÜPHESİZ, Lût da elçilerimizden biriydi; 134 [dolayısıyla, o'nun günahkar ülkesini51 cezalandırırken] kendisini ve aile efradını kurtardık, 135 geride kalanlar arasında bulunan yaşlı bir kadın dışında;52 136 ve sonra diğerlerini tamamen yok ettik: 137 siz [bugüne kadar] onların yurtlarından gelip geçmektesiniz53 her sabah 138 ve her akşam.
O halde (bakıp da) aklınızı kullanmıyor musunuz?
139 ŞÜPHESİZ, Yunus da elçilerimizden biriydi, 140 kaçak bir köle gibi, yüklü bir gemiye (binip) kaçmıştı.54
141 Ve sonra kur‘a çekilmiş, o, (kur‘ada) kaybedenlerden olmuştu;55 142 [sonra o'nu denize atmışlar ve] denizde büyük balık tarafından yutulmuştu, çünkü kınananlardan biriydi.56 143 Eğer o, [en derin bunalım anlarında bile] Allah'ın sınırsız şanını yüceltenlerden olmasaydı,57 144 herkesin yeniden dirileceği güne kadar o (balığı)n karnında kalmış olacaktı: 145 ama biz o'nu manevî çöküntü/iç huzursuzluğu içinde ıssız bir kıyıya çıkarttık, 146 ve o'nun üzerinde [çorak toprakta] yetişen bir bodur fidan yeşerttik.58
147 Ve o'nu [bir kez daha kendi halkına,] yüzbin veya daha fazla [kişi]ye gönderdik: 148 onlar, [bu defa o'na] inandılar;59 bunun üzerine Biz, verilen süre zarfında60 onlara mutlu bir hayat yaşattık.
149 ŞİMDİ onlardan61 sana cevap vermelerini iste: senin Rabbinin kızları var da onların [yalnız] erkek çocukları mı var?62 150 Yoksa melekleri dişi yarattık da o [meleklere ilahlık isnad ede]nler bunu gördüler mi?
151 Bazı insanlar63 tamamen sahte ve yalan[a olan temayüllerin]den dolayı, 152 “Allah [bir erkek çocuk] doğurdu” diyorlar; onlar elbette yalan söylüyorlar; 153 “O, kızları oğlanlara tercih etmiştir!”64 [sözleri de yalandır.]
154 Ne oluyor size, ne biçim karar veriyorsunuz?65
155 Hiç düşünmüyor musunuz?
156 Yoksa [iddialarınızı doğrulayacak] açık bir deliliniz mi var? 157 Eğer doğru söylüyorsanız, kendi kitabınızı getirin!
158 Bazıları66 da Allah ile bütün görünmez varlık türleri67 arasında bir yakınlık uydurdular; oysa bu görünmez varlıklar [da] pekala bilir ki, onlar, [bu şekilde Allah'a isnadda bulunanlar,] mutlaka [Hesap Günü O'nun huzurunda] yargılanacaklardır:68 159 [çünkü] Allah, insanların geliştirdiği her türlü tasavvurun üstünde,69 sonsuz yüceliktedir.
160 Allah'ın halis kulları ise böyle [davranmazlar]: 161 çünkü ne siz [Allah'a iftirada bulunan]lar, ne de sizin taptıklarınız, 162 hiç biriniz, kimseyi kendi heves ve ayartmalarınıza boyun eğdiremezsiniz, 163 [kendi ayaklarıyla] yakıcı ateşe koşanlar hariç!70
164 [Bütün tabiat güçleri Allah'a hamdeder ve şöyle derler:71] “İçimizden hiç kimse yoktur ki [Allah tarafından] kendisi için tayin edilmiş bir yere sahip olmasın; 165 biz de [ibadetlerimizde O'nun önünde] saf tutarız; 166 ve şüphesiz biz de O'nun sınırsız şanını yüceltiriz!”
167 GERÇEK ŞU Kİ, o [hakikati inkar ede]nler her zaman şöyle derler: 168 “Eğer atalarımızdan [bu yönde] bir gelenek72 devralmış olsaydık, 169 kesinlikle Allah'ın halis kulları olurduk!” 170 Ama [işte bu ilahî kelâm önlerine konulduğu halde,] onu kabul etmeye yanaşmıyorlar!
Ama zamanla [reddettikleri şeyin ne olduğunu] öğreneceklerdir: 171 çünkü uzun zaman önce kullarımız olan elçilere söz verdik: 172 kendilerine mutlaka yardım edilecektir 173 ve [sonunda] galip gelecek olan mutlaka Bizim ordumuz olacaktır.
174 Bu sebeple, o [hakikati inkar ede]nlerden bir süre uzak dur 175 ve onları[n kim olduklarını] gör;73 onlar [da] zaman içinde [şimdi görmediklerini] göreceklerdir.74
176 Onlar azabımızın çabuklaştırılmasını acaba [gerçekten] istiyorlar mı?75 177 Eğer öyleyse, o [azap] bir kez başlarına geldiğinde, uyarılmış olanların uyanması kötü olacaktır!76
178 Bu sebeple onlardan bir süre uzak dur, 179 ve [onların ne olduklarını] gör; zamanla onlar [da şimdi görmediklerini] göreceklerdir.
180 KUDRET ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde [bir yüceliğe sahip]tir.
181 O'nun bütün elçilerine selâm olsun!
182 Ve hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur!
DİPNOTLAR
1 Ve tenbih edatı ile bu edatın “Düşün” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 74:32 ile ilgili 23. notun ilk bölümü. Klasik müfessirlerin çoğu, 1-3. ayetlerin meleklere işaret ettiğini ileri sürerlerken, Ebû Muslim İsfehânî (Râzî'nin naklettiğine göre) bu varsayımı reddetmekte ve bu pasajın insanlar arasındaki gerçek müminlere işaret ettiğini söylemektedir. Fakat Râzî, başka bir yorumda (bana göre en ikna edici olanıdır) bulunmakta ve burada kasdedilenin Kur’an'ın mesajları (âyât) olduğunu ileri sürmektedir ki bu ayetler -müfessirin kendi ifadeleriyle- “çok çeşitli konulara değinmektedir. Bir kısmı Allah'ın birliğinin yahut O'nun ilminin, kudretinin ve hikmetinin kanıtlarına değinirken diğer bir kısmı ilahî vahyin veya yeniden dirilmenin kanıtlarını sergilemektedir. Bir kısmı insanın sorumluluklarını ve buna ilişkin kuralları sıralarken diğerleri yüksek ahlakî ilkelerin tebliğine ayrılmışlardır. Ve bu mesajlar, her türlü değişme yahut yenilenme [ihtiyacı]nın üstünde bulunan tutarlı bir sistem çerçevesinde düzenlenmişlerdir ve bu şekilde “sıra sıra dizilmiş” varlıklara veya nesnelere benzerler.
2 Zımnen, “ve günbatımının da” (karş. 55:17, not 7). Muhtelif “gündoğumu noktaları”nın (meşârik) vurgulanması, yaratılmış fenomenlerdeki sonsuz çeşitliliğin Yaratıcı'nın birliği ve benzersizliği ile karşıtlığını sergiler. Yukarıdaki ifadede “gündoğumu noktaları”ndan söz edilirken “günbatımı noktaları”nın lafız olarak (anlam olarak değil) zikredilmemesinde, 1-3. ayetlerde vurgulanan Kur’an'ın ışık saçıcı, aydınlatıcı özelliğinin îma edildiğine inanıyorum.
3 Bu pasajın bir açıklaması için bkz. 15:17, not 16.
4 Yani, melekler topluluğuna, ki onların “konuşması”, Allah'ın buyruklarından mecazdır.
5 Lafzen, “... başaran bir kimse dışında” [yahut “... başaran kimse hariç”]. Ancak bazı otoritelerin (mesela Muğnî) işaret ettiği gibi, illâ edatı bazan, burada olduğu gibi, “fakat/ama” anlamına sahip olan ve bağlacı ile eş anlamlı kullanılmaktadır.
6 Bu ifadenin anlamı için bkz. 15:18, not 17. Ayet 4-5'de Allah'ın birliği vurgulandıktan sonra, 6-10. ayetlerden oluşan pasajda, insanoğlunun O'nun yarattığı evrenin zenginliğini ve derinliğini tam olarak kavramaktan aciz bulunduğu gerçeğine işaret eder. Biz burada 34:9'un bir yankısını görmekteyiz: “Onlar, göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini görmezler mi?” Böylece, ayetin devamında dolaylı bir soru biçiminde ifade edilmiş olan yeniden dirilme temasına yeni ve dolaylı bir yaklaşımda bulunulmaktadır.
7 Yani, toprağın üzerinde ve içinde aslî biçimleriyle var olan ilkel maddelerden (bkz. sure 23, not 4); “göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların” karmaşıklığı ile karşılaştırıldığında bir hiç mesabesinde olan maddeler: bu nedenle, insanın birey olarak yeniden diriltilmesi, sayısız biçimler halindeki evrenin yaratılışı yanında bir hiç mesabesindedir.
8 Yani, Allah'ın yaratıcı gücüne ve onu inkar edenlerin kör gururuna.
9 Bkz. 77:13, not 6.
10 İlk dönem otoritelerinin hemen tümüne göre -Ömer b. Hattâb, Abdullah b. ‘Abbâs, Katâde, Mücâhid, es-Suddî, Sa‘îd b. Cubeyr, Hasan Basrî, vb.- buradaki ezvâc ifadesi, “birbirine [vasıfları itibariyle] benzeyen insanlar” veya “aynı tür insanlar” yahut da “aynı kökten/cinsten olanlar” anlamına gelmektedir.
11 Karş. bu surenin 50 ve devamı ayetlerindeki karşıt anlamlı -ama aynı kelimelerle ifade edilen- pasaj. Yetesâelûn fiili, sözkonusu pasajda, asıl anlamı olan “birbirine [bir şeyi] sorma”yı ifade ederken, burada “birbirinden [bir şey] isteme”yi -ayetin siyak ve sibakının da gösterdiği gibi, geçmişteki inkarcılıklarının sorumluluğunu yüklenmeyi- anlatmaktadır.
12 Yani, “bizden istediğiniz şeyin doğru ve iyi olduğunu iddia ederdiniz”. “Birine sağdan yaklaşmak” deyimi, “ahlakî olarak yararlı bir tavsiyede bulunuyor görünmek” olduğu kadar “başka bir kimseye güç gösterisi yaparak yaklaşmak” ile az çok eş anlamlıdır (Zemahşerî).
13 Açıklaması için bkz. 28:62-64 ve ilgili notlar.
14 Lafzen, “bir deli şair için” [yahut “o'nun yüzünden”]. Burada, Kur’an'ın, Muhammed (s)'in zihinsel bir ürünü olduğu iddiasına atıfta bulunulmaktadır (bkz. 36:69, not 38). Burada sözü edilen “ilahlar”, insanların, kelimenin hem lafzî hem de mecazî anlamıyla “kulluk” edebileceği her şeyi kapsamaktadır.
15 Bkz. sure 2, not 5. Bu ifade, her hak dinde daima aynı olan temel öğretilere işaret etmektedir, yoksa geçmiş dinî hukuklarda mevcut bulunan zamanla değişebilir çok sayıdaki ahkama değil.
16 Lafzen, “samimî kullarına”. Önceki ayette değinilen “her kötü fiilin ancak benzeri ile cezalandırılacağı” prensibinin tersine burada Kur’an, “iyi bir iş ve davranışla [Allah'ın] karşısına gelen” kişinin, yaptığının on katı fazlası ile ödüllendirileceğini (bkz. 6:160) ifade etmektedir.
17 Lafzen, “bilinen bir rızık”. Bu ifadenin yaklaşık bir açıklaması için bkz. 2:25, not 17.
18 Surur kelimesinin buraya özgü olarak “mutluluk tahtları” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 15:47, not 34.
19 Kâsirâtu't-tarf (lafzen, “bakışlarını kontrol eden”) deyiminin Kur’an'da kronolojik olarak ilk defa geçtiği 38:52, not 46'ya bkz.
20 Bu, deve kuşunun yumurtalarını korumak için onları kuma gizlemesinden çıkarılmış eski bir Arap deyimidir (Zemahşerî). Bunun özellikle cennete giren kadınlar için kullanılması, 56:34 ve devamında açıkça görülmektedir. Sözkonusu ayette, bütün dürüst ve erdemli kadınların, öldükleri zamanki yaşları ve durumları ne olursa olsun, güzel kadınlar olarak dirilecekleri belirtilmiştir.
21 Karş. yukarıdaki ayet 27 ve ilgili not 11. Bu pasajda, hem günahkarların karşılıklı serzenişleri, hem de ardından gelen, kurtuluşa ermiş olanların “sohbetler”i elbette ki mecazîdir ve bireysel bilincin öteki dünyadaki devamını vurgulamayı amaçlamaktadır.
22 Dilbilim otoritelerine göre zakkûm ismi (ki bunun dışında 44:43 ve 56:52. ayetlerde de geçmektedir) herhangi bir “öldürücü gıda”yı ifade eder; bu sebeple cehennemin bir sembolü olarak şeceratu'z-zakkûm'un en uygun karşılığı “ölümcül meyve ağacı” (ki 17:60'da zikredilen “Kur’an'daki lânetlenmiş ağaç” ile eş anlamlıdır) olabilir ve Kur’an'ın “cehennem” olarak tanımladığı öteki dünya azabının kişinin yeryüzünde işlediği kötü fiillerin bir meyvesinden -yani, organik sonucundan- başka bir şey olmadığı gerçeğine işaret eder.
23 Kur’an'da cennet ve cehenneme yapılan bütün atıfların -ve insanların öteki dünyadaki durumları ile ilgili bütün tasvirlerin- mecazî oldukları (bkz. Ek I) ve bu nedenle, lafzî anlamlarıyla ele alınmaları, yahut tersine keyfî bir şekilde yorumlanmaları (karş.3:7 ve ilgili notlar 5, 7 ve 8) halinde kesinlikle yanlış anlaşılmaya mahkum olacakları, yeteri kadar vurgulanmış değildir. Ve bu, bana göre, “ölümcül meyve ağacı” sembolünün -günahkarların öteki dünyada uğrayacakları azabın simgelerinden biri- “zalimler için (veya 17:60'daki gibi “insanlar için”) neden bir “sınama (fitne) aracı” olduğunu açıklar. Bu bağlamda bkz. “sınama” kavramının Kur’an'da ilk defa geçtiği 74:31.
24 Zemahşerî'ye göre, “bu lafzî istiare (isti‘ârah lafzıyyeh) iğrençlik ve çirkinliğin en ileri derecesini ifade etmektedir ... çünkü Şeytan her türlü kötülüğün kaynağı olarak görülmektedir”.
25 Lafzen, “bunun üzerine onlar, bir hamîm karışımı [veya “şaşkınlığı”] ile karşılaşacaklar”. (Bu son terimin “korkunç bir ümitsizlik [cezası]” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.)
26 Bkz. sure 6, not 31.
27 Yani, kişinin yanlış yoldaki atalarının saçma inanç, değer ve geleneklerini körce taklîd etmesi ve hem aklın, hem de ilahî vahyin sunduğu hakikatin bütün kanıtlarını gözardı etmesi, burada, önceki pasajda işaret edilen azabın temel sebebi olarak gösterilmektedir (Zemahşerî).
28 Zımnen, “ve bu nedenle, ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duyarlar”: bu ifade, daha sonraki bazı peygamberler ile ilgili kıssaların neden anlatıldığını açıklamaktadır. Burada kısaca değinilen Hz. Nûh'un kıssası, 11:25-48'de daha detaylı olarak işlenmektedir.
29 Yani, Tufan'dan.
30 Lafzen, “ona ... bıraktık”, yani ardından gelen selâmlamada ifadesini bulan “bu övgüyü” veya “hatırlanmayı”.
31 Hz. İbrahim'in itirazı şöyle devam eder: “Bir Yaratıcı'nın ve evrenin bir Sahibi'nin olduğuna inanıyor musunuz?” Bu soruya kavmi olumlu cevap verecek durumdaydı, çünkü Üstün bir Varlığa inanmak, onların dinlerinin temel bir parçasıydı. İtirazın daha sonraki safhası şöyle olacaktı: “Öyleyse nasıl olur da evrenin bir Yaratıcı'sı olduğuna inandığınız halde putlara -kendi ellerinizle yaptıklarınıza- da taparsınız?”
32 İbrahim'in, ilk yıllarda, Allah'ı yıldızlar, güneş ve ay ile özdeşleştiren yersiz çabalarına atıf (bkz. 6:76-78).
33 Zımnen, “Allah'tan başka putlara tapmanızdan dolayı” (İbni Kesîr, karş. Lane IV, 1384).
34 Yani, “Bütün gücüyle”. Daha sonra meydana gelen olaylar için bkz. 21:58 vd.
35 Lafzen, “bir bina” veya “bir yapı”.
36 Bkz. sure 21, not 64.
37 Lafzen, “Rabbime gideceğim: O, bana doğru yolu gösterecektir”.
38 Yani, Hz. İbrahim'in ilk oğlu Hz. İsmail'i.
39 Lafzen, “Onunla birlikte yürüme [yahut “çaba gösterme”] çağına geldiğinde”: Bu ifade, çocuğun babasının inançlarını ve hedeflerini anlayacak ve paylaşacak bir yaşa gelmesini anlatmaktadır.
40 Yukarıdaki parantez içi ifadenin bu pasajı doğru anlamak için gerekli olduğuna inanıyorum. Burada Allah lafzı açık bir şekilde zikredilmese de Kur’an terminolojisinde bu eslemâ fiili, notlarda defalarca işaret edildiği gibi, “kendini Allah'a, yahut Allah'ın iradesine teslim etti” anlamına gelir. Bu nedenle, yukarıdaki ayette geçen ikil eslemâ hali de, ilk bakışta, bu anlama sahip görünmektedir. Ancak, ayetin devamı, Hz. İsmail'in kurban edilmesinin Allah'ın emri olmadığını açıkça gösterdiğinden, onun ve babasının “Allah'ın iradesine kendilerini teslim etmeleri”, bu bağlamda, yalnız sübjektif bir anlama sahip görünmektedir -yani “Allah'ın iradesi olarak düşündükleri/gördükleri isteğe” teslim olmaları anlamını taşımaktadır.
41 Yani, Hz. İbrahim'in rüyasının manevî/ahlakî anlamı, o'nun hayattaki en değerli varlığını Allah'ın iradesi olarak gördüğü bir işaret üzerine (bkz. önceki not) kurban etmeye hazır olup olmadığının denenmesinde yatmaktadır.
42 Yani, bu şiddetli imtihan açıkça Hz. İbrahim'in onu yüklenebileceğine işaret etmekte ve böylece, bizâtihî Allah'ın bir ödülü olan yüksek bir ahlakî imtiyaz oluşturmaktadır.
43 ‘Azîm (“muazzam” veya “kudretli”) sıfatı, bu kurbanın, Hz. İbrahim'in daha sonra bulup Hz. İsmail'in yerine kestiği (Tekvîn xxii, 13) bir koç olduğu yorumunu zayıflatmaktadır. Bana göre, burada sözü edilen kurban, her yıl yüzbinlerce müminin Mekke'ye yaptıkları hacc ziyaretinde tekrarladıkları kurbandır ki, bu, Hz. İbrahim ve İsmail'in yaşadıkları tecrübenin anılması demek olup İslam'ın “beş esası”ndan birini oluşturmaktadır. (Bkz. 22:27-37, ayrıca 2:196-203.)
44 Bkz. ayet 78, not 30.
45 Yani, kötülük yapan. Kur’an'ın bu haberi, diğer birçok yerde olduğu gibi, Yahudilerin, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub'un soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini “seçilmiş bir millet” olarak görmelerini ve bu nedenle, peşinen (a priori) Allah'ın rızasına mazhar oldukları şeklindeki gerçek dışı övünmelerini reddetmektedir. Başka bir deyişle, Allah'ın bir peygamberi veya velîyi takdîs etmesi, onların soyundan gelenlere sırf bu sebeple özel bir statü kazandırmaz.
46 Yani, onların kendi faziletlerinden dolayı, yoksa Hz. İbrahim ve İshâk'ın soyundan geldikleri için değil (bkz. önceki ayet ve not).
47 Yani, “Tevrat'ı, ki onda Yahudi itikadına mensup olanlar için ... bir rehberlik ve aydınlık vardı” (5:44).
48 Kitâb-ı Mukaddes'de (I Krallar xvii vd. ve II Krallar i-ii) İbranî Peygamberi Elijah'ın (Arapça'da İlyâs) Ahab ve Ahaziah zamanında -yani, M.Ö. 9. yüzyılda- Kuzey İsrail Krallığı'nda yaşadığı ve arkasından Elisha'nın (Arapça'da el-Yese‘) geldiği anlatılır. Yukarıda o'nun “elçilerden biri” (mine'l-murselîn) olduğunun vurgulanması, Allah'ın “hiçbir peygamberi arasında ayrım yapmadığı” şeklindeki Kur’ânî prensibi hatırlatır (karş. 2:136 ve 285, 3:84, 4:152 ve ilgili notlar).
49 Ahsenu'l-hâlikîn'in bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 23, not 6. Ba‘l terimi (Avrupa dillerinde geleneksel olarak Baal şeklinde okunur) bütün eski Arapça lehçelerinde -İbranice ve Fenike dilleri dahil- “efendi” veya “ileri gelen” anlamına gelir. Bu terim, özellikle Suriye ve Filistin'de eski Samîler tarafından tapınılan birçok “erkek” putun her birine verilen bir şeref payesi olarak kullanılırdı. Eski Ahid'de bu isim, bazan “putperestliğin” -Kitâb-ı Mukaddes'e göre ilk İsrailoğulları'nın çok sık işledikleri bir günah- genel bir tanımlaması olarak geçer.
50 Yukarıdaki ayette kullanılan İlyâsîn formu, ya İlyas'ın (Elijah) bir varyantıdır, yahut daha büyük bir ihtimalle çoğul bir anlam -“İlyaslar”- ifade etmek için kullanılmıştır ki bu da “İlyas ve o'nun izinden gidenler” (Taberî, Zemahşerî, vb.) demektir. Taberî'ye göre, Abdullah b. Mes‘ûd bu ayeti “İdrâsîn'e selâm olsun” şeklinde okurdu ki bu da, bize İdris'in bir varyantını veya çoğul biçimini (“İdris ve izleyicileri”) vermekten ayrı olarak, Hz. İdris ve İlyas'ın, aynı kişinin, yani Kitâb-ı Mukaddes'deki Elijah'ın iki değişik adı olduğu görüşünü destekler. (Bkz. ayrıca 19:56, not 41).
51 Bkz. 7:80-84 ve 11:69-83.
52 Bu kadın, 7:83 ve 11:81'den açıkça anlaşılacağı gibi, geride kalmayı tercih eden Hz. Lût'un karısıdır (karş. 7:83, not 66).
53 Lafzen, “siz onların yanından geçiyorsunuz”, yani onların yaşadıkları yerlerden (bkz. 15:76 ve ilgili not 55).
54 Yani, Allah tarafından kendisine emanet edilen görevi terk etmişti (bkz. Hz. Yunus'un kıssasının ilk bölümünü anlatan sure 21, not 83) ve böylece, Kitâb-ı Mukaddes'in sözleriyle (Yunus'un Kitabı i, 3 ve 10) “Tanrının mevcudiyetinden/varlığından kaçma” günahını işlemişti. İbâk masdar ismi (ebeka fiilinden türetilmiştir), ilk anlamıyla, “kölenin efendisinden kaçması”nı ifade eder. Burada Hz. Yunus'un “kaçak bir köle gibi kaçıp uzaklaşması”ndan söz edilmektedir, çünkü o, -Allah'ın Elçisi olduğu halde- şiddetli bir öfkenin baskısıyla görevini terk etmişti. Arkasından gelen “yüklü gemi” ifadesi, Hz. Yunus kıssasının en önemli temsîlî kısmına atıf yapmaktadır. Gemi bir fırtınaya yakalanmış ve batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; gemiciler bu durum karşısında “arkadaşlarına, gelin kur‘a çekelim ki kimin yüzünden bu felaketin başımıza geldiğini anlayalım dediler” (Yunus'un Kitabı i, 7). Hz. Yunus da bu yöntemi kabul etti.
55 Lafzen, “o [gemicilerle] kur‘a çekti ve kaybedenlerden oldu”. Kitâb-ı Mukaddes'in kaydettiğine göre (Yunus'un Kitabı i, 10-15). Hz. Yunus, onlara, Tanrı'nın mevcudiyetinden kaçtığını ve kendisinin bu günahından dolayı hepsinin batma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını anlattı. “Ve onlara dedi ki: Beni kaldırın ve denize fırlatın. Belki o zaman deniz size karşı sakinleşir: çünkü benim yüzümden bu fırtına başınızda patladı... Bunun üzerine Hz. Yunus'u kaldırıp denize fırlattılar: ve denizin öfkesi sona erdi”.
56 Hz. Yunus'un “büyük balığı”nın Kur’an'da açıkça geçtiği üç yerde de (yukarıdaki ayette ve 68:48'de el-hût olarak, 21:87'de ise en-nûn olarak) el belirtme takısı kullanılmıştır. Bunun sebebi muhtemelen şudur: Hz. Yunus kıssası o kadar meşhurdu ki “büyük balık” temsîline yapılan her değinme kendi kendini açıklayıcı (self-explanatory) bir özellik taşıyordu. Hz. Yunus'u yutan balığın içi, 21:87'de sözü edilen manevî çöküntünün derin karanlığını sembolize etmektedir: Peygamberlik görevinden ve böylece, “Tanrı'nın mevcudiyetinden” “bir kölenin kaçışı gibi kaçması”nın bunalımı. Bu arada, kıssanın, “insan[ın] zayıf yaratılmış” olması sebebiyle (4:28) peygamberlerin bile insan tabiatında mevcut olan zaaflardan uzak kalamadıklarını göstermek istediği söylenebilir.
57 Yani, Allah'ı hatırlayan ve tevbe edenlerden: bkz. 21:87, kendi ifade tarzı içinde Hz. Yunus'un kıssasının evrensel anlamını gösteren ayet.
58 Yani, o'na gölge yapmak ve rahatlatmak için. Böylece Kur’an, Hz. Yunus ve balık temsîlini anlatabilmek için, kendi üslubunun karakteristiği olan mecazî bir anlatım ile, en kuru ve çorak topraktan bile bir ağacın yetişmesini sağlayabilen Allah'ın, aynı şekilde karanlıkta kaybolmuş bir yüreğin yeniden aydınlığa ve manevî hayata dönmesini de sağlayabileceğine işaret etmektedir.
59 Karş. 10:98'deki Yunus halkına yapılan gönderme. Bu kıssanın Kitâb-ı Mukaddes'deki versiyonu için bkz. Yunus'un Kitabı iii.
60 Lafzen, “bir zaman için”: yani, tabii hayatları/ömürleri süresince (Râzî, aynı zamanda Menâr XI, 483).
61 Allah'tan başka varlıklara uluhiyet izafe eden halka yapılan bu atıf 4. ayetle (“şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir”) ve 69-70. ayetlerle (“çünkü onlar atalarını eğri yol üzerinde buldular ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye can atıyorlar”) ilişkilidir.
62 Bu pasajın açıklaması için bkz. 16:57-59 ve ilgili notlar.
63 Lafzen, “onlar”.
64 Karş. 6:100 (“O'na erkek çocuklar ve kızlar isnad ettiler”) ve ilgili notlar 87 ve 88. Bkz. aynı zamanda 17:40, not 49 ve 53:19-22 ve ilgili notlar.
65 Lafzen, “nasıl karar veriyorsunuz?”.
66 Lafzen, “onlar”.
67 Bkz. Ek III. Birçok klasik müfessir, el-cinne teriminin burada meleklere işaret ettiği, çünkü meleklerin -bu kategoriye giren bütün varlıklar gibi- insan duyularının kavrayış alanı dışında bulundukları görüşünde oldukları halde, ben, yukarıdaki ayetin doğrudan görülemiyen, ama kendilerini etkileriyle hissettiren görünmez tabiat güçlerine işaret ettiğini düşünüyorum: bu varlıkların, burada, esas olarak “[insanın] duyularının ötesinde bulunan” anlamına gelen el-cinne çoğul ismi ile adlandırılmasının sebebi budur. Allah'a inanmayı reddeden insanlar, bu aslî varlıkları bilinçli bir yaratıcı güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görme eğiliminde olduklarından (karş. Bergson'un élan vital kavramı), Kur’an bunları kutsayanların sözkonusu varlıklar ile Allah arasında bir “yakınlık” uydurduklarını, yani onlara Allah'a ait bazı vasıflar ve güçler yakıştırdıklarını söyler.
68 “Bilgi”nin tabiatın maddî güçlerine, buradaki gibi, mecazî bir yolla atfedilmesi konusunda bkz. 164-166. ayetler ve ilgili not 71.
69 Bkz. 6:100'ün son cümlesi ile ilgili not 88.
70 Sahih bir Allah inancı, tanımlanamaz olan Allah'ı tanımlama veya herhangi bir şeyi veya kimseyi kavramsal olarak O'na ortak koşma şeklindeki sapmaları tamamen dışlar; bu tür teşebbüslerde saklı bulunan yakıştırmalar ise, Allah inancının potansiyel anlamını tahrip eder ve böylece, kişinin manevî olarak çökmesine yol açar.
71 Bunu izleyen mecazî “sözler”, cansız varlıkların da “Allah'ı tesbîh ettiklerini/yücelttiklerini” belirten birçok ayet ile uyum halindedir; mesela “yedi gök ve yer ve onların içinde bulunan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır” (17:44), “Dağları Davud'un çağrısına boyun eğdirdik” (21:79) yahut “Ey Dağlar! Onunla birlikte Allah'ı yüceltin/tesbîh edin!” (34:10). Aynı şekilde, eşyanın gölgesi bile “Allah'a secde etmekte”dir (16:48).
72 Lafzen, “eskilerden bir uyarıcı (zikr)”: bkz. yukarıdaki 69-70. ayetler ile ilgili not 27. Müfessirlerin çoğu, buradaki zikr teriminin, Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi, “ilahî kelâmı/kitabı” kasdettiği görüşündedirler. Ama bana göre bu kavramın, burada, (onlar için biraz şaşırtıcı olan) Allah'ın birliği ve benzersizliği mesajını taşıyan bir geleneğe işaret etmiş olması daha muhtemeldir; çünkü metin ile daha uyumludur.
73 Yani, kendilerini saptıran insanlar olduklarını. Besura fiili (kelime anlamıyla, “gördü” yahut “görür oldu”), burada, “aklen görmek” veya “görüş sahibi olmak” anlamlarında kullanılmıştır.
74 Yani onlar, hakikati ve bunu reddetmenin başlarına getireceği belayı anlayacaklardır: burada açıkça Hesap Günü'ne atıf yapılmaktadır.
75 Bu, Kur’an'ı ilahî bir kitap olarak görmeyen insanların, “eğer bu, gerçekten Allah'tan gelen bir hakikat ise” onunla cezalandırılmalarını istemeleri şeklindeki gülünç taleplerine işarettir (bkz. 8:32 ve ilgili not.)
76 Lafzen, “o [azap] yurtlarının üstüne çöktüğünde, sabahları ne kötü [yahut “ne acıklı”] olacaktır ...” vd. Eski Arap dilinde “felaket [yahut “bela] şunun evi üstüne çöktü (nezele)” sözü, felaketin orada yaşayan kişi veya kişilerin üstüne inmesini veya onla-rı kuşatmasını ifade eder (Taberî). Buradaki sabâh terimi ise, “uyanma”nın bir simgesidir.
1 DÜŞÜN sıra sıra dizilmiş bu [mesajlar]ı,1
2 ve bir vazgeçme çağrısı ile [kötülüklerden] alıkoymasını,
3 ve [bütün dünyaya] bir öğüt ve uyarıda bulunmasını:
4 Şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir, 5 göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi; bütün gündoğumu noktalarının Rabbi!2
6 Biz yeryüzüne en yakın gökleri yıldızların güzelliğiyle süsledik, 7 ve onları her türlü bozguncu, şeytanî güce3 karşı emin kıldık, 8 [ki] onlar, [o bilinmeyeni bilmek isteyenler,] yüce sakinler topluluğuna4 kulak veremesinler ve her taraftan kovulup sürülsünler, 9 [rahmetten] yoksun kalsınlar ve [öteki dünyada] kendilerini bekleyen ebedî azaba dûçâr olsunlar; 10 ama eğer birisi5 [bu bilgiden] bir kırıntı koparmayı başarırsa, [bundan dolayı] yakıcı bir alevin pençesine düşsün.6
11 VE ŞİMDİ, o [hakikati inkar ede]nlerden sana cevap vermelerini iste: onları yaratmak, Bizim yarattığımız bu [sayısız mucizelerden] daha mı zordur? Nitekim Biz onları [basit] bir balçıktan yarattık!7
12 Hayır, sen hayranlık ve şaşkınlık duyarken8 onlar [yalnızca] alay ederler; 13 ve [hakikat] kendilerine hatırlatıldığında onu kavramaya yanaşmazlar; 14 ve bir [ilahî] mesajla muhatab olduklarında onu küçümserler 15 ve “Bu, bir [beşerin] büyülü sözlerinden başka bir şey değildir!” derler, 16 “Ne? Ölüp toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra sahiden yeniden dirilecek miyiz? 17 Yani eski atalarımız da mı?”
18 De ki: “Elbette, hem de en perişan ve zavallı şekilde!” 19 Çünkü o [alay ettikleri yeniden dirilme,] bir itham çığlığı şeklinde [âniden onların tepesinde patlayacak.] İşte o zaman [hakikati] anlamaya başlayacaklar, 20 ve “Eyvah!” diyecekler, “İşte Hesap Günü bugündür!”
21 [Ve onlara şöyle denilecek:] “Bu, yalanlamış olduğunuz [gündür, şaşmaz hakikat ile sahte ve yalan arasında9] Ayrım Günüdür!”
22 [Ve Allah şöyle buyuracaktır:] “Toplayın bütün o zalimleri, kendileri gibi olanlarla10 ve bütün o Allah'tan başka taptıkları [ile] birlikte; 23 ve hepsini yakıcı ateşin yoluna sürün, 24 ve onları [orada] tutun!”
[O zaman] böylelerine sorulacak: 25 “Size ne oldu ki [şimdi] birbirinize yardım etmiyorsunuz?”
26 Hayır, onlar o Gün isteyerek [Allah'a] teslim olacaklar; 27 fakat [çok geç kaldıklarından] birbirlerine dönüp bakacaklar ve birbirlerinden [geçmiş günahlarının yükünü hafifletmelerini] isteyecekler.11
28 [Onların] bir kısmı: “Bakın” diyecek, “Siz bize [ayartma niyetiyle] sağdan yaklaşırdınız!”12
29 Ötekiler, “Hayır” diyecekler, “aslında siz kendiniz imandan zerre kadar nasip almamıştınız! 30 Üstelik sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu: bilakis, siz küstahça bir kibire kapılmıştınız! 31 Fakat şimdi Rabbimizin sözü bizim [de] aleyhimize çıktı: biz [günahlarımızın acı meyvesini] mutlaka tadacağız. 32 O halde, sizi derin bir sapıklığa ittiğ[imiz eğer doğruysa], o zaman biz de vahim bir sapıklığa düşmüşüzdür!”13
33 O Gün onların hepsi ortak azaplarını paylaşacaklar.
34 Günaha batmış olanlara işte böyle davranacağız: 35 çünkü bakın, ne zaman onlara “Allah'tan başka ilah yoktur!” denilse küstahça böbürlenirlerdi 36 ve “Mecnun bir şairin sözüyle14 biz ilahlarımızı mı terk edeceğiz?” derlerdi.
37 Hayır, asla! [Sizin deli şair dediğiniz] o kişi hakikati getirmiştir; ve o, [Allah'ın önceki] elçilerinin [bildirdikleri] hakikati tasdik etmektedir.15
38 Bakın siz, [öteki dünyada] acıklı azabı tadacaksınız, 39 ama yapmış olduğunuzdan başka bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.
40 Ancak Allah'ın halis kullarına16 böyle davranılmayacak: 41 [öteki dünyada] onlar için, yabancısı olmadıkları bir rızık17 hazırlanacaktır 42 [yeryüzündeki hayatlarının] ürünü olarak; ve onlar ağırlanacaklardır 43 nimet bahçelerinde, 44 mutluluk tahtları18 üzerinde birbirlerine [sevgi ile] bakışarak.
45 Aralarında dupduru pınarlardan [içecekle doldurulmuş] bir kâse dolaştırılacak, 46 berrak ve içenlere tat veren [bir içecek]; 47 çarpmayan ve sarhoşluk vermeyen.
48 Ve yanlarında yumuşak bakışlı,19 güzel gözlü eşler olacak, 49 gizlenmiş [deve kuşu] yumurtaları20 gibi [kusursuz] eşler.
50 Hepsi dönüp [geçmiş hayatları hakkında] birbirlerine sorular soracaklar.21
51 İçlerinden biri şöyle diyecek: “Bakın, benim [yeryüzünde] bir arkadaşım vardı, 52 [bana] derdi ki, ‘Ne? Sen onun doğru olduğuna gerçekten inananlardan mısın, 53 ölüp toz ve kemik yığını haline geldikten sonra yargılanacağımıza!’”
54 [Ve] ekleyecek: “Bakmak [ve onu görmek] ister misiniz?” 55 Bunun üzerine dönüp bakar ve o [arkadaşı]nı yanan ateşin ortasında görür; 56 ve “Aman Allahım!” der, “[Ey eski arkadaşım], neredeyse [beni de] mahvedecektin! 57 Eğer Rabbimin lütfu olmasaydı ben de [şimdi] [azaba] uğratılanlar arasında olurdum! 58 Ama sonra, [ey cennetteki arkadaşlarım,] biz gerçekten [bir daha] ölmeyeceğiz, 59 önceki ölümümüz dışında ve [bir daha] azaba uğratılmayacağız, değil mi? 60 İşte bu; bu, gerçekten müthiş bir mazhariyettir!”
61 [Allah yolunda] çalışanlar, demek ki böyle bir şey için çalışırlar!
62 Böyle [bir cennet] mi daha iyi bir ağırlanmadır, yoksa [cehennemin] ölümcül meyve ağacı mı?22
63 Gerçek şu ki, biz o (ağac)ı zalimler için bir sınama aracı yaptık,23 64 zira o, [cehennemin] yakıcı ateşinin ortasında büyüyen bir ağaçtır, 65 meyvesi şeytanların kellesi gibi [tiksindirici]dir;24 66 ve [zalim]ler ondan yemeye ve karınlarını onunla doldurmaya mahkumdurlar. 67 Bunun da üzerinde, onlar korkunç bir ümitsizlik (cezası)na çarpılacaklardır!25
68 Ve bir kez daha (söyleyelim):26 yakıcı ateş onların nihaî durağı olacaktır; 69 çünkü onlar atalarını eğri bir yol üzerinde buldular, 70 ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye27 can atıyorlar!
71 Onlardan önce gelip geçmiş eski toplumların çoğu yollarını şaşırmıştı, 72 halbuki kendilerine uyarıcılar göndermiştik: 73 Bak şu uyarılmış olanların haline!
74 ALLAH'IN halis kulları hariç, [insanların çoğu sapkınlığa mütemayildir.]28
75 Nûh [işte bu sebeple] Bize yalvarmıştı ve Bizim cevabımız ne güzeldi: 76 çünkü o'nu ve ailesini o korkunç felaketten29 kurtardık, 77 soyunu [yeryüzünde] kalıcı yaptık; 78 ve böylece o'nun sonraki kuşaklar arasında yaşayıp anılmasını sağladık:30 79 “Bütün âlemlerde Nûh'a selâm olsun!”
80 İşte Biz güzel işler yapanları böyle ödüllendiririz; 81 çünkü o, Bizim gerçekten inanmış kullarımızdandı; 82 [böylece o'nu ve kendisini izleyenleri kurtardık,] ve sonra ötekileri suda boğduk.
83 DOĞRUSU İbrahim de o'nun yolundan gidenlerdendi, 84 Rabbine tertemiz bir kalp ile yönelmişti, 85 babasına ve halkına şöyle seslenmişti: “Siz neye tapıyorsunuz? 86 Bir yalan[a] -Allah'tan başka güçler[e]- [boyun eğmek] mi istiyorsunuz? 87 Öyleyse âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?”31
88 Sonra yıldızlara gözünü dikti,32 89 ve “Ben kesinlikle [gönlümden] rahatsızım!”33 dedi, 90 bunun üzerine onlar ona arkalarını döndüler ve uzaklaşıp gittiler.
91 O da onların tanrılarına gizlice yaklaştı ve “Ne o! [Önünüze konulmuş nimetlerden] yemiyor musunuz? 92 Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?” dedi.
93 Sonra üzerlerine yürüyüp onlara sağ eliyle34 vurdu.
94 Bunun üzerine diğerleri koşarak o'na doğru geldiler [ve yaptığından dolayı o'nu suçladılar].
95 O, “Siz” dedi, “kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz? 96 Oysa sizi de, sizin yonttuklarınızı da yaratan Allah'tır!”
97 Onlar, “Bir odun yığını35 hazırlayın ve o'nu yanan ateşin içine atın!” diye bağırdılar.
98 Ona kötülük yapmak istediler, ama Biz [onların planlarını bozduk ve böylece] onları küçük düşürdük.36
99 [İbrahim,] “Ben” dedi, “[bu toprakları terk edeceğim ve] Rabbim beni ne tarafa sevk ederse oraya gideceğim!”37
100 [Ve şöyle yalvardı:] “Ey Rabbim! Bana dürüst ve erdemli [olacak bir erkek çocuk] bağışla!” 101 Bunun üzerine ona [kendisi gibi] yumuşak huylu bir erkek çocuk38 müjdeledik.
102 Ve [bir gün, çocuk, babasının] tutum ve davranışlarını anlayıp paylaşacak olgunluğa eriştiğinde39 babası şöyle dedi: “Ey yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm: bir düşün, ne dersin?”
[İsmail]: “Ey babacığım” dedi, “sana emredilen neyse onu yap: İnşallah beni sıkıntıya göğüs gerenler arasında bulacaksın!”
103 Fakat ikisi Allah'ın emri [olarak gördükleri]ne kendilerini teslim edince40 ve [İbrahim] onu yüzüstü yatırınca, 104 kendisine seslendik: “Ey İbrahim, 105 sen şimdiden o rüya[nın amacı]nı yerine getirmiş oldun!”41
İşte iyilik yapanları Biz böyle ödüllendiririz: 106 çünkü bu, gerçekten apaçık bir sınama idi.42
107 Ve fidye olarak o'na büyük bir kurban43 verdik, 108 böylece o'nun sonraki kuşaklar tarafından şöyle hatırlanmasını sağladık:44 109 “İbrahim'e selâm olsun!”
110 Biz iyileri böyle ödüllendiririz, 111 çünkü o Bizim gerçekten inanmış kullarımızdandı.
112 Ve [zamanı geldiğinde] o'na, [kendisi de] bir peygamber [olan] dürüst ve erdemli birini, İshâk'ı müjdeledik; 113 o'nu ve İshâk'ı kutsadık: ama onların soyundan iyi işler yapan da çıkacak, kendisine açıkça zulmeden de.45
114 BİZ, Musaya ve Harun'a da lütufta bulunduk;46 115 o'nları ve kavimlerini büyük bir [kölelik] felaket[in]den kurtardık, 116 ve kendilerine yardım ettik de [sonunda] zafer kazanan onlar oldu.
117 Onlara [doğru ile eğriyi] ayırd eden ilahî kelâmı47 verdik, 118 ve onları doğru yola ilettik, 119 ve sonraki kuşaklar arasında yaşayıp anılmalarını sağladık: 120 “Musa'ya ve Harun'a selâm olsun!”
121 İyileri işte böyle ödüllendiririz, 122 çünkü o'nların ikisi de gerçekten inanmış kullarımızdandı.
123 KUŞKUSUZ, İlyas [da] elçilerimizden biriydi48 124 ve kavmine şöyle seslenmişti: “Allah'a karşı sorumluluğunuzu idrak etmez misiniz? 125 Ba‘l'e yalvarıp sanatkarların en güzelini,49 [Allah'ı] bırakır mısınız, 126 Allah'ı, sizin ve evvelki atalarınızın Rabbini?”
127 Fakat onlar (İlyas'ı) yalanladılar: bu nedenle [Hesap Günü] kesinlikle yargılanacaklardır, 128 yalnız Allah'ın halis kulları hariç; 129 ve o'nun sonraki nesiller arasında yaşayıp anılmasını sağladık: 130 “İlyas'a ve o'nun yolundan gidenlere selâm olsun!”50
131 İyileri işte böyle ödüllendiririz, 132 çünkü o, gerçekten inanmış kullarımızdan biriydi!
133 ŞÜPHESİZ, Lût da elçilerimizden biriydi; 134 [dolayısıyla, o'nun günahkar ülkesini51 cezalandırırken] kendisini ve aile efradını kurtardık, 135 geride kalanlar arasında bulunan yaşlı bir kadın dışında;52 136 ve sonra diğerlerini tamamen yok ettik: 137 siz [bugüne kadar] onların yurtlarından gelip geçmektesiniz53 her sabah 138 ve her akşam.
O halde (bakıp da) aklınızı kullanmıyor musunuz?
139 ŞÜPHESİZ, Yunus da elçilerimizden biriydi, 140 kaçak bir köle gibi, yüklü bir gemiye (binip) kaçmıştı.54
141 Ve sonra kur‘a çekilmiş, o, (kur‘ada) kaybedenlerden olmuştu;55 142 [sonra o'nu denize atmışlar ve] denizde büyük balık tarafından yutulmuştu, çünkü kınananlardan biriydi.56 143 Eğer o, [en derin bunalım anlarında bile] Allah'ın sınırsız şanını yüceltenlerden olmasaydı,57 144 herkesin yeniden dirileceği güne kadar o (balığı)n karnında kalmış olacaktı: 145 ama biz o'nu manevî çöküntü/iç huzursuzluğu içinde ıssız bir kıyıya çıkarttık, 146 ve o'nun üzerinde [çorak toprakta] yetişen bir bodur fidan yeşerttik.58
147 Ve o'nu [bir kez daha kendi halkına,] yüzbin veya daha fazla [kişi]ye gönderdik: 148 onlar, [bu defa o'na] inandılar;59 bunun üzerine Biz, verilen süre zarfında60 onlara mutlu bir hayat yaşattık.
149 ŞİMDİ onlardan61 sana cevap vermelerini iste: senin Rabbinin kızları var da onların [yalnız] erkek çocukları mı var?62 150 Yoksa melekleri dişi yarattık da o [meleklere ilahlık isnad ede]nler bunu gördüler mi?
151 Bazı insanlar63 tamamen sahte ve yalan[a olan temayüllerin]den dolayı, 152 “Allah [bir erkek çocuk] doğurdu” diyorlar; onlar elbette yalan söylüyorlar; 153 “O, kızları oğlanlara tercih etmiştir!”64 [sözleri de yalandır.]
154 Ne oluyor size, ne biçim karar veriyorsunuz?65
155 Hiç düşünmüyor musunuz?
156 Yoksa [iddialarınızı doğrulayacak] açık bir deliliniz mi var? 157 Eğer doğru söylüyorsanız, kendi kitabınızı getirin!
158 Bazıları66 da Allah ile bütün görünmez varlık türleri67 arasında bir yakınlık uydurdular; oysa bu görünmez varlıklar [da] pekala bilir ki, onlar, [bu şekilde Allah'a isnadda bulunanlar,] mutlaka [Hesap Günü O'nun huzurunda] yargılanacaklardır:68 159 [çünkü] Allah, insanların geliştirdiği her türlü tasavvurun üstünde,69 sonsuz yüceliktedir.
160 Allah'ın halis kulları ise böyle [davranmazlar]: 161 çünkü ne siz [Allah'a iftirada bulunan]lar, ne de sizin taptıklarınız, 162 hiç biriniz, kimseyi kendi heves ve ayartmalarınıza boyun eğdiremezsiniz, 163 [kendi ayaklarıyla] yakıcı ateşe koşanlar hariç!70
164 [Bütün tabiat güçleri Allah'a hamdeder ve şöyle derler:71] “İçimizden hiç kimse yoktur ki [Allah tarafından] kendisi için tayin edilmiş bir yere sahip olmasın; 165 biz de [ibadetlerimizde O'nun önünde] saf tutarız; 166 ve şüphesiz biz de O'nun sınırsız şanını yüceltiriz!”
167 GERÇEK ŞU Kİ, o [hakikati inkar ede]nler her zaman şöyle derler: 168 “Eğer atalarımızdan [bu yönde] bir gelenek72 devralmış olsaydık, 169 kesinlikle Allah'ın halis kulları olurduk!” 170 Ama [işte bu ilahî kelâm önlerine konulduğu halde,] onu kabul etmeye yanaşmıyorlar!
Ama zamanla [reddettikleri şeyin ne olduğunu] öğreneceklerdir: 171 çünkü uzun zaman önce kullarımız olan elçilere söz verdik: 172 kendilerine mutlaka yardım edilecektir 173 ve [sonunda] galip gelecek olan mutlaka Bizim ordumuz olacaktır.
174 Bu sebeple, o [hakikati inkar ede]nlerden bir süre uzak dur 175 ve onları[n kim olduklarını] gör;73 onlar [da] zaman içinde [şimdi görmediklerini] göreceklerdir.74
176 Onlar azabımızın çabuklaştırılmasını acaba [gerçekten] istiyorlar mı?75 177 Eğer öyleyse, o [azap] bir kez başlarına geldiğinde, uyarılmış olanların uyanması kötü olacaktır!76
178 Bu sebeple onlardan bir süre uzak dur, 179 ve [onların ne olduklarını] gör; zamanla onlar [da şimdi görmediklerini] göreceklerdir.
180 KUDRET ve izzet sahibi Rabbin, insanların her türlü tasavvurunun üstünde [bir yüceliğe sahip]tir.
181 O'nun bütün elçilerine selâm olsun!
182 Ve hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur!
DİPNOTLAR
1 Ve tenbih edatı ile bu edatın “Düşün” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 74:32 ile ilgili 23. notun ilk bölümü. Klasik müfessirlerin çoğu, 1-3. ayetlerin meleklere işaret ettiğini ileri sürerlerken, Ebû Muslim İsfehânî (Râzî'nin naklettiğine göre) bu varsayımı reddetmekte ve bu pasajın insanlar arasındaki gerçek müminlere işaret ettiğini söylemektedir. Fakat Râzî, başka bir yorumda (bana göre en ikna edici olanıdır) bulunmakta ve burada kasdedilenin Kur’an'ın mesajları (âyât) olduğunu ileri sürmektedir ki bu ayetler -müfessirin kendi ifadeleriyle- “çok çeşitli konulara değinmektedir. Bir kısmı Allah'ın birliğinin yahut O'nun ilminin, kudretinin ve hikmetinin kanıtlarına değinirken diğer bir kısmı ilahî vahyin veya yeniden dirilmenin kanıtlarını sergilemektedir. Bir kısmı insanın sorumluluklarını ve buna ilişkin kuralları sıralarken diğerleri yüksek ahlakî ilkelerin tebliğine ayrılmışlardır. Ve bu mesajlar, her türlü değişme yahut yenilenme [ihtiyacı]nın üstünde bulunan tutarlı bir sistem çerçevesinde düzenlenmişlerdir ve bu şekilde “sıra sıra dizilmiş” varlıklara veya nesnelere benzerler.
2 Zımnen, “ve günbatımının da” (karş. 55:17, not 7). Muhtelif “gündoğumu noktaları”nın (meşârik) vurgulanması, yaratılmış fenomenlerdeki sonsuz çeşitliliğin Yaratıcı'nın birliği ve benzersizliği ile karşıtlığını sergiler. Yukarıdaki ifadede “gündoğumu noktaları”ndan söz edilirken “günbatımı noktaları”nın lafız olarak (anlam olarak değil) zikredilmemesinde, 1-3. ayetlerde vurgulanan Kur’an'ın ışık saçıcı, aydınlatıcı özelliğinin îma edildiğine inanıyorum.
3 Bu pasajın bir açıklaması için bkz. 15:17, not 16.
4 Yani, melekler topluluğuna, ki onların “konuşması”, Allah'ın buyruklarından mecazdır.
5 Lafzen, “... başaran bir kimse dışında” [yahut “... başaran kimse hariç”]. Ancak bazı otoritelerin (mesela Muğnî) işaret ettiği gibi, illâ edatı bazan, burada olduğu gibi, “fakat/ama” anlamına sahip olan ve bağlacı ile eş anlamlı kullanılmaktadır.
6 Bu ifadenin anlamı için bkz. 15:18, not 17. Ayet 4-5'de Allah'ın birliği vurgulandıktan sonra, 6-10. ayetlerden oluşan pasajda, insanoğlunun O'nun yarattığı evrenin zenginliğini ve derinliğini tam olarak kavramaktan aciz bulunduğu gerçeğine işaret eder. Biz burada 34:9'un bir yankısını görmekteyiz: “Onlar, göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini görmezler mi?” Böylece, ayetin devamında dolaylı bir soru biçiminde ifade edilmiş olan yeniden dirilme temasına yeni ve dolaylı bir yaklaşımda bulunulmaktadır.
7 Yani, toprağın üzerinde ve içinde aslî biçimleriyle var olan ilkel maddelerden (bkz. sure 23, not 4); “göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların” karmaşıklığı ile karşılaştırıldığında bir hiç mesabesinde olan maddeler: bu nedenle, insanın birey olarak yeniden diriltilmesi, sayısız biçimler halindeki evrenin yaratılışı yanında bir hiç mesabesindedir.
8 Yani, Allah'ın yaratıcı gücüne ve onu inkar edenlerin kör gururuna.
9 Bkz. 77:13, not 6.
10 İlk dönem otoritelerinin hemen tümüne göre -Ömer b. Hattâb, Abdullah b. ‘Abbâs, Katâde, Mücâhid, es-Suddî, Sa‘îd b. Cubeyr, Hasan Basrî, vb.- buradaki ezvâc ifadesi, “birbirine [vasıfları itibariyle] benzeyen insanlar” veya “aynı tür insanlar” yahut da “aynı kökten/cinsten olanlar” anlamına gelmektedir.
11 Karş. bu surenin 50 ve devamı ayetlerindeki karşıt anlamlı -ama aynı kelimelerle ifade edilen- pasaj. Yetesâelûn fiili, sözkonusu pasajda, asıl anlamı olan “birbirine [bir şeyi] sorma”yı ifade ederken, burada “birbirinden [bir şey] isteme”yi -ayetin siyak ve sibakının da gösterdiği gibi, geçmişteki inkarcılıklarının sorumluluğunu yüklenmeyi- anlatmaktadır.
12 Yani, “bizden istediğiniz şeyin doğru ve iyi olduğunu iddia ederdiniz”. “Birine sağdan yaklaşmak” deyimi, “ahlakî olarak yararlı bir tavsiyede bulunuyor görünmek” olduğu kadar “başka bir kimseye güç gösterisi yaparak yaklaşmak” ile az çok eş anlamlıdır (Zemahşerî).
13 Açıklaması için bkz. 28:62-64 ve ilgili notlar.
14 Lafzen, “bir deli şair için” [yahut “o'nun yüzünden”]. Burada, Kur’an'ın, Muhammed (s)'in zihinsel bir ürünü olduğu iddiasına atıfta bulunulmaktadır (bkz. 36:69, not 38). Burada sözü edilen “ilahlar”, insanların, kelimenin hem lafzî hem de mecazî anlamıyla “kulluk” edebileceği her şeyi kapsamaktadır.
15 Bkz. sure 2, not 5. Bu ifade, her hak dinde daima aynı olan temel öğretilere işaret etmektedir, yoksa geçmiş dinî hukuklarda mevcut bulunan zamanla değişebilir çok sayıdaki ahkama değil.
16 Lafzen, “samimî kullarına”. Önceki ayette değinilen “her kötü fiilin ancak benzeri ile cezalandırılacağı” prensibinin tersine burada Kur’an, “iyi bir iş ve davranışla [Allah'ın] karşısına gelen” kişinin, yaptığının on katı fazlası ile ödüllendirileceğini (bkz. 6:160) ifade etmektedir.
17 Lafzen, “bilinen bir rızık”. Bu ifadenin yaklaşık bir açıklaması için bkz. 2:25, not 17.
18 Surur kelimesinin buraya özgü olarak “mutluluk tahtları” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 15:47, not 34.
19 Kâsirâtu't-tarf (lafzen, “bakışlarını kontrol eden”) deyiminin Kur’an'da kronolojik olarak ilk defa geçtiği 38:52, not 46'ya bkz.
20 Bu, deve kuşunun yumurtalarını korumak için onları kuma gizlemesinden çıkarılmış eski bir Arap deyimidir (Zemahşerî). Bunun özellikle cennete giren kadınlar için kullanılması, 56:34 ve devamında açıkça görülmektedir. Sözkonusu ayette, bütün dürüst ve erdemli kadınların, öldükleri zamanki yaşları ve durumları ne olursa olsun, güzel kadınlar olarak dirilecekleri belirtilmiştir.
21 Karş. yukarıdaki ayet 27 ve ilgili not 11. Bu pasajda, hem günahkarların karşılıklı serzenişleri, hem de ardından gelen, kurtuluşa ermiş olanların “sohbetler”i elbette ki mecazîdir ve bireysel bilincin öteki dünyadaki devamını vurgulamayı amaçlamaktadır.
22 Dilbilim otoritelerine göre zakkûm ismi (ki bunun dışında 44:43 ve 56:52. ayetlerde de geçmektedir) herhangi bir “öldürücü gıda”yı ifade eder; bu sebeple cehennemin bir sembolü olarak şeceratu'z-zakkûm'un en uygun karşılığı “ölümcül meyve ağacı” (ki 17:60'da zikredilen “Kur’an'daki lânetlenmiş ağaç” ile eş anlamlıdır) olabilir ve Kur’an'ın “cehennem” olarak tanımladığı öteki dünya azabının kişinin yeryüzünde işlediği kötü fiillerin bir meyvesinden -yani, organik sonucundan- başka bir şey olmadığı gerçeğine işaret eder.
23 Kur’an'da cennet ve cehenneme yapılan bütün atıfların -ve insanların öteki dünyadaki durumları ile ilgili bütün tasvirlerin- mecazî oldukları (bkz. Ek I) ve bu nedenle, lafzî anlamlarıyla ele alınmaları, yahut tersine keyfî bir şekilde yorumlanmaları (karş.3:7 ve ilgili notlar 5, 7 ve 8) halinde kesinlikle yanlış anlaşılmaya mahkum olacakları, yeteri kadar vurgulanmış değildir. Ve bu, bana göre, “ölümcül meyve ağacı” sembolünün -günahkarların öteki dünyada uğrayacakları azabın simgelerinden biri- “zalimler için (veya 17:60'daki gibi “insanlar için”) neden bir “sınama (fitne) aracı” olduğunu açıklar. Bu bağlamda bkz. “sınama” kavramının Kur’an'da ilk defa geçtiği 74:31.
24 Zemahşerî'ye göre, “bu lafzî istiare (isti‘ârah lafzıyyeh) iğrençlik ve çirkinliğin en ileri derecesini ifade etmektedir ... çünkü Şeytan her türlü kötülüğün kaynağı olarak görülmektedir”.
25 Lafzen, “bunun üzerine onlar, bir hamîm karışımı [veya “şaşkınlığı”] ile karşılaşacaklar”. (Bu son terimin “korkunç bir ümitsizlik [cezası]” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.)
26 Bkz. sure 6, not 31.
27 Yani, kişinin yanlış yoldaki atalarının saçma inanç, değer ve geleneklerini körce taklîd etmesi ve hem aklın, hem de ilahî vahyin sunduğu hakikatin bütün kanıtlarını gözardı etmesi, burada, önceki pasajda işaret edilen azabın temel sebebi olarak gösterilmektedir (Zemahşerî).
28 Zımnen, “ve bu nedenle, ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duyarlar”: bu ifade, daha sonraki bazı peygamberler ile ilgili kıssaların neden anlatıldığını açıklamaktadır. Burada kısaca değinilen Hz. Nûh'un kıssası, 11:25-48'de daha detaylı olarak işlenmektedir.
29 Yani, Tufan'dan.
30 Lafzen, “ona ... bıraktık”, yani ardından gelen selâmlamada ifadesini bulan “bu övgüyü” veya “hatırlanmayı”.
31 Hz. İbrahim'in itirazı şöyle devam eder: “Bir Yaratıcı'nın ve evrenin bir Sahibi'nin olduğuna inanıyor musunuz?” Bu soruya kavmi olumlu cevap verecek durumdaydı, çünkü Üstün bir Varlığa inanmak, onların dinlerinin temel bir parçasıydı. İtirazın daha sonraki safhası şöyle olacaktı: “Öyleyse nasıl olur da evrenin bir Yaratıcı'sı olduğuna inandığınız halde putlara -kendi ellerinizle yaptıklarınıza- da taparsınız?”
32 İbrahim'in, ilk yıllarda, Allah'ı yıldızlar, güneş ve ay ile özdeşleştiren yersiz çabalarına atıf (bkz. 6:76-78).
33 Zımnen, “Allah'tan başka putlara tapmanızdan dolayı” (İbni Kesîr, karş. Lane IV, 1384).
34 Yani, “Bütün gücüyle”. Daha sonra meydana gelen olaylar için bkz. 21:58 vd.
35 Lafzen, “bir bina” veya “bir yapı”.
36 Bkz. sure 21, not 64.
37 Lafzen, “Rabbime gideceğim: O, bana doğru yolu gösterecektir”.
38 Yani, Hz. İbrahim'in ilk oğlu Hz. İsmail'i.
39 Lafzen, “Onunla birlikte yürüme [yahut “çaba gösterme”] çağına geldiğinde”: Bu ifade, çocuğun babasının inançlarını ve hedeflerini anlayacak ve paylaşacak bir yaşa gelmesini anlatmaktadır.
40 Yukarıdaki parantez içi ifadenin bu pasajı doğru anlamak için gerekli olduğuna inanıyorum. Burada Allah lafzı açık bir şekilde zikredilmese de Kur’an terminolojisinde bu eslemâ fiili, notlarda defalarca işaret edildiği gibi, “kendini Allah'a, yahut Allah'ın iradesine teslim etti” anlamına gelir. Bu nedenle, yukarıdaki ayette geçen ikil eslemâ hali de, ilk bakışta, bu anlama sahip görünmektedir. Ancak, ayetin devamı, Hz. İsmail'in kurban edilmesinin Allah'ın emri olmadığını açıkça gösterdiğinden, onun ve babasının “Allah'ın iradesine kendilerini teslim etmeleri”, bu bağlamda, yalnız sübjektif bir anlama sahip görünmektedir -yani “Allah'ın iradesi olarak düşündükleri/gördükleri isteğe” teslim olmaları anlamını taşımaktadır.
41 Yani, Hz. İbrahim'in rüyasının manevî/ahlakî anlamı, o'nun hayattaki en değerli varlığını Allah'ın iradesi olarak gördüğü bir işaret üzerine (bkz. önceki not) kurban etmeye hazır olup olmadığının denenmesinde yatmaktadır.
42 Yani, bu şiddetli imtihan açıkça Hz. İbrahim'in onu yüklenebileceğine işaret etmekte ve böylece, bizâtihî Allah'ın bir ödülü olan yüksek bir ahlakî imtiyaz oluşturmaktadır.
43 ‘Azîm (“muazzam” veya “kudretli”) sıfatı, bu kurbanın, Hz. İbrahim'in daha sonra bulup Hz. İsmail'in yerine kestiği (Tekvîn xxii, 13) bir koç olduğu yorumunu zayıflatmaktadır. Bana göre, burada sözü edilen kurban, her yıl yüzbinlerce müminin Mekke'ye yaptıkları hacc ziyaretinde tekrarladıkları kurbandır ki, bu, Hz. İbrahim ve İsmail'in yaşadıkları tecrübenin anılması demek olup İslam'ın “beş esası”ndan birini oluşturmaktadır. (Bkz. 22:27-37, ayrıca 2:196-203.)
44 Bkz. ayet 78, not 30.
45 Yani, kötülük yapan. Kur’an'ın bu haberi, diğer birçok yerde olduğu gibi, Yahudilerin, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub'un soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini “seçilmiş bir millet” olarak görmelerini ve bu nedenle, peşinen (a priori) Allah'ın rızasına mazhar oldukları şeklindeki gerçek dışı övünmelerini reddetmektedir. Başka bir deyişle, Allah'ın bir peygamberi veya velîyi takdîs etmesi, onların soyundan gelenlere sırf bu sebeple özel bir statü kazandırmaz.
46 Yani, onların kendi faziletlerinden dolayı, yoksa Hz. İbrahim ve İshâk'ın soyundan geldikleri için değil (bkz. önceki ayet ve not).
47 Yani, “Tevrat'ı, ki onda Yahudi itikadına mensup olanlar için ... bir rehberlik ve aydınlık vardı” (5:44).
48 Kitâb-ı Mukaddes'de (I Krallar xvii vd. ve II Krallar i-ii) İbranî Peygamberi Elijah'ın (Arapça'da İlyâs) Ahab ve Ahaziah zamanında -yani, M.Ö. 9. yüzyılda- Kuzey İsrail Krallığı'nda yaşadığı ve arkasından Elisha'nın (Arapça'da el-Yese‘) geldiği anlatılır. Yukarıda o'nun “elçilerden biri” (mine'l-murselîn) olduğunun vurgulanması, Allah'ın “hiçbir peygamberi arasında ayrım yapmadığı” şeklindeki Kur’ânî prensibi hatırlatır (karş. 2:136 ve 285, 3:84, 4:152 ve ilgili notlar).
49 Ahsenu'l-hâlikîn'in bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 23, not 6. Ba‘l terimi (Avrupa dillerinde geleneksel olarak Baal şeklinde okunur) bütün eski Arapça lehçelerinde -İbranice ve Fenike dilleri dahil- “efendi” veya “ileri gelen” anlamına gelir. Bu terim, özellikle Suriye ve Filistin'de eski Samîler tarafından tapınılan birçok “erkek” putun her birine verilen bir şeref payesi olarak kullanılırdı. Eski Ahid'de bu isim, bazan “putperestliğin” -Kitâb-ı Mukaddes'e göre ilk İsrailoğulları'nın çok sık işledikleri bir günah- genel bir tanımlaması olarak geçer.
50 Yukarıdaki ayette kullanılan İlyâsîn formu, ya İlyas'ın (Elijah) bir varyantıdır, yahut daha büyük bir ihtimalle çoğul bir anlam -“İlyaslar”- ifade etmek için kullanılmıştır ki bu da “İlyas ve o'nun izinden gidenler” (Taberî, Zemahşerî, vb.) demektir. Taberî'ye göre, Abdullah b. Mes‘ûd bu ayeti “İdrâsîn'e selâm olsun” şeklinde okurdu ki bu da, bize İdris'in bir varyantını veya çoğul biçimini (“İdris ve izleyicileri”) vermekten ayrı olarak, Hz. İdris ve İlyas'ın, aynı kişinin, yani Kitâb-ı Mukaddes'deki Elijah'ın iki değişik adı olduğu görüşünü destekler. (Bkz. ayrıca 19:56, not 41).
51 Bkz. 7:80-84 ve 11:69-83.
52 Bu kadın, 7:83 ve 11:81'den açıkça anlaşılacağı gibi, geride kalmayı tercih eden Hz. Lût'un karısıdır (karş. 7:83, not 66).
53 Lafzen, “siz onların yanından geçiyorsunuz”, yani onların yaşadıkları yerlerden (bkz. 15:76 ve ilgili not 55).
54 Yani, Allah tarafından kendisine emanet edilen görevi terk etmişti (bkz. Hz. Yunus'un kıssasının ilk bölümünü anlatan sure 21, not 83) ve böylece, Kitâb-ı Mukaddes'in sözleriyle (Yunus'un Kitabı i, 3 ve 10) “Tanrının mevcudiyetinden/varlığından kaçma” günahını işlemişti. İbâk masdar ismi (ebeka fiilinden türetilmiştir), ilk anlamıyla, “kölenin efendisinden kaçması”nı ifade eder. Burada Hz. Yunus'un “kaçak bir köle gibi kaçıp uzaklaşması”ndan söz edilmektedir, çünkü o, -Allah'ın Elçisi olduğu halde- şiddetli bir öfkenin baskısıyla görevini terk etmişti. Arkasından gelen “yüklü gemi” ifadesi, Hz. Yunus kıssasının en önemli temsîlî kısmına atıf yapmaktadır. Gemi bir fırtınaya yakalanmış ve batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; gemiciler bu durum karşısında “arkadaşlarına, gelin kur‘a çekelim ki kimin yüzünden bu felaketin başımıza geldiğini anlayalım dediler” (Yunus'un Kitabı i, 7). Hz. Yunus da bu yöntemi kabul etti.
55 Lafzen, “o [gemicilerle] kur‘a çekti ve kaybedenlerden oldu”. Kitâb-ı Mukaddes'in kaydettiğine göre (Yunus'un Kitabı i, 10-15). Hz. Yunus, onlara, Tanrı'nın mevcudiyetinden kaçtığını ve kendisinin bu günahından dolayı hepsinin batma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını anlattı. “Ve onlara dedi ki: Beni kaldırın ve denize fırlatın. Belki o zaman deniz size karşı sakinleşir: çünkü benim yüzümden bu fırtına başınızda patladı... Bunun üzerine Hz. Yunus'u kaldırıp denize fırlattılar: ve denizin öfkesi sona erdi”.
56 Hz. Yunus'un “büyük balığı”nın Kur’an'da açıkça geçtiği üç yerde de (yukarıdaki ayette ve 68:48'de el-hût olarak, 21:87'de ise en-nûn olarak) el belirtme takısı kullanılmıştır. Bunun sebebi muhtemelen şudur: Hz. Yunus kıssası o kadar meşhurdu ki “büyük balık” temsîline yapılan her değinme kendi kendini açıklayıcı (self-explanatory) bir özellik taşıyordu. Hz. Yunus'u yutan balığın içi, 21:87'de sözü edilen manevî çöküntünün derin karanlığını sembolize etmektedir: Peygamberlik görevinden ve böylece, “Tanrı'nın mevcudiyetinden” “bir kölenin kaçışı gibi kaçması”nın bunalımı. Bu arada, kıssanın, “insan[ın] zayıf yaratılmış” olması sebebiyle (4:28) peygamberlerin bile insan tabiatında mevcut olan zaaflardan uzak kalamadıklarını göstermek istediği söylenebilir.
57 Yani, Allah'ı hatırlayan ve tevbe edenlerden: bkz. 21:87, kendi ifade tarzı içinde Hz. Yunus'un kıssasının evrensel anlamını gösteren ayet.
58 Yani, o'na gölge yapmak ve rahatlatmak için. Böylece Kur’an, Hz. Yunus ve balık temsîlini anlatabilmek için, kendi üslubunun karakteristiği olan mecazî bir anlatım ile, en kuru ve çorak topraktan bile bir ağacın yetişmesini sağlayabilen Allah'ın, aynı şekilde karanlıkta kaybolmuş bir yüreğin yeniden aydınlığa ve manevî hayata dönmesini de sağlayabileceğine işaret etmektedir.
59 Karş. 10:98'deki Yunus halkına yapılan gönderme. Bu kıssanın Kitâb-ı Mukaddes'deki versiyonu için bkz. Yunus'un Kitabı iii.
60 Lafzen, “bir zaman için”: yani, tabii hayatları/ömürleri süresince (Râzî, aynı zamanda Menâr XI, 483).
61 Allah'tan başka varlıklara uluhiyet izafe eden halka yapılan bu atıf 4. ayetle (“şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir”) ve 69-70. ayetlerle (“çünkü onlar atalarını eğri yol üzerinde buldular ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye can atıyorlar”) ilişkilidir.
62 Bu pasajın açıklaması için bkz. 16:57-59 ve ilgili notlar.
63 Lafzen, “onlar”.
64 Karş. 6:100 (“O'na erkek çocuklar ve kızlar isnad ettiler”) ve ilgili notlar 87 ve 88. Bkz. aynı zamanda 17:40, not 49 ve 53:19-22 ve ilgili notlar.
65 Lafzen, “nasıl karar veriyorsunuz?”.
66 Lafzen, “onlar”.
67 Bkz. Ek III. Birçok klasik müfessir, el-cinne teriminin burada meleklere işaret ettiği, çünkü meleklerin -bu kategoriye giren bütün varlıklar gibi- insan duyularının kavrayış alanı dışında bulundukları görüşünde oldukları halde, ben, yukarıdaki ayetin doğrudan görülemiyen, ama kendilerini etkileriyle hissettiren görünmez tabiat güçlerine işaret ettiğini düşünüyorum: bu varlıkların, burada, esas olarak “[insanın] duyularının ötesinde bulunan” anlamına gelen el-cinne çoğul ismi ile adlandırılmasının sebebi budur. Allah'a inanmayı reddeden insanlar, bu aslî varlıkları bilinçli bir yaratıcı güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görme eğiliminde olduklarından (karş. Bergson'un élan vital kavramı), Kur’an bunları kutsayanların sözkonusu varlıklar ile Allah arasında bir “yakınlık” uydurduklarını, yani onlara Allah'a ait bazı vasıflar ve güçler yakıştırdıklarını söyler.
68 “Bilgi”nin tabiatın maddî güçlerine, buradaki gibi, mecazî bir yolla atfedilmesi konusunda bkz. 164-166. ayetler ve ilgili not 71.
69 Bkz. 6:100'ün son cümlesi ile ilgili not 88.
70 Sahih bir Allah inancı, tanımlanamaz olan Allah'ı tanımlama veya herhangi bir şeyi veya kimseyi kavramsal olarak O'na ortak koşma şeklindeki sapmaları tamamen dışlar; bu tür teşebbüslerde saklı bulunan yakıştırmalar ise, Allah inancının potansiyel anlamını tahrip eder ve böylece, kişinin manevî olarak çökmesine yol açar.
71 Bunu izleyen mecazî “sözler”, cansız varlıkların da “Allah'ı tesbîh ettiklerini/yücelttiklerini” belirten birçok ayet ile uyum halindedir; mesela “yedi gök ve yer ve onların içinde bulunan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır” (17:44), “Dağları Davud'un çağrısına boyun eğdirdik” (21:79) yahut “Ey Dağlar! Onunla birlikte Allah'ı yüceltin/tesbîh edin!” (34:10). Aynı şekilde, eşyanın gölgesi bile “Allah'a secde etmekte”dir (16:48).
72 Lafzen, “eskilerden bir uyarıcı (zikr)”: bkz. yukarıdaki 69-70. ayetler ile ilgili not 27. Müfessirlerin çoğu, buradaki zikr teriminin, Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi, “ilahî kelâmı/kitabı” kasdettiği görüşündedirler. Ama bana göre bu kavramın, burada, (onlar için biraz şaşırtıcı olan) Allah'ın birliği ve benzersizliği mesajını taşıyan bir geleneğe işaret etmiş olması daha muhtemeldir; çünkü metin ile daha uyumludur.
73 Yani, kendilerini saptıran insanlar olduklarını. Besura fiili (kelime anlamıyla, “gördü” yahut “görür oldu”), burada, “aklen görmek” veya “görüş sahibi olmak” anlamlarında kullanılmıştır.
74 Yani onlar, hakikati ve bunu reddetmenin başlarına getireceği belayı anlayacaklardır: burada açıkça Hesap Günü'ne atıf yapılmaktadır.
75 Bu, Kur’an'ı ilahî bir kitap olarak görmeyen insanların, “eğer bu, gerçekten Allah'tan gelen bir hakikat ise” onunla cezalandırılmalarını istemeleri şeklindeki gülünç taleplerine işarettir (bkz. 8:32 ve ilgili not.)
76 Lafzen, “o [azap] yurtlarının üstüne çöktüğünde, sabahları ne kötü [yahut “ne acıklı”] olacaktır ...” vd. Eski Arap dilinde “felaket [yahut “bela] şunun evi üstüne çöktü (nezele)” sözü, felaketin orada yaşayan kişi veya kişilerin üstüne inmesini veya onla-rı kuşatmasını ifade eder (Taberî). Buradaki sabâh terimi ise, “uyanma”nın bir simgesidir.
9 Haziran 2007 Cumartesi
YASİN SÜRESİ(MEVDUDİ)
Adı: Birinci ayette geçen "Yasin" kelimesi surenin adı olmuştur.
Nüzul Zamanı: Bu surenin muhtevasından, Mekke döneminin ortalarında veya sonlarına doğru nazil olduğu anlaşılmaktadır.
Konu: Kısaca bu surede, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkar etmenin, alay ve zulüm ile karşı koymanın korkunç sonuçlarıyla Kureyşli müşrikler korkutulmaktadır. Her ne kadar deliller öne sürülerek açıklamalar yapılıyorsa da bu surede "İnzar" esastır ve ağır basmaktadır.
Üç hususta deliller öne sürülmüştür.
1) Tevhid hakkında delil olarak, kâinatta cerayan eden hadiselere işaret edilerek, insanın aklına hitab edilmiştir.
2) Ahiret hakkında ise, kâinat, insan yapısı ve her akıl sahibinin düşünebileceği hususlar delil olarak ileri sürülmüştür.
3) Risalet hakkında şunlar delil olarak verilmiştir: Hz. Peygamber (s.a) İslam'ın tebliği dolayısıyla çektiği meşakkatlerden ötürü, sizlerden hiçbir surette ücret istemez. Çünkü, o bunları karşılıksız yapmaktadır. Ayrıca Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ ettiği mesaj akla uygundur ve bu mesajı kabul etmek sizlerin yararınadır.
Burada, kalplerdeki kilitlerin kırılması ve kalbinde az çok duygu bulunan hiçbir kimsenin etkilenmekten hali kalmaması için, kuvvetli bir üslûbla tehdit ve tenbih gayet şiddetli bir şekilde tekrarlanmıştır.
İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace ve Taberani, Hz. Muakkıl b. Yesar'dan, Rasûlullah'ın (s.a) şöyle bir hadisini rivayet etmişlerdir: "Yasin Suresi Kur'an'ın kalbidiir." Fatiha Suresi hakkında, adeta Kur'an'ın bir özeti olduğundan nasıl "Kitab'ın anası" denmişse, Yasin suresi için de "Kur'an'ın çarpan kalbi" denmiştir. Sureye böyle denilmesinin nedeni, onun etkileyici bir üslûbta ruhları harekete geçirmesi ve onları durgunluktan kurtarmasıdır.
Yine Hz. Muakkıl b. Yesar'dan İmam Ahmed, Ebu Davut ve İbn Mace, Rasûlullah'dan şöyle bir hadis rivayet ederler: "Ölmekte olanlara Yasin Suresi'ni okuyun." Hadisin maksadı, ölüm yaklaştığında, İslam'ı toplu bir şekilde hatırlatmak ve İslam akidesinin zihinlerde tazelenmesini sağlamaktır. Böylece sözkonusu kişinin gözü önünde ahiret manzarası canlanacağı için, öbür dünyada ne gibi sahnelerle karşılaşacağını bilir ve kendisini buna hazırlar. Bunun bir faydası olabilmesi için kişi Arapçayı bilmiyorsa da, zikrin amacına ulaşabilmesi bakımından mealini okuması gerekir.
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 Yâsin.1
2 Andolsun hikmetli Kur'an'a,
3 Gerçekten sen, gönderilen (peygamber)lerdensin.2
4 Dosdoğru olan bir yol üzerinde.
AÇIKLAMA
1. "Yasin"in anlamı, İbn Abbas, İkrime, Dahhak, Hasan Basri ve Sufyan b. Uyeyne'ye göre, "Ey İnsan" veya "Ey Şahıs"tır. Bazı müfessirlere göre ise Yasin, "Ya Seyyid"in kısaltılmışıdır. Bu tevile göre, ayetin muhatabı Rasûlullah'dır.
2. Böyle bir başlangıç -haşa- Rasûlullah'ın (s.a) peygamberliğinden şüphede olması ve Allah'ın onu inandırmaya çalışması anlamına gelmez. Bu şekilde bir giriş, Kureyşli müşriklerin, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini şiddetle inkâr etmelerinden ötürü yapılmış ve bu yüzden Allah surenin başında "Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin" diye buyurmuştur. Yani kafirler gerçekten büyük bir yanılgı içindedirler. Bundan dolayı Kur'an'a yemin edilerek, Kur'an "Hakim" sıfatıyla birlikte anılmıştır. "Kur'an senin peygamberliğine bir delildir ve hikmet doludur." Böylesine hikmetli sözleri ancak bir peygamber tebliğ edebilir. Çünkü bu sözler bir insanın yeteneklerinin çok üstündedir. Hz. Muhammed'i (s.a) tanıyan herkes bu sözlerin ona ait olmadığını veya başka bir kimseden öğrenmediğini çok iyi bilir. (Daha fazla bilgi için bkz. Yunus an: 2, 21-22, 44-4), İsra an: 104-105, Nur-Giriş Bölümü, Şuara an: 1, Neml an: 93, Kasas an: 62-64, 102-109, Ankebut an: 88-91, Rum an: 1-3 ve tarihsel arkaplan bölümü)
5 (Kur'an) Güçlü ve üstün olan, esirgeyen (Allah')ın indirmesidir.3
6 Babaları uyarılıp-korkutulmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarıp-korkutman için (gönderildin).4
7 Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur; artık onlar inanmazlar.5
8 Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.6
9 Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler.7
AÇIKLAMA
3. Burada Kur'an'ı inzal eden Allah'ın iki sıfatı beyan edilmiştir. Birincisi, Galib ve Kuvvetli, ikincisi Rahim, yani merhametli. Birinci sıfatın beyan edilmesinin nedeni, sözkonusu tebliğ ve nasihatın, sizler onu inkar ettiğinizde aciz bırakılabileceğiniz güçsüz birinden sadır olmamasıdır. Bilakis bu mesaj, herşey üzerinde galip olan kâinatın sahibindendir. O'nun emirlerine kimse karşı koyamayacağı gibi, hiçbir kimse O'ndan kaçıp kurtulamaz. İkinci sıfatın zikredilmesinin nedeni ise, Allah'ın merhametinden ötürü, hidayete ermeniz, dünya ve ahirette başarıya ulaşmanız için, sizlere Kitab ve Peygamber göndermesidir.
4. Bu ayete iki şekilde anlam vermek mümkündür. Birincisi bizim mealde verdiğimiz anlamda. Diğeri ise "gaflet içinde kalmış atalarının uyarıldığı gibi bu toplumu da uyarın" şeklinde. Birinci anlamı kabul ettiğimiz takdirde ayetin şu şekilde anlaşılması mümkündür: "Daha önceden birçok peygamber gelip geçmesine rağmen, bunların yakın zamandaki baba ve dedelerine peygamber gelmemişti. Dolayısıyla bunlar daha önceki nesillere gelen talimatları unuttuğu için, yeniden tebliğde bulunun."
Her iki anlam da doğrudur. Ancak burada akla şöyle bir soru gelebilir: "Bunca zaman içinde kendilerine bir uyarıcı gelmediği halde bu insanlar nasıl sorumlu tutulabilir?" Bu soruya şöyle cevap verilebilir. Allah'ın bir topluma gönderdiği peygamberin talimatları uzak bölgelere kadar yayılır ve onun getirdiği ışık yanmaya devam ederse, yeni bir peygamberin gönderilmesine gerek yoktur. Fakat onun getirdiği ışık ne zaman söner ve izleri yok olursa, işte o zaman Allah yeni bir peygamber gönderir. Bir peygamberin talimatları diri ve net olarak kaldığı sürece, o dönem bir peygamber olmaksızın geçti denemez. Araplara Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Şuayb, Hz. Musa, Hz. İsa gibi peygamberler gelmiş, ayrıca onların talimatlarını yinelemek için Arabistan'a içeriden ve dışarıdan gelenler olmuştur. Bundan, Araplar arasında bu "mesaj"ın bilindiği anlaşılıyor. Ancak mesajın izleri kaybolmaya yüz tutup hurafeler ile karıştığında, Hz. Muhammed (s.a) Allah'ın izniyle peygamber seçilmiştir. Böylece Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği ile birlikte gelen mesajın kaybolmayacağı ve hurafelerle karışmayacağı garanti edilmiştir. (İzah için bkz. Sebe an: 5).
5. Burada kesinlikle iman etmemeye karar vermiş ve Rasûlullah'ın (s.a) her dediğine karşı çıkma durumunda olan kimselere işaret olunmaktadır. Onlar hakkında "azabı hak ettiler ve artık, iman etmezler" şeklinde karar verilmiştir. Bundan şöyle bir anlam çıkar: Hz. Peygamber (s.a) gerektiği şekilde tebliğ yapmış olduğu halde yine de inkarlarında diretirlerse şayet, Allah bu inatlarından ötürü onlara iman nasip etmez. Aynı konu ileride şu şekilde açıklanmıştır: "Sen ancak zikre uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin." (Yasin: 11)
6. "Boyun halkası" ifadesi ile onların hakkı kabullenmelerine engel olan inatları kastedilmiştir. "O halkalar çenelerine kadar dayanmıştır ve bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır" ifadesiyle de tekebbür göstererek kasıldıkları anlatılmak isteniyor. Allah, inatçılıkları dolayısıyla onların boyunlarına, kibir ve büyüklenme halkası geçirmiştir, ne kadar delil getirilirse getirilsin hakikati göremezler ve apaçık delilleri bile kabul etmezler.
7. "Önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çektik" ifadesi ile onların yapılarındaki inat ve kibir dolayısıyla geçmiş olaylardan ders almadıkları gibi, geleceklerini dahi hiç düşünmedikleri kastolunuyor. Çünkü taassub, onların her yanını kapladığı ve yanlış düşünceleri gözlerine perde olduğu için, apaçık hakikatleri görememektedirler. Şayet selim bir fıtrata sahip olsalardı, bu hakikatleri görebilirlerdi.
10 Kendilerini uyarıp-korkutsan da, uyarmayıp-korkutmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.8
11 Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarıp-korkutursun. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.
12 Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini de biz yazarız.9 Biz her şeyi, apaçık olan bir kitapta tesbit edip korumuşuz.
13 Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti.10
AÇIKLAMA
8. Bu, "tebliğ etmeye gerek yok" anlamına gelmez. Yani senin tebliğin hertürlü insana ulaşır. Bunların bazıları yukarıda zikredilmiştir. Diğerlerinin bahsi ileride gelecek ayetlerde sözkonusu edilecektir. Birinciler, yani tekebbür ve inat içinde olanlar, sana karşı çıkmakta kararlıdırlar. Bu yüzden onlar için üzülmene gerek yok, boşuna meyus olma ve tebliğe devam et. Çünkü sen bu insanların içinde, Allah'tan korkarak, doğru yola girmek isteyen kimselerin de bulunabileceğini bilmelisin. Tebliğ ederken gerçek muhatabın işte bu insanlardır, onları aramak ve bir araya getirmek senin görevindir. Diğerlerini bırak, bu insanları bulmaya çalış.
9. Bundan, insanların amellerinin üç şekilde kaydedildiği anlaşılıyor. Birincisi, insanın iyi ve kötü tüm amelleri Allah'ın indinde kayıtlıdır. İkincisi insanın amelleri anında tespit edilmektedir. Sonra bunlar kıyamet günü ortaya çıkacaktır.
Yani, insan tüm sözlerini, niyetlerini, arzularını zihninde yazılı bulacak ve yine tüm davranışları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçecektir. Üçüncüsü ise insanın ölümden sonra geride bırakacağı iyi ya da kötü tesirlerdir. Bu tesirler nereye ve ne zamana kadar devam ederse, o kimsenin hesabına işlenecektir. Sözgelimi, kişinin çocuğunu iyi veya kötü şekilde terbiye etmiş olması dolayısıyla o çocuğun topluma olan etkileri, yani insanın ektiği tohumun karşılığı olan sevap veya günah, onun hesabına işlenecektir.
10. Kadim müfessirlerin çoğu bu şehri Antakya, iki elçiyi de iki havari sanmışlar ve bu olayın kral Antiochus döneminde geçtiğini söyleyebilmişlerdir. Fakat İbn Abbas, İkrime, Katade, Ka'b el-Ahbar ve Vehb bin Münebbih bu kıssayı Hıristiyanların güvenilir olmayan rivayetlerine dayanarak nakletmişlerdir. Oysa bu kıssanın tarihi bir mesnedi yoktur. Antakya'da bu sülaleden 13 kral, "Antiochus" lakabıyla M.Ö.65'e kadar hüküm sürmüştür. Ayrıca Hz. İsa'nın (a.s) Antakya'ya tebliğ etmeleri için havari gönderdiğine dair Hıristiyanların dayandıkları hiçbir belgeleri yoktur. Bilakis Kitab-ı Mukaddes'in, "Rasullerin işleri" bölümünden, Hz. İsa'nın (a.s) göğe kaldırılışından birkaç sene sonra Hıristiyan mübelliğlerin ilk kez Antakya'ya gittikleri anlaşılıyor. Bundan Allah Teâlâ'nın hiçbir peygamberini oraya göndermediği veya peygamberlerinden birini herhangi bir elçi tayin etmediği belli olmaktadır. Şayet bir şahıs oraya kendiliğinden tebliğ etmeye gitmişse bile, o şahsa Allah'ın peygamberi denilerek, tevil yapılamaz. Yine Kitab-ı Mukaddes'te, Antakya'da yahudi olmayan birçok kimsenin Hıristiyanlığı kabul ettiklerinden söz edilmektedir. Oysa Kur'an yukarıdaki beldenin önemli bir özelliğini, belde halkının peygamberin davetini reddetmiş olmaları ve dolayısıyla azaba uğradıkları şeklinde açıklar. Tarihi hiçbir belgede Antakya'ya azab geldiğine dair bir kayıt yoktur. O halde Antakya halkının peygamberleri reddettiğini ve bu yüzden azaba uğradıklarını iddia etmek mümkün değildir.
Yukarıda da zikredildiği gibi, Antakya sözkonusu "belde" olamaz. Hangi belde olduğu Kur'an'da bildirilmemiş ve Rasûlullah'dan (s.a) bu konuda hiçbir hadis gelmemiştir. Ayrıca bu "Rasûllerin" kim olduklarından da bahsedilmemiştir. Kur'an kıssayı sadece bir vakıa olarak zikrettiği için belde ve Rasûllerin isimlerinin bilinmesi pek gerekli değildir. Sözkonusu kıssanın aktarılma amacı: "Kureyşlilere sizler nasıl inat ve zıtlıkla Rasûlullah'ı (s.a) inkar ediyorsanız, o beldedekiler de aynı yanılgı içindeydiler. Aynı yolu takip ettiğiniz ve inadınızda ısrarlı olduğunuz takdirde, sizlerin sonu da o beldedeki insanlar gibi olacaktır" demek suretiyle uyarıda bulunulmaktadır.
14 Hani biz onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik; böylece dediler ki: "Şüphesiz biz, size, gönderilmiş elçileriz."
15 Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden11 başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir.12 Siz, yalnızca yalan söylemektesiniz."
AÇIKLAMA
11. Diğer bir anlamıyla "Sizde bizim gibi bir insansınız ve peygamber olamazsınız" demek istiyorlar. "Muhammed bir peygamber değildir. Çünkü o da bizim gibi bir insandır" şeklinde aynı düşünceyi Mekke'deki müşrikler de savunuyordu.
"Dediler: Bu peygambere ne oluyorki yemek yiyor, çarşılarda geziyor, ona kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmeli değil mi?" (Furkan: 7)
"Kalbleri eğlencededir. O zulmedenler (aralarındaki) şu konuşmayı gizlediler. Bu (Muhammed)'de sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?" (Enbiya :3)
Kur'an-ı Kerim Mekkeli müşriklere, "bu tür cahilce düşünceleri ilk kez sizler ortaya atmış değilsiniz. Bilakis sizden önceki toplumlarda da "bir beşer rasûl, bir rasûl de beşer olamaz" şeklinde cahilce düşünceler öne sürmüşlerdi" diye bildiriyor. Nitekim Nuh kavminin ileri gelenleri de, onun risaletini reddederken aynı şeyleri söylemişlerdir.
"(Nuh) kavminin içinden ileri gelen bir grup (şöyle) dedi: Bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz atalarımızdan böyle birşey işitmedik." (Müminun: 24)
Ad kavmi, Hz. Hud (a.s) için aynı şeyleri söylemişlerdir.
"(Ad) kavminden kendilerine dünya hayatının bol nimetlerini verdiğimiz o inkar eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursunuz." (Müminun: 33, 34)
Semud kavmi, Hz. Salih (a.s) için aynı şeyleri söylemiştir. "Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz, dediler." (Kamer:24)
Yaklaşık olarak tüm peygamberler, kafirlerin "siz bizim gibi bir beşerden başkası değilsiniz" itirazları ile karşılaşmışlar ve onlara "biz de sizin gibi bir beşerden başka birşey değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Allah'ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz. Müminler Allah'a tevekkül etsinler." (İbrahim: 11) diye cevap vermişlerdir.
Bundan sonra Kur'an her dönemde, aynı cahilce düşüncelerin, bazı kimseleri hidayetten alıkoyduğunu ve dolayısıyla onlara azab geldiğini bildiriyor:
"Böyledir, çünkü peygamberleri açık deliller getirirlerdi, fakat onlar: "Bize bir insan mı yol gösterecek" dediler ve yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Allah Gani'dir, Hamid'dir" (Tegabun: 6)
"İnsanlar bize yol gösterici olamaz", şeklinde bir düşünceye dayanarak yüz çevirdiler ve inkar ettiler."
"Zaten kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şey, hep, Allah bir insanı mı peygamber gönderdi? demeleridir." (İsra: 94)
Kur'an daha sonraları, "Allah insanların hidayeti için, peygamber olarak her zaman insanları gönderir, melekleri değil. Çünkü insanlara, ancak insan olan bir peygamber örnek olabilir. Oysa insanoğluna melek veya başka bir varlık örnek olamaz" demiştir.
"Biz senden önce yalnız kendilerine vahyedilen erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. Ölümsüz de değillerdi." (Enbiya: 7-8)
"Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlerde yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için sınama yaptık. Sabrediyor musunuz? (bakalım) Rabbin herşeyi görendir." (Furkan: 20)
"Deki: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik." (İsra: 95)
12. Bu, Mekkeli müşriklerin içinde oldukları başka bir cehaletti. Onlar, "Allah insana hidayet ve vahy göndermez" diyorlardı. Günümüzde Rasyonalistlerde (akılcılar), "Allah bu dünyadaki işlere karışmaz, dünya ile bir ilgisi yoktur, bu insana kalmış bir husustur" diyerek aynı şeyleri tekrarlamaktadırlar.
16 Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilmektedir."
17 "Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur."13
18 Onlar dediler ki: "Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa14 uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acıklı bir azab dokunacaktır."
19 Dediler ki: "Uğursuzluğunuz, sizinle birliktedir.15 Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz."16
20 Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun" dedi.
21"Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet17 bulmuş kimselerdir."
AÇIKLAMA
13. Yani, bizim görevimiz Alemlerin Rabbi olan Allah'ın mesajını sizlere ulaştırmaktır. Sizlere bu mesajı kabul ettirmek bizim elimizde değildir. İster kabul edin, ister reddedin. Ancak reddeddiğiniz takdirde bunun sorumluluğu sizlere aittir. Biz kendi görevimizi yaparak, sizlere Allah'ın mesajını tebliğ ettik.
14. Bu ifadeyle, "Sizler uğursuzsunuz, sizin yaptıklarınız dolayısıyla tanrılarımız kızdı ve bu yüzden başımıza musibetler, felaketler geldi" demek istiyorlar. Aynı sözleri münafıklar ve kafirler Hz. Peygamber'e (s.a.) söylüyorlardı.
"Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde bulunsanız, yine ölüm sizi bulur. Onlara bir iyilik erişirse, "Bu Allah katındandır" derler. Onlara bir kötülük erişirse, "Bu senin yüzündendir" derler. Deki: "Hepsi Allah katındandır." Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamıyorlar." (Nisa: 78)
Kur'an'ın birçok yerinde böyle insanlara bu cahilane düşüncenin yeri olmadığı, kafirlerin diğer peygamberlere de aynı itirazları öne sürdükleri bildirilmiştir. Nitekim Semud kavmi de aynı şeyleri söylemiştir.
"Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık dediler, uğursuzluğunuz Allah'ın yanındadır. Doğrusu siz imtihan olunan bir kavimsiniz." (Neml: 47)
Firavun'un kavmi de aynı tavır içindeydi: "Onlara bir iyilik geldiği zaman; bu bizim (yüzümüzdendir), derler. Kendilerine bir kötülük ulaşırsa Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzlukları Allah katındandır, fakat çokları bilmezler." (A'raf: 131)
15. Hiç kimse, bir başka kimse için uğursuz değildir. Uğursuzluk insanın kendisindendir. Çünkü herkesin nasibi takdir edilmiştir.
"Her insanın amellerini kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitab çıkarırız." (İsra: 13)
16. Yani, sizler öğütten kaçıyor ve hidayetten değil, dalâletten hoşlanıyorsunuz. Bu sebepten, hak ve bâtıl hakkındaki düşünceleriniz bir delile değil, evham ve hurafelere dayanıyor.
17. Allah'ın bu salih kulu, elçilerin doğruluğunu bir cümlede özetlemiştir. Yani, bir Rasûl'un "hak" olması iki şarta dayalıdır. 1) Söz ve fiil, 2) İhlas. Sözkonusu şahsın öne sürdüğü deliller şudur: Birincisi, "Bu elçiler sizlere makul olan birşeyi tebliğ ediyorlar ve kendilerinde de herhangi bir kötülük bulunmamaktadır." İkincisi ise, "Hiçkimse onlara, kendi menfaatleri için tebliğ yapıyorlar diyemez. Dolayısıyla bu kimselerin tebliğ ettikleri mesajın reddedilmesi için makul bir delil yoktur. Kur'an, bu şahsın sözlerini naklederek, aynı zamanda bir Rasûlun "hak" olabilmesi için gereken iki ölçüyü de vaaz etmiştir. Şayet bir Rasûl'un "hak" olup olmadığını anlamak istiyorsanız bu iki ölçüye göre değerlendirme yapmalısınız. Hz. Muhammed'in (s.a) söz ve fiilleri onun doğruluk timsali olduğunu gösterirken ve tüm çalışmalarının ardından, bunları kendi çıkarları için yaptığına dair küçük bir işaret bile bulunmazken, kim, neye dayanarak Hz. Muhammed'in (s.a.) tebliğ ettiği mesajı reddedebilir?
22 "Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? siz O'na döndürüleceksiniz."18
23 "Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler."19
24 "O durumda ise,20 gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum."
25 "Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim;21 işte beni işitin."
26 Ona: "Cennete gir"22 denildi. O da: "Keşke benim kavmim de bir bilseydi" dedi.
27 "Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını."23
AÇIKLAMA
18. Bu cümle delil olması ve tebliğin hikmetini açıklaması açısından iki güzel örnektir. Birinci bölümde; mahlukatın, yaratıcısı olan Allah'a itaat ve kulluk etmesinin, aklın ve fıtratın gereği olduğunu söylemiştir. Şayet bir mantıksızlık varsa o da insanın kendisini halketmeyen varlıklara kulluk etmesidir. İkinci bölümde ise o şahıs kavmine "Sizler sonunda ölecek ve şimdi kulluktan kaçındığınız yaratanınıza döneceksiniz. O'ndan yüz çevirdiğiniz halde nasıl iyilik bekleyebilirsiniz, bir düşünün" diyerek onların meseleyi idrak etmelerine çalışıyor.
19. Yani, ben apaçık bir günah işlersem eğer, Allah'ın indinde beni kurtarabilecek kadar makbul hiçkimse yoktur. Şayet Allah beni cezalandırmayı dilemişse, ona rağmen beni kurtarmaya kimsenin gücü yetmez.
20. Yani, "Bunların bile bile mabud kabul ettiğim takdirde."
21. Bu cümle, tebliğin hikmet inceliklerini taşımaktadır. Bu salih kul böyle bir ifade kullanmakla onlara, "Benim iman ettiğim Rab sadece benim değil, sizlerin de Rabbi'dir. Ben O'na iman etmekle bir yanılgı içine düşmüş olmuyorum, ancak sizler iman etmemekle böyle bir yanılgıya düşüyorsunuz" diyerek hatırlatmada bulunuyor.
22. Yani, şehadetinin hemen ardından, bu salih kula cennet müjdesi verilmiştir. Melekler onu karşılamak için dizilmişlerken, ona "Firdevs cenneti seni beklemektedir" diye hemen haber vermişlerdir. Bu cümlenin yorumu hakkında müfessirler arasında farklı görüşler vardır. Katâde, "Allah bu kuluna cenneti hemen nasip etmiştir, orada yaşamakta ve rızıklanmaktadır" derken, Mücahid: "Melekler ona sen cennete gireceksin diye müjde vermişlerdir. Yani kıyametten sonra, herkes cennete girerken, o da cennete girecektir" şeklinde bir yorumda bulunmuştur.
23. Bu, üstün bir ahlâk örneğidir. Kendisini katleden kimselere karşı bu salih insanın içinde hiçbir kin ve kızgınlık olmadığı gibi Allah indinden beddua ve şikâyette bulunarak intikam almayı da düşünmemiştir. Bilakis şimdi de onların iyiliklerini isteyerek, "Keşke kavmim de benim sonumdan haberdar olsaydı. Böylelikle küfürlerinden vazgeçerek hidayete erseler" demiştir. Yani, "Benim hayatımdan değilse bile ölümümden ibret alsınlar". Bu şerefli insan kendini katleden insanların dahi cehenneme girmelerini arzu etmemektedir. Aksine onların hidayete ermelerini ve cennete kavuşmalarını temenni ediyor. Bu kimse hakkında Rasûlullah (s.a) şöyle demiştir. "Bu şahıs kavmi için hayatı boyunca da, ölümünden sonra da hep iyilik istemiştir."
Bu kıssa, dolaylı olarak Mekkeli müşriklere şu hakikati öğretmek için zikredilmiştir: Hz. Muhammed (s.a.) ve arkadaşları tıpkı bu kıssada olduğu gibi gerçekten sizlerin iyiliğini isterler. Tüm zulmünüze rağmen bu insanlar sizlere karşı bir kin ve nefret beslememektedirler. Onların kalbinde sizlerden intikam almak gibi bir his de yoktur. Bunlar yalnızca sizlerin sapıklığına karşıdırlar ve hidayete ermenizi istiyorlar. Bunun dışında herhangi bir maksat gütmüyorlar.
Sözkonusu ayet, diğer birçok ayetler gibi "Berzah" aleminin varlığını apaçık ispat etmektedir. Bu ayetten bazı cahillerin sandığı gibi ölümden sonra kıyamete kadar durgunluk olmayacağı anlaşılıyor.
Ancak bu safhada ruh, cismi olmaksızın diridir, konuşur ve işitir, hisseder, memnun da olur, kederli de, dünyadakilere ilgi de duyar. Şayet böyle olmasaydı sözkonusu mümin cennet müjdesini duyduğunda, "Keşke kavmim benim hayırlı sonumdan haberdar olsaydı" diyebilir miydi?
28 Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
29 (Ancak onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler.24
30 Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir peygamber gelmeyi görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
31 Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice kuşakları yıkıma uğrattık? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.25
32 Ancak onların26 hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
33 Ölü toprak kendileri için bir ayettir;27 biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle de onlar ondan yemektedirler.
34 Biz, onda hurmalıklardan ve üzüm-bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık:
35 Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için.28 Yine de şükretmiyorlar mı?29
36 Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri30 nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir.31
AÇIKLAMA
24. Burada ince bir kinaye vardır. Zira onlar kendi kuvvetlerine güvenerek gurur ve nefret içinde, güya bu üç elçiye inananları sindireceklerini sanıyorlardı. Ancak bunların o gücü, Allah'ın azabı geldiğinde bir çırpıda yok olmuştur.
25. Yani, bunların izleri bile kalmamış ve azab geldiğinde kim nereye düşmüşse orada kalmıştır. Bugün hiçkimse onlar hakkında birşey bilmez. Çünkü onların sadece medeniyetleri değil, soyları bile yok olmuştur.
26. Geçen iki ayrı bölümde Mekkeli müşrikler, inkarları, hakkı yalanlamaları, ve Rasûlullah'a (s.a.) karşı koymalarından ötürü kötülenmişlerdi. Şimdi ise sıra Hz. Peygamber (s.a.) ile kafirler arasındaki asıl ihtilafa, yani tevhid ve ahiret akidesine gelmiştir. Rasûlullah (s.a) tevhid ve ahiret akidesini onlara tebliğ ediyor, onlar da karşı çıkıyorlardı. Bu konuda arka arkaya deliller getirmek suretiyle, insanlar düşünmeye davet edilmektedir. Peygamber (s.a) sizlere, kâinatın herşeyi ilan ettiğine bir bakın diyor. Nitekim önümüzde bulunan herşey bu hakikate işaret etmiyor mu?"
27. Yani, tevhidin hak, şirkin bâtıl olduğuna bir delil değil midir?
28. Bu cümleye "Onların meyvelerinden ve ayrıca kendi elleriyle yaptıklarından yesinler" şeklinde de bir anlam verilebilir. Yani, ekmek, çorba, reçel, vs. gibi tabii olarak yaratılmış ürünlerden hazırlanan gıda maddeleri.
29. Bu kısa cümlelerle yeryüzündeki bitkiler dünyası, delil olarak öne sürülmüştür. İnsanlar, gece-gündüz yeryüzündeki ürünleri yedikleri ve yararlandıkları halde, onları hiç önemsemiyorlar, fakat gafletten kurtulup dikkat edecek olurlarsa, o zaman, bu mahsulü veren tarlaların, zengin bağ ve bahçelerin, üzerlerinde akan ırmak ve derelerin hiçbirinin kendi kendine oluşmadığını anlayacaklardır. Tüm bunların ardında, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın hikmet ve kudreti gizlidir.
Yeryüzünün hakikati, yapısı ve ne tür elementlerden müteşekkil olduğu hakkında düşünün. Yeryüzü kendi kendine birşey yaratmaya kadir değildir. Bu elementleri ayrı ayrı da incelerseniz, bir terkip halinde de incelerseniz, onların kendi kendilerine can verebildiklerini göremezsiniz. Öyleyse bu cansız topraktan bunca bitkinin meydana gelmesi nasıl mümkün olmaktadır? Araştırdığınız takdirde birkaç sebep olduğunu görürsünüz. Şayet bu sebepler var olmasaydı hayat da olmazdı.
1) Yeryüzünün bazı bölgelerinde, toprağın üstündeki satıhta, bitkiler için gıda vazifesi gören bazı maddeler vardır. Bitkilerin köklerini salabilmeleri ve bazı gıdaları alabilmeleri için, bu üst satıh daha yumuşaktır.
2) Yeryüzünde çeşitli durumlarda akan suların içinde bazı maddeler vardır. Bu maddeler suyun içinde bulunmakla, bitkilerin gıda almalarını sağlarlar. Bitkiler bu suyu kökleri vasıtasıyla yerin altından alırlar.
3) Arzın üstündeki hava, dünyayı semavi afetlerden koruduğu gibi, ayrıca bulut olarak yağmurun yağmasını da sağlar. Bitkilerin canlılığını sürdürebilmeleri ve büyümeleri için gerekli olan bazı gıdalar da hava içerisinde bulunmaktadır.
4) Ayrıca bitkilerin münasip bir sıcaklık ve mevsimde ortaya çıkmaları güneş ve yeryüzü arasındaki dengeli ilişki sayesinde olmaktadır.
Bu dört temel unsurun (onların neden olduğu daha birçok hadise vardır) biraraya gelmesiyle bitkilerin yaşaması mümkün olmaktadır. Bütün bu şartlar önceden hazırlanarak, ayrı tohumlardan ayrı cinste bitkiler çıkmıştır. İşte toprak, su, hava ve mevsim unsurları münasip bir şekilde biraraya geldiği zaman, bitkiler büyümeye ve gelişmeye başlarlar. Her tohumdan aynı cinste çıkan bitki ve ağaçlar soya dayalı ortak özellikler taşırlar. Ayrıca bu bitki ve ağaçlar birkaç değil sayısız çeşitte yaratılmışlardır. Böylece bu sayısız çeşitteki bitkiler, insanlar ve hayvanlar için, gıda, elbise, ilaç ve daha birçok ihtiyacı karşılamaktadırlar.
Bu hayret verici nizam hakkında, inat ve taassuba saplanmamış bir insan düşünecek olursa eğer, bütün bu nizamın kendiliğinden olmadığına ve bu ihtişamın ardında hikmete dayalı bir plan olduğuna, vicdanı hemen şehadet edecektir. Öyleki o hikmet sayesinde toprak, su, hava ve mevsimler münasip bir dengeye göre biraraya gelmişler ve böylece insanların, hayvanların ve bitkilerin ihtiyaçları yaratılmıştır. Akıl sahibi hiçbir insan, böylesine muazzam bir nizamın sadece bir tesadüf eseri olduğunu düşünemez.
Dolayısıyla bunları birkaç ilahın yaratmadığı ortaya çıkıyor. Toprak, hava, su, güneş, bitkiler, hayvanlar ve insanlar da olmak üzere hepsinin yaratıcısı ve Rabbi tek olan Allah'dır. Şayet bunların herbirisinin ayrı ayrı Rabbi olsaydı bu muazzam nizam, o denli ince ilişkilerle oluşmuş bir sistem haline gelemezdi. Yine milyonlarca yıldız, böylesine bir birliktelik olmadan akıp gidemezdi.
Tevhid hakkında deliller serdedildikten sonra, "Bunlar şükretmiyorlar mı?" diye buyuruluyor. Yani hayatlarını sürdürebilmeleri için gereken herşeyin yaratılmış olmasına rağmen, onlar başkalarına şükrediyorlar ve bir çöp bile yaratmaya muktedir olamayan şeylere secde ve ibadet ederek, nankörlükte bulunuyorlar.
30. Yani, O her ayıptan münezzehdir. O'nda hiçbir zaaf ve eksiklik olmadığı gibi ortağı da yoktur. Müşrikler Allah'a ortak koştukları için bu deliller öne sürülmüştür. Çünkü şirk koşmak - Allah'a sığınırız- Allah'da bir zayıflık ve noksanlık var demektir. Güya o ortaklar, Allah'ın eksik yönlerini tamamlayacak ve O'na yardım edeceklerdir. Yine onlar, Allah'ı dünyadaki hükümdarlar gibi zannederek kendisinin vezir ve müşavirlere muhtaç olduğunu ve sevgili veliaht ve yakınlarının hükümranlığına karışabileceklerini tasavvur ederler. Böylesine cahilce tasavvurlar olmasaydı, şirk de olmazdı. Bu nedenden ötürüdür ki Kur'an'ın çeşitli yerlerinde Allah'ın müşriklerin iftira ettikleri tüm ayıp, zaaf ve noksanlıklardan, pak ve münezzeh olduğu bildirilmiştir.
31. Bunlar Tevhid hakkında öne sürülmüş delillerdir. Daha önce zikredilmiş olan bazı gerçekler, burada tekrarlanıyor. Çevrenizde gece gündüz sürekli gördüğünüz şeyler üzerinde dikkatle düşündüğünüz takdirde bile, tevhid akidesine ulaşabilirsiniz. Erkek ve kadının birleşmesinden insan meydana geliyor, hayvanların da dişili-erkekli yaratılmasından onların nesli devam ediyor. Bitkiler de aynı kanunlara bağlıdırlar. Hatta cansız maddelerde de, farklı unsurlar biraraya gelerek, mürekkeb varlıklar oluşuyor. Sözgelimi maddenin temel yapısında bulunan pozitif ve negatif elektronların biraraya gelişiyle birlikte elektrik ortaya çıkmaktadır. Nitekim kâinatın yapısında bulunan tüm maddeler pozitif ve negatif olmak üzere bir çiftten ibarettir. Yani kâinat o kadar hassas ve dengeli bir şekilde inşa edilmiştir ki, akıl sahibi hiçbir insan tüm bunların bir tesadüf sonucu meydana geldiğini söyleyemez. Ayrıca bunca sayısız çiftin biraraya gelerek oluşturduğu bu muazzam nizam, birkaç yaratıcının eseri olamaz. Bu çiftleri biraraya getirmek suretiyle çeşit çeşit mahluku yaratmak, Allah'ın birliğinin apaçık bir ispatıdır.
37 Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp-yüzeriz, hemen onlar artık karanlıkta kalıvermişlerdir.32
38 Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra33 doğru akıp-gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
39 Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).34
40 Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir,35 ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi.36 Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.37
AÇIKLAMA
32. İnsanoğlu gece ve gündüzün devam ettiğini, her an görmektedir. Bir kimse, sadece bu hadise üzerinde bile düşünse, bu nizamın ardında kudret ve hikmet sahibi birinin olduğunu görecektir. "Gece gitmeden gündüz gelmez". Bu kesin bir kanundur ve bu hadisenin, diğer mahlukat üzerindeki tesirlerinden, bu nizamın şüphesiz bir yaratıcının iradesi dahilinde hareket ettiği anlaşılmaktadır. Yeryüzünde insanlar, hayvanlar, bitkiler, hatta su, hava ve diğer maddelerin varlığı güneşin yeryüzü ile arasında olan münasib bir mesafe sayesinde mümkün olabiliyor. Yine bazı bölgeler, bazı zaman dilimleri içinde güneşin etki alanına girerek, aydınlanırlar. Şayet böyle olmasaydı oralarda hayatı sürdürmek mümkün olmazdı. Güneş yeryüzünden şimdiki durumundan daha az veya çok uzakta olsaydı, ya da bir bölgede sürekli gece, diğer bir bölgede sürekli gündüz olsaydı, yahut gece ve gündüzün deveranı çok hızlı, çok yavaş veya düzensiz, kısaca gelişigüzel olsaydı, böyle bir halde hayat mümkün olmazdı.
Öyleki cansız maddelerin biçimsel özellikleri dahi farklı olurdu. Bir kimsenin kalp gözü kapalı değilse eğer, bu nizamda Allah'ın varlığını açıkça müşahade eder. O Allah ki çeşit çeşit mahluku yarattı. Ve onların hayatını sürdürebilmesi için güneş ile arz arasında uygun bir mesafe tayin etti. Tüm bu sarih delillere rağmen, bir insan Allah'ın birliğini hâlâ müşahede edemiyor, bu gayet dakik ve ince sistemin bir tesadüf eseri olduğunu sanarak herhangi bir delilin olmadığından sözediyorsa bu kimse akılsızın biridir.
33. Bu ifade ile "güneşin sonunda nerede istikrar bulacağı" kastolunuyor. Bu ayetin gerçek anlamı, insanoğlu kâinatı bütünüyle kavrayabildiğinde ortaya çıkacaktır. Ancak insanın bilgisi sınırlıdır. Bugün bildiği, yarın elde ettiği bilgi vasıtasıyla, onun görüşlerini ve öne sürdüğü teorilerini değiştirebilir. Sözgelimi insanlar dün güneşin, dünyanın etrafında döndüğüne, bilimin ilerlemesiyle ortaya çıkan modern teorilere (güneş sistemi) göre ise, dünyanın, yıldızlar ve gezegenlerin güneşin etrafında döndüğüne inanıyorlardı. Yani güneş sabittir. Oysa bugünkü düşüncelere göre, sadece güneş değil, tüm yıldız ve gezegenler (ki önceden sabit kabul ediliyorlardı), bir yöne doğru akıp gitmektedirler. Kısaca daha önce sabit olduğu sanılan gezegenlerin saniyede 10 veya 100 mil hızla hareket ettiği kabul edilmektedir. Astronomi bilginlerine göre güneş tüm sistemle birlikte saniyede 20 km. hızla hareket etmektedir. (Daha fazla bilgi için bkz. Britanica Ansiklopedisi, Yıldız ve Güneş mad.)
34. Yani ayın durumu hergün değişmekte ve birinci gün hilal iken, 14. gün Bedir haline gelmektedir. Daha sonra tekrar yavaş yavaş küçülerek eski şekline dönüşmektedir. Bu hadise milyonlarca yıldan beri, bir değişikliğe uğramadan sürüp gider. Dolayısıyla insanoğlu, ayın hangi gün nasıl bir şekil aldığını hesap edebilmektedir. Aksi takdirde bunu hesap edebilmek mümkün olmayacaktı.
35. Bu cümle iki anlama da gelebilir ki, ikisi de doğrudur. Birincisi; güneş, ayı kendi yörüngesine çekebilecek kadar güçlü değildir ve ayın yörüngesine girerek ona çarpabilir. İkincisi, ay için tayin edilen vakitte güneş çıkmaz. Yani gece mehtap varken, aniden güneşin ortaya çıkması mümkün değildir.
36. Gece ve gündüzün birbirine karışması da sözkonusu değildir.
37. "Felek", kelimesini Araplar yıldızların ekseni için kullanırlar. Gökyüzü anlamına da gelir. Burada "Hepsinin ayrı felekte yüzdükleri" şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Böylece dört hakikate birden işaret olunmaktadır:
1) Sadece güneş değil, ay, yıldızlar, gezegenler, samanyolu v.s. hepsi de hareket etmektedirler. 2) Bunların herbirinin ekseni ayrı ayrıdır. 3) Felekler değil, yıldızlar, gezegenler hareket etmektedirler. 4) Bunlar suda herhangi bir maddenin görünüşü gibi fezada da yüzmektedirler.
Elbette bu ayet ile astronomi bilgisi vermek istenmemektedir. Burada insanlar sadece düşünmeye davet ediliyorlar: Yani sizler yeryüzünden gökyüzüne değin, nereye bakarsanız bakın, Allah'ın ayetlerini görürsünüz ve hiç bir varlığın Allah'ın ortak koştuğuna dair bir emare bulamazsınız. İçinde bulunduğumuz güneş sisteminin ne derece büyük olduğu şu hususlardan anlaşılmaktadır: Güneş dünyadan 300 kat daha büyüktür. Neptün'ü en uzak gezegen olarak kabul edecek olursak, güneş ile arasındaki mesafenin 2793 mil olduğunu görürüz. Şayet Plüton'u kabul edersek onun da güneş ile arasındaki mesafe 460 mildir. İçinde bulunduğumuz güneş sistemi, bu kâinatın bir parçası olduğuna göre, buradan hareketle tüm kâinatın büyüklüğünü tahmin edebilirsiniz. Dünyanın kendisinin bağlı olduğu güneş sisteminde 3 milyar gezegen vardır. Yeryüzüne en yakın gezegenden dünyamıza, bir ışık 4 senede ulaşır. Bu güneş sistemi anlaşıldığı kadarıyla, iki milyon sistemden sadece biridir. Bizim güneş sistemimize en yakın başka bir sistem arasında o kadar uzak bir mesafe vardır ki, ondan bizim sistemimize ışık hızıyla bir milyon yılda ulaşılabilir. Uzak olanlar ise, bugünün hesaplarına göre yüzmilyon yılda ulaşır. Yine bildiklerimizin dışında başka alemler olup olmadığından emin değiliz.
Bugüne kadar kâinat hakkındaki bilgiler dünyada bulunan aynı maddelerden müteşekkil olmaları ve aynı kanunlara tabi bulunmaları sayesinde elde edilmiştir. Şayet böyle olmasaydı, dünyamızdan öbür gezegenlerin niteliği hakkında tahminler yürütmek mümkün olmayacaktı. Bu, tüm kâinatın yaratıcısının ve sahibinin bir olduğunun ispatıdır. İçinde milyonca yıldan bu yana varlığını devam ettiren sayısız yıldızlar ve gezegenler bulunan bir muazzam nizamın ardında bir gücün, kuvvet ve hikmet sahibinin bulunmadığını hiçbir akıl sahibi öne süremez.
41 Onların soylarını dolu gemilerde (ana rahimlerinde) taşımamız da kendileri için bir ayettir.38
42 Ve kendileri için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.39
43 Eğer dilersek onları batırır-boğarız; bu durumda ne onların imdadına yetişen olur, ne de onlar kurtulabilirler.
44 Ancak bizden bir rahmet olması ve (onları) belirli bir zamana kadar yararlandırmamız başka.40
45 Onlara: "Önünüzde olandan41 ve arkanızda olandan korkup-sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde, (dinlemeyip küfre saparlar)
46 Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyi görsün, mutlaka ondan yüz çeviricidirler.42
47 Ve onlara: "Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin" denildiği zaman da, o küfre sapanlar iman edenlere dediler ki: "Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz."43
48 Ve derler ki:44 "Eğer doğru söylüyorsanız45 bu tehdit (etmekte olduğunuz yıkım ve azab) ne zamanmış?"
49 Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle çekişip-dururken o kendilerini yakalayıverir.
50 Artık ne bir tavsiyede bulunmağa güç yetirebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.46
AÇIKLAMA
38. Burada işaret olunan gemi, Hz. Nuh'un gemisidir. "Ve onun içinde zürriyetlerini taşıdık" ifadesinde geçen "zürriyet", Hz. Nuh'un (a.s) ashabıdır. Çünkü Nuh tufanında Hz. Nuh'un (a.s) ashabı dışında tüm adem nesli helak olmuştu. Bu yüzden Hz. Nuh'un (a.s) ashabı "insan nesli" şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim kıyamete değin tüm insanlık aynı nesilden gelmektedir.
39. Burada tarihte ilk gemiyi Hz Nuh'un (a.s) yaptığına işaret vardır. Ondan önce insanlar nehirleri ve denizleri aşmanın yolunu bilmiyorlardı. Cenab-ı Allah bu bilgiyi Hz. Nuh (a.s) vasıtasıyla insanoğluna vermiştir. Allah'ın salih kulları gemiye binerek tufandan kurtuldukları zamandan bu yana tüm nesiller gemiyle denizlerde sefere çıkmaya başlamışlardır.
40. Daha önceki ayetlerde Tevhid hakkında deliller serdedilmiş ve insanoğlunun tabiat üzerindeki tasarruf hakkının Allah'ın bir lütfu olduğu belirtilmişti. Tabiat kuvvetleri üzerindeki tasarruf gücü insanın kendi elde ettiği bir güç olmayıp, Allah'ın bağışladığı ilim vasıtasıyla mümkün olmaktadır. Aksi takdirde insanların bu büyük kuvvetlere hakim olması ve kendi başına bu kuvvetleri kullanma sırlarını keşfetmesi sözkonusu olamazdı. Yine de insan tabiat kuvvetlerine Allah'ın izin verdiği sürece hükmedebilir ve tabiat kuvvetleri de bu zaman zarfında insana tabi olurlar. Nitekim bugün insanın hizmetinde olan tabiat kuvvetleri Allah'ın dilemesiyle aniden insan hayatını tehdit etmeye başlar ve insan tabiatın karşısında çaresiz kalır. Bu gerçeği açıklamak amacıyla gemilerin denizlerde yüzmesi örnek olarak veriliyor. Şayet Allah, Hz. Nuh'a (a.s) gemi yapma tekniğini öğretmese ve iman edenleri ona bindirerek insanoğlunun yeryüzüne yayılmasını sağlamasaydı, insanlık tufanla birlikte yok olurdu.
Allah gemi yapabilmenin yolunu öğrettiğinden bu yana insanoğlu nehirleri ve denizleri aşmayı başarabilmiştir. İnsanlar bu sahada ne kadar gelişme gösterseler de sonuçta denizlere hakim oldukları söylenemez. Su, bugün de Allah'ın buyruğu altındadır ve Allah dilediği anda tüm gemileri içindekileriyle suya gömer.
41. Yani, sizden önce geçmiş toplumlar.
42. "Ayet" kelimesi ile Allah'ın kitabının ayetleri kastedilmektedir. Bu ayetler vasıtasıyla insanlara nasihatta bulunulur. Ayrıca kâinatın ayetleri (insan vücudu, insanlık tarihi) ibret alınmak isteniyorsa eğer, insanlar için nasihattırlar.
43. Bu ifade ile, onların inkarlarından ötürü sadece akıllarının değil duygularının da kalmadıklarına işaret ediliyor. Onlar, Allah katında sahih bir anlayışa sahip olmadıkları gibi, insanlara da kötü davranıyorlar. Nasihata sırt çevirip içinde bulundukları dalâlet için, mazeretler öne sürdükleri yetmiyormuş gibi her iyilikten kaçmak için bir bahane buluyorlar.
44. Tevhid'in dışında kafirlerin inkar etmekte oldukları diğer mesele de ahiret düşüncesidir. Ahiret hakkında deliller ileride zikredilecektir. Fakat burada kafirler neyi inkar ettiklerini bilsinler diye özellikle kıyamet ve ahiret tablosu çizilmiştir. Sizler inkar ettiniz diye kıyamet saati iptal olmaz, o muhakkak gelecek ve sizler o günle karşılacakınız.
45. Onların asıl maksatları kıyametin vaktini öğrenmek değildir. Şayet onlara bu vakit, "filan gün, filan saat" gelecektir diye bildirilseydi bile, onların şüpheleri silinmiyecekti. Onların maksadı alay etmek olduğu için, onlara sadece şöyle bir cevap verilmiştir. "Kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüpheniz olmasın."
46. Yani, kıyamet insanların gözleyebileceği bir şekilde yavaş yavaş gelmeyecektir. Bilakis kıyamet insanların hiç ummadığı bir anda gelecek ve kim neredeyse orada kalacaktır.
İbn Ömer ve Ebu Hureyre, Rasûlullah'dan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir. "İnsanlar yürüyorlarken, pazarlarda alışveriş yaparlarken ve meclislerde sohbet ederlerken, aniden Sur'a üfürülecek. Bir kimse kumaş satın alıyorsa eğer, kumaşı elinden bırakmaya vakti olmadan, hayvanlarına su vermek için yalağa götürmüşse su vermeden, sofraya oturduğunda bir lokma almışsa, ağzına götürmeden kıyamet gelecektir.
51 Sûr'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler.47
52 Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı?48 Bu, (öyle oluyor ki) Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (peygamber)ler de doğru söylemiş."49
53 O, yalnızca bir tek çığlıktan başkası değildir; artık onların hepsi toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
54 İşte bugün, hiç kimseye50 (hiç) bir şeyle zulmedilmez ve siz de yapmakta olduklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
55 Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.51
56 Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
57 Orada taptaze-meyveler onların ve istek duymakta oldukları her şey onlarındır.
58 Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır).
AÇIKLAMA
47. "Sur" hakkında açıklama için bkz. Taha an: 78. Birinci Sur ile ikinci Sur arasında ne kadar bir süre olacağı hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Bu zaman süresi yüzlerce veya binlerce yıl olabilir. Ebu Hureyre Rasûlullah'dan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmiştir. "İsrafil Sur'a ağzını dayamış ve emir beklemektedir. Sur'a üç defa üflenecektir. 1) Nefhet'ul-Feza: Tüm dünya donup kalacaktır. 2) Nefhet'ul-Saika: Herşey helak olacaktır. Böylece hiçbir tümsek kalmayacak, yeryüzü dümdüz hale gelecek ve Samed olan Allah'dan başka herşey yok olacaktır. 3) Nefhet'ul-Kıyam'ur Rabb'ul Alemin: Allah "Kalkın" diye mahlukatına nida edecektir ve herkes ayağa kalkacaktır." Bu husus Kur'an'ın çeşitli yerlerinde teyid edilmiştir. Örneğin bkz. İbrahim an: 56-57, Taha an: 82-83
48. Yani, o an idrakten yoksun bir halde uyuduklarını sanacaklar ve birden korkunç bir hadiseden ötürü uykudan sıçrar gibi, kaçmaya başlayacaklardır. Daha fazla bilgi için bkz. Taha an: 78, İbrahim an:18
49. Burada bu cevabı kimin verdiği açıklanmamıştır. Biraz vakit geçtikten sonra gerçeği anlayarak, kendi kendilerine "Vah halimize. Bu, o Rasûl'ün bize haber verdiği şeydir. Oysa biz onu yalanlamıştık" demeleri mümkündür. Yine iman ehlinin, "Hayır uykudan uyanmadınız. Bu ölümden sonraki hayattır" şeklindeki konuşmalarına karşılık verilmiş bir cevap olması da mümkündür.. Ayrıca böyle bir cevabı, kıyamet sahneleri veya melekler de vermiş olabilir.
50. Kıyamet günü Allah Teâlâ, müşriklere, fasıklara ve mücrimlere huzuruna getirildiklerinde hitab edecektir.
51. Bu ifadeden gerçek iman sahiplerinin mahşer meydanında bekletilmeyecekleri anlaşılmaktadır. Onlar hesaba hiç çekilmeden veya kolay bir yargılamadan sonra cennete sevkedileceklerdir. Çünkü onların sicili temizdir ve bu yüzden mahkeme anında bekletilerek eziyete uğratılmayacaklardır. Böylece Allah mahşer meydanında sorguya çektiği mücrimlere bu insanları göstererek, "Bu salih insanlar ile, "bunlar ahmaktır" diye dünyada alay ediyordunuz. Ancak asıl akıl sahibi bunlardır. Çünkü cennete kavuştular, sizler kendinizi akıllı sanıyordunuz. Oysa şimdi işlediğiniz suçlardan ötürü hesap vermektesiniz" diyecektir.
59 "Ey suçlu-günahkârlar, bugün siz bir yana çekilin."52
60 "Ey Adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: -Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;"
61 "Bana kulluk edin, doğru olan yol budur."53
62 Andolsun o, sizden birçok insan-kuşağını saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?54
63 İşte bu, size vadedilmiş olan cehennemdir.
64 Küfre sapmalarınıza karşılık olmak üzere bugün oraya girin.
AÇIKLAMA
52. Bu ayet iki şekilde de anlaşılabilir. Birincisi mümin ve salih insanlar, kafirlerden ayrılacaklardır. Çünkü dünyada aynı kavme, kabileye veya aileye mensup olmalarından ötürü birlikteydiler. Ancak şimdi onlarla bir bağları kalmayacaktır. İkincisi, parti, grup gibi topluluklara mensup olmanın getirdiği ilişkiler kesilerek, herkes yapayalnız sadece yaptıklarının hesabını verecektir.
53. Allah Teâlâ burada "ibadet" kelimesini, "itaat" anlamında kullanmıştır. Daha önce bu konuda açıklamalar yapmıştık. Bkz. Bakara an: 170, Nisa an: 145, En'am an: 87-107, Tevbe an: 30, İbrahim an: 32, Kehf an: 50, Meryem an: 27, Kasas an: 86, Sebe an: 63, Ayrıca İmam Razi'nin Tefsir-i Kebir adlı eserinden, bu konudaki güzel bir açıklamasını aşağıya alıyoruz.
"Şeytana ibadet etme" ifadesinin anlamı, "Şeytan'a itaat etme" demektir. Yani insan sadece Şeytan'a secde etmekten men olunmakla kalmıyor, aynı zamanda ona uymaktan ve itaat etmekten de men olunuyor.
İşte bu bağlamda itaat, ibadet anlamı taşır." Bu ifadelerin ardından İmam Razi şöyle bir soru yöneltiyor. "Şayet itaat kelimesi, ibadet anlamı da taşıyorsa, "Allah'a, Rasûlüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin" ayeti mucibince, bizler, Rasûl'e (s.a.) ve emir sahibi olan kimselere ibadet mi etmiş oluyoruz? İmam Razi bu soruyu yine kendisi cevaplıyor. "Bu kimselere Allah'ın emri ile itaat edilmektedir. Yani onlara itaat etmekle, aslında Allah'a ibadet etmiş oluyoruz. Tıpkı Allah meleklere "Adem'e secde edin" diye emrettiğinde de meleklerin Adem'e değilde, Allah'a secde etmiş olmaları gibi. Bizlerin emir sahiplerine itaatimiz, onların Allah'ın hududlarını çiğnemelerine rağmen devam ederse bu itaat "ibadet" anlamına gelir." İşte o zaman ibadet Allah'a değil, emir sahiplerine yapılmış olur ki bu da şirkin ta kendisidir." İmam-ı Razi daha sonra şöyle devam ediyor. "Size bir şahıs herhangi bir konuda emir verdiğinde, siz o emrin Allah'ın emirlerine uygun olup olmadığını kontrol etmelisiniz. Şayet uygun değilse, bilin ki o şahsın yanında şeytan vardır. Siz bu duruma rağmen verilen emre itaat ederseniz, o takdirde şeytana ibadet etmiş olursunuz. Yine, nefsiniz sizi herhangi bir şey için tahrik ederse, o şeyin İslam'a göre caiz olup olmadığına bakmalısınız. Şayet caiz değilse, nefsin şeytandır veya şeytan nefsinin yanındadır. İşte sen bu durumda nefsine uyarsan, şeytana ibadet etmiş olursun." İmam Razi yine sözlerine şöyle devam ediyor: "Şeytan'a ibadet etmenin dereceleri vardır. Şöyle ki, bazen bir insan bir iş yaptığında, onun tüm organları, dili ve hatta kalbi de o işin yapılmasına iştirak eder. Bazı zamanlar ise, insanın organlarını kullanarak bir iş yapmış olmasına rağmen kalbi ve dili, o işe iştirak etmeyebilir. Nitekim bazı insanlar günah işlediklerinde yaptıklarına kalpleri razı olmaz ve dilleri Allah'dan bağışlanma diler. O, bu şekilde kötü bir iş yaptığını itiraf eder. Böylece bu kimse şeytana sadece organlarıyla ibadet etmiş olur, bazı insanlar da gayet soğukkanlı olarak günah işlerler ve dilleriyle de memnuniyetlerini izhar ederler... Bunlar zahirde de, batında da şeytanın gerçek kullarıdır." (Tefsir-i Kebir c. 7 sh. 103-104)
54. Yani, sizlere akıl verilmediği halde, Rabbinizi unutarak O'nun düşmanlarına kulluk etmiş olsaydınız, o takdirde belki bir mazeret öne sürmek gibi bir şansa sahip olurdunuz. Fakat Allah sizlere akıl vermiştir. Nitekim sizler aklınızı kullanmak suretiyle işlerinizi yapmaktasınız. Ayrıca Allah sizlere mesaj ulaştırmaları için peygamberler de göndermiştir. Ancak buna rağmen sizler, düşmanınızın tuzağına düşmüş ve o da sizleri kandırmayı başarmışsa, o zaman bu sizlerin gafletidir. Bu yüzden sorumlu olmanızın sonucundan hiçbir şekilde kaçamazsınız.
65 Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazanmakta olduklarını da elleri bize söylemekte, ayakları da şahitlik etmektedir.55
66 Eğer dilemiş olsaydık, gözlerinin üstüne bastırır-kör ederdik, böylece yola dökülüp-koşuşurlardı. Fakat nasıl göreceklerdi ki?
67 Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde (en görkemli çağlarında) onları bir başka kalıba sokardık; böylece ne ileri gitmeye, ne de geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.56
68 Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz.57 Yine de akıllarını kullanmayacaklar mı?
69 Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da.58 O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık olan bir Kur'an'dır.
AÇIKLAMA
55. Bu emir, Kıyamet gününde bile suçlarını reddeden, şahitlik yapanları yalanlayan ve amel defterlerinin sıhhatini inkâr eden, suçlu kimseler hakkında verilecektir. Allah Teâla, "ağızlarınızı kapatın" diye emrettiğinde, onların uzuvları konuşmaya başlayacak, ne yaptıklarını tek tek anlatacaklardır. Bu esnada sadece eller ve ayaklar değil, diğer yerlerde ifade edildiği gibi, gözleri, kulakları, dilleri ve hatta derileri bile, nasıl kullanıldıkları hakkında şahitlikte bulunacaklardır.
"O gün, dilleri, elleri ve ayakları, yaptıklarına şahitlik edeceklerdir." (Nur: 24)
Burada şöyle bir soru akla gelebilir. Bir ayette Allah'ın onların ağızlarını mühürleyeceği (kapatacağı) ifade edilirken, diğer bir ayette (Nur:24) onların dillerinin şahitlik yapacağı söyleniyor. Bu iki ayet, birliktelik içinde nasıl anlaşılır? Bu sorunun cevabı şu şekildedir: Ağızların kapatılması ile onların kendiliğinden konuşma haklarının ellerinden alınacağı kastolunuyor. Yani, bundan sonra dilleri onların iradeleriyle konuşamayacaktır. Dillerin şahitlik etmesi ise, dillerin kendiliğinden; "Bu zalim beni şöyle kullandı, şu küfürleri ettirdi, şu fitnelere aracı etti, şurada ve şu şekilde beni, senin kullarına karşı konuşturdu" biçiminde konuşmasıdır.
56. Kıyamet manzarası gözler önüne serildikten sonra şöyle deniliyor: Sizlere kıyamet oldukça uzak gözükmekte, fakat hiç değilse şimdiden ciddi bir şekilde düşünün ve şöyle bir çevrenize bakın. Sizler nesiniz ki dünyada böbürleniyorsunuz? Herşeyiniz Allah'ın elindedir ve sizler O'nun karşısında aciz varlıklarsınız. Düşünün bir kere gözleriniz sayesinde çevrenizi görebiliyor ve böylelikle işlerinizi yürütebiliyorsunuz. Oysa Allah, bir emri ile sizleri gözlerinizden mahrum ederek, karanlıklar içinde bırakabilir. Yine bacaklarınız üzerinde koşuyorsunuz. Fakat Allah bir emri ile sizi felç edebilir. Halbuki sizler Allah'ın belli bir süre için verdiği bu kuvvetler dolayısıyla kendinizi birşey zannedip, şımarıyorsunuz. Ancak bu kuvvetler elinizden alındığında, kendinizin birşey olmadığını anlarsınız.
57. İnsanın yaratılışının tersine dönmesi ile, insanın yaşlanması kastolunuyor. Kişi yaşlandıkça çocuklaşır, tıpkı çocuklar gibi yürüyemez, dolaşamaz. Dolaşmak, kalkmak ve oturmak artık kendisine zor gelir ve bir şeye dayanmadan hareket edemediği gibi yemek yemesi, içmesi, başkalarının yardımı sayesinde mümkün olur. Hatta insan yaşlanınca elbisesini giyemez ve yatağını ıslatır. Konuşurken başkalarını kendisine güldürür. Kısaca dünyaya ilk geldiğinde nasıl çaresizse yaşlılığında da aynı çaresizliğine geri döner.
58. Bu kafirlerin, Hz. Peygamber'in (s.a.) tevhid, ahiret, cennet ve cehennem hakkındaki sözlerini şiir sanıp, önemsemeyişlerine verilmiş bir cevaptır. (bkz. Şuara an: 142)
70 (Kur'an,) Diri olanları59 uyarıp-korkutmak ve küfre sapanları üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
71 Ellerimizin60 yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece onlar, bunlara malik oluyorlar.
72 Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar.
73 Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?61
74 Yardım görürler umuduyla, onlar Allah'tan başka ilahlar edindiler.
75 Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.62
76 Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz, onların saklamakta olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.63
AÇIKLAMA
59. "Hayy" (diri) kelimesi ile, düşünen ve tefekkür edebilen insan kastolunmaktadır. Ancak bu tip bir insan, kendisine makul bir şey de söylense kabul etmeyen Hak ve Bâtıl'ı ayıramayan, iyilik tavsiye edildiğinde onu dinlemekten ve anlamaktan aciz olan, kendisine hiçbir şey tesir etmeyen kimse değildir.
60. "El" kelimesi Allah'a atfen ve mecazen kullanılmıştır. Neuzubillah "Allah'ın cismen bir eli vardır ve onu insanlar gibi kullanmaktadır" anlamına gelmez." Bu ifade ile sadece Allah'ın herşeyi yarattığı ve hiç bir ortağı olmadığı kastolunmuştur.
61. Bir nimeti onu verenden başkasına atfetmek nankörlük olacağı gibi, Allah'dan başka birinden nimet beklemekte, nimeti inkar etmektir. Ayrıca verilen nimeti onu verenin rızası dışında kullanmak da nimet-i küfran olur. Bunun için, müşrik, kafir, münafık ve fasık insanların, sadece dilleri ile şükretmeleri yeterli değildir. Sözgelimi Mekkeli müşrikler, hayvanları Allah'ın yarattığında kendi ilahlarının bir katkısı olduğunu da iddia etmiyorlardı. Ancak tüm bunlara rağmen, Allah'ın verdiği nimetleri, kendi ilahlarına adıyorlar ve ayrıca daha fazla nimet elde edebilmek için o ilahlara yalvarıyorlardı. Nitekim onlar için kurban keserlerken Allah'a sadece dilleriyle şükrediyorlardı. Bu yüzden Allah, onların nimeti inkar ettiklerini ve nankör olduklarını söylemektedir.
62. Yani, bu sahte ilahlar aciz ve zavallıdırlar. Varolabilmeleri için, kendilerine tapan kimselere muhtaçtırlar. Şayet o tapan kimseler, bu çaresiz zavallılara yardım etmezse, bunlar hiçbir şey yapamazlar. Kendilerine tapan kimseler, onlara kulluk ediyorlar, yardımda bulunuyorlar ve propaganda yoluyla halkı onlara inanmaya davet ederek kandırıyorlar. Kendi gafletleri sebebiyle bu sahte ilahlar için savaşan kimseler olduğu için, bu sahte ilahlar hükümranlıklarını devam ettirebiliyorlar. Şayet bağlıları böyle çalışmasalar, hiçkimse bu zavallıların peşinden gitmez. Çünkü bunlar sahte ilahlardır ve ancak gerçek ilah Allah'dır. O kendi gücüyle tüm kâinata hakimdir. Ve O'nun ilahlığı başkalarının kendisine inanıp inanmamasına bağlı değildir.
63. Burada muhatab Hz. Peygamber'dir: "Açık ve gizli sözler" ifadesi ile Hz. Peygamber'e (s.a) Mekke'nin ileri gelen müşriklerinin atfettikleri yalan ve iftiralar kastedilmektedir. Halbuki onlar Rasûlullah'a (s.a) iftira ettikleri yalanların asılsız olduğunu biliyorlardı. Müşrikler meclislerinde başkalarına karşı, Hz. Peygamber'e (s.a) sövebilmek için şair, kahin, sihirbaz, mecnun v.s. gibi lakablar takıyorlardı. Fakat hepsinin yalan olduğunu ve Rasûlullah'ın (s.a) davetini engelleyebilmek için, hile maksadıyla böyle davrandıklarını vicdanlarında biliyor ve aralarında da açıkça konuşuyorlardı. Bu yüzden Allah, elçisine şöyle buyuruyor: "Bu yalan, hile ve iftiradan dolayı üzülme. Doğruya, yalan ile karşı koyanlar, bu dünyada da ahirette de kaybedecek ve yaptıklarının karşılığını göreceklerdir."
77 İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu?64 Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.65
78 Kendi yaratılışını unutarak66 bize bir örnek verdi;67 dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
79 De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
80 Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır;68siz de ondan yakıyorsunuz.
81 Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini de yaratmağa kadir değil mi? Hiç tartışmasız (öyledir); O, yaratandır, bilendir.
82 Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri, ona yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.
83 Her şeyin melekûtu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz.
AÇIKLAMA
64. Kafirlerin sorusuna, delil ile karşılık veriliyor. Bu hususu 48. ayette nakletmiştik. Onlar, "Kendisiyle tehdit ettiğiniz kıyamet ne zaman gelecek?" diye soruyorlardı, ama asıl gayeleri kıyametin vaktini öğrenmek değildi. Bilakis ölümden sonra insanın diriltilmesinin mümkün olmadığını ve bunun akla aykırı düştüğünü kabul ediyorlardı. Bu nedenden ötürü sözkonusu soruya ahiret hakkında deliller serdedilerek cevap verilmiştir.
İbn Abbas, Katade ve Said bin Cübeyr'den rivayet edildiğine göre, Mekke'nin ileri gelenlerinden bir şahıs çürümüş bir kemik getirerek, onu Rasûlullah'ın (s.a.) karşısında ufalamış ve havaya savurduktan sonra, "Ey Muhammed" demiş. Bu ölüyü kim diriltecek ve bu çürümüş kemiklere kim can verecek? Bu soruya cevap olarak, sözkonusu ayeti kerime nazil olmuştur.
65. Yani, insan başlangıçta bir hücreydi. Daha sonra biz onun bedensel özelliklerini, tıpkı diğer hayvanlar gibi geliştirdik. İnsanlarda hayvanlar gibi yerler, içerler ama onlardan farklı olarak insanlara akıl, şuur ve düşünme, hitab etme v.s. yetenekleri verilmiştir. Tüm bunlara rağmen insanoğlu yine de yaratıcısına karşı gelmekte, nankörlük etmektedir.
66. Yani, bizi de diğer mahlukat gibi aciz sanmaktadırlar. Bir insan bir ölüyü nasıl diriltemezse, bizim de diriltemeyeceğimizi sanmayın.
67. Yani, insan kendisine cansız bir maddeden, bir hücreden hayat verdiğimizi unutmakta ve bu hücreden geliştirdiğimiz insanoğlu bize karşı gelmektedir.
68. Bu ayetin diğer bir anlamı da şöyledir: "Biz bu yeşil ağaçlara, kendilerinden ateş elde edebilme özelliği verdik. Böylece siz bu ağaçlardan odun keserek ateş elde ediyorsunuz. "Veya", bu ağaçlar, "Marh ve Afar" isimli iki ağaçtır. Onların yeşil dallarını birbirine sürterek ateş elde edersiniz." şeklinde de anlaşılabilir. Nitekim Araplar bu ağaçlardan ateş elde ediyorlardı. Arapların bugün de muhtemelen kullandıkları bu ağaçlar çakmak vazifesi görüyorlardı.
Nüzul Zamanı: Bu surenin muhtevasından, Mekke döneminin ortalarında veya sonlarına doğru nazil olduğu anlaşılmaktadır.
Konu: Kısaca bu surede, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkar etmenin, alay ve zulüm ile karşı koymanın korkunç sonuçlarıyla Kureyşli müşrikler korkutulmaktadır. Her ne kadar deliller öne sürülerek açıklamalar yapılıyorsa da bu surede "İnzar" esastır ve ağır basmaktadır.
Üç hususta deliller öne sürülmüştür.
1) Tevhid hakkında delil olarak, kâinatta cerayan eden hadiselere işaret edilerek, insanın aklına hitab edilmiştir.
2) Ahiret hakkında ise, kâinat, insan yapısı ve her akıl sahibinin düşünebileceği hususlar delil olarak ileri sürülmüştür.
3) Risalet hakkında şunlar delil olarak verilmiştir: Hz. Peygamber (s.a) İslam'ın tebliği dolayısıyla çektiği meşakkatlerden ötürü, sizlerden hiçbir surette ücret istemez. Çünkü, o bunları karşılıksız yapmaktadır. Ayrıca Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ ettiği mesaj akla uygundur ve bu mesajı kabul etmek sizlerin yararınadır.
Burada, kalplerdeki kilitlerin kırılması ve kalbinde az çok duygu bulunan hiçbir kimsenin etkilenmekten hali kalmaması için, kuvvetli bir üslûbla tehdit ve tenbih gayet şiddetli bir şekilde tekrarlanmıştır.
İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace ve Taberani, Hz. Muakkıl b. Yesar'dan, Rasûlullah'ın (s.a) şöyle bir hadisini rivayet etmişlerdir: "Yasin Suresi Kur'an'ın kalbidiir." Fatiha Suresi hakkında, adeta Kur'an'ın bir özeti olduğundan nasıl "Kitab'ın anası" denmişse, Yasin suresi için de "Kur'an'ın çarpan kalbi" denmiştir. Sureye böyle denilmesinin nedeni, onun etkileyici bir üslûbta ruhları harekete geçirmesi ve onları durgunluktan kurtarmasıdır.
Yine Hz. Muakkıl b. Yesar'dan İmam Ahmed, Ebu Davut ve İbn Mace, Rasûlullah'dan şöyle bir hadis rivayet ederler: "Ölmekte olanlara Yasin Suresi'ni okuyun." Hadisin maksadı, ölüm yaklaştığında, İslam'ı toplu bir şekilde hatırlatmak ve İslam akidesinin zihinlerde tazelenmesini sağlamaktır. Böylece sözkonusu kişinin gözü önünde ahiret manzarası canlanacağı için, öbür dünyada ne gibi sahnelerle karşılaşacağını bilir ve kendisini buna hazırlar. Bunun bir faydası olabilmesi için kişi Arapçayı bilmiyorsa da, zikrin amacına ulaşabilmesi bakımından mealini okuması gerekir.
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 Yâsin.1
2 Andolsun hikmetli Kur'an'a,
3 Gerçekten sen, gönderilen (peygamber)lerdensin.2
4 Dosdoğru olan bir yol üzerinde.
AÇIKLAMA
1. "Yasin"in anlamı, İbn Abbas, İkrime, Dahhak, Hasan Basri ve Sufyan b. Uyeyne'ye göre, "Ey İnsan" veya "Ey Şahıs"tır. Bazı müfessirlere göre ise Yasin, "Ya Seyyid"in kısaltılmışıdır. Bu tevile göre, ayetin muhatabı Rasûlullah'dır.
2. Böyle bir başlangıç -haşa- Rasûlullah'ın (s.a) peygamberliğinden şüphede olması ve Allah'ın onu inandırmaya çalışması anlamına gelmez. Bu şekilde bir giriş, Kureyşli müşriklerin, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini şiddetle inkâr etmelerinden ötürü yapılmış ve bu yüzden Allah surenin başında "Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin" diye buyurmuştur. Yani kafirler gerçekten büyük bir yanılgı içindedirler. Bundan dolayı Kur'an'a yemin edilerek, Kur'an "Hakim" sıfatıyla birlikte anılmıştır. "Kur'an senin peygamberliğine bir delildir ve hikmet doludur." Böylesine hikmetli sözleri ancak bir peygamber tebliğ edebilir. Çünkü bu sözler bir insanın yeteneklerinin çok üstündedir. Hz. Muhammed'i (s.a) tanıyan herkes bu sözlerin ona ait olmadığını veya başka bir kimseden öğrenmediğini çok iyi bilir. (Daha fazla bilgi için bkz. Yunus an: 2, 21-22, 44-4), İsra an: 104-105, Nur-Giriş Bölümü, Şuara an: 1, Neml an: 93, Kasas an: 62-64, 102-109, Ankebut an: 88-91, Rum an: 1-3 ve tarihsel arkaplan bölümü)
5 (Kur'an) Güçlü ve üstün olan, esirgeyen (Allah')ın indirmesidir.3
6 Babaları uyarılıp-korkutulmamış, böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarıp-korkutman için (gönderildin).4
7 Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur; artık onlar inanmazlar.5
8 Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.6
9 Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler.7
AÇIKLAMA
3. Burada Kur'an'ı inzal eden Allah'ın iki sıfatı beyan edilmiştir. Birincisi, Galib ve Kuvvetli, ikincisi Rahim, yani merhametli. Birinci sıfatın beyan edilmesinin nedeni, sözkonusu tebliğ ve nasihatın, sizler onu inkar ettiğinizde aciz bırakılabileceğiniz güçsüz birinden sadır olmamasıdır. Bilakis bu mesaj, herşey üzerinde galip olan kâinatın sahibindendir. O'nun emirlerine kimse karşı koyamayacağı gibi, hiçbir kimse O'ndan kaçıp kurtulamaz. İkinci sıfatın zikredilmesinin nedeni ise, Allah'ın merhametinden ötürü, hidayete ermeniz, dünya ve ahirette başarıya ulaşmanız için, sizlere Kitab ve Peygamber göndermesidir.
4. Bu ayete iki şekilde anlam vermek mümkündür. Birincisi bizim mealde verdiğimiz anlamda. Diğeri ise "gaflet içinde kalmış atalarının uyarıldığı gibi bu toplumu da uyarın" şeklinde. Birinci anlamı kabul ettiğimiz takdirde ayetin şu şekilde anlaşılması mümkündür: "Daha önceden birçok peygamber gelip geçmesine rağmen, bunların yakın zamandaki baba ve dedelerine peygamber gelmemişti. Dolayısıyla bunlar daha önceki nesillere gelen talimatları unuttuğu için, yeniden tebliğde bulunun."
Her iki anlam da doğrudur. Ancak burada akla şöyle bir soru gelebilir: "Bunca zaman içinde kendilerine bir uyarıcı gelmediği halde bu insanlar nasıl sorumlu tutulabilir?" Bu soruya şöyle cevap verilebilir. Allah'ın bir topluma gönderdiği peygamberin talimatları uzak bölgelere kadar yayılır ve onun getirdiği ışık yanmaya devam ederse, yeni bir peygamberin gönderilmesine gerek yoktur. Fakat onun getirdiği ışık ne zaman söner ve izleri yok olursa, işte o zaman Allah yeni bir peygamber gönderir. Bir peygamberin talimatları diri ve net olarak kaldığı sürece, o dönem bir peygamber olmaksızın geçti denemez. Araplara Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Şuayb, Hz. Musa, Hz. İsa gibi peygamberler gelmiş, ayrıca onların talimatlarını yinelemek için Arabistan'a içeriden ve dışarıdan gelenler olmuştur. Bundan, Araplar arasında bu "mesaj"ın bilindiği anlaşılıyor. Ancak mesajın izleri kaybolmaya yüz tutup hurafeler ile karıştığında, Hz. Muhammed (s.a) Allah'ın izniyle peygamber seçilmiştir. Böylece Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği ile birlikte gelen mesajın kaybolmayacağı ve hurafelerle karışmayacağı garanti edilmiştir. (İzah için bkz. Sebe an: 5).
5. Burada kesinlikle iman etmemeye karar vermiş ve Rasûlullah'ın (s.a) her dediğine karşı çıkma durumunda olan kimselere işaret olunmaktadır. Onlar hakkında "azabı hak ettiler ve artık, iman etmezler" şeklinde karar verilmiştir. Bundan şöyle bir anlam çıkar: Hz. Peygamber (s.a) gerektiği şekilde tebliğ yapmış olduğu halde yine de inkarlarında diretirlerse şayet, Allah bu inatlarından ötürü onlara iman nasip etmez. Aynı konu ileride şu şekilde açıklanmıştır: "Sen ancak zikre uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin." (Yasin: 11)
6. "Boyun halkası" ifadesi ile onların hakkı kabullenmelerine engel olan inatları kastedilmiştir. "O halkalar çenelerine kadar dayanmıştır ve bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır" ifadesiyle de tekebbür göstererek kasıldıkları anlatılmak isteniyor. Allah, inatçılıkları dolayısıyla onların boyunlarına, kibir ve büyüklenme halkası geçirmiştir, ne kadar delil getirilirse getirilsin hakikati göremezler ve apaçık delilleri bile kabul etmezler.
7. "Önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çektik" ifadesi ile onların yapılarındaki inat ve kibir dolayısıyla geçmiş olaylardan ders almadıkları gibi, geleceklerini dahi hiç düşünmedikleri kastolunuyor. Çünkü taassub, onların her yanını kapladığı ve yanlış düşünceleri gözlerine perde olduğu için, apaçık hakikatleri görememektedirler. Şayet selim bir fıtrata sahip olsalardı, bu hakikatleri görebilirlerdi.
10 Kendilerini uyarıp-korkutsan da, uyarmayıp-korkutmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.8
11 Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarıp-korkutursun. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.
12 Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini de biz yazarız.9 Biz her şeyi, apaçık olan bir kitapta tesbit edip korumuşuz.
13 Sen onlara, o şehir halkının örneğini ver; hani oraya elçiler gelmişti.10
AÇIKLAMA
8. Bu, "tebliğ etmeye gerek yok" anlamına gelmez. Yani senin tebliğin hertürlü insana ulaşır. Bunların bazıları yukarıda zikredilmiştir. Diğerlerinin bahsi ileride gelecek ayetlerde sözkonusu edilecektir. Birinciler, yani tekebbür ve inat içinde olanlar, sana karşı çıkmakta kararlıdırlar. Bu yüzden onlar için üzülmene gerek yok, boşuna meyus olma ve tebliğe devam et. Çünkü sen bu insanların içinde, Allah'tan korkarak, doğru yola girmek isteyen kimselerin de bulunabileceğini bilmelisin. Tebliğ ederken gerçek muhatabın işte bu insanlardır, onları aramak ve bir araya getirmek senin görevindir. Diğerlerini bırak, bu insanları bulmaya çalış.
9. Bundan, insanların amellerinin üç şekilde kaydedildiği anlaşılıyor. Birincisi, insanın iyi ve kötü tüm amelleri Allah'ın indinde kayıtlıdır. İkincisi insanın amelleri anında tespit edilmektedir. Sonra bunlar kıyamet günü ortaya çıkacaktır.
Yani, insan tüm sözlerini, niyetlerini, arzularını zihninde yazılı bulacak ve yine tüm davranışları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçecektir. Üçüncüsü ise insanın ölümden sonra geride bırakacağı iyi ya da kötü tesirlerdir. Bu tesirler nereye ve ne zamana kadar devam ederse, o kimsenin hesabına işlenecektir. Sözgelimi, kişinin çocuğunu iyi veya kötü şekilde terbiye etmiş olması dolayısıyla o çocuğun topluma olan etkileri, yani insanın ektiği tohumun karşılığı olan sevap veya günah, onun hesabına işlenecektir.
10. Kadim müfessirlerin çoğu bu şehri Antakya, iki elçiyi de iki havari sanmışlar ve bu olayın kral Antiochus döneminde geçtiğini söyleyebilmişlerdir. Fakat İbn Abbas, İkrime, Katade, Ka'b el-Ahbar ve Vehb bin Münebbih bu kıssayı Hıristiyanların güvenilir olmayan rivayetlerine dayanarak nakletmişlerdir. Oysa bu kıssanın tarihi bir mesnedi yoktur. Antakya'da bu sülaleden 13 kral, "Antiochus" lakabıyla M.Ö.65'e kadar hüküm sürmüştür. Ayrıca Hz. İsa'nın (a.s) Antakya'ya tebliğ etmeleri için havari gönderdiğine dair Hıristiyanların dayandıkları hiçbir belgeleri yoktur. Bilakis Kitab-ı Mukaddes'in, "Rasullerin işleri" bölümünden, Hz. İsa'nın (a.s) göğe kaldırılışından birkaç sene sonra Hıristiyan mübelliğlerin ilk kez Antakya'ya gittikleri anlaşılıyor. Bundan Allah Teâlâ'nın hiçbir peygamberini oraya göndermediği veya peygamberlerinden birini herhangi bir elçi tayin etmediği belli olmaktadır. Şayet bir şahıs oraya kendiliğinden tebliğ etmeye gitmişse bile, o şahsa Allah'ın peygamberi denilerek, tevil yapılamaz. Yine Kitab-ı Mukaddes'te, Antakya'da yahudi olmayan birçok kimsenin Hıristiyanlığı kabul ettiklerinden söz edilmektedir. Oysa Kur'an yukarıdaki beldenin önemli bir özelliğini, belde halkının peygamberin davetini reddetmiş olmaları ve dolayısıyla azaba uğradıkları şeklinde açıklar. Tarihi hiçbir belgede Antakya'ya azab geldiğine dair bir kayıt yoktur. O halde Antakya halkının peygamberleri reddettiğini ve bu yüzden azaba uğradıklarını iddia etmek mümkün değildir.
Yukarıda da zikredildiği gibi, Antakya sözkonusu "belde" olamaz. Hangi belde olduğu Kur'an'da bildirilmemiş ve Rasûlullah'dan (s.a) bu konuda hiçbir hadis gelmemiştir. Ayrıca bu "Rasûllerin" kim olduklarından da bahsedilmemiştir. Kur'an kıssayı sadece bir vakıa olarak zikrettiği için belde ve Rasûllerin isimlerinin bilinmesi pek gerekli değildir. Sözkonusu kıssanın aktarılma amacı: "Kureyşlilere sizler nasıl inat ve zıtlıkla Rasûlullah'ı (s.a) inkar ediyorsanız, o beldedekiler de aynı yanılgı içindeydiler. Aynı yolu takip ettiğiniz ve inadınızda ısrarlı olduğunuz takdirde, sizlerin sonu da o beldedeki insanlar gibi olacaktır" demek suretiyle uyarıda bulunulmaktadır.
14 Hani biz onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat onlar ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik; böylece dediler ki: "Şüphesiz biz, size, gönderilmiş elçileriz."
15 Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz olan bir beşerden11 başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir.12 Siz, yalnızca yalan söylemektesiniz."
AÇIKLAMA
11. Diğer bir anlamıyla "Sizde bizim gibi bir insansınız ve peygamber olamazsınız" demek istiyorlar. "Muhammed bir peygamber değildir. Çünkü o da bizim gibi bir insandır" şeklinde aynı düşünceyi Mekke'deki müşrikler de savunuyordu.
"Dediler: Bu peygambere ne oluyorki yemek yiyor, çarşılarda geziyor, ona kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmeli değil mi?" (Furkan: 7)
"Kalbleri eğlencededir. O zulmedenler (aralarındaki) şu konuşmayı gizlediler. Bu (Muhammed)'de sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?" (Enbiya :3)
Kur'an-ı Kerim Mekkeli müşriklere, "bu tür cahilce düşünceleri ilk kez sizler ortaya atmış değilsiniz. Bilakis sizden önceki toplumlarda da "bir beşer rasûl, bir rasûl de beşer olamaz" şeklinde cahilce düşünceler öne sürmüşlerdi" diye bildiriyor. Nitekim Nuh kavminin ileri gelenleri de, onun risaletini reddederken aynı şeyleri söylemişlerdir.
"(Nuh) kavminin içinden ileri gelen bir grup (şöyle) dedi: Bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz atalarımızdan böyle birşey işitmedik." (Müminun: 24)
Ad kavmi, Hz. Hud (a.s) için aynı şeyleri söylemişlerdir.
"(Ad) kavminden kendilerine dünya hayatının bol nimetlerini verdiğimiz o inkar eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursunuz." (Müminun: 33, 34)
Semud kavmi, Hz. Salih (a.s) için aynı şeyleri söylemiştir. "Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz, dediler." (Kamer:24)
Yaklaşık olarak tüm peygamberler, kafirlerin "siz bizim gibi bir beşerden başkası değilsiniz" itirazları ile karşılaşmışlar ve onlara "biz de sizin gibi bir beşerden başka birşey değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Allah'ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz. Müminler Allah'a tevekkül etsinler." (İbrahim: 11) diye cevap vermişlerdir.
Bundan sonra Kur'an her dönemde, aynı cahilce düşüncelerin, bazı kimseleri hidayetten alıkoyduğunu ve dolayısıyla onlara azab geldiğini bildiriyor:
"Böyledir, çünkü peygamberleri açık deliller getirirlerdi, fakat onlar: "Bize bir insan mı yol gösterecek" dediler ve yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Allah Gani'dir, Hamid'dir" (Tegabun: 6)
"İnsanlar bize yol gösterici olamaz", şeklinde bir düşünceye dayanarak yüz çevirdiler ve inkar ettiler."
"Zaten kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şey, hep, Allah bir insanı mı peygamber gönderdi? demeleridir." (İsra: 94)
Kur'an daha sonraları, "Allah insanların hidayeti için, peygamber olarak her zaman insanları gönderir, melekleri değil. Çünkü insanlara, ancak insan olan bir peygamber örnek olabilir. Oysa insanoğluna melek veya başka bir varlık örnek olamaz" demiştir.
"Biz senden önce yalnız kendilerine vahyedilen erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. Ölümsüz de değillerdi." (Enbiya: 7-8)
"Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlerde yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için sınama yaptık. Sabrediyor musunuz? (bakalım) Rabbin herşeyi görendir." (Furkan: 20)
"Deki: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik." (İsra: 95)
12. Bu, Mekkeli müşriklerin içinde oldukları başka bir cehaletti. Onlar, "Allah insana hidayet ve vahy göndermez" diyorlardı. Günümüzde Rasyonalistlerde (akılcılar), "Allah bu dünyadaki işlere karışmaz, dünya ile bir ilgisi yoktur, bu insana kalmış bir husustur" diyerek aynı şeyleri tekrarlamaktadırlar.
16 Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten sizin için gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilmektedir."
17 "Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur."13
18 Onlar dediler ki: "Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa14 uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acıklı bir azab dokunacaktır."
19 Dediler ki: "Uğursuzluğunuz, sizinle birliktedir.15 Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz."16
20 Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun" dedi.
21"Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet17 bulmuş kimselerdir."
AÇIKLAMA
13. Yani, bizim görevimiz Alemlerin Rabbi olan Allah'ın mesajını sizlere ulaştırmaktır. Sizlere bu mesajı kabul ettirmek bizim elimizde değildir. İster kabul edin, ister reddedin. Ancak reddeddiğiniz takdirde bunun sorumluluğu sizlere aittir. Biz kendi görevimizi yaparak, sizlere Allah'ın mesajını tebliğ ettik.
14. Bu ifadeyle, "Sizler uğursuzsunuz, sizin yaptıklarınız dolayısıyla tanrılarımız kızdı ve bu yüzden başımıza musibetler, felaketler geldi" demek istiyorlar. Aynı sözleri münafıklar ve kafirler Hz. Peygamber'e (s.a.) söylüyorlardı.
"Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde bulunsanız, yine ölüm sizi bulur. Onlara bir iyilik erişirse, "Bu Allah katındandır" derler. Onlara bir kötülük erişirse, "Bu senin yüzündendir" derler. Deki: "Hepsi Allah katındandır." Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamıyorlar." (Nisa: 78)
Kur'an'ın birçok yerinde böyle insanlara bu cahilane düşüncenin yeri olmadığı, kafirlerin diğer peygamberlere de aynı itirazları öne sürdükleri bildirilmiştir. Nitekim Semud kavmi de aynı şeyleri söylemiştir.
"Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık dediler, uğursuzluğunuz Allah'ın yanındadır. Doğrusu siz imtihan olunan bir kavimsiniz." (Neml: 47)
Firavun'un kavmi de aynı tavır içindeydi: "Onlara bir iyilik geldiği zaman; bu bizim (yüzümüzdendir), derler. Kendilerine bir kötülük ulaşırsa Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzlukları Allah katındandır, fakat çokları bilmezler." (A'raf: 131)
15. Hiç kimse, bir başka kimse için uğursuz değildir. Uğursuzluk insanın kendisindendir. Çünkü herkesin nasibi takdir edilmiştir.
"Her insanın amellerini kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitab çıkarırız." (İsra: 13)
16. Yani, sizler öğütten kaçıyor ve hidayetten değil, dalâletten hoşlanıyorsunuz. Bu sebepten, hak ve bâtıl hakkındaki düşünceleriniz bir delile değil, evham ve hurafelere dayanıyor.
17. Allah'ın bu salih kulu, elçilerin doğruluğunu bir cümlede özetlemiştir. Yani, bir Rasûl'un "hak" olması iki şarta dayalıdır. 1) Söz ve fiil, 2) İhlas. Sözkonusu şahsın öne sürdüğü deliller şudur: Birincisi, "Bu elçiler sizlere makul olan birşeyi tebliğ ediyorlar ve kendilerinde de herhangi bir kötülük bulunmamaktadır." İkincisi ise, "Hiçkimse onlara, kendi menfaatleri için tebliğ yapıyorlar diyemez. Dolayısıyla bu kimselerin tebliğ ettikleri mesajın reddedilmesi için makul bir delil yoktur. Kur'an, bu şahsın sözlerini naklederek, aynı zamanda bir Rasûlun "hak" olabilmesi için gereken iki ölçüyü de vaaz etmiştir. Şayet bir Rasûl'un "hak" olup olmadığını anlamak istiyorsanız bu iki ölçüye göre değerlendirme yapmalısınız. Hz. Muhammed'in (s.a) söz ve fiilleri onun doğruluk timsali olduğunu gösterirken ve tüm çalışmalarının ardından, bunları kendi çıkarları için yaptığına dair küçük bir işaret bile bulunmazken, kim, neye dayanarak Hz. Muhammed'in (s.a.) tebliğ ettiği mesajı reddedebilir?
22 "Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? siz O'na döndürüleceksiniz."18
23 "Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler."19
24 "O durumda ise,20 gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum."
25 "Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim;21 işte beni işitin."
26 Ona: "Cennete gir"22 denildi. O da: "Keşke benim kavmim de bir bilseydi" dedi.
27 "Rabbimin beni bağışladığını ve beni ağırlananlardan kıldığını."23
AÇIKLAMA
18. Bu cümle delil olması ve tebliğin hikmetini açıklaması açısından iki güzel örnektir. Birinci bölümde; mahlukatın, yaratıcısı olan Allah'a itaat ve kulluk etmesinin, aklın ve fıtratın gereği olduğunu söylemiştir. Şayet bir mantıksızlık varsa o da insanın kendisini halketmeyen varlıklara kulluk etmesidir. İkinci bölümde ise o şahıs kavmine "Sizler sonunda ölecek ve şimdi kulluktan kaçındığınız yaratanınıza döneceksiniz. O'ndan yüz çevirdiğiniz halde nasıl iyilik bekleyebilirsiniz, bir düşünün" diyerek onların meseleyi idrak etmelerine çalışıyor.
19. Yani, ben apaçık bir günah işlersem eğer, Allah'ın indinde beni kurtarabilecek kadar makbul hiçkimse yoktur. Şayet Allah beni cezalandırmayı dilemişse, ona rağmen beni kurtarmaya kimsenin gücü yetmez.
20. Yani, "Bunların bile bile mabud kabul ettiğim takdirde."
21. Bu cümle, tebliğin hikmet inceliklerini taşımaktadır. Bu salih kul böyle bir ifade kullanmakla onlara, "Benim iman ettiğim Rab sadece benim değil, sizlerin de Rabbi'dir. Ben O'na iman etmekle bir yanılgı içine düşmüş olmuyorum, ancak sizler iman etmemekle böyle bir yanılgıya düşüyorsunuz" diyerek hatırlatmada bulunuyor.
22. Yani, şehadetinin hemen ardından, bu salih kula cennet müjdesi verilmiştir. Melekler onu karşılamak için dizilmişlerken, ona "Firdevs cenneti seni beklemektedir" diye hemen haber vermişlerdir. Bu cümlenin yorumu hakkında müfessirler arasında farklı görüşler vardır. Katâde, "Allah bu kuluna cenneti hemen nasip etmiştir, orada yaşamakta ve rızıklanmaktadır" derken, Mücahid: "Melekler ona sen cennete gireceksin diye müjde vermişlerdir. Yani kıyametten sonra, herkes cennete girerken, o da cennete girecektir" şeklinde bir yorumda bulunmuştur.
23. Bu, üstün bir ahlâk örneğidir. Kendisini katleden kimselere karşı bu salih insanın içinde hiçbir kin ve kızgınlık olmadığı gibi Allah indinden beddua ve şikâyette bulunarak intikam almayı da düşünmemiştir. Bilakis şimdi de onların iyiliklerini isteyerek, "Keşke kavmim de benim sonumdan haberdar olsaydı. Böylelikle küfürlerinden vazgeçerek hidayete erseler" demiştir. Yani, "Benim hayatımdan değilse bile ölümümden ibret alsınlar". Bu şerefli insan kendini katleden insanların dahi cehenneme girmelerini arzu etmemektedir. Aksine onların hidayete ermelerini ve cennete kavuşmalarını temenni ediyor. Bu kimse hakkında Rasûlullah (s.a) şöyle demiştir. "Bu şahıs kavmi için hayatı boyunca da, ölümünden sonra da hep iyilik istemiştir."
Bu kıssa, dolaylı olarak Mekkeli müşriklere şu hakikati öğretmek için zikredilmiştir: Hz. Muhammed (s.a.) ve arkadaşları tıpkı bu kıssada olduğu gibi gerçekten sizlerin iyiliğini isterler. Tüm zulmünüze rağmen bu insanlar sizlere karşı bir kin ve nefret beslememektedirler. Onların kalbinde sizlerden intikam almak gibi bir his de yoktur. Bunlar yalnızca sizlerin sapıklığına karşıdırlar ve hidayete ermenizi istiyorlar. Bunun dışında herhangi bir maksat gütmüyorlar.
Sözkonusu ayet, diğer birçok ayetler gibi "Berzah" aleminin varlığını apaçık ispat etmektedir. Bu ayetten bazı cahillerin sandığı gibi ölümden sonra kıyamete kadar durgunluk olmayacağı anlaşılıyor.
Ancak bu safhada ruh, cismi olmaksızın diridir, konuşur ve işitir, hisseder, memnun da olur, kederli de, dünyadakilere ilgi de duyar. Şayet böyle olmasaydı sözkonusu mümin cennet müjdesini duyduğunda, "Keşke kavmim benim hayırlı sonumdan haberdar olsaydı" diyebilir miydi?
28 Kendisinden sonra ise, kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.
29 (Ancak onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler.24
30 Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir peygamber gelmeyi görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
31 Görmüyorlar mı, kendilerinden önce nice kuşakları yıkıma uğrattık? Onlar, bir daha kendilerine dönmemektedirler.25
32 Ancak onların26 hepsi, toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
33 Ölü toprak kendileri için bir ayettir;27 biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle de onlar ondan yemektedirler.
34 Biz, onda hurmalıklardan ve üzüm-bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık:
35 Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için.28 Yine de şükretmiyorlar mı?29
36 Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri30 nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir.31
AÇIKLAMA
24. Burada ince bir kinaye vardır. Zira onlar kendi kuvvetlerine güvenerek gurur ve nefret içinde, güya bu üç elçiye inananları sindireceklerini sanıyorlardı. Ancak bunların o gücü, Allah'ın azabı geldiğinde bir çırpıda yok olmuştur.
25. Yani, bunların izleri bile kalmamış ve azab geldiğinde kim nereye düşmüşse orada kalmıştır. Bugün hiçkimse onlar hakkında birşey bilmez. Çünkü onların sadece medeniyetleri değil, soyları bile yok olmuştur.
26. Geçen iki ayrı bölümde Mekkeli müşrikler, inkarları, hakkı yalanlamaları, ve Rasûlullah'a (s.a.) karşı koymalarından ötürü kötülenmişlerdi. Şimdi ise sıra Hz. Peygamber (s.a.) ile kafirler arasındaki asıl ihtilafa, yani tevhid ve ahiret akidesine gelmiştir. Rasûlullah (s.a) tevhid ve ahiret akidesini onlara tebliğ ediyor, onlar da karşı çıkıyorlardı. Bu konuda arka arkaya deliller getirmek suretiyle, insanlar düşünmeye davet edilmektedir. Peygamber (s.a) sizlere, kâinatın herşeyi ilan ettiğine bir bakın diyor. Nitekim önümüzde bulunan herşey bu hakikate işaret etmiyor mu?"
27. Yani, tevhidin hak, şirkin bâtıl olduğuna bir delil değil midir?
28. Bu cümleye "Onların meyvelerinden ve ayrıca kendi elleriyle yaptıklarından yesinler" şeklinde de bir anlam verilebilir. Yani, ekmek, çorba, reçel, vs. gibi tabii olarak yaratılmış ürünlerden hazırlanan gıda maddeleri.
29. Bu kısa cümlelerle yeryüzündeki bitkiler dünyası, delil olarak öne sürülmüştür. İnsanlar, gece-gündüz yeryüzündeki ürünleri yedikleri ve yararlandıkları halde, onları hiç önemsemiyorlar, fakat gafletten kurtulup dikkat edecek olurlarsa, o zaman, bu mahsulü veren tarlaların, zengin bağ ve bahçelerin, üzerlerinde akan ırmak ve derelerin hiçbirinin kendi kendine oluşmadığını anlayacaklardır. Tüm bunların ardında, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın hikmet ve kudreti gizlidir.
Yeryüzünün hakikati, yapısı ve ne tür elementlerden müteşekkil olduğu hakkında düşünün. Yeryüzü kendi kendine birşey yaratmaya kadir değildir. Bu elementleri ayrı ayrı da incelerseniz, bir terkip halinde de incelerseniz, onların kendi kendilerine can verebildiklerini göremezsiniz. Öyleyse bu cansız topraktan bunca bitkinin meydana gelmesi nasıl mümkün olmaktadır? Araştırdığınız takdirde birkaç sebep olduğunu görürsünüz. Şayet bu sebepler var olmasaydı hayat da olmazdı.
1) Yeryüzünün bazı bölgelerinde, toprağın üstündeki satıhta, bitkiler için gıda vazifesi gören bazı maddeler vardır. Bitkilerin köklerini salabilmeleri ve bazı gıdaları alabilmeleri için, bu üst satıh daha yumuşaktır.
2) Yeryüzünde çeşitli durumlarda akan suların içinde bazı maddeler vardır. Bu maddeler suyun içinde bulunmakla, bitkilerin gıda almalarını sağlarlar. Bitkiler bu suyu kökleri vasıtasıyla yerin altından alırlar.
3) Arzın üstündeki hava, dünyayı semavi afetlerden koruduğu gibi, ayrıca bulut olarak yağmurun yağmasını da sağlar. Bitkilerin canlılığını sürdürebilmeleri ve büyümeleri için gerekli olan bazı gıdalar da hava içerisinde bulunmaktadır.
4) Ayrıca bitkilerin münasip bir sıcaklık ve mevsimde ortaya çıkmaları güneş ve yeryüzü arasındaki dengeli ilişki sayesinde olmaktadır.
Bu dört temel unsurun (onların neden olduğu daha birçok hadise vardır) biraraya gelmesiyle bitkilerin yaşaması mümkün olmaktadır. Bütün bu şartlar önceden hazırlanarak, ayrı tohumlardan ayrı cinste bitkiler çıkmıştır. İşte toprak, su, hava ve mevsim unsurları münasip bir şekilde biraraya geldiği zaman, bitkiler büyümeye ve gelişmeye başlarlar. Her tohumdan aynı cinste çıkan bitki ve ağaçlar soya dayalı ortak özellikler taşırlar. Ayrıca bu bitki ve ağaçlar birkaç değil sayısız çeşitte yaratılmışlardır. Böylece bu sayısız çeşitteki bitkiler, insanlar ve hayvanlar için, gıda, elbise, ilaç ve daha birçok ihtiyacı karşılamaktadırlar.
Bu hayret verici nizam hakkında, inat ve taassuba saplanmamış bir insan düşünecek olursa eğer, bütün bu nizamın kendiliğinden olmadığına ve bu ihtişamın ardında hikmete dayalı bir plan olduğuna, vicdanı hemen şehadet edecektir. Öyleki o hikmet sayesinde toprak, su, hava ve mevsimler münasip bir dengeye göre biraraya gelmişler ve böylece insanların, hayvanların ve bitkilerin ihtiyaçları yaratılmıştır. Akıl sahibi hiçbir insan, böylesine muazzam bir nizamın sadece bir tesadüf eseri olduğunu düşünemez.
Dolayısıyla bunları birkaç ilahın yaratmadığı ortaya çıkıyor. Toprak, hava, su, güneş, bitkiler, hayvanlar ve insanlar da olmak üzere hepsinin yaratıcısı ve Rabbi tek olan Allah'dır. Şayet bunların herbirisinin ayrı ayrı Rabbi olsaydı bu muazzam nizam, o denli ince ilişkilerle oluşmuş bir sistem haline gelemezdi. Yine milyonlarca yıldız, böylesine bir birliktelik olmadan akıp gidemezdi.
Tevhid hakkında deliller serdedildikten sonra, "Bunlar şükretmiyorlar mı?" diye buyuruluyor. Yani hayatlarını sürdürebilmeleri için gereken herşeyin yaratılmış olmasına rağmen, onlar başkalarına şükrediyorlar ve bir çöp bile yaratmaya muktedir olamayan şeylere secde ve ibadet ederek, nankörlükte bulunuyorlar.
30. Yani, O her ayıptan münezzehdir. O'nda hiçbir zaaf ve eksiklik olmadığı gibi ortağı da yoktur. Müşrikler Allah'a ortak koştukları için bu deliller öne sürülmüştür. Çünkü şirk koşmak - Allah'a sığınırız- Allah'da bir zayıflık ve noksanlık var demektir. Güya o ortaklar, Allah'ın eksik yönlerini tamamlayacak ve O'na yardım edeceklerdir. Yine onlar, Allah'ı dünyadaki hükümdarlar gibi zannederek kendisinin vezir ve müşavirlere muhtaç olduğunu ve sevgili veliaht ve yakınlarının hükümranlığına karışabileceklerini tasavvur ederler. Böylesine cahilce tasavvurlar olmasaydı, şirk de olmazdı. Bu nedenden ötürüdür ki Kur'an'ın çeşitli yerlerinde Allah'ın müşriklerin iftira ettikleri tüm ayıp, zaaf ve noksanlıklardan, pak ve münezzeh olduğu bildirilmiştir.
31. Bunlar Tevhid hakkında öne sürülmüş delillerdir. Daha önce zikredilmiş olan bazı gerçekler, burada tekrarlanıyor. Çevrenizde gece gündüz sürekli gördüğünüz şeyler üzerinde dikkatle düşündüğünüz takdirde bile, tevhid akidesine ulaşabilirsiniz. Erkek ve kadının birleşmesinden insan meydana geliyor, hayvanların da dişili-erkekli yaratılmasından onların nesli devam ediyor. Bitkiler de aynı kanunlara bağlıdırlar. Hatta cansız maddelerde de, farklı unsurlar biraraya gelerek, mürekkeb varlıklar oluşuyor. Sözgelimi maddenin temel yapısında bulunan pozitif ve negatif elektronların biraraya gelişiyle birlikte elektrik ortaya çıkmaktadır. Nitekim kâinatın yapısında bulunan tüm maddeler pozitif ve negatif olmak üzere bir çiftten ibarettir. Yani kâinat o kadar hassas ve dengeli bir şekilde inşa edilmiştir ki, akıl sahibi hiçbir insan tüm bunların bir tesadüf sonucu meydana geldiğini söyleyemez. Ayrıca bunca sayısız çiftin biraraya gelerek oluşturduğu bu muazzam nizam, birkaç yaratıcının eseri olamaz. Bu çiftleri biraraya getirmek suretiyle çeşit çeşit mahluku yaratmak, Allah'ın birliğinin apaçık bir ispatıdır.
37 Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp-yüzeriz, hemen onlar artık karanlıkta kalıvermişlerdir.32
38 Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra33 doğru akıp-gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
39 Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).34
40 Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir,35 ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi.36 Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.37
AÇIKLAMA
32. İnsanoğlu gece ve gündüzün devam ettiğini, her an görmektedir. Bir kimse, sadece bu hadise üzerinde bile düşünse, bu nizamın ardında kudret ve hikmet sahibi birinin olduğunu görecektir. "Gece gitmeden gündüz gelmez". Bu kesin bir kanundur ve bu hadisenin, diğer mahlukat üzerindeki tesirlerinden, bu nizamın şüphesiz bir yaratıcının iradesi dahilinde hareket ettiği anlaşılmaktadır. Yeryüzünde insanlar, hayvanlar, bitkiler, hatta su, hava ve diğer maddelerin varlığı güneşin yeryüzü ile arasında olan münasib bir mesafe sayesinde mümkün olabiliyor. Yine bazı bölgeler, bazı zaman dilimleri içinde güneşin etki alanına girerek, aydınlanırlar. Şayet böyle olmasaydı oralarda hayatı sürdürmek mümkün olmazdı. Güneş yeryüzünden şimdiki durumundan daha az veya çok uzakta olsaydı, ya da bir bölgede sürekli gece, diğer bir bölgede sürekli gündüz olsaydı, yahut gece ve gündüzün deveranı çok hızlı, çok yavaş veya düzensiz, kısaca gelişigüzel olsaydı, böyle bir halde hayat mümkün olmazdı.
Öyleki cansız maddelerin biçimsel özellikleri dahi farklı olurdu. Bir kimsenin kalp gözü kapalı değilse eğer, bu nizamda Allah'ın varlığını açıkça müşahade eder. O Allah ki çeşit çeşit mahluku yarattı. Ve onların hayatını sürdürebilmesi için güneş ile arz arasında uygun bir mesafe tayin etti. Tüm bu sarih delillere rağmen, bir insan Allah'ın birliğini hâlâ müşahede edemiyor, bu gayet dakik ve ince sistemin bir tesadüf eseri olduğunu sanarak herhangi bir delilin olmadığından sözediyorsa bu kimse akılsızın biridir.
33. Bu ifade ile "güneşin sonunda nerede istikrar bulacağı" kastolunuyor. Bu ayetin gerçek anlamı, insanoğlu kâinatı bütünüyle kavrayabildiğinde ortaya çıkacaktır. Ancak insanın bilgisi sınırlıdır. Bugün bildiği, yarın elde ettiği bilgi vasıtasıyla, onun görüşlerini ve öne sürdüğü teorilerini değiştirebilir. Sözgelimi insanlar dün güneşin, dünyanın etrafında döndüğüne, bilimin ilerlemesiyle ortaya çıkan modern teorilere (güneş sistemi) göre ise, dünyanın, yıldızlar ve gezegenlerin güneşin etrafında döndüğüne inanıyorlardı. Yani güneş sabittir. Oysa bugünkü düşüncelere göre, sadece güneş değil, tüm yıldız ve gezegenler (ki önceden sabit kabul ediliyorlardı), bir yöne doğru akıp gitmektedirler. Kısaca daha önce sabit olduğu sanılan gezegenlerin saniyede 10 veya 100 mil hızla hareket ettiği kabul edilmektedir. Astronomi bilginlerine göre güneş tüm sistemle birlikte saniyede 20 km. hızla hareket etmektedir. (Daha fazla bilgi için bkz. Britanica Ansiklopedisi, Yıldız ve Güneş mad.)
34. Yani ayın durumu hergün değişmekte ve birinci gün hilal iken, 14. gün Bedir haline gelmektedir. Daha sonra tekrar yavaş yavaş küçülerek eski şekline dönüşmektedir. Bu hadise milyonlarca yıldan beri, bir değişikliğe uğramadan sürüp gider. Dolayısıyla insanoğlu, ayın hangi gün nasıl bir şekil aldığını hesap edebilmektedir. Aksi takdirde bunu hesap edebilmek mümkün olmayacaktı.
35. Bu cümle iki anlama da gelebilir ki, ikisi de doğrudur. Birincisi; güneş, ayı kendi yörüngesine çekebilecek kadar güçlü değildir ve ayın yörüngesine girerek ona çarpabilir. İkincisi, ay için tayin edilen vakitte güneş çıkmaz. Yani gece mehtap varken, aniden güneşin ortaya çıkması mümkün değildir.
36. Gece ve gündüzün birbirine karışması da sözkonusu değildir.
37. "Felek", kelimesini Araplar yıldızların ekseni için kullanırlar. Gökyüzü anlamına da gelir. Burada "Hepsinin ayrı felekte yüzdükleri" şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Böylece dört hakikate birden işaret olunmaktadır:
1) Sadece güneş değil, ay, yıldızlar, gezegenler, samanyolu v.s. hepsi de hareket etmektedirler. 2) Bunların herbirinin ekseni ayrı ayrıdır. 3) Felekler değil, yıldızlar, gezegenler hareket etmektedirler. 4) Bunlar suda herhangi bir maddenin görünüşü gibi fezada da yüzmektedirler.
Elbette bu ayet ile astronomi bilgisi vermek istenmemektedir. Burada insanlar sadece düşünmeye davet ediliyorlar: Yani sizler yeryüzünden gökyüzüne değin, nereye bakarsanız bakın, Allah'ın ayetlerini görürsünüz ve hiç bir varlığın Allah'ın ortak koştuğuna dair bir emare bulamazsınız. İçinde bulunduğumuz güneş sisteminin ne derece büyük olduğu şu hususlardan anlaşılmaktadır: Güneş dünyadan 300 kat daha büyüktür. Neptün'ü en uzak gezegen olarak kabul edecek olursak, güneş ile arasındaki mesafenin 2793 mil olduğunu görürüz. Şayet Plüton'u kabul edersek onun da güneş ile arasındaki mesafe 460 mildir. İçinde bulunduğumuz güneş sistemi, bu kâinatın bir parçası olduğuna göre, buradan hareketle tüm kâinatın büyüklüğünü tahmin edebilirsiniz. Dünyanın kendisinin bağlı olduğu güneş sisteminde 3 milyar gezegen vardır. Yeryüzüne en yakın gezegenden dünyamıza, bir ışık 4 senede ulaşır. Bu güneş sistemi anlaşıldığı kadarıyla, iki milyon sistemden sadece biridir. Bizim güneş sistemimize en yakın başka bir sistem arasında o kadar uzak bir mesafe vardır ki, ondan bizim sistemimize ışık hızıyla bir milyon yılda ulaşılabilir. Uzak olanlar ise, bugünün hesaplarına göre yüzmilyon yılda ulaşır. Yine bildiklerimizin dışında başka alemler olup olmadığından emin değiliz.
Bugüne kadar kâinat hakkındaki bilgiler dünyada bulunan aynı maddelerden müteşekkil olmaları ve aynı kanunlara tabi bulunmaları sayesinde elde edilmiştir. Şayet böyle olmasaydı, dünyamızdan öbür gezegenlerin niteliği hakkında tahminler yürütmek mümkün olmayacaktı. Bu, tüm kâinatın yaratıcısının ve sahibinin bir olduğunun ispatıdır. İçinde milyonca yıldan bu yana varlığını devam ettiren sayısız yıldızlar ve gezegenler bulunan bir muazzam nizamın ardında bir gücün, kuvvet ve hikmet sahibinin bulunmadığını hiçbir akıl sahibi öne süremez.
41 Onların soylarını dolu gemilerde (ana rahimlerinde) taşımamız da kendileri için bir ayettir.38
42 Ve kendileri için binmekte oldukları bunun benzeri (nice) şeyleri yaratmamız da.39
43 Eğer dilersek onları batırır-boğarız; bu durumda ne onların imdadına yetişen olur, ne de onlar kurtulabilirler.
44 Ancak bizden bir rahmet olması ve (onları) belirli bir zamana kadar yararlandırmamız başka.40
45 Onlara: "Önünüzde olandan41 ve arkanızda olandan korkup-sakının, belki esirgenirsiniz" denildiğinde, (dinlemeyip küfre saparlar)
46 Onlara, Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyi görsün, mutlaka ondan yüz çeviricidirler.42
47 Ve onlara: "Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin" denildiği zaman da, o küfre sapanlar iman edenlere dediler ki: "Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz."43
48 Ve derler ki:44 "Eğer doğru söylüyorsanız45 bu tehdit (etmekte olduğunuz yıkım ve azab) ne zamanmış?"
49 Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle çekişip-dururken o kendilerini yakalayıverir.
50 Artık ne bir tavsiyede bulunmağa güç yetirebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.46
AÇIKLAMA
38. Burada işaret olunan gemi, Hz. Nuh'un gemisidir. "Ve onun içinde zürriyetlerini taşıdık" ifadesinde geçen "zürriyet", Hz. Nuh'un (a.s) ashabıdır. Çünkü Nuh tufanında Hz. Nuh'un (a.s) ashabı dışında tüm adem nesli helak olmuştu. Bu yüzden Hz. Nuh'un (a.s) ashabı "insan nesli" şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim kıyamete değin tüm insanlık aynı nesilden gelmektedir.
39. Burada tarihte ilk gemiyi Hz Nuh'un (a.s) yaptığına işaret vardır. Ondan önce insanlar nehirleri ve denizleri aşmanın yolunu bilmiyorlardı. Cenab-ı Allah bu bilgiyi Hz. Nuh (a.s) vasıtasıyla insanoğluna vermiştir. Allah'ın salih kulları gemiye binerek tufandan kurtuldukları zamandan bu yana tüm nesiller gemiyle denizlerde sefere çıkmaya başlamışlardır.
40. Daha önceki ayetlerde Tevhid hakkında deliller serdedilmiş ve insanoğlunun tabiat üzerindeki tasarruf hakkının Allah'ın bir lütfu olduğu belirtilmişti. Tabiat kuvvetleri üzerindeki tasarruf gücü insanın kendi elde ettiği bir güç olmayıp, Allah'ın bağışladığı ilim vasıtasıyla mümkün olmaktadır. Aksi takdirde insanların bu büyük kuvvetlere hakim olması ve kendi başına bu kuvvetleri kullanma sırlarını keşfetmesi sözkonusu olamazdı. Yine de insan tabiat kuvvetlerine Allah'ın izin verdiği sürece hükmedebilir ve tabiat kuvvetleri de bu zaman zarfında insana tabi olurlar. Nitekim bugün insanın hizmetinde olan tabiat kuvvetleri Allah'ın dilemesiyle aniden insan hayatını tehdit etmeye başlar ve insan tabiatın karşısında çaresiz kalır. Bu gerçeği açıklamak amacıyla gemilerin denizlerde yüzmesi örnek olarak veriliyor. Şayet Allah, Hz. Nuh'a (a.s) gemi yapma tekniğini öğretmese ve iman edenleri ona bindirerek insanoğlunun yeryüzüne yayılmasını sağlamasaydı, insanlık tufanla birlikte yok olurdu.
Allah gemi yapabilmenin yolunu öğrettiğinden bu yana insanoğlu nehirleri ve denizleri aşmayı başarabilmiştir. İnsanlar bu sahada ne kadar gelişme gösterseler de sonuçta denizlere hakim oldukları söylenemez. Su, bugün de Allah'ın buyruğu altındadır ve Allah dilediği anda tüm gemileri içindekileriyle suya gömer.
41. Yani, sizden önce geçmiş toplumlar.
42. "Ayet" kelimesi ile Allah'ın kitabının ayetleri kastedilmektedir. Bu ayetler vasıtasıyla insanlara nasihatta bulunulur. Ayrıca kâinatın ayetleri (insan vücudu, insanlık tarihi) ibret alınmak isteniyorsa eğer, insanlar için nasihattırlar.
43. Bu ifade ile, onların inkarlarından ötürü sadece akıllarının değil duygularının da kalmadıklarına işaret ediliyor. Onlar, Allah katında sahih bir anlayışa sahip olmadıkları gibi, insanlara da kötü davranıyorlar. Nasihata sırt çevirip içinde bulundukları dalâlet için, mazeretler öne sürdükleri yetmiyormuş gibi her iyilikten kaçmak için bir bahane buluyorlar.
44. Tevhid'in dışında kafirlerin inkar etmekte oldukları diğer mesele de ahiret düşüncesidir. Ahiret hakkında deliller ileride zikredilecektir. Fakat burada kafirler neyi inkar ettiklerini bilsinler diye özellikle kıyamet ve ahiret tablosu çizilmiştir. Sizler inkar ettiniz diye kıyamet saati iptal olmaz, o muhakkak gelecek ve sizler o günle karşılacakınız.
45. Onların asıl maksatları kıyametin vaktini öğrenmek değildir. Şayet onlara bu vakit, "filan gün, filan saat" gelecektir diye bildirilseydi bile, onların şüpheleri silinmiyecekti. Onların maksadı alay etmek olduğu için, onlara sadece şöyle bir cevap verilmiştir. "Kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüpheniz olmasın."
46. Yani, kıyamet insanların gözleyebileceği bir şekilde yavaş yavaş gelmeyecektir. Bilakis kıyamet insanların hiç ummadığı bir anda gelecek ve kim neredeyse orada kalacaktır.
İbn Ömer ve Ebu Hureyre, Rasûlullah'dan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir. "İnsanlar yürüyorlarken, pazarlarda alışveriş yaparlarken ve meclislerde sohbet ederlerken, aniden Sur'a üfürülecek. Bir kimse kumaş satın alıyorsa eğer, kumaşı elinden bırakmaya vakti olmadan, hayvanlarına su vermek için yalağa götürmüşse su vermeden, sofraya oturduğunda bir lokma almışsa, ağzına götürmeden kıyamet gelecektir.
51 Sûr'a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler.47
52 Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı?48 Bu, (öyle oluyor ki) Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (peygamber)ler de doğru söylemiş."49
53 O, yalnızca bir tek çığlıktan başkası değildir; artık onların hepsi toplanmış olarak huzurumuza getirilmişlerdir.
54 İşte bugün, hiç kimseye50 (hiç) bir şeyle zulmedilmez ve siz de yapmakta olduklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.
55 Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk dolu' bir meşguliyet içindedirler.51
56 Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
57 Orada taptaze-meyveler onların ve istek duymakta oldukları her şey onlarındır.
58 Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır).
AÇIKLAMA
47. "Sur" hakkında açıklama için bkz. Taha an: 78. Birinci Sur ile ikinci Sur arasında ne kadar bir süre olacağı hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Bu zaman süresi yüzlerce veya binlerce yıl olabilir. Ebu Hureyre Rasûlullah'dan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmiştir. "İsrafil Sur'a ağzını dayamış ve emir beklemektedir. Sur'a üç defa üflenecektir. 1) Nefhet'ul-Feza: Tüm dünya donup kalacaktır. 2) Nefhet'ul-Saika: Herşey helak olacaktır. Böylece hiçbir tümsek kalmayacak, yeryüzü dümdüz hale gelecek ve Samed olan Allah'dan başka herşey yok olacaktır. 3) Nefhet'ul-Kıyam'ur Rabb'ul Alemin: Allah "Kalkın" diye mahlukatına nida edecektir ve herkes ayağa kalkacaktır." Bu husus Kur'an'ın çeşitli yerlerinde teyid edilmiştir. Örneğin bkz. İbrahim an: 56-57, Taha an: 82-83
48. Yani, o an idrakten yoksun bir halde uyuduklarını sanacaklar ve birden korkunç bir hadiseden ötürü uykudan sıçrar gibi, kaçmaya başlayacaklardır. Daha fazla bilgi için bkz. Taha an: 78, İbrahim an:18
49. Burada bu cevabı kimin verdiği açıklanmamıştır. Biraz vakit geçtikten sonra gerçeği anlayarak, kendi kendilerine "Vah halimize. Bu, o Rasûl'ün bize haber verdiği şeydir. Oysa biz onu yalanlamıştık" demeleri mümkündür. Yine iman ehlinin, "Hayır uykudan uyanmadınız. Bu ölümden sonraki hayattır" şeklindeki konuşmalarına karşılık verilmiş bir cevap olması da mümkündür.. Ayrıca böyle bir cevabı, kıyamet sahneleri veya melekler de vermiş olabilir.
50. Kıyamet günü Allah Teâlâ, müşriklere, fasıklara ve mücrimlere huzuruna getirildiklerinde hitab edecektir.
51. Bu ifadeden gerçek iman sahiplerinin mahşer meydanında bekletilmeyecekleri anlaşılmaktadır. Onlar hesaba hiç çekilmeden veya kolay bir yargılamadan sonra cennete sevkedileceklerdir. Çünkü onların sicili temizdir ve bu yüzden mahkeme anında bekletilerek eziyete uğratılmayacaklardır. Böylece Allah mahşer meydanında sorguya çektiği mücrimlere bu insanları göstererek, "Bu salih insanlar ile, "bunlar ahmaktır" diye dünyada alay ediyordunuz. Ancak asıl akıl sahibi bunlardır. Çünkü cennete kavuştular, sizler kendinizi akıllı sanıyordunuz. Oysa şimdi işlediğiniz suçlardan ötürü hesap vermektesiniz" diyecektir.
59 "Ey suçlu-günahkârlar, bugün siz bir yana çekilin."52
60 "Ey Adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: -Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;"
61 "Bana kulluk edin, doğru olan yol budur."53
62 Andolsun o, sizden birçok insan-kuşağını saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?54
63 İşte bu, size vadedilmiş olan cehennemdir.
64 Küfre sapmalarınıza karşılık olmak üzere bugün oraya girin.
AÇIKLAMA
52. Bu ayet iki şekilde de anlaşılabilir. Birincisi mümin ve salih insanlar, kafirlerden ayrılacaklardır. Çünkü dünyada aynı kavme, kabileye veya aileye mensup olmalarından ötürü birlikteydiler. Ancak şimdi onlarla bir bağları kalmayacaktır. İkincisi, parti, grup gibi topluluklara mensup olmanın getirdiği ilişkiler kesilerek, herkes yapayalnız sadece yaptıklarının hesabını verecektir.
53. Allah Teâlâ burada "ibadet" kelimesini, "itaat" anlamında kullanmıştır. Daha önce bu konuda açıklamalar yapmıştık. Bkz. Bakara an: 170, Nisa an: 145, En'am an: 87-107, Tevbe an: 30, İbrahim an: 32, Kehf an: 50, Meryem an: 27, Kasas an: 86, Sebe an: 63, Ayrıca İmam Razi'nin Tefsir-i Kebir adlı eserinden, bu konudaki güzel bir açıklamasını aşağıya alıyoruz.
"Şeytana ibadet etme" ifadesinin anlamı, "Şeytan'a itaat etme" demektir. Yani insan sadece Şeytan'a secde etmekten men olunmakla kalmıyor, aynı zamanda ona uymaktan ve itaat etmekten de men olunuyor.
İşte bu bağlamda itaat, ibadet anlamı taşır." Bu ifadelerin ardından İmam Razi şöyle bir soru yöneltiyor. "Şayet itaat kelimesi, ibadet anlamı da taşıyorsa, "Allah'a, Rasûlüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin" ayeti mucibince, bizler, Rasûl'e (s.a.) ve emir sahibi olan kimselere ibadet mi etmiş oluyoruz? İmam Razi bu soruyu yine kendisi cevaplıyor. "Bu kimselere Allah'ın emri ile itaat edilmektedir. Yani onlara itaat etmekle, aslında Allah'a ibadet etmiş oluyoruz. Tıpkı Allah meleklere "Adem'e secde edin" diye emrettiğinde de meleklerin Adem'e değilde, Allah'a secde etmiş olmaları gibi. Bizlerin emir sahiplerine itaatimiz, onların Allah'ın hududlarını çiğnemelerine rağmen devam ederse bu itaat "ibadet" anlamına gelir." İşte o zaman ibadet Allah'a değil, emir sahiplerine yapılmış olur ki bu da şirkin ta kendisidir." İmam-ı Razi daha sonra şöyle devam ediyor. "Size bir şahıs herhangi bir konuda emir verdiğinde, siz o emrin Allah'ın emirlerine uygun olup olmadığını kontrol etmelisiniz. Şayet uygun değilse, bilin ki o şahsın yanında şeytan vardır. Siz bu duruma rağmen verilen emre itaat ederseniz, o takdirde şeytana ibadet etmiş olursunuz. Yine, nefsiniz sizi herhangi bir şey için tahrik ederse, o şeyin İslam'a göre caiz olup olmadığına bakmalısınız. Şayet caiz değilse, nefsin şeytandır veya şeytan nefsinin yanındadır. İşte sen bu durumda nefsine uyarsan, şeytana ibadet etmiş olursun." İmam Razi yine sözlerine şöyle devam ediyor: "Şeytan'a ibadet etmenin dereceleri vardır. Şöyle ki, bazen bir insan bir iş yaptığında, onun tüm organları, dili ve hatta kalbi de o işin yapılmasına iştirak eder. Bazı zamanlar ise, insanın organlarını kullanarak bir iş yapmış olmasına rağmen kalbi ve dili, o işe iştirak etmeyebilir. Nitekim bazı insanlar günah işlediklerinde yaptıklarına kalpleri razı olmaz ve dilleri Allah'dan bağışlanma diler. O, bu şekilde kötü bir iş yaptığını itiraf eder. Böylece bu kimse şeytana sadece organlarıyla ibadet etmiş olur, bazı insanlar da gayet soğukkanlı olarak günah işlerler ve dilleriyle de memnuniyetlerini izhar ederler... Bunlar zahirde de, batında da şeytanın gerçek kullarıdır." (Tefsir-i Kebir c. 7 sh. 103-104)
54. Yani, sizlere akıl verilmediği halde, Rabbinizi unutarak O'nun düşmanlarına kulluk etmiş olsaydınız, o takdirde belki bir mazeret öne sürmek gibi bir şansa sahip olurdunuz. Fakat Allah sizlere akıl vermiştir. Nitekim sizler aklınızı kullanmak suretiyle işlerinizi yapmaktasınız. Ayrıca Allah sizlere mesaj ulaştırmaları için peygamberler de göndermiştir. Ancak buna rağmen sizler, düşmanınızın tuzağına düşmüş ve o da sizleri kandırmayı başarmışsa, o zaman bu sizlerin gafletidir. Bu yüzden sorumlu olmanızın sonucundan hiçbir şekilde kaçamazsınız.
65 Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazanmakta olduklarını da elleri bize söylemekte, ayakları da şahitlik etmektedir.55
66 Eğer dilemiş olsaydık, gözlerinin üstüne bastırır-kör ederdik, böylece yola dökülüp-koşuşurlardı. Fakat nasıl göreceklerdi ki?
67 Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde (en görkemli çağlarında) onları bir başka kalıba sokardık; böylece ne ileri gitmeye, ne de geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.56
68 Kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz.57 Yine de akıllarını kullanmayacaklar mı?
69 Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da.58 O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık olan bir Kur'an'dır.
AÇIKLAMA
55. Bu emir, Kıyamet gününde bile suçlarını reddeden, şahitlik yapanları yalanlayan ve amel defterlerinin sıhhatini inkâr eden, suçlu kimseler hakkında verilecektir. Allah Teâla, "ağızlarınızı kapatın" diye emrettiğinde, onların uzuvları konuşmaya başlayacak, ne yaptıklarını tek tek anlatacaklardır. Bu esnada sadece eller ve ayaklar değil, diğer yerlerde ifade edildiği gibi, gözleri, kulakları, dilleri ve hatta derileri bile, nasıl kullanıldıkları hakkında şahitlikte bulunacaklardır.
"O gün, dilleri, elleri ve ayakları, yaptıklarına şahitlik edeceklerdir." (Nur: 24)
Burada şöyle bir soru akla gelebilir. Bir ayette Allah'ın onların ağızlarını mühürleyeceği (kapatacağı) ifade edilirken, diğer bir ayette (Nur:24) onların dillerinin şahitlik yapacağı söyleniyor. Bu iki ayet, birliktelik içinde nasıl anlaşılır? Bu sorunun cevabı şu şekildedir: Ağızların kapatılması ile onların kendiliğinden konuşma haklarının ellerinden alınacağı kastolunuyor. Yani, bundan sonra dilleri onların iradeleriyle konuşamayacaktır. Dillerin şahitlik etmesi ise, dillerin kendiliğinden; "Bu zalim beni şöyle kullandı, şu küfürleri ettirdi, şu fitnelere aracı etti, şurada ve şu şekilde beni, senin kullarına karşı konuşturdu" biçiminde konuşmasıdır.
56. Kıyamet manzarası gözler önüne serildikten sonra şöyle deniliyor: Sizlere kıyamet oldukça uzak gözükmekte, fakat hiç değilse şimdiden ciddi bir şekilde düşünün ve şöyle bir çevrenize bakın. Sizler nesiniz ki dünyada böbürleniyorsunuz? Herşeyiniz Allah'ın elindedir ve sizler O'nun karşısında aciz varlıklarsınız. Düşünün bir kere gözleriniz sayesinde çevrenizi görebiliyor ve böylelikle işlerinizi yürütebiliyorsunuz. Oysa Allah, bir emri ile sizleri gözlerinizden mahrum ederek, karanlıklar içinde bırakabilir. Yine bacaklarınız üzerinde koşuyorsunuz. Fakat Allah bir emri ile sizi felç edebilir. Halbuki sizler Allah'ın belli bir süre için verdiği bu kuvvetler dolayısıyla kendinizi birşey zannedip, şımarıyorsunuz. Ancak bu kuvvetler elinizden alındığında, kendinizin birşey olmadığını anlarsınız.
57. İnsanın yaratılışının tersine dönmesi ile, insanın yaşlanması kastolunuyor. Kişi yaşlandıkça çocuklaşır, tıpkı çocuklar gibi yürüyemez, dolaşamaz. Dolaşmak, kalkmak ve oturmak artık kendisine zor gelir ve bir şeye dayanmadan hareket edemediği gibi yemek yemesi, içmesi, başkalarının yardımı sayesinde mümkün olur. Hatta insan yaşlanınca elbisesini giyemez ve yatağını ıslatır. Konuşurken başkalarını kendisine güldürür. Kısaca dünyaya ilk geldiğinde nasıl çaresizse yaşlılığında da aynı çaresizliğine geri döner.
58. Bu kafirlerin, Hz. Peygamber'in (s.a.) tevhid, ahiret, cennet ve cehennem hakkındaki sözlerini şiir sanıp, önemsemeyişlerine verilmiş bir cevaptır. (bkz. Şuara an: 142)
70 (Kur'an,) Diri olanları59 uyarıp-korkutmak ve küfre sapanları üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
71 Ellerimizin60 yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece onlar, bunlara malik oluyorlar.
72 Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar.
73 Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?61
74 Yardım görürler umuduyla, onlar Allah'tan başka ilahlar edindiler.
75 Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.62
76 Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten biz, onların saklamakta olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.63
AÇIKLAMA
59. "Hayy" (diri) kelimesi ile, düşünen ve tefekkür edebilen insan kastolunmaktadır. Ancak bu tip bir insan, kendisine makul bir şey de söylense kabul etmeyen Hak ve Bâtıl'ı ayıramayan, iyilik tavsiye edildiğinde onu dinlemekten ve anlamaktan aciz olan, kendisine hiçbir şey tesir etmeyen kimse değildir.
60. "El" kelimesi Allah'a atfen ve mecazen kullanılmıştır. Neuzubillah "Allah'ın cismen bir eli vardır ve onu insanlar gibi kullanmaktadır" anlamına gelmez." Bu ifade ile sadece Allah'ın herşeyi yarattığı ve hiç bir ortağı olmadığı kastolunmuştur.
61. Bir nimeti onu verenden başkasına atfetmek nankörlük olacağı gibi, Allah'dan başka birinden nimet beklemekte, nimeti inkar etmektir. Ayrıca verilen nimeti onu verenin rızası dışında kullanmak da nimet-i küfran olur. Bunun için, müşrik, kafir, münafık ve fasık insanların, sadece dilleri ile şükretmeleri yeterli değildir. Sözgelimi Mekkeli müşrikler, hayvanları Allah'ın yarattığında kendi ilahlarının bir katkısı olduğunu da iddia etmiyorlardı. Ancak tüm bunlara rağmen, Allah'ın verdiği nimetleri, kendi ilahlarına adıyorlar ve ayrıca daha fazla nimet elde edebilmek için o ilahlara yalvarıyorlardı. Nitekim onlar için kurban keserlerken Allah'a sadece dilleriyle şükrediyorlardı. Bu yüzden Allah, onların nimeti inkar ettiklerini ve nankör olduklarını söylemektedir.
62. Yani, bu sahte ilahlar aciz ve zavallıdırlar. Varolabilmeleri için, kendilerine tapan kimselere muhtaçtırlar. Şayet o tapan kimseler, bu çaresiz zavallılara yardım etmezse, bunlar hiçbir şey yapamazlar. Kendilerine tapan kimseler, onlara kulluk ediyorlar, yardımda bulunuyorlar ve propaganda yoluyla halkı onlara inanmaya davet ederek kandırıyorlar. Kendi gafletleri sebebiyle bu sahte ilahlar için savaşan kimseler olduğu için, bu sahte ilahlar hükümranlıklarını devam ettirebiliyorlar. Şayet bağlıları böyle çalışmasalar, hiçkimse bu zavallıların peşinden gitmez. Çünkü bunlar sahte ilahlardır ve ancak gerçek ilah Allah'dır. O kendi gücüyle tüm kâinata hakimdir. Ve O'nun ilahlığı başkalarının kendisine inanıp inanmamasına bağlı değildir.
63. Burada muhatab Hz. Peygamber'dir: "Açık ve gizli sözler" ifadesi ile Hz. Peygamber'e (s.a) Mekke'nin ileri gelen müşriklerinin atfettikleri yalan ve iftiralar kastedilmektedir. Halbuki onlar Rasûlullah'a (s.a) iftira ettikleri yalanların asılsız olduğunu biliyorlardı. Müşrikler meclislerinde başkalarına karşı, Hz. Peygamber'e (s.a) sövebilmek için şair, kahin, sihirbaz, mecnun v.s. gibi lakablar takıyorlardı. Fakat hepsinin yalan olduğunu ve Rasûlullah'ın (s.a) davetini engelleyebilmek için, hile maksadıyla böyle davrandıklarını vicdanlarında biliyor ve aralarında da açıkça konuşuyorlardı. Bu yüzden Allah, elçisine şöyle buyuruyor: "Bu yalan, hile ve iftiradan dolayı üzülme. Doğruya, yalan ile karşı koyanlar, bu dünyada da ahirette de kaybedecek ve yaptıklarının karşılığını göreceklerdir."
77 İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu?64 Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.65
78 Kendi yaratılışını unutarak66 bize bir örnek verdi;67 dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
79 De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
80 Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır;68siz de ondan yakıyorsunuz.
81 Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini de yaratmağa kadir değil mi? Hiç tartışmasız (öyledir); O, yaratandır, bilendir.
82 Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri, ona yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.
83 Her şeyin melekûtu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Ve siz O'na döndürüleceksiniz.
AÇIKLAMA
64. Kafirlerin sorusuna, delil ile karşılık veriliyor. Bu hususu 48. ayette nakletmiştik. Onlar, "Kendisiyle tehdit ettiğiniz kıyamet ne zaman gelecek?" diye soruyorlardı, ama asıl gayeleri kıyametin vaktini öğrenmek değildi. Bilakis ölümden sonra insanın diriltilmesinin mümkün olmadığını ve bunun akla aykırı düştüğünü kabul ediyorlardı. Bu nedenden ötürü sözkonusu soruya ahiret hakkında deliller serdedilerek cevap verilmiştir.
İbn Abbas, Katade ve Said bin Cübeyr'den rivayet edildiğine göre, Mekke'nin ileri gelenlerinden bir şahıs çürümüş bir kemik getirerek, onu Rasûlullah'ın (s.a.) karşısında ufalamış ve havaya savurduktan sonra, "Ey Muhammed" demiş. Bu ölüyü kim diriltecek ve bu çürümüş kemiklere kim can verecek? Bu soruya cevap olarak, sözkonusu ayeti kerime nazil olmuştur.
65. Yani, insan başlangıçta bir hücreydi. Daha sonra biz onun bedensel özelliklerini, tıpkı diğer hayvanlar gibi geliştirdik. İnsanlarda hayvanlar gibi yerler, içerler ama onlardan farklı olarak insanlara akıl, şuur ve düşünme, hitab etme v.s. yetenekleri verilmiştir. Tüm bunlara rağmen insanoğlu yine de yaratıcısına karşı gelmekte, nankörlük etmektedir.
66. Yani, bizi de diğer mahlukat gibi aciz sanmaktadırlar. Bir insan bir ölüyü nasıl diriltemezse, bizim de diriltemeyeceğimizi sanmayın.
67. Yani, insan kendisine cansız bir maddeden, bir hücreden hayat verdiğimizi unutmakta ve bu hücreden geliştirdiğimiz insanoğlu bize karşı gelmektedir.
68. Bu ayetin diğer bir anlamı da şöyledir: "Biz bu yeşil ağaçlara, kendilerinden ateş elde edebilme özelliği verdik. Böylece siz bu ağaçlardan odun keserek ateş elde ediyorsunuz. "Veya", bu ağaçlar, "Marh ve Afar" isimli iki ağaçtır. Onların yeşil dallarını birbirine sürterek ateş elde edersiniz." şeklinde de anlaşılabilir. Nitekim Araplar bu ağaçlardan ateş elde ediyorlardı. Arapların bugün de muhtemelen kullandıkları bu ağaçlar çakmak vazifesi görüyorlardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)