19 Mayıs 2007 Cumartesi

HİCR SÜRESİ(Muhammed GAZALİ)

"Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitab'ın ve apaçık bir Kur'ân'ın âyetleridir." (Hicr, 15/1)

Yüce vahiy, yazılı bir metin olması sebebiyle Kitap'tır; okunan âyetler olması se­bebiyle de Kur'ân'dır. Kitap ve Kur'ân lafızları, Mushaf-ı Şerif için birer İsimdirler.

"İnkâr edenler zaman zaman, keşke biz de Müslüman olsaydık, diye arzu eder­ler." (Hicr, 15/2)

Bir zaman gelir ki, az iyilik yapanlar, çok iyilik yapmayı arzu ederler. Bir zaman gelir ki, Allah (c.c.)'a isyan edenler, O (c.c.)'na itaat etmeyi arzu ederler. Büyük hi­lelerin açığa çıktığı kıyamet koptuğu zaman, günlerini boşa geçiren ve gelecekleri için hiçbir hazırlık yapmayanlar çok pişman olurlar.

"Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. Yakında bilecekler!" (Hicr, 15/3)

Dünyaya tapınmak ve onun geçici zevklerine dalmak, geçmiş dönemlerde de in­sanların yaptığı bir şeydi. Ancak dünyanın geçici arzularına esir olmak, günümüz İn­sanını öyle bir kuşattı ki, neredeyse âhiret hayatı boş bir iddiadan öteye geçmemek­tedir. İşte bu düşüncenin karşılığında yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sakın onlardan bazılarına verdiğimiz dünya malına göz dikme ve onlardan do­layı üzülme. Mü'minlere karşı da alçak gönüllü ol." (Hicr, 15/88)

Sûrenin son âyetlerinin, baş tarafındaki âyetleri desteklediğini ve birbirleriyle uyum içinde olduklarını görmekteyiz. Zira sûrenin baş tarafında, peygamberlerine meydan okuyan, onların yollarını kesen ve sahip oldukları iktidarın sonsuza kadar ba­kî kalacağını iddia eden hayatperestler için yüce Allah (c.c.)'ın şu uyarısı gelmektedir:

"Helak ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında bilinen bir yazgı olmasın. Hiç­bir toplum ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez." (Hicr, 15/4-5)

Hicr Sûresi -241

Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri

İşte özetle ifâde edilen bu ana temayı, Hz. Lût (a.s.), Hz. Şuayb (a.s.) ve Hz. Sâ-Iih (a.s.)'in kavminin nasıl helak olduklarını anlatan, sûrenin sonundaki âyetler açık­lamaktadır.

Kap dolana kadar hatalar bir ölçüde kabul edilebilir, ama kap dolup da taşmaya başladığı zaman ceza başlar. Herhalde o günahkâr kimseler de, kendisinden sonra he-lâkın geldiği tüm suçları bir bir işlemişlerdi.

Hz. Lût (a.s.)'un misafirlerine kötülük yapmak isteyen o kavmi anlatırken yüce Allah (c.c.) şöyle diyor:

"(Resulüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. Gü­neş doğarken onları o korkunç ses yakalayıverdi. Böylece ülkelerinin üstünü al­tına getirdik ve üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. İşte bunda ib­ret alanlar için işaretler vardır." (Hicr, 15/72-75)

Yani sebep sonuç ilişkisini kurabilenler için bu tür olaylarda ibretler vardır. "Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler." (Hicr, 15/76)

Yani helak olan Hz. Lût (a.s.) kavminin kalıntıları, Mekkelilerin sürekli gidip gel­dikleri ticâret yollarının üzerinde idi.

Hz. Şuayb (a.s.)'ın kavmi hakkında da yüce Allah (c.c.) şöyle diyor:

"Eyke halkı da gerçekten zâlim idi biz onlardan da intikam aldık. İkisi de (Ey-ke ve Medyen) apaçık bir yol üzerinde bulunuyorlar." (Hicr, 15/78-79)

Sûrenin de ismini aldığı Hicr halkı hakkında Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Andolsun Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. Biz onlara mucizelerimi­zi vermiştik; fakat onlardan yüz çevirmişlerdi. Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler oyarlardı. Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç ses yakala­dı. Kazanmakta oldukları şeyler de onlardan hiçbir zararı savamadı." (Hicr, 15/80-84)

Hicr ashabı Semûd kavmidir ve Araplar onların yurtlarını, Hz. Salih (a.s.)'in şe­hirleri olarak isimlendirmişlerdir. Araplar gece gündüz onların yurtlarına uğradıkları halde, hiç ibret almazlar mı acaba?!

İşte tüm bu âyetler, ilâhî güçle ilgili sûrenin başında gelen şu âyetleri açıklama sadedindedİr:

"Andolsun, senden önceki milletler arasında da elçiler gönderdik. Onlara bir el­çi gelmeye dursun, hemen onunla alay ederlerdi." (Hicr, 15/10-11)

Evet câhiliyye Arapları Kur'ân'la ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'le alay ediyorlardı; "Dediler ki: Ey kendisine Kur'ân indirilen! Sen mutlaka bir mecnunsun! Eğer

242 • Hicr Sûresi

Muhammed Gazali

doğru söyleyenlerden isen, bize melekleri getirmeliydin." (Hicr, 15/6-7)

Oysa meleklerin inmesini isteme konusunda bu cahiller, bid'atçı ve türedi kimse­ler değillerdi. Çünkü bunlardan önce Hz. Nûh (a.s.), Hz. Salih (a.s.) ve Hz. Hûd (a.s.)'un kavimleri de aynı istekte bulunmuşlardı. Fakat yüce Allah (c.c), risâlet gö­revini hemcinslerinden bir kimseye çok gören bu insanların saçmalıklarına asla cevap

vermez.

Bu insanlar, kendilerinin dışında bir kimseye verilen üstünlüğü hor gören ve risâ-Ieti alma görevini, sonuçta malı ve serveti çok olan kimselerin kazanacağı bir yarış olarak düşünen kimselerdir.

"Biz melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez." (Hicr, 15/8)

Yüce Allah (c.c), gökler ve yeryüzü var olduğu sürece bu son vahyin devam ede­ceğini ve hakikat düşmanlarının hırs ve tamahları ne kadar çok olursa olsun, o haki­katin nurunu asla sondüremeyeceklerini bildirmektedir:

"Kur'ân'ı kesinlikle biz indirdik ve onu elbette yine biz koruyacağız." (Hicr, 15/9)

Bu Kur'ân'la Resûlü'nü destekleyen yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve yüce Kur'ân'ı indirdik." (Hicr, 15/87)

Bazı insanların Kur'ân'ı inkâr etmeleri, bu kitaptaki herhangi bir eksiklikten do­layı değildir. Aksine onların inkârlarının gerçek sebebi taassup ve inattır. Sonuçta tüm mucizeler onların önüne serilse de, inkârlarından başka bir şeyleri artmaz.

"Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı doğru çıksalar, yine de 'gözle­rimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır' derler." (Hicr, 15/14-15)

İşte deliller ne kadar güçlü olursa olsun onlara bir fayda vermez.

Hicr Sûresi'nin başında ve sonunda evren, onun sırları ve yaratıcısına delâlet eden güçleri anlatan çok güzel ifâdeler vardır. Kişi kendisinin üzerindeki gökyüzüne bir baksa, uçsuz bucaksız uzaydaki yıldızların doğuşu ve batışı, onun şaşkınlığını or­tadan kaldıramaz. Yine o kişi kara parçasıyla ve deniziyle yeryüzünün ihtiva ettiği ni­metlere bir baksa, bu uçsuz bucaksız evrendeki yaratıkların bütün azıklarını Allah (c.c.)'ın nasıl temin ettiğine şaşar kalır ve kutlu elçinin şu sözlerini tekrarlamaktan kendini alamaz: "Ey Allah'ım! Bütün hamdler sadece sanadır; sen yerin, göklerin ve her ikisi arasındakilerin düzenleyicisi ve yöneticisisin."

Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

Hicr Süresi • 243

Kur'ûn-ı Kerîm 'in Konulu Tefsiri

"Andolsun, biz gökte bir takım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsle­dik. Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müs­tesna. Onunda peşine açık bir alev sütunu (şihâb) düşmüştür. Yeri uzatıp yay­dık, orada sabit dağlar yerleştirdik ve yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyler bitirdik. Orada hem sizin için hem de rızıkları size ait olmayanlar için ge­çim vâsıtaları yarattık." (Hicr, 15/16-20)

Sûrenin başında bu kâinatın nimetleri, iyilikleri ve şaşkınlık verici şeyleri uzun uzun açıklanırken, sûrenin sonunda da kısa ve öz olarak ifâde edilmiştir.

"Bİz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak hak İle yarattık. O kıyamet sa­ati mutlaka gelecektir. Şimdilik onlara güzel muamele et. Şüphesiz Rabbin hak­kıyla yaratan ve çok iyi bilendir." (Hicr, 15/85-86)

İnsan vücudunun temel unsurlarının, bu toprak parçasının unsurları olduğu artık kanıtlanmıştır. Peki et ve kemik nasıl toprak oluyor? Sonra aynı toprak ikinci kez, na­sıl et ve kemiğe dönüşüyor? İnsanın genetik özelliklerini yumurtalıktaki iki yumurta mı düzenliyor? İnsanın fizîkî ve ruhî özelliklerini bu iki yumurta mı çocuklarına taşı­yor? Bu birkaç gramlık et parçası mı, insanın geleceğini inşa ediyor? Doğrusu bu yu­murtalar mükemmel birer bezedirler.

Sonuçta, doğru bir bakışla, bu yumurtalar 'Yüce Kudret'in sadece bir örtüsünden ibarettirler. Bu örtüyü akl-ı selim kimseler aralayarak perdenin gerisindeki, yüce Al­lah (c.c.)'m tek başına her şeye can verdiğini, her şeyin canını aldığını ve hikmeti ve eşsizliği gereği her şeyi yarattığını görür.

"Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belirli bir öl­çüyle indiririz." (Hİcr, 15/21)

İlâhî bilgi bir tek süreçtir. Bu süreçte, ezel ile ebed, yer ile gökler, küçük ile büyük ve böcekler ve mikroplar ile insan, cin ve kuşlar âlemi hep iç içedir. Bir gün uçakla gi­derken çölü seyrediyordum. Aklıma, bu çöllerin ziraata uygun hale getirilebileceği geldi. Bunun üzerine, kendi kendime, yarın bu çölü ekebilir misin, dedim. Sonra yine kendi sorumu kendim cevapladım; Şayet bu çöl ekilse bile, oraya yağmurun ne zaman yağacağını ve etrafına insanların ne zaman gelip yerleşeceğini ve ürünlerini toplaya­caklarını, sadece Allah (c.c.) biliyor.

"Andolsun biz, sizden Önce gelip geçenleri de biliriz, geri de kalanları da. Şüp­hesin Rabbin onları kıyamette toplayacaktır. Çünkü O, Alîm'dir ve Hakîm'dir."

(Hicr, 15/24-25)

Televizyonda hayvanlar ve denizler alemi ile ilgili programları seyrettikçe, onla­rın nasıl çoğalıp yok olduklarına, Allah (c.c.)'ın, gökyüzünde hür olarak uçan bir ku­şun yiyeceğini büyükbaş bir hayvanın sırtına yapışmış bir kurtçuk yaptığına ve o kurtçuğu yiyince bu kuşun nasıl mutlu olduğuna bakıp hayretlere düşüyorum.

244 - Hicr Sûresi

Muhammed Gazalî

Bizzat beşer dünyası da derin bir düşüncenin konusudur. Zira insan, kokuşmuş, kuru bir çamurdan ve şekillenmiş kara bir balçıktan yaratılmıştır. Hayat yolculuğu biterek toprağa geri döndüğünde, cesedin kokusu çok rahatsız edici bir hal aldığı için toprağın altına gömülürler. Belki de insanlar, birbirlerini rahatsız etmemeleri için, ölülerini gömmektedirler.

İnsan ne ile büyüyüp gelişti? Ne ile diğer varlıklardan üstün kılındı ve kendisine tüm nimetler verildi? Şüphesiz bütün bunlar, kendisine yerleştirilen Rabbânî bir ruh ile olmaktadır. İnsanoğlu bu ruh ile yürüyüp zirveye tırmandığı sürece, ne kadar da güzel iş yapmış olur. İnsanoğlunda, şeytanın çekemediği, itiraf etmekten hoşlanmadı­ğı, Hz. Âdem (a.s.) ve oğullarından intikam almaya karar verdiği, Allah (c.c.)'ın par­layan nurundan bîr parça vardır:

"(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlar­dan ihlash kulların müstesna. (Allah) şöyle buyurdu: işte bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak az­gınlardan sana uyan müstesna." (Hicr, 15/39-42)

Hz. Âdem (a.s.) ve düşmanının hikâyesi Kur'ân-ı Kerim'de birçok yerde anlatıl­maktadır. Bu sûredeki Hz. Âdem (a.s.) kıssası ise, onun yaratıldığı maddenin tekrar edilmesiyle göze çarpmaktadır. Bu madde İse, kuru bir çamur, yani kokusu değişmiş bir topraktır.

Hangi durumda olursa olsun bu dünya, geçici bir konaklama yeridir. Başka bir ifâdeyle, insanoğlunun bu dünya hayatındaki geçirdiği süre, işlediği amellere uygun olarak ebedî mekânına geçmek için bir köprüdür. Rabbini, geldiği yeri ve gideceği yeri unutan kimse, elbette aldanmıştır.

Şeytanın insanoğlu üzerinde bir etkisi ve otoritesi yoktur. Yasalar, ihmalkârları korumaz. Şeytan da sadece, kışkırtma, aldatma ve kullananları için zehiri güzel gös­terme gücüne sahiptir. İşte sürekli ikaz ve uyandan sonra, kınanması gereken kimdir

acaba?

İnsanoğluna düşen görev şu hususta uyanık, bilinçli ve şuurlu olmasıdır: Şayet Allah (c.c.) bir kulundan razı olursa, o kulunun günahlarını bağışlar ve derecesİHİ yükseltir; yok eğer razı olmazsa O (c.c.)'nun azabından hiçbir kimse kurtulamaz

"Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve esirgeyici olduğumu haber ver. Benim azabımın elem verici bir azap olduğunu da haber ver." (Hicr, 15/49-50)

Bu müjde ve tehdidin ardından Hz. İbrâhîm (a.s.) ile misafirlerinin haberi gel­mektedir. O'nun misafirleri kimlerdi? Bu misafirler, Hz. İbrâhîm (a.s.)'i, gelecekte bilgin olacak bir çocukla müjdelemek ve aynı zamanda kötü işler yapan bir şehri he-

Hicr Sûresi ■ 245

Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri

lâl etmek için gelen meleklerdi.

Kur'ân, Tevrat'ın, Hz. İbrâhîm (a.s.)'in düzenlediği bir törende sofranın üzerinde bulunan besili buzağı etinden Allah (c.c.)'m öğle ve akşam yemeği yediğiyle ilgili id­dia ettiği batıl inancı yalanlamaya kalkışmamıştır bile. Zira Allah (c.c.) hiçbir şey ye­mez ki! Kur'ân'ın Hz. İbrahim (a.s.) kıssasında bu olaya yer vermemesi, bu olayı an­latıp sonra düzelterek reddetmesinden daha etkilidir. Kur'ân-ı Kerim'in, Allah (c.c.)'i tüm noksan sıfatlardan münezzeh kılarak tüm kemâl sıfatlarla anmak ve O (c.c.)'na hamd etmek İle ilgili âyetlerle dolu olması yeterlidir.

Hz. Lût (a.s.)'un kavmi, çok kötü ve çirkin işler yapan kimselerdi. Hz. Lût (a.s.) onları bu çirkinliklerden uzaklaştırmak için çok uğraştı. Ama onları bu kötülüklerden arındırmada başarılı olamadı. Sonuçta da Allah (c.c.) onların ülkelerini başlarına ge­çirerek helak etti.

Homoseksüellik, hem cinsî taşkınlıkla ve hem de cinsî yasaklarla eşit olarak or­taya çıkan bir hastalıktır. Aslında Lût kavmi homoseksüelliği gözlerden uzak bir şe­kilde yapıyordu. Oysa günümüzün Avrupa ve Amerikalıları homoseksüelliği önce ka­bul ettiler sonra da yasalaştırdılar. Daha nice cinsel serkeşlikleri bu modem medeni­yet onaylamıştır. Ancak ilâhî ceza kapıdadır.

Sûrenin başı ile sonunu birbirine bağlayan bağlara biraz önce değinmiştik. İbret ve öğüt için konulmuş bu kıssalarda sûrenin ortasına yerleştirilmiştir. Sonra da Hz. Peygamber (s.a.v.)'e şöyle denilmiştir: Yüce Allah (c.c.) bu vahiyle seni şereflendir­di, öyleyse sen de bu vahiy ile toplumları eğit.

"Sakın onlardan bir kısmına verdiğimiz dünya malına göz dikme, onlardan do­layı üzülme ve mü'minlere karşı da alçak gönüllü ol. Ve de ki: Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım." (Hİcr, 15/88-89)

Şu âyette geçen "bölücülerin", Kur'ân'ı parçalayıp bir kısmını doğrulayan, geri kalan kısmını da yalanlayan Ehl-i Kitâb olduğunu zannediyorum:

"Nitekim biz, (Kur'ân'ı) kısımlara ayıranlara azabı indinnişizdir. Zira onlar, Kur'ân-ı bölüp parçalayanlardır." (Hicr, 15/90-91)

Yani onlar Kur'ân'ı kısımlara ayırıyorlar ve kendilerine hoş geleni kabul edip hoş gelmeyeni de reddediyorlardı.

Buradaki genel anlam şudur: Yüce Allah (c.c.) Müslümanlara, önceki tüm vahiy­leri gözeten son vahiy sayesinde, özel bir ihsanda bulunmuştur. Tıpkı Ehl-i Kitab'a önceki vahiylerle ihsanda bulunduğu gibi. Ancak onlar kendilerine gelen vahyi değiş­tirdiler ve onun yerine başka şeyler koydular.

"Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çe­keceğiz." (Hicr, 15/92-93)

>

246 • Hicr Sûresi

Muhammed Gazalî

Sonra yüce Allah (c.c.) nebisine şu müjdeyi veriyor: Senin risâletine karşı çıkan putperestler, çok kısa bir süre sonra topluca yenileceklerdir;

"Seninle alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Onlar Allah ile beraber başka bir tanrı edinenlerdir. (Kimin doğru olduğunu) yakında bilecekler!" (Hicr, 15/95-96)

Mekke halkı Hz. Peygamber (a.s.)'e ve ona indirilen vahye karşı, dalga geçme ve alaya alma savaşı ilan etmişlerdi. Bu alaylarını ve suçlamalarını da geniş bir alana yaymışlardı. Ayrıca Mekke'ye gelen elçileri, Resûlullah (a.s.)'m sözlerine uymaktan ve ona tabi olan mü'minlerden sakındırmak için, gözetim altına almışlardı.

Doğal olarak Hz. Peygamber (s.a.v.), yürürlükte olan bu kampanyalardan üzüntü duymaktaydı. Ancak yüce Allah (c.c.) O'na, bunları kafasına takmamasını ve müşrik­lerin bu kampanyalarından dolayı da üzülmemesini emretmekteydi;

"Onların söyledikleri şeyler yüzünden canının sıkıldığını biliyoruz. Sen şimdi Rabbini hamd İle teşbih et ve secde edenlerden ol! Ve sana ölüm gelinceye ka­dar da Rabbine ibâdet et!" (Hicr, 15/97-99)

Sonuçta Allah (c.c.) vaadini gerçekleştirdi; iman sancağı göklere yükseldi, şirk ve müşrikler İse mazide kaldı.

Hicr Sûresi • 247

HİCR SÜRESİ(Elmalılı Hamdi YAZIR)

1- (Yunus Sûresine ve benzerlerine bkz.) Bunlar, ilâhi bir sırrı kapsayan bu sûre, bu kitabın ve apaçık bir Kur'ân'ın âyetleridir. Yani Allah'a ait bütün kitapların mükemmelliklerini kapsayan ve hepsinden üstün olduğu için, kitap denildiği zaman doğrudan doğruya akıllara gelecek olan ve şöhretinden dolayı vasıflandırmaya ihtiyacı olmayan o bilinen kitabın, muhtevasını en güzel beyan ile anlatan eşsiz Kur'ân'ın âyetleridir. Bundan dolayı bunları başka sözlerle mukayese etmeyip tam bir özenle okumalı ve dinlemeliyiz.

2- O inkâr edenler, yani Kur'ân'ı tanımayan, bu kitabın Allah tarafından indirildiğini inkâr edenler, bir zaman olur arzu eder veya bir zaman gelecek arzu edecekler ki müslüman olsaydılar. Keşke onun hüküm ve emrine boyun eğip müslüman olsaydık diye temenni ederler veya edeceklerdir. Amma ya uzun bir alışkanlık ile küfrün uğursuzluğuna mağlup olduklarından dolayı o arzuyu gerçekleştiremezler, İslâm fazileti ile vasıflanmazlar

veya vasıflansalar bile teklif zamanı geçmiş, ceza zamanı gelip çatmış bulunur. Bu arzı ya müslümanların güzel durumlarını gördükleri zaman veya ölüm sırasında veya kıyamet gününde veya günahkâr müslümanların cehennemden çıktıklarını gördükleri sırada olacaktır.

Ebu Musa el-Eş'arî'nin rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v) buyurmuştur ki: "Kıyamet gününde cehennemlikler cehehnemde toplandıkları ve kıble ehlinden (müslümanlardan) Allah'ın dilediği bir kısmı da beraberlerinde bulunduğu vakit kâfirler, bunlara: "Siz müslüman değil miydiniz?" diyece k ler. Onlar: "evet!" diyecekler. "O halde gördünüz ya İslâm'ınızın hiç faydası yokmuş, işte siz de bizimle beraber ateşte yanıyorsunuz." diye onları kınayacaklardır. Onlar: Hayır öyle değil; bizim bir takım günahlarımız vardı. Yüce Allah, onunla bizi sorum l u tuttu." cevabını verecekler. Bunun üzerine Yüce Allah o kâfirlere kızacak ve rahmeti ve ihsanı ile kıble ehlinden olanların kurtuluşlarını emredecek de onlar cehehnemden çıkacaklar. Ve işte o vakit kâfirler: "Ah keşke biz de müslüman olsaydık diyecekler..."

İbnü Abbas (r.a)dan da Mücahid şunu rivayet etmiştir ki: "Yüce Allah, müslümanları yavaş yavaş rahmet ve şefaatine mazhar edecek ve sonunda 'Müslüman olan cennete girsin'' buyuracak ve işte o zaman kâfirler müslüman olmalarını temenni edeceklerdir..."

Bununla birlikte gerçek şudur ki bu rivayetler, şiddetli arzu zamanlarına yorumlanır. Yoksa ahirette kâfirlerin bu temenni ve pişmanlığı her an ve sonsuza kadar devam edecektir.

3- Onları bırak, İslâm'dan ve hak nasihatından faydalanmak ihtimalleri olmayan o kâfirleri yesinler. Yani onların derdi hayvan gibi yiyip içmek, nefse hoş gelen şeyler ve şehvetler peşinde koşmaktır. Bundan dolayı bırak yemeye devam etsinler ve faydalansınlar, yani hayvanca zevkleri ile boğuşadursunlar. Allah korkusu, ahiret ve hesap düşüncesi ile ilgilenmeyerek eğlence etmeye devam etsinler. Ve ümit, kendilerini oyalasın, işlerimiz düzgün gidecek, uzun ömürler süreceğiz, dünyadan istediğimiz gibi faydalanacağız diye kendilerini aldatarak sonuçtan gafil ol s unlar ki sonra bilecekler, başlarına geleceği görecekler. Ne hata edeceklerini anlayacaklar, "ah!" diyecekler amma iş işten geçmiş bulunacak.

Fakat "Hesabı çabuk gören Allah, bu kâfirleri niçin derhal mahvetmiyor?" gibi bir soru hatıra gelecek olurs a:

Meâl-i Şerifi

4- Biz hiçbir memleketi (Allah katında) bilinen bir zamanı olmaksızın helak etmedik.

5- Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.

4- hiçbir memleketi de başka şekilde helak etmedik ancak bilinen bir kitabı olarak. Burada "bilinen" vasfı, unutulmaz ve gaflet olunmaz ve bundan dolayı ileri geri şaşmaz demektir. Yani gerek arazisini yerin dibine geçirip batırmak ve gerek halkını kırıp geçirmek gibi, türlü türlü felaket ve afetler ile öteden beri mahve d ilen memleketlerin hiçbiri nasıl rastgelirse ve körü körüne değil, mutlaka herbiri Allah'ın hikmeti gereğince tayin ve takdir edilip, Levh-i Mahfuz'a yazılmış şaşmaz, unutulmaz, gaflet edilmez bir yazısı olarak ve dolayısıyla o yazıdaki kayıtlar ve şartla r ve özel eceli gereğince helak edilmişlerdir.

5- Onun için hiçbir ümmet ecelinin önüne geçemez. O yazıda belirlenmiş olan vaktinden önce helak olmaz. Geri de kalamazlar. Bundan dolayı bu kâfirler de, yani senin şehir halkın olan Mekke kâfirleri de böyledir ey Muhammed! Zamanı gelince bir an geri kalmıyacaklar, İbrahim Sûresi'nin sonunda (49-50 âyetlerde) açıklandığı üzere el ve ayaklarına kelepçe takılarak birbirine çatılıp katrandan gömlekler içinde cehennemi boylayacak ve o zaman ne hata ettikle r ini anlayacaklardır.

Meâl-i Şerifi

6- Dediler ki: "Ey kendisine Kur'ân indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun."

7- "Eğer peygamberlik davanda doğru kimselerdensen, bize melekleri getirmeliydin."

6- Bir de dediler ki Mükâti l'in açıklamasına göre bu âyetin indirilmesinin sebebi; Abdullah b. Ümeyye, Nadr b. Hâris, Nevfel b. Hüveylid, Velid b. Muğire'dir. Mekke müşriklerinin bu çok inatçı ve azgın kodamanları ve bunlara uyan kâfirler, apaçık Kur'ân'a ve bunun, üzerine indiği H z. Peygambere şöyle küfretmişlerdi ki ey kendisine o zikir indirilen! O, zikir, Kur'ân'dır. Çünkü Kur'ân Allah Teâlânın halka va'z ve öğütlerini hatırlattığından dolayı bir ismi de "zikir"dir. Kâfirler bu tabirle çağırmayı teslim olmak ve inanmak şekl i ile değil, gelecek tarz üzere delilik saçmalıklarının sebebi olmak üzere alay tavrı ile yapıyorlardı. Kısacası Musa (a.s) hakkında Firavun'un "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir." (Şuarâ, 26/27) dediği gibi, bunlar da Kur'ân'ın uyarıları hoşla r ına gitmediği için, Kur'ân vahyini ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini akıl kabul etmez, delice bir iddia farzederek ve vahiy inerken Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelmesi alışılmış olan ve Hakk'ın vahyini, irade ile yapılan düşünmeden tamamen ayıran ve soyutlay a n istiğrak (gark olma, kendinden geçme) durumunu bahane edinerek o hitap şekli ile demiş oluyorlardı ki, "Sana o zikir (Kur'ân) indiriliyormuş, Kur'ân vahy olunuyormuş ha!... Hiç bu olacak şey mi? Ey bu büyük ve olağanüstü vahiy ve peygamberlik davasının iddiacısı! Bu davadan dolayı hiç şüphe yok sen kesin olarak delisin, cin tutmuş delirmişsin. Yoksa bize o melekleri getirsene!... Sana o Kur'ân'ı indiren veya bize azab getirecek olan melekleri getirsene bakalım eğer doğrulardan isen böyle yapman g erekir. Sana görünen neden bize görünmesin?..."

Allah Teâlâ bunların bu hilelerini redderek buyurur ki:

Meâl-i Şerifi

8- Biz o melekleri ancak, hak ile indiririz. Ve indirildikleri vakit de onlara (kâfirlere) hiç mühlet verilmez.

9- Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.

7- Bir de dediler ki Mükâtil'in açıklamasına göre bu âyetin indirilmesinin sebebi; Abdullah b. Ümeyye, Nadr b. Hâris, Nevfel b. Hüveylid, Velid b. Muğire'dir. Mekke müşriklerinin bu çok inatçı ve azgın kodamanları ve bunlara uyan kâfirler, apaçık Kur'ân'a ve bunun, üzerine indiği Hz. Peygambere şöyle küfretmişlerdi ki ey kendisine o zikir indirilen! O, zikir, Kur'ân'dır. Çünkü Kur'ân Allah Teâlânın halka va'z ve öğütlerini ha t ırlattığından dolayı bir ismi de "zikir"dir. Kâfirler bu tabirle çağırmayı teslim olmak ve inanmak şekli ile değil, gelecek tarz üzere delilik saçmalıklarının sebebi olmak üzere alay tavrı ile yapıyorlardı. Kısacası Musa (a.s) hakkında Firavun'un "Si z e gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir." (Şuarâ, 26/27) dediği gibi, bunlar da Kur'ân'ın uyarıları hoşlarına gitmediği için, Kur'ân vahyini ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini akıl kabul etmez, delice bir iddia farzederek ve vahiy inerken Hz. Peygamber (s. a.v)'e gelmesi alışılmış olan ve Hakk'ın vahyini, irade ile yapılan düşünmeden tamamen ayıran ve soyutlayan istiğrak (gark olma, kendinden geçme) durumunu bahane edinerek o hitap şekli ile demiş oluyorlardı ki, "Sana o zikir (Kur'ân) indiriliyormuş, Kur'â n vahy olunuyormuş ha!... Hiç bu olacak şey mi? Ey bu büyük ve olağanüstü vahiy ve peygamberlik davasının iddiacısı! Bu davadan dolayı hiç şüphe yok sen kesin olarak delisin, cin tutmuş delirmişsin. Yoksa bize o melekleri getirsene!... Sana o Kur'ân'ı indiren veya bize azab getirecek olan melekleri getirsene bakalım eğer doğrulardan isen böyle yapman gerekir. Sana görünen neden bize görünmesin?..."

Allah Teâlâ bunların bu hilelerini redderek buyurur ki:

Meâl-i Şerifi

8- Biz o melekleri ancak, hak ile indiririz. Ve indirildikleri vakit de onlara (kâfirlere) hiç mühlet verilmez.

9- Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.

8- Biz melekleri ancak hakk ile indiririz. Yani melekler onların zannettikleri gibi getirilmez, Hareketlerinin gayesi öyle kâfirlerin olması şöyle dursun, insanlardan hiçbirinin emri altına da girmezler. Ancak Allah Teâlâ'nın yüce emri ile indirilirler. O da şunun bunun arzusu gibi boş yere değil, hak bir yol ve hikmetle indi r ilir. Bundan dolayı peygambere Allah'ın vahyini getiren meleklerin onlara da görünmesi hak değildir. Bir de o takdirde mühlet verilenlerden olamazlar. Kendilerine göz açtırılmaz, azab melekleri indirildi mi, derhal işleri bitirilir.

9- Hiç şüphe yok ki o zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik biz hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka biziz. Buradaki zamiri iki ayrı şekilde yorumlanmıştır. Birincisi "zikr"e ait olmasıdır tefsircilerin çoğunun görüşü budur. İkincisi Ferrâ ve İbnü'l Enbârî'nin görüşleridi r ki, Kur'ân üzerine indirilen Hz. Peygambere ait olmasıdır. Bu durumda mânâsı onu cin ve şeytan şerrinden ve düşman tecavüzünden koruyan ve koruyacak olan da biz şanı Yüce Allah'ız demek olur. Bu da doğru bir mânâ olmakla beraber âyetten ilk bakışta anlaşılan, birinci mânâdır. Yani Allah Teâlâ, bununla Kur'ân'ın fazlalık veya noksanlıkla bozma ve değiştirmeden korumasını üzerine almış ve korunarak kalmasını anlatmıştır. O halde bu vaad varken sahabe, Kur'ân'ın Mushaf'ta toplanması ile niçin meşgul oldular? Sorusu da sorulamaz. Çünkü hafızların Kur'ân'ı ezberlemesi gibi, sahabenin onu toplaması da Allah Teâlâ'nın koruma sebebleri cümlesindendir. Allah, onun korumasını üzerine aldığı içindir ki, onları bu şekilde toplamaya ve zaptetmeye muvaffak etmiştir.

Burada tefsirciler Allah Teâlâ'nın Kur'ân'ı korumasının niteliği hakkında da birkaç ayrı görüş açıklamışlardır. Şöyle ki:

1- Bunu Allah'ın koruması, insan sözünden ayrı bir mucize kılarak halkı,

artırma ve eksiltmeden aciz bırakması şeklindedir. Çünkü Kur'ân'a bir şey ilave edecek veya eksiltecek olsalar Kur'ân nazmı değişir ve bütün aklı erenlere onun Kur'ân'dan olmadığı meydana çıkar. Bunun için Kur'ân'ın icâzkâr olması (benzerini getirmekten insanları aciz bırakması) bir şehri kuşatan sur ve isti h kâm gibi onu korunmuş tutar.

2- Allah Teâlâ, hiç kimseye Kur'ân'a sözlü mücadele edebilecek kuvvet vermemek suretiyle onu korumuş ve muhafaza etmiştir. Bu iki yorum şekli birbirine yakındır.

3- Allah Teâlâ, teklif (yükümlülük) süresinin sonuna ka dar Kur'ân'ı koruyacak, okutacak ve halk arasında neşredecek bir topluluğu görevlendirmek suretiyle, onu halkın iptal etmesinden ve bozmasından koruyup muhafaza edecektir.

4- Korumadan maksadın şu olduğunu söylemişler: Bir kimse Kur'ânın bir harfini veya bir noktasını değiştirecek olsa bütün âlem ona: "Bu yanlıştır, Allah'ın sözünü değiştirmektir" der. Hatta büyük ve heybetli bir adam Allah kitabının bir harfinde veya harekesinde yanlışlıkla bir hata veya bir lâhin yapacak olsa çocuklar bile ona heme n, "Efendi yanıldın, doğrusu şöyledir!" derler.

Fahreddin Râzî der ki: "Kur'ân'ınki gibi korunma hiçbir kitaba nasib olmamıştır. Başka hiçbir kitap yoktur ki, az çok tashif (kelimeyi yanlış yazma), tahrif (yazarken harflerin yerini değiştirme) ve bozulma girmemiş olsun. Bunca dinsizlerin, yahudilerin ve hıristiyanların Kur'ânı değiştirmek ve bozmak üzere birçok arzuları ve hırsları bulunduğu halde, bu kitabın her yönden tahriften korunmuş olarak kalması en büyük mucizelerdendir. Bir de Allah bunun bö y le korunmuş olarak kalmasını bu âyetle haber vermiştir. Şimdiye kadar da altı yüz seneye yakın bir zaman geçmiştir. Bundan dolayı, bunun bir gayb haberi olduğu gerçekleşmiş bulunuyor. Bu ise üstün bir mucizedir. Bu satırların yazıldığı şu zamanımızda ise, yüce hicretin bin üç yüz kırk dokuzuncu (günümüzde ise bin dört yüz on üç) senesinde bulunuyoruz. Bu sûre, Mekke'de indiğinden dolayı demek ki bin üç yüz elli seneyi geçen bir müddetten beri, bütün kâinat bu gayb haberinin gerçekleştiğine şahid olmaktadır. Gerçekten Kur'ân'da bu âyet, açık bir ifade olmasaydı bile, hiçbir kitaba nasib olmayan bir koruma ile bu kadar senedir korunması, Râzî'nin dediği gibi başlı başına büyük bir fiilî mucize olurdu. Bunun, bu âyetle başlangıçtan itibaren açık olarak ifade e d ilmesi, özellikle pekiştirilerek anlatılmış olması ise, hiç söz götürme ihtimali olmayan ilmî bir

mucizedir. Ve işte on üç buçuk asırdan fazla bir zamandan beri, dünya böyle hem ilim ve hem de amelle ilgili yönleri toplayan bir mucizenin şahidi olagelmiştir. "Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur'ân'ın âyetleridir." (Hıcr, 15/1).

Böyle apaçık bir Kur'ân'a ve bunun, üzerine indiği Yüce Peygambere karşı, kâfirlerin neden insaf etmeyip de edepsizlikte bulunduklarına gelince; Allah Teâlâ, bunun sebebini açıklamakla Peygamberini teselli etme konusunda buyuruyor ki:

Meâl-i Şerifi

10- Andolsun, senden önceki milletler arasında da peygamberler gönderdik.

11- Onlara hiçbir peygamber gelmiyordu ki onunla alay etmiş olmasınlar.

12- Biz o küf rü suçluların kalbine işte böyle sokarız.

13- Kur'âna iman etmezler, halbuki öncekilerin sünneti (inanmadıkları için başlarına gelenler) gelip geçmiştir.

14- Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar,

15- "Gözlerimiz perdelendi, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır" derler.

10-11-12- İşte öyle yani bütün önceki peygamberlerin etrafında bulunan ve her

gelen peygamber ile alay edenlerin kalblerine yaptığımız gibi biz ona, o zikre bir yol veririz suçluların kalplerinde, yani Allah'ın sözünün her kalbe girişi ve orada alacağı akım bir değildir. Güzel bir tohuma iyi bir yerde verilen gelişme ve büyüme, çorak yerlerde verilmediği gibi, Allah'ın sözünün de suçlu kalblerdeki yankılanmaları, temiz kalblerdeki tecellilerine be n zemez. Temiz kalblere edebî bir hayatın yayılması ile girip dizilen sözünü Allah Teâlâ, suça bulaşa bulaşa mizacı bozulmuş olan suçluların çürük kalblerine mızrak saplar gibi, aksi tesir ile sokar.

13- Öyle ki ona inanmazlar. Halbuki önlerinde ön cekilerin sünneti geçmiştir. Yani geçmişte peygamberleri yalanlayanlar ve onlarla alay eden imansızları o inanmadıkları şeylerle Allah Teâlâ'nın hep mahvetmiş olduğu ve bunun öteden beri meydana gelen Allah'ın bir sünneti, Allah'ın bir kanunu olduğu, tec r übe ile sabit bir gerçek iken ve bundan ötürü ders alacak bunca tarihi ibret önlerinde geçmiş iken yine inanmazlar.

14-15- Onlara gökten bir kapı açsak da orada göz göre yukarı çıksalar, yani melekler, o kapıda açıktan açığa inip çıkıyor olsalar veya doğrudan doğruya kendileri çıksalar gözlerine inanmazlar da mutlaka derler ki başka bir şey değil, muhakkak gözlerimiz perdelendi daha doğrusu biz büyülenmişiz de gözlerimize kuruntular ve hayaller gerçek gibi görünüyor. Yoksa gerçekten göğe çı kmak mümkün mü? diye inkâr ederlerdi.

Gerçekten;

Meâl-i Şerifi

16- Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.

17- Ve göğü taşlanan bütün şeytanlardan koruduk.

18- Ancak kulak hırsızlığı eden şeytan hariç, onu apaçık bir alev sütunu takip eder.

19- Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık ve oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada hikmetle ölçülmüş her şeyden bitkiler bitirdik.

20- Orada hem sizin için, hem de sizin rızıklarını veremediğiniz kimseler için geçim yollarını yarattık.

21- Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Fakat biz, onu ancak ihtiyaca göre, belli ölçülerde veririz.

22- Biz rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirip sizi onunla suladık. O suyu hazinelerde tutan da siz değilsiniz.

23- Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.

24- Andolsun ki biz, içinizden İslâm'da öne geçmek isteyenleri de biliriz, geri kalmak isteyenleri de biliriz.

25- Şüphesiz Rabbin O'dur ki, onları kıyamet gününde hesaba çekmek için toplayacaktır. O, hikmet sahibidir, bilendir.

16- Şüphesiz ki biz gökte burçlar yarattık. BURC:

aslında yüksek köşk demektir. Gökte özel bir şekilde toplanmış bir takım yıldızların toptan görünüşlerine de bu mânâ ile burc denilmiştir ki, bu takım yıldızların meşhurları on ikidir. Bulundukları yerlere "mıntakatü'l-bürûc" (burclar mıntıkası) denilir ki güneşin bir yerden diğer bir yere geçme noktalarını sınırlayan Yengeç burcu yörüngesi ile Oğlak burcunun yörüngesi arasındaki kuşaktır. Astronomi bilginlerinin teriminde burçlar denildiği zaman Güneş ve gezegenlerin yörüngeleri sayılan bu on iki burç anlaşılır.

birçok tefsirciler de bu on ikiyi söylemişlerdir. Fakat gökteki burçlar, yalnız bu on iki burçtan ibaret değil, sayıları pek çoktur. Çoğu bu on iki burcun içinde ise de Büyükayı kümesi, Küçükayı kümesi gibi kutuplar bölgesinde olanlar da vardır. Ve bu âyette, belirsiz çoğul kipi ile genel olarak buyurulmuş olduğundan dolayı, bunu o n iki ile sınırlamak görünüşe aykırıdır. Öyle ise âyetteki güzel zevki tatmak için burc kelimesinin içerdiği mânâlara dikkat etmelidir. Burc denildiği zaman ilk önce yüksek bir köşk mânâsı vardır. İkinci olarak bu köşkün maddesinde yıldızlar vardır Üçün c ü olarak yıldız mânâsında ışık anlamı vardır. Bu şekilde buyuruluyor ki: "Baksanıza, biz gökte birçok burclar, yıldızlardan yapılmış, ışıklarla donanmış türlü türlü şekillerde yüksek yüksek köşkler yaptık. Yani tabiata kalsaydı bunlar olamazdı. Gök me y dana gelmez, meydana gelseydi bile basit bir uzaklık olmaktan öteye geçemezdi. Yıldızlar ve özellikle bunların değişik şekillerde teşekkülleri olamaz, yıldız tabiatı ile miktarları, uzaklıkları farklı olamazdı, değişik manzaralara ayrılamaz, hepsi aynı şe k ilde, aynı vaziyette eşit mesafelerde, bir boyda, bir tarzda olur, gök manzaralarında bu güzel burçlar bulunmazdı. Sanat ve kuvvetimizle biz bunları yaptık."

Ve bakanlar için onu, o göğü süsledik. Yani o çeşitli burçları, nurdan avizeleri, güzel manzaralarıyla gök öyle güzeldir ki, dikkati çekmemesi, bakanların ibret almaması mümkün değildir. Fakat bunun için bakacak, baktığını görecek, gördüğünün ilerisini sezip ibret alacak görüş sahibi olması lazımdır. Görüş sahibi olanlar bu güzel sanata tutulu p baksınlar, bu yüceliği bu kudret eserlerini seyretsinler de yaratanın yücelik ve ululuğuna delil getirmekle tevhide yükselsinler diye onu süsledik ve donattık.

17- Ve onu her taşlanmış şeytandan koruduk.

RACÎM: Recimden feîldir ki, fâil mânâsında olur, mef'ûl mânâsına da olur. Recm, lügatta taşlamak demektir. Sonra öldürülmüş mânâsına gelir ki, bu, benzetme yoluyladır. Kâzif (iftiracı) gibi sövmek ve küfretmek ile haysiyete

dokunan söz söylemek mânâsına gelir. Çünkü çirkin söz atmaktır. "Seni mutlaka taşlarım" (Meryem, 19/48) gibi yalnız zan ile söyleyivermek mânâsına gelir ki, dilimizde de "atma" denilir.

"Karanlığa taş atar gibi" (Kehf, 18/22) zan ile söylemek terimi de bundandır. Atılan, "kendisi ile atış yapılan" her şeye isim de olur. Çünkü "Ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık.." (Mülk, 67/5) âyetinde mermî mânâsınadır. Nihayet taşlama, kovma ve lanet mânâsına gelir. Çünkü kovulan taşlanır ve Bu mânâlardan her biri ile de tefsir edilmiştir. Şeytan taşlanmıştır, atar, kendi kendine hükümler verir. Bilmediği şeyleri atar, yalan söyler, iftira eder. Yukarda adı geçen alay edenler gibi küfreder ve söver; fırsat bulursa haksız yere öldürür. Taşlanmıştır, ileride açıkça ifade edileceği gibi kovulmuş ve lanetlenmiştir. Burada de "küllün" kapsamlı olması "racîm"in muhtemel bütün mânâlarına, cin ve insan şeytanlarının hiçbiri dışarda kalmamak üzere, hepsini içine almak suretiyle, yani herbirine birer kapsam ifade eder. Ve racîm (taşlanmış) niteliği, diğerlerini d ışarda bırakan bir kayıt olmayıp şeytanın açıklayıcı bir niteliği olduğundan bu nitelik, "bütün şeytanlar"dan hiçbirini kapsam dışında bırakmaz, yani her şeytan, her mânâsı ile racîmdir. Racîm (taşlanmış) olmayan hiçbir şeytan yoktur. Özetle , "sûr" ipucu ile bu mânâlardan her birinin yalnız başına ve nöbetleşe anlatılmasının kastedilmiş olduğu anlaşılır. Kur'ân'a ve Hz. Peygambere dil uzatmak isteyen ve insan şeytanlarından olan adı geçen kâfirler, bu recmin asıl konusu olduğundan dolayı, mânâ açısı n dan bu genelleştirme daha açıktır. Bununla birlikte şeytanın kendisinden ayrılmayan genel bir özelliği olan racîm niteliğinin, akla gelen ve bilinen mânâsı mercûm, (taşlanmış) yani kovulmuş ve lanetlenmiş mânâsı, tam açıklayıcı vasıf olduğundan dolayı, diğer mânâlara ihtiyaç da kalmayabilir. Bundan dolayı meâlin özeti şu olur: "Biz göğü bakanlar için süslemekle beraber her taşlanmış şeytandan koruduk. İster cin ve ister insandan hiçbir şeytan göğe çıkamaz, gökteki durumlar hakkında bilgi sahibi olamaz. Yer d eki gibi orada şeytanlık yapamaz. Benzerlerine açık olan o güzel gök, gözleri şeytanlıkta olan gizli açık bütün şeytanlara kapalıdır ve hepsi taşlanmış ve kovulmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, o kâfirler de göğe baksalar bile yükselmeye imkan bulamazlar, y ü kselemezler. Ve diyelim ki kendilerine gökten bir kapı açılsa da açıktan açığa yükselecek olsalar, gözlerine inanmazlar da gözlerimiz döndü veya büyülendik derler.

18-Ancak kulak hırsızlığı eden müstasnâ, yani gök, korunmuş olup ona

yükselemedikleri i çin melekler âlemini dinleyemez. "Artık o şeytanlar 'mele-i âlâ'yı (melekler âlemini) dinleyemezler." (Saffât, 37/8). Gökteki melekleri dinlemekle bilgi alamazlar. Ancak göğe ait inen ilimler ve haberlerden işittikleri bazı şeyleri çalarak şeytanlık y apmak için kulak hırsızlığı edenler vardır. (Saffât, 37/7-10. âyetler ile; Cin, 72/8-9. âyetlerin tefsirine bkz.) Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür. Açık bir alev ardından yetişmektedir.

ŞİHÂB: Lugatte ateş alevi demektir. Parıltılardan dolayı yıldızlara ve süngüye de denilir. Özellikle gökten yıldız kayıyor gibi, görünen aleve denildiği çok olmuştur. Bunun bir alevleme olduğu görünürse de fizikî olarak oluşma şekli henüz ilmi olarak açıklanmış değildir. Bu konuda değişik varsayımlar var d ır. Eskiden tabiat ilmi ile uğraşan bilginler, yükselen buharların, yani havanın yüksek tabakalarına yükselmiş olan birtakım gazların tutuşmalarına yorumluyorlardı. Son zamanlarda da şu görüş ortaya çıkmıştır: Kıvılcımlar, uzayda sürüler halinde seyr ve h a reket eden bir takım küçük cisimlerdirler. Yer bunların birçok yörüngelerine rast gelir. Ve bunlar yeryüzüne rast geldikleri zaman, atmosferin yüksek kısımları ile teması sonucunda süratlerinin şiddetinden dolayı sürtünme ile meydana gelen ısı ile tutuş u rlar. Göktaşları da bunlardan düşer. Alev sütunlarının sürati saniyede kırk ile yetmiş iki kilometre arasında değişir. Gök taşlarının hareketi ne gezegenlerin düz yörüngeleri içinde, ne de onlarla aynı yönde olmayıp bunlar yörüngelerinin cinsine göre dah a fazla kuyruklu yıldızlara benzetildiğinden astronomların bazısı bunları parçalanmış kuyruklu yıldızların bir döküntüsü olarak düşünmek istemişlerdir. Şüphe yok ki şihâb (alev sütunu) ve gök taşları konusu şimdiki astronomi ilminin üzerinde kurulduğu çeki m kanununa tatbik edilerek henüz açıklanabilmekten uzaktır.

Rastgele söylenen sözlere karışan herhangi bir açıklama da ilmî bir açıklama olamayacağından bunlar göğe ait sırlardan sayılır. Fakat ilâhiyyât ilmine yükselindiği zaman bütün o rastgele meydana gelen olayların birer tasarruf olduğu anlaşılır. Ne olursa olsun şu açıktır ki, alev sütunları atmosferin en yüksek sınırı üzerinden yeryüzüne doğru akan bir tutuşma ve yanma olayıdır. Son teoriye göre de demek oluyor ki bunlar, yukarıdan bir bomba gi b i gelip yeryüzünün gök tarafında bulunan hava tabakasına girerek tutuşmaktadırlar ki bu mânâ, Saffât Sûresi'ndeki "Her şeyi delip, geçen alev" (37/10) mânâsına uygun düşer. Ve demek ki bu yanma ve tutuşma, atmosfer havasının göğe doğru en yüksek sınırl a rına çıkıp gizlenmiş olan hararetle ilgili kuvvetleri ile bir temas halinde meydana gelmektedir. Bu gizli hararetle ilgili kuvvetler ise

biraz sonra âyette açıklanacağı üzere cinlerin, gizli şeytanların yaratılmış oldukları "zehirli ateş" ile ilgilidir. Ve işte Mülk Sûresi'nde (67/5) ve Cin Sûresi'nde (72/8-9) de geleceği üzere Kur'ân'da özellikle şunu haber veriyor ki alev sütunları göğe doğru çıkmak isteyen cin şeytanlarına atılan birtakım göğe ait mermilerdir. Bunlarda nitelik itibarı ile hem yıldızl a r, hem taş ve hem ateş mânâsı vardır. Ve şu halde ilâhî hikmet açısından bunların tutuşması, birtakım kuvvetlerin ve kötü ruhların yakılması ve kovulması ile ilgilidir.

Kurtubî tefsirinde der ki: "Şihablar (kıvılcımlar) bunları öldürür mü, öldürmez mi? Bu konuda ihtilâf edilmiştir. İbnü Abbâs (r.a) demiştir ki: Yaralar, yakar, yıkar, öldürmez. Hasan ile beraber bir grup da öldürür demişlerdir. Fakat birinci görüş en doğru görüştür." Bu alev sütunlarının insan şeytanlarını kovması ise ya bir manevî taşlama yerine mecazi olarak kullanılmıştır veya cin şeytanları içindir. Çünkü kulak hırsızlığını ilk önce gizli şeytanlar yapar ve âyetteki alev sütununun umumî mecaz yolu ile maddî ve manevî şeyleri kapsaması, açıklama tarzına daha uygundur. Ve bu üslubun z evkine ermek için Kur'ân hakkındaki "Ve biz onu koruyacağız" (Hicr, 15/9) âyeti ile, gök hakkındaki âyetleri arasındaki benzerliğe dikkat etmek gerekir. Yani Kur'ân gök gibidir. Allah'ın sanatı ve kudretinin delilleri ile dolu olan gök, nasıl onurl u cisimleri ve yüksek burçları ile bakanlar için süslenmiş ve şeytanlardan korunmuş ve kulak hırsızları oradan bir ateş şulesi ile kovulmuş ise, Kur'ân da öyledir. Yıldızlar ve burçlar gibi âyetler ve sûreler ile güzel nazmı, temiz kalplerin sahipleri için süslenmiştir. Ve o günahkârlardan olduğu gibi, taşlanmış şeytanlardan korunmuştur. Onlar, ona yükselemezler. İman ve iltifat ile almaz ve dinlemezler. Olsa olsa kulak hırsızlığı ederek şeytanlık yapmak isteyenler bulunur ki bunları da parlak bir ateş şu l esi kovalamaktadır.

Ve apaçık Kur'ânın bu parlak ateş şuleleri ise o şeytanlara, kâfirlere, suçlulara cehennem ateşi ile, Allah azabını gösteren uyarı âyetleridir. Gök böyledir.

19- Yere gelince. Düşünce sahipleri için, Allah'ın kudretinin delilleri onda da apaçıktır. Yalnız astronomi ilimleri ile değil, yer bilimleri ile de Allah'ın birliği isbat edilmiştir. Başlıcaları: Onu yaydık sündürüp serdik. (Ra'd, 13/3 âyetin tefsirine bkz.) Öyle ki bunda şeytanlar da bulunabilir. Bununla beraber ona oturaklı ağır dağlar da oturttuk ve onda ölçülü, yani her bakımdan birbirine uygun veya tartılı her

şeyden bitirdik.

20- Ve onda size ve rızık veremeyeceğiniz kimselere geçimlikler verdik. Ve hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz. Dünya serveti biter, Allah'ın kudreti bitmez tükenmez.

21- Ve onda size ve rızık veremeyeceğiniz kimselere geçimlikler verdik. Ve hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz. Dünya serveti biter, Allah'ın kudreti bitmez tükenmez.

22- Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik. "Levâkih", "Likâh" tan türeyen "Lâkiha"nın çoğuludur. Likâh, aşı demektir. Lâkiha da aşılı veya aşıcı mânâlarına gelir.

Bu âyetin bu mânâsı da başlı başına bir ilmî mucizedir. İbnü Abbas'tan bunun tefsirinde: "Rüzgarlar ağaçların ve bulutun aşılayıcısıdır" diye nakledilmiştir.

Hasan, Dahkâk, Katâde de bunu söylemişlerdir. Râzî, bunu kaydettikten sonra der ki: Erkek dişiye suyunu boşaltıp da dişi gebe olunca denilir ki "erkek aşıladı dişi tuttu, gebe oldu" demektir. Bunun gibi rüzgarlar da bulutların erkekleri yerinde kabul edilir. İbnü Mesud hazretleri bu âyetin tefsirinde demiştir ki: " A llah Teâlâ, rüzgarları bulutlara aşılama için gönderir. Onlar da suyu taşıyıp bulutlara karıştırır. Sonra bulutu sıkıştırıp bir aşı gibi akıtır." Bu açıklama, rüzgarların bulutu aşılamasının bir yorumudur. Fakat ağaçları aşılamasının tefsirini zikretmemişlerdir. Yani âyetin yukarda anlatıldığı gibi rivayet ile tefsirinde rüzgarların ağaçları da aşıladığı nakledilmiş olmakla beraber nasıl aşıladığı açıklanmamış. Bir tefsirci olduğu gibi, bir doktor da olan Fahrü'r-Râzî için de bu konu bilinmez kalmıştır. Gerçi ağaç aşılamak eskiden beri bilinen bir şey ise de bununla rüzgarın bir ilgisi yoktu. Bitkilerde rüzgarın yapabileceği bir aşılama yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Ra'd Sûresi'nde açıklandığı üzere "Orada bütün meyvalardan iki çift yarattı." ( Ra'd, 13/3) gerçeği ortaya çıktıktan, yani bütün bitkilerin çiçeklerinde erkek, dişi çifti bulunduğu ve erkeğin dişiyi aşılaması ile meyveler meydana geldiği anlaşıldıktan sonradır ki, rüzgarların bir aşıcı hizmetini yerine getirdikleri anlaşıldı. Ve bu ş e kilde âyetinin de âyeti gibi bilinmeyen bir ilmî gerçeği açıkladığı bin küsür sene sonra anlaşılmış ve açıklanmış ve bundan dolayı bu âyetin de bir mucize olduğu ortaya çıkmıştır.

İşte rüzgarlar, taşıyıcı ve dağıtıcı oldukları için faydalarından birisi de özellikle böyle ağaçları ve bitkileri aşılamasıdır. Bunun meydana gelmesi için de rüzgarın belirli bir miktar ile uygun ve yumuşak bir şekilde esmesi gerekir. Yoksa aşılama yerine bozma olur. Rüzgar, havanın bir hareket ve akımıdır ki, havanın

değişik şekilde ısınıp soğumasındaki değişmeler ile meydana gelir. Tabiatta bu değişmeler ise sıcaklık ve soğukluk tabiatları üzerinde hakim bir etkiye bağlı olduğundan, bütün rüzgarlar doğrudan doğruya ilâhî bir tasarruf olduğu gibi, bunların aşılama yap a cak bir derecede esmeleri de doğrudan doğruya Allah'ın bir lütfudur.

Bununla beraber düşünülmelidir ki, su olmasaydı bu aşılar ne olur, hayat ne olurdu? Onun için rüzgarlara bulutları da aşılatarak gökten bir su da indirdik, yağmur yağdırdık da onu size sunduk; tabiata kalsaydı ne rüzgar eser ne aşılama olur, ne yağmur yağardı. Onu hazinelerde saklayan da siz değilsiniz, yani yağdıktan sonra dağlarda, pınarlarda, kuyularda, göllerde, havuzlarda, mahzenlerde, küplerde, testilerde v.s. tutan d a siz değilsiniz, biziz. Burada rüzgarların gönderilme, suyun indirilme ile anlatılması aynı zamanda bir de benzetmeye işaret eder. Çünkü "erselnâ" peygamberlerin gönderilmesini; "enzelna" da kitabın indirilmesini hatırlatır. Ve demek olur ki: İşte Al l ah tarafından gönderilen peygamberler de o aşılayıcı rüzgarlar gibidir; Allah'ın feyizini taşıyarak kabiliyeti olanlara yayar ve aşılarlar. İndirilen kitap da o gökten inen su gibi hayatın mayasıdır.

23- Ve şüphesiz ki biz gerçekten hem diriltiriz, hem öldürürüz. Bu, hiç delile muhtaç olmayan açık bir gerçektir. Fakat amma "Ölünce mal ve mülk varislerimize kalacak mı?" diyecekler. Hayır hepsine vâris de ancak biziz. Bu dünyada yaşarken mülk ve tasarruf iddia edenlerin ve edecek olanların hepsi y o k olur. Mecâzî mülkleri, görünürdeki tasarrufları ellerinden alınır, her zaman bakî, kayıtsız ve şartsız herşeyin sahibi yüce şanımızla biz kalırız.

24- Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da biliriz. Doğuşta, ölümde önde olan, miras bırakmak isteyen önce gelip geçenlerinizi de, geri kalanları, miras almak isteyen sonra gelenlerinizi de veya imanda, kâfirlikte, itaatte, isyanda ön safta bulunmak isteyenleriniz de, geri kalan geri kalmak istiyenleriniz de ezelde ve so nsuza kadar gerçekten bilgimiz dahilindedir.

25- Ve senin O Rabbindir ki, yani seni yaratan ve terbiye edip gönderen o Allah'ındır ki ey Muhammed! Onları mutlaka haşredecektir.

Ve önce gelip geçenleri ve sonra gelenleri sonunda mahşere toplayıp hesaba çekecektir. Onun için şimdilik bırak o kâfirler yiyip içip devamlı eğlensinler. O Rabbin gerçekten hikmet sahibidir, çok bilendir.

Gerçekten:

Meâl-i Şerifi

26- Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

27- Cinleri de daha önce insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen güçlü bir ateşten yarattık.

26- Andolsun ki biz insanı bir kuru çamurdan, bir şekillenmiş kara balçıktan yarattık. Yani insan cinsini başlangıçta biz vurulduğunda ses çıkaran kuru bir çiğ çamurdan, değiştirip dönüştürme ile özel bir şekilde yoluna konmuş kokar bir balçıktan yarattık.

SALSÂL; "Ses veren yani vurulduğu zaman tıngırdayan, kuru pişmemiş çiğ çamur" ( ) dur ki, pişmiş olursa tuğla, kiremit gibi ses çıkaran kuru bmir çamur olur. Çünkü Rahmân Sûresi'nde "Vurulduğunda testi gibi ses çıkaran kuru bir balçıktan..." (Rahmân, 55/14) buyurulmuştur.

HAME': Uzun süre su ile yumuşayıp bozulmuş cıvık kokar çamur, yani balçık demektir. Tekili ölçüsünde dir.

MESNÛN: Bunun açıklanmasında tefsirciler birkaç görüş nakletmektedirler:

1- İbnü Sikkît demiştir ki, Ebu Amr'i dinledim "mesnûn, bozulmuş demektir" diyordu. Bunun açıklamasında Ebu Haysem de demiştir ki, denilir ki "bozuldu", demektir. Ve buna delil "henüz bozulmamış" ki, bu kelime dan, yani "yol güzergâhına konulmuş" olmaktan alınmıştır. Çünkü böyle olan herhangi bir şey, bozulur.

2- Denilmiş ki, "mesnûn" sürtülmüş, kazınmış veya bilenmiş demektir ki, taşı taşa sürttükleri zaman "Taşı taşa sürttüm." deyiminden

alınmıştır. Çünkü bileğiye ve sürtülürken ikisinin arasından çıkan kazıntıya denilir ve bu da kokar. Bundan dolayı bozulma ve kötü koku bunun da gereğidir.

3- Ebu Ubeyde demiştir ki, "mesnûn" dökülmüş demektir. " Suyu güzelce yüzüne döktü", denilir.

4- Sibaveyh demiştir ki, "mesnûn" bir şekil ve örnek üzere resimlenmiş demektir. Yüzün özel bir şekli olan den alınmıştır. Ve herhangi bir şeyin sünneti deyimi de bu mânâdan alınmıştır ki, üzerine konmuş olan örneği demektir.

Bu şekilde insan nevinin şekli için sünnet olan özel bir şekle dökülmüş bir balçık demek olur. Sonra terkibinde de iki ayrı yorum vardır.

Birincisi: e sıfat olmasıdır ki "özel bir şekilde tasvir edilmiş, başka bir ifade ile kalıba dökülmüş bir balçıktan meydana gelen bir çiğ çamurdan" demek olur. Böyle olunca salsâl, "hame-i mesnûn"dan yapılmış demek olur. Ebu'l-Bekâ ve Zemahşerî bunu tercih etmişler ise de faydalı bir görüş değildir. Çünkü kuru çamurun yaş çamurdan meydana geldiğini anlatmak gereksiz olduğu gibi, insan hamurunun balçık halinde iken insan şeklinde bulunduğu da genel olarak kabul edilmiş değildir.

İkincisi: Bedel olmasıdır ki, salsal'den, bir hame-i mesnûn'dan demek olur. Ebu Hayyân'ın anlattığına göre tefsircilerin çoğu bedel olmasını tercih etmiştir. Biz de bu görüşte ısrar etmek isteriz.

Önce salsâl, sonra da ondan özel bir şekilde kalıba dökülüp insan mayasını meydana getiren şekillenmiş, kara balçık yapılmış ve insan ondan düzgün bir şekilde yaratılmış demek olur. Ve şu halde salsâl, su ile karıştırıldıktan sonra süzülüp kuru çamur haline gelmiş bulunan, yeryüzünün rütubetsiz olan tamtakır durumunu gösteriyor ki, tabiat itibariyle bunda hayat düşünülemez. Ve bunun özellikle "salsâl" deyim i ile anlatılması, insanın, yeryüzünden bir tabiat eseri olarak ortaya çıkmasının mümkün olamayacağını tam bir açıklıkla anlatmak içindir.

Öyle ya, tamtakır bir kuru çamurun tabiatı, hayata ne kadar zıddır. Tabiata kalsa bunda, insan veya hayvan şöyle dursun, bir otun bitme imkanı bile yoktur. Fakat şu bir gerçektir ki, bundan insan yaratılmıştır. Bu ise doğrudan doğruya Allah Teâlâ'nın kudretinin sanatına, ilim ve hikmetine apaçık bir delildir. Tabiat, kendine bırakılınca hiç değişmemesi gerekirken A l lah Teâlâ onu yumuşatıp değiştirerek bir balçık haline çevirmiş ve o balçığa sanat ve hikmeti ile öyle bir sünnet (ilâhî kanun) vermiştir ki bununla insan yaratılışı için ilâhî kanunun meydana geldiği maya ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı diyebiliriz ki; " h ame-i mesnûn" insan tohumu olan spermadır. Gerçekten sperma her anlamıyla mesnûn, yani hem değişen, hem sürtülmüş, hem dökülmüş, hem de bir sünnet üzere tasvir edilmiş (şekillendirilmiş) bir balçıktır. Bu şekillenmiş balçığa "yapışkan bir çamur" (Sâffât, 37/11), "dayanıksız bir suyun özünden" (Secde, 32/8), "katışık bir sperma" (İnsan, 72/2) demek de doğrudur. Bu mânâ, insan nevinin bütün fertlerini kapsar. Ancak insanın ilk ferdi olan Âdem, ilk insan olduğu gibi, onun yaratıldığı o şekillenmiş balçı k da ilk önce onda sünnet olmuş ilk tohumdur. Özetle Âdem bile, ilk olarak sperma niteliğini almış bir balçıktan yaratılmıştır. "O, insanı bir damla sudan yarattı" (Nahl, 16/4) ifadesi, onun hakkında da geçerlidir.

Şu kadar var ki, o spermadan önce bir insan yoktur. Onun seçimi, çocukları gibi bir insanın vücudunda meydana gelmemiştir. Bununla beraber şimdiye kadar bütün insanlar da onun gibi kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir kara balçıktan yaratılmaktadır. Yalnız şu farkla ki, bu şekillenmiş kara balçık, insanın gıda olarak yediği bitkiler ve hayvanların (et ve sütleri ile) bünyelerinden geçerek yine bir insan bünyesinde seçimini bulmaktadır. İşte insan denilen mahluk aslında böyle değersiz bir şeydir. Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmetini, kudretinin sanatını anlamalı ki, şu kuru topraktan öyle şekillenmiş kara bir balçık yapmıştır. Ve o kokar balçıktan insan yaratmaktadır.

27- Cânnı da, Cin cinsini meydana getiren gizli mahluku da ondan önce şiddetli zehirli ateşten yaratmıştık.

SEMÛM: Lugatte ateş alevi gibi esen sıcak rüzgara denilir ki, sam yeli diye ifâde edilir. Ve kendisine harûr (sıcak rüzgar) da denilir. İbnü Cerir'in açıklamasına göre bazı Araplar harûru, gündüz esen rüzgara tahsis etmişlerdir. Bir hadis-i şerifte de: "Semûmu n, cehennemin bir harareti olduğu" bildirilmiştir.

SÂMM: "Semm" maddesinden fâil, Semûm da onun mübâlağası olan "feûl" kipidir. Sem, zehir, bir de "semmû'l-hıyât" gibi ince delik (iğne deliği) mânâsına gelir.

Çünkü vücuttaki terin çıktığı ve havanın nüfuz ettiği gizli deliklere "mesemme", çoğuluna da "mesâm" veya "mesemmât" ve çoğulun çoğuluna da "mesâmmât" denilir. Bundan dolayı sâmm ve semûm, mesâmmâte nüfuz edici veyahut zehirleyici mânâlarını ifade eder. Ve o rüzgarın bu isim ile adlandırılması da bu itibarlardan birisini veya her ikisini gözönünde bulundurmaktan dolayıdır. Cinlerin zehirli ateşten yaratılmış olması, cin ve şeytanın insana gizli deri gözeneklerinden girecek, zehirleyecek, yakacak bir nitelikte olduğuna işaret eder. İbnü Abbas' t an rivayet edilmiştir ki; "Şu bildiğimiz zehirli ateş, cinlerin kendisinden yaratıldığı zehirli ateşin yetmiş parçasından bir parçadır." demiştir. Demek ki insan yaratılmadan önce, cinlerin yaratıldığı sırada yeryüzü çok dehşetli ateşler saçıyormuş.

Şimdi o vakti düşün ki:

Meâl-i Şerifi

28- Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."

29- Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."

30- Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.

31- Yalnız İblis hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.

32- Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenle rle beraber olmuyorsun?"

33- İblis şöyle dedi: "Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemezdim."

34- Allah şöyle buyurdu: "Öyle ise oradan çık! Sen, artık kovulmuş birisin."

35- "Kıyamet gününe kadar lane t senin üzerindedir."

36- İblis: "Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver" dedi.

37- Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin."

38- "Allah katında bilinen vaktin gününe kadar..."

39- İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!"

40- "Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır."

41- Allah şöyle buyurdu: "İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur."

42- "Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur."

43- "Şüphesiz ki onların hepsine vaad edilen yer cehennemdir."

44- "Cehennemin yedi kapısı vardır. O kapıların herbiri için birer grup ayrılmıştır."

45- Allahtan korkanlar, elbette cennetlerde ve pınarların başındadırlar.

46- Onlara: "Selametle güven içinde oraya girin" denir.

47- Biz o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.

48- Orada kendilerine hiçbir yorgunluk gelmeyecek. Oradan çıkarılacak da değillerdir.

28- Rabbin meleklere demişti ki: Şüphesiz ki ben, kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.

29- O halde ben ona şekil verdiğim, o balçığı tam bir insan yaratılışına, düzgün bir insan kıvamına koyup içine ruhumdan üflediğim zaman, burada tamlaması, bir şereflendirme tamlaması, üfürme deyimi de bir örnektir. Yani maddenin kabiliyetini olgun bir duruma getirip, içine "De ki ruh, Rabbimin işlerindendir..." (İsrâ, 17/85) mânâsına uygun olarak Allah'ın bir işi olan ruhtan feyiz verdiğim vakit siz hemen onun için secdeye kapanın. Allah'ın emrine itaat ederek yere düşün, o ruh olan insana b o yun eğin. İşte Allah, o balçıktan yarattığı insanı ruhu ile böyle yükseltmişti.

30-38-Bunun üzerine bak ne oldu.

~ "Hepsi de toptan secde ettiler. Ancak İblis müstesna." (Bakara, 2/34 ve A'râf, 7/11. âyetlerinin tefsirine bkz.) Yani kıyamet gününe kadar değil, Allah katında bilinen vakte kadar ki "Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri hariç olmak üzere, göklerde ve yerde ne varsa hepsi düşüp ölecektir." (Zümer, 39/68) âyeti ile açıklanan ilk üfürüş günüdür.

Ahmed b. Kays'tan nakle dilmiştir ki: "O, Medine'ye vardım demiş, maksadım emirü'l-müminin Ömer (r.a) idi. Bir de vardığımda büyük bir cemaat toplanmış, orada Ka'bû'l-Ahbâr insanlara vaaz ediyor ve şöyle diyordu:

"Âdem Aleyhisselâm'a ölüm emri geldiği zaman 'Ya Rabbi! Düşmanım İblis, beni ölmüş bir durumda görünce kendisi kıyamet gününe kadar mühlet verilmiş olmakla sevinecek, başıma gelene gülecek' dedi. Ona şöyle cevap verildi: 'Ey Âdem! Sen cennete geri gideceksin, o lanetlenmiş İblis ise öncekilerin ve sonrakilerin sayısı kadar ölüm acısını tatmak için beklemeye bırakılacak. 'Sonra Âdem, Hz. Azrail'e, 'Ona ölümü nasıl tattıracaksın? Niteliğini anlat.' dedi. Azrail onun ölümünü anlattı. Âdem: 'Ya Rabbi, yeter!' dedi. Bunun üzerine insanlar, heyecana geldiler de Ka'b'e 'Ey E bu İshâk! O nasıl?' dediler. Ka'b, açıklama yapmaktan çekindi, insanlar ısrar ettiler. Bunun üzerine Ka'b dedi ki: 'Yüce Allah, ilk üfürüşten sonra Hz. Azrail'e diyecek ki: 'Sana yedi gök ve yedi yer halkının kuvvetini verdim ve bu gün sana bütün öfke ve gazab kisvesini giydirdim. Öfke ve hücumunla in o taşlanmış İblis'e. Artık ona ölüm acısını tattır. İnsan ve cinlerden önce ve sonra gelmiş geçmişlerin acılarının kat katını kapsayacak şekilde, bütün acıları ve hastalıkları ona yüklet. Beraberinde öfke v e kinle dolgun yetmiş bin cehennem bekçisini, her biri ile de cehennem zincirlerinden, tomruklarından zincirler ve tomruklar bulunsun. Cehennem, kancalarından yetmiş bin kanca ile o lanetlenmişin, kokmuş canını çekip çıkarın. Mâlik'i de (Cehennemdeki melek l erin başkanı) çağır. Cehennemlerin kapılarını açsın.' Bunun üzerine Hz. Azrail öyle bir şekilde inecek ki ona göklerin ve yerlerin halkı baksa dehşetinden derhal ölürlerdi. Azrail, inecek İblis'e varıp, 'Dur, ey pis! Artık sana ölümü tattıracağım, çok ömü r sürdün, Allah'a yakın nice kimseleri sapıttın. İşte bu o bilinen vakittir.' diyecek. Mel'ûn doğuya kaçacak, bakacak Hz. Azrail gözlerinin önüde, batıya kaçacak yine gözlerinin önünde, denizlere dalacak, denizler onu kabul etmeyecek, kısacası yerin her ta r afına kaçacak, sığınacak kurtulacak hiçbir sığınak bulamayacak, sonra dünyanın ortasında, Hz. Âdem'in mezarı yanında duracak veya doğudan batıya, batıdan doğuya topraklarda

sürünerek en son Âdem Aleyhisselâm'ın cennetten atılınca indiği yere varınca yer, bir kor gibi olacak, zebâniler kancaları takıp didikleyecekler de didikleyecekler. "Allah'ın dilediği zamana kadar" can çekişme ve işkence içinde kalacak. O böyle can çekiştirirken Âdem ve Havva'ya da, 'Kalkınız, düşmanınız ölümü nasıl tadıyor, bakınız ' denecek. Kalkacaklar, onun çektiği işkencenin şiddetine bakacaklar da 'Ya Rabbi! Bize nimetini tamamladın' diyecekler."

39-O bilinen vakte kadar mühlet müsadesini alan İblis Ya Rabbi! dedi, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki veya azgınlığıma hükmetmen sebebi ile; yani Allah katından kovulmuş, iyilik ve rahmetten uzaklaştırılmış bir melûn, böyle bir mühlet müsaadesini elde edince şımarır da onu azgınlığa bir teşvik vasıtası olarak kabul eder. Böyle şımartman hakkı için veya çamurdan yaratıl a nı küçümseyip secde etmediğimden dolayı benim azgın âsi olduğuma hükmetmenden dolayı mutlaka ben, yeryüzünde onlara süsleme yapacağım. Yani maddelerini bahane ederek o kuru çamuru, o kokar balçığı, onlar için süsleyip insanlığın esas yükselmesine vesi l e olan ruhtan daha hoş, daha süslenmiş, daha kıymetli göstereceğim. Ve mutlaka hepsini azdıracağım.

40- Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesna, yani yalnız tâatin için seçilmiş, lekesiz özel kulların aldanmazlar. Başlangıçta insanlığın maddesine bakarak mutlaka aşağılığına hükmeden ve onlara zorbalık edebileceğini söyleyen İblis'in, burada bu istisnası (ayırması), şüphe yok ki Allah'ın söyletmesi olan bir itiraftır. Onun için:

41- Allah Teâlâ buyurdu işte bu dediğin, sahiplerini istisna ederek azıtamayacağını itiraf ettiğin o ihlâs ve tevhîd bir cadde, bir kanundur ki bana aitttir. Yani bana varır, yahut ben kefilim dosdoğrudur. Yahut; işte benim üstüme aldığım dosdoğru yol, hak kanunu şudur:

42- Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Yani ne sözlü olarak onları susturacak bir delilin, ne fiilî olarak sataşacak ve kullanacak güç ve hakimiyetin yoktur. Ancak sana uyan azgınlar müstesnâ, yani ancak bunları sürükleyebilirsin. Fakat o da senin hak i miyetin ile değil, onların iradelerini kötüye kullanarak sana uymaları, arkana düşmeleri dolayısıyladır. Yoksa ihlâslı kullara hakimiyet kuramadığın gibi, diğerlerine de hakimiyet kuramazsın. Çünkü sonunda "Zaten benim size karşı bir gücüm

yoktu. Ben s adece sizi inkâra çağırdım; siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin." (İbrahim, 14/22) diyeceğin İbrahim Sûresi'nde açıklanmıştır.

43- Muhakkak cehehnem, onların hepsine vaad olunan yerdir. O İblis, ona tabi olan azgınların kendilerine uyulanlarla beraber hepsine vaad edilen yerleridir.

44- Onun, o cehennemin yedi kapısı vardır. Yani gireceklerin çokluğundan dolayı yedi giriş kapısı veyahut azgınlığın çeşit ve derecelerine göre, önce Cehennem, sonra Lezzâ, sonra Hutame, sonra Sa'îr, sonra Sekar, sonra Cehîm, sonra Hâviye isminde yedi tabakası vardır. Her kapı için, onlardan (o azgınlardan) bir grup ayrılmıştır. Ebu's-Suûd Tefsiri'nde deniliyor k: "Muhtemelen yedi kapı ile sınırlanması, helak eden şeylerin beş duyu ile hissedilen şeylerle şehvet ve öfke kuvvetlerini gereğine mahsus olmasındandır." Bununla beraber bunda diğer bir ihtimal vardır ki, şeriat dili açısından akla daha uygundur. Çünkü cehennem kapılarının yedi olması ile cennet kapılarının sekiz olma s ı arasında apaçık bir ilişki vardır. Bundan dolayı denebilir ki, bu kapıların mükellef organlarla ilgili olması düşünülür.

Bilindiği gibi insanın mükellef organları sekiz tanedir: Kalb, dil, kulak, göz, el, ayak, ağız, cinsel organ. Bunların yedisi açık, birisi gizlidir ki, o da kalbdir. Doğrudan doğruya Allah'a bakan kalp kapısı açık olursa, bu sekiz organın her biri Allah'ın emri üzere hareket ederek cennete birer giriş kapısı olabilir. Ve bu şekilde cennete sekiz kapıdan girilir. Fakat içte ruh k ö rlenmiş, kalb kapısı kapanmış bulunursa dıştaki yedi organın her biri cehenneme açılmış birer giriş kapısı olurlar. İşte cennet kapıları sekiz olduğu halde, cehennem kapılarının her birine ayrılmış bir grup olmak üzere yedi olması, Allah daha iyi bilir ki bu hikmetten dolayıdır. "Ve ona ruhumdan üflediğim zaman..." (Hıcr, 15/29) ifadesinin şerefine nail olmakla iman ve marifet kapısı olan kalb, cehenneme kapalıdır. Ondan yalnız cennete girilir, Allah'a erişilir. Kalbi açık olan kimse şeytana uymaz, Alla h 'ı inkâr etmekten ve O'na isyan etmekten sakınır. Onun için:

45-48- phesiz takva sahipleri, şeytana uymaktan sakınan, küfr ve isyandan korunanlar cennnetlerde ve pınar başlarında yerleşeceklerdir. Ey takva sahipleri! Oraya emniyet ve tam selametle giriniz! Yani ey insanlar, ey Muhammed ümmeti! İblis'e tabi olmaktan sakınınız, Allah'ın koruması altında, tevhid ve İslâm dinine, Allah'ın Resulüne uyunuz,

kalbinizden kin ve hileyi çıkarıp takva sahibi olunuz da, takva sahiplerinin yeri olan o cennetlere ve pınarlara emniyetler içinde, güle güle, selâmetle giriniz. O cennetler ve pınarlar her yönden korunmuş, güvenli ve sağlıklı bir selamet yurdudur. Ona dışardan tecavüz olunamayacağı gibi, biz onların, O cennetler ve pınarlardaki takva sahiplerini n göğüslerindeki ilişikleri ve kinleri söküp attık. Cennet ehlinin gönüllerinde kin ve hile kalmaz, fena niyet ve kin durmaz. Yani İslâm takvasının şiârından birisi de kin tutmamaktır. Allah takvalı kalblerde kin bırakmaz. Geçmişte kin varsa onu siler. Çün k ü Hz. Ali'den nakledilmiştir ki, o şöyle demiş: "Ümit ederim ki Osman ve Talha ve Zübeyr ile ben bunlardan olayım". "Allah onların hepsinden razı olsun." Öyle ki hepsi kardeşler olarak karşılıklı tahtlar, karşılıklı köşkler üzerinde muhabbet eder l er. Yani hiçbiri diğerine sırtını dönmeksizin yüz yüze sevişe sevişe yaşarlar. Orada onlara hiçbir yorgunluk gelmez. Her ne isterlerse zahmetsiz, sıkıntısız hemen meydana gelir hem onlar, oradan çıkarılmayacaklardır. Sonsuza kadar orada ebedî kalaca k lardır.

Resulüm!

Meâl-i Şerifi

49- Kullarıma haber ver ki, gerçekten ben çok bağışlayıcı ve pek merhamet ediciyim.

50- Bununla beraber azabım da çok acıklı bir azabdır.

49-50-Bunları geçmişten bazı örneklerle açıklamak üzere:

Meâl-i Şerifi

51- Hem o kullara, İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.

52- Hani melekler, İbrahim'in yanına girdikleri zaman, "selam" demişler, İbrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" demişti.

53- Melekler: "Korkma! Gerçekten biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.

54- İbrahim dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelmişken, beni mi müjdeliyorsunuz, neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?"

55- Melekler: "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Sakın Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerden olma!" dediler.

56- İbrahim dedi ki: "Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?"

57- "Ey elçiler! Başka ne işiniz var?" dedi.

58- Melekler şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavmi cezalandırmak için gönderildik.

59- Ancak Lût ailes i müstesnâdır. Biz, onların hepsini muhakkak kurtaracağız.

60- Yalnız Lût'un karısı müstesnâ, çünkü onun helak edilenlerle birlikte yok edilmesini takdir ettik.

61- Melek olan elçiler, Lût kavmine gelince,

62- Lût dedi ki: "Doğrusu siz ürkü lecek bir kavimsiniz."

63- Elçiler dediler ki: "Bilakis biz sana onların şüphe ettiği azabı getirdik."

64- "Sana gerçeği getirdik; biz elbette doğru söylüyoruz."

65- "Gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından yürü ve sizden kimse ardına bakmasın; istenen yere gidin."

66- Biz, Lût'a şu kesin emri vahyettik: "Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak kökleri kesilmiş olacaktır."

67- Şehir halkı, insan şeklindeki güzel yüzlü melekleri görünce, onlara iğrenç işlerini yapabileceklerini düşünüp sevinerek geldiler.

68- Lût, kavmine şöyle dedi: "Bunlar benim misafirlerimdir, beni rüsvay etmeyin."

69- "Allah'tan korkun! Beni mahcub etmeyin."

70- Lût kavmi şöyle dedi: "Biz sana kimsenin koruyuculuğunu yapmamanı söylememiş miydik?"

71- Lût şöyle dedi: "İşte kızlarım! Düşündüğünüzü yapacaksanız (onlarla evlenin).

72- Resulüm! Ömrüne yemin olsun ki gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.

73- Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakaladı.

74- Biz, onların şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

75- Gerçekten bunda, düşünen keskin anlayışlılar için ibretler vardır.

76- Hem o Lût kavminin bulunduğu şehir harabesi bir yol üzerinde bulunmaktadır.

77- Şüphesiz ki, bunda iman edenler için bir ibret vardır.

78- Eyke halkı da gerçekten zalimlerdi.

79- Biz Eyke halkından da intikâm aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir.

80- Şüphesiz ki, Hıcr halkı da peygamberleri yalanladılar.

81- Biz, onlara âyetlerimizi vermiştik de onlar, yüz çeviriyorlardı.

82- Onlar, dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı.

83- Onları da sabahleyin korkunç bir çığlık yakaladı.

84- Kaz anmakta oldukları şeyler, onlardan hiçbir zararı savmadı.

51-78- Eyke, Leyke gibi sık, birbirine karışmış ağaç demektir. Eyke halkı da Medyen halkı gibi Hz. Şuâyb (a.s.)ın gönderildiği bir kavimdir ki, yerleri ağaçlık olduğundan bu isim ile adlandırılmıştır. Rivâyete göre ağaçları Günlük ağacı imiş.

79-80- "Onlardan intikam aldık" (Şuâra Sûresinde ki "O gölge gününün azabı kendilerini yakalayıverdi" âyetinin tefsirine bkz: 26/189) Gerçekten ikisi de, yani Lût kavminin Südumu harabesi ile Eyke veyahut Eyke ile Medyen açık yolda, göz önündedirler. Daha önce andolsun ki Hıcr halkı, yani Hıcr denilen yerde helak olan Semûd kavmi Allah'ın gönderdiği peygamberleri, yani Salih (a.s)'ı ve dolayısıyla bütün peygamberleri yalanlamışlardı.

81-83- Biz onlara mucizelerimizi de vermiştik. O peygamberlerle mucizeler de göstermiştik. Ne varki, onlar mucizelerden yüz çeviriyorlardı. Bakmıyorlar, aldırmıyorlardı ve dağlardan evler yontuyorlardı. Böyle sanatkar ve kuvvetli idiler. Böylece emniyet içinde bulunduklarını söylüyorlardı. Sanatlarına, kuvvetlerine, evlerinin, kalelerinin sağlamlığına güveniyor, bunları yıkılmaz, kendilerini azab ve yok olmaktan korur sanıyorlardı. Derken bir sabah kendilerini o çığlık hemen yakaladı, azabın vaad olunduğu dördüncü günün sabahı tepelerinde patlayan yok etme çığlığı ki, onu bir deprem takip etmişti. (A'râf, 7/73-78 ve Hûd, 11/61-68. âyetlerinin tefsirine bkz.)

84- Öteden beri kazandıkları şeyler kendilerini kurtarmadı. O güvendikleri sanatlar, kuvvetler, uğraşıp kazandıkları servetler, yaptıkları evler, kaleler hiçbir şeye yaramadı.

Fakat çabalama ve kazanma, faydalı olmalıydı değil mi? Neden faydalı olmadı? denilecek olursa:

Meâl-i Şerifi

85- Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki, kıyamet kopacaktır. (Ey Peygamber!) Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et.

86- Şüphesiz Rabbin kemaliyle yaratandır ve iyi bilendir.

87- Andolsun ki, biz sana te krarlanan yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik.

88- Sakın o kâfirlerden birtakımlarına verip de kendilerini zevklendirdiğimiz şeye (mal ve servete) heveslenip göz dikeyim deme. Onlardan dolayı üzülme. Müminlere merhamet kanatlarını indir.

89- De ki: "Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım."

90- (İnanmazsanız başınıza) tıpkı o taksimcilere (yahudi ve hıristiyanlara) indirdiğimiz azap gibi (bir azab inecektir).

91- Onlar, Kur'ân'ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak onu kısım kısım böldüler.

92-93- Rabbin hakkı için biz, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı hesaba çekeceğiz.

85- Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ile yarattık. Batıl ve boş yere değil, haksızlıkla da değil, Hak Teâlâ tarafından yerli yerinde yaratılmıştır.

Hepsi adalet ve hak ile ayaktadır ve özel haklara sahiptir. Ve bütün bu hakların

korunması Allah Teâlâ'nın hakkıdır. Onun için hak ve hukuk tanımayan, hakkın âyetlerini inkâr eden haksızların yok edilmesi ve onlara hak ettikleri cezayı vermek ile sorumlu tutulması bütün kâinatın genel hukukunun gereklerinden bir hak ve hakkı iptal etmek için harcanan kazançların hakkı da bâtıl ve heder olmasıdır.

Ve kıyamet mutlaka kopacaktır. Seni yalanlayanların Allah o vakit cezalarını verecektir. Ey Hak Peygamberi bundan dolayı sen şimdi onlara güzel muamele et, güzel bir şekilde onlardan yüz çevir, onlara aldırma, cezalarında acele etmeyip eziyetlerine sabrederek yumuşaklıkla muamele et.

86- Şüphesiz ki senin Rabbin tek yaratıcıdır. Seni ve onları ve diğer varlıkları yaratan ve çok yaratıcı olan ve mutlaka yaratıcılık yalnız kendisinin hakkı bulunan bir yaratıcıdır ki, daha neler yaratır neler! Hem tek Alîm (bilen)dir. Senin ve onların ve bütün yaratıkların dur u mlarını her yönüyle bilir. Aranızda meydana gelen şeylerden hiçbiri ona gizli değildir. Bundan dolayı her hususta O'na güvenmek, işleri onun hükmüne havale etmek gerekir. O biliyorken bu gün güzel muamele etmek, senin için kılıçtan daha uygun, daha hayırlıdır.

87- Andolsun ki biz sana namazlarda tekrarlanan yedi âyeti ve o büyük Kur'ân'ı verdik. nın veya ın çoğulu olan "mesânî" kelimesi çok anlamlı, çok kapsamlı bir kelimedir. Ki tesniye ve istisnâ maddesi olan den de, den de türemiş olabilir. Bu örneklerden bükülmek, kıvrılmak veya katlanmak veya tekrar edilmek suretiyle ikilenen veya diğer bir şeyin eklenmesi ile takviye veya çeşitlendirilen herhangi bir şeye denilir ki, ikişer, ikili, tekrarlanan, bükülü, pekiştirilmiş, sağlamlaştırılmış, çifteli, büklüm, büklümlü, büklüm yeri, kat, katlı, kıvrım, kıvrımlı, kıvrak, cilveli mânâlarına gelir. Bu şekilde herhangi bir şeyin güçlerine katlarına, kıvrımlarına denildiği gibi, hayvanın dizlerine ve dirseklerine ve bir vâdinin büküntüle r ine, dönemeçlerine aynı şekilde müsikide ikinci tele veya çifte tellilere denir. Bağış ve iyiliği tekrar etmek, demektir. İbnü Cerir'in, İbnü Abbas'tan yaptığı bir nakle göre mesânîde istisna edilen mânâsı da vardır. Çünkü istisnâ da "seny"den türemiştir. Bükülmüş ipe veya ipliğe mim harfinin üstünü veya esresi ile denildiği gibi, tekrarlama ve yineleme mânâsı itibariyle çoşku ve terennüme veya ikişerli mânâsı ile mesnevî dediğimiz nazma da denilir.

Bir de "isnâ" dan mimin ötresi ile nın çoğulu olabilir ki, övgünün karar bulduğu yer demek olur. Sonra "Allah sözlerin en güzeli olan Kur'ân'ı, âyetleri birbirine benzeyen, karşılıklı hükümleri zikreden bir kitap olarak indirmiştir. O Kur'ân'dan, Rablerinden korkanların derileri ürperir. S onra derileri ve kalbleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar." (Zümer, 39/23) buyurulduğu üzere, Kur'ân'a da mesanî denilmiştir. (Kur'ân'a bu ismin verilmesinin sebebi için o âyetin tefsiren bkz.)

Şimdi bu âyetteki den anlaşılan mânâ: "Kendisine mesâni denilen şeyler cinsinden büyük benzersiz yedi şey" demektir. Bu ise mücmeldir. Kendisinden kasdedileni belirlemek ayrıca delile muhtaçtır. Atıf, değişiklik gerektirdiğine göre, âyetin zahirinden anlaşılan bu yedi âyetin Kur'ân'dan başka olarak düşünül m esi lazım gelecek gibi görünür. Aslında bunun Kur'ân'dan başka olarak Hz. Muhammed'in yüce özelliklerinden olan yedi mucizeye işâret olması ihtimali yok değildir. Fakat bu şekilde bir tefsirle ilgili hiçbir rivayet gelmemiştir. Bütün rivayetler bunun yi n e Kur'ân'da aranması gerektiğini göstermektedir. Şöyle ki:

İbnü Ömer, Mücahid ve İbnü Cübeyr'den bu yedinin, "Seb'-i tıvâl" denilen yedi sûre olduğu rivayet edilmiştir..

Fakat bu sûre, Mekke'de inmiş, "Seb'-i tıvâle" (yedi uzun sûre) ise Medine'de indiğinden dolayı buna ilişilmiştir. Bazıları bu rivayetten yalnız bu âyetin Medine'de inmiş olması ihtimalini çıkarmak istemiş ise de zayıf bir rivayettir. Bazıları, bu yediden maksat "yedi Hâ mîm" dir demiş, bazıları da bu yedi, Kur'ân'da indirilmiş olan mânâlardır ki; emir, yasak, müjde ve uyarı, ata sözleri, nimetlerin sayımı ve ümmetlerle ilgili haberlerdir. Çünkü: "Kur'ân yedi harf (lehçe) üzerine indirildi." hadisi şerifinden de maksadın bu mânâlar olduğu söylenmiştir.

Fakat Hz. Ömer, Hz. Ali, İbnü Mesud, İbnü Abbas, Hasan, Ebu'l-Âli'ye,

İbnü Ebi Melik'e, "Ubeyd b.Umeyr ve bir cemaat demişlerdir ki, bu yedi " = fâtiha" âyetleridir. Übeyy b. Ka'b, Ebû Hüreyre, Ebû Sa'îd b. Mu'allâ' rivayetleri ile Resul-i Ekrem (s.a.v) den: "Ümmü'l- Kur'ân (fâtiha), o tekrarlanan yedi âyettir. Ve bana verilen yüce Kur'ân'dır." hadisi şerifi de vardır ki, Ebû Sa'id ve Ebu Hüreyre'nin rivayet ettikleri hadisler Sahih-i Buharî'de de zikredilmiştir. Bundan dolayı den maksadın, Ümmü'l-Kur'ân olan Fâtiha Sûresi olduğu ve bundan dolayı Fâtiha'nın ismini aldığı ve yüce Kur'ân'ın, bunun bir tefsiri olduğu bu hadislerle anlaşılmıştır. Demek ki de yalnız bir kısmı mânâsına değil, aynı zamanda beyaniyye (açıklama) mânâsınadır.

Mesânîden yedi mesân î demektir. Yani Fâtiha'yı oluşturan yedi âyet, mesânîden, Kur'ân'dan olduğu gibi başlı başına yedi mesânîdir. Ve bundan dolayı bütün Kur'ân'ın bir niteliği olan mesânî mânâsı bunda ayrı bir şekilde katlanmıştır.

Her namazın her rekatında okunan, zammı sûre ile katlanan Kur'ân'ın her hatminde, duaların başında ve sonunda tekrar edilen, "nûn", "mim" fasılaları ile nağme (ahenk) üzerine akan, her âyeti çifte bir anlamı kapsayan ve toplamında dünya ve ahirette kulların en büyük maksatlarını göstermekle A l lah Teâlâ'ya hamd ve senâ hakikatinde toplanan ümmü'l-Kur'ân, gerçekten her senâya layık, öyle tekrarlanan ve istisna edilen büyük bir nimettir ki, ancak Hz. Muhammed gerçeğinin ulaşabildiği seçkin özelliklerdendir.

Görülüyor ki "sana tekrarlanan yedi âyeti ve yüce Kur'ân'ı indirdik" buyurulmayıp "verdik" buyurulmuştur. Çünkü maksat yalnız yüce nazm (âyetler) değil, ondaki gerçekler ve istenen şeylerin de gerçekten bağışlanmış olduğunu açıklamaktır. Düşünmeli ki, o ne büyük nimet ve ne büyük mutlulukt ur!

88-89- Sakın o kâfirlerden birkaç çiftini, birtakımlarını zevklendirdiğimiz dünya malına göz dikme! Bunlar ne kadar zevkli ve faydalı görünürse görünsün, o tekrarlanan yedi âyet, o yüce Kur'ân nimetinin yanında hiçtir. Çünkü o "Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolu (olup) gazaba

uğramışların ve sapmışların yolu değil" dir.(Fâtîha, 1/7) Bunlar ise sapıklık ve gazabdan kurtulmayan, sonu kötü aldatan dünya malıdır. Onun için onlara göz dikme, imrenme, kıskanma ve onlara üzülme, yani iman etmediklerinden ve o mallarla müslüman fakirlere ve dine hizmet etmediklerinden dolayı üzülme ve müminlere (merhamet) kanatlarını indir. Tam bir alçak gönüllülük ve şefkat ile himayene al ve de ki şüphesiz ki ben apaçık bir uyarıcıyım. Allah'ın azabından korkutmakla görevlendirilmiş hak ve hakikati açıklayan, o fasih (düzgün konuşan) ve beliğ, tanınan uyarıcıyım.

90-91- Nitekim biz Kur'ân'ı kısımlara ayıranlara, yani Kur'ân'ı parça parça etmek isteyen taksimcilere (azab) indirmiştik. "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene (Kur'ân'a) sevinirler. Fakat gruplardan onun bir kısmını inkâr eden de vardır." (Ra'd, 13/36) mânâsı gereğince hoşlarına giden bir kısmına inanıp, bir kısmını da inkar etmek şeklinde K ur'ân'ı parça parça etmek isteyen ve değişik kısımlara ayrılmış bulunan yahudiler ve hıristiyanlara önce indirilmiş olan kitaplarda böyle bir uyarıcı geleceği haber verilmişti. Onlar ise Allah'tan kokmuyor, kısım kısım olmuş Kur'ân'ı parçalamak istiyorla r.

92-93-İşte ey Muhammed! Sen bütün bunlara onun apaçık uyarıcı olduğunu söyle Rabbine yemin olsun ki elbette ve elbette onların hepsine soracağız, gerek böyle parça parça ayıranlara ve gerek kâfirlerin gruplarının hepsini bütün yaptıklarından sorumlu tutacağız.

"Küfrettiklerinden" buyurulmayıp da gerek kalble ilgili, gerek bedenle ilgili, gerek söz ve gerek fiil ve gerek terk gibi bütün işleri kapsar şekilde, "Yaptıklarından" buyurulması ne büyük ve müthiş bir uyarı olduğundan gaflet edilmemelidir. Kur'ân'ın bütün birliğiyle hepsine iman ve itikat iddia edip de amele gelince, gönlüne göre bölüşme ve ayırmaya kalkışanlar da bu dehşetli uyarının altına girmiş oluyorlar.

Bundan dolayı:

Meâl-i Şerifi

94- Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.

95- Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.

96- Onlar Allah ile birlikte başkasını ilâh edinenlerdir. Onlar yakında bileceklerdir.

97- Gerçekten biliriz ki, onların söylediklerine göğsün daralıyor.

98- O halde Rabbini hamd ile tesbih et. Ve secde edenlerden ol.

99- Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

94- Sen, sana emrolunanını tebliğ et, çatlatırcasına veya baş ağrıtırcasına tam ısrar ile ve hiçbir şeyden çekinmeyerek emrolunduğunu açıkça beyan et ve vazifeni yerine getir.

Ve müşriklerden yüz çevir. Sözlerine kulak verme, yaptıklarına aldırma, kendilerine önem verme.

95- Şüphesiz ki biz alay edenlere karşı sana yeteriz.

96-97- Onlar, A llah ile beraber başka bir ilâh edinirler. Yakında bileceklerdir. Görülüyor ki burada bu fasılasının tekrarlanmasıyla sûrenin sonundan baş kısmına tam bir dönüş yapılmıştır. Yani yakında belâlarını bulup, ne büyük cinayet yaptıklarını anlayacaklar v e o vakit, "ah! keşke biz de müslüman olaydık" diye yanıp yakılacaklar.

Andolsun ki biz biliriz onların sözlerinden gerçekten senin göğsün daralır, için sıkılır; O şirk kelimeleri, Kur'ân'a dil uzatılması, Peygamberlikle alay edilmesi, şüphesiz canını sıkar, bunalırsın.

98-O halde hemen Rabbine hamd ile tesbih et. Yani küfür sözlerine canı sıkılmak da Rabbinin bir manevî temizlik terbiyesi, şükretmeye değer bir nimetidir. Sıkıldın mı hemen Rabbine hamdederek ona tesbih et ve onu ulula,

için a çılır ve bunun şükür alâmeti olmak üzere de secde edenlerden ol, yani namaz kıl, genişlersin

99- ve rabbine ibadet et, bu tarz üzere Rabbine ibadet etmeye devam et. Sana ölüm gelinceye kadar. Yani her canlı için meydana gelmesi kesin olan ölüm gelip de Rabbine kavuşuncaya kadar.

Bilindiği gibi "Yakîn" kelimesi gibi masdar ve sıfat olur. Masdar olduğu takdirde bir şeyi gerçeğe uygun, doğru inanç ile şüphesiz olarak kesin bir şekilde bilmek demektir. (Bakara, 2/4. âyetin tefsirine bk z.)

Sıfat olduğu takdirde ise aynı şekilde ilmin veya mefûl mânâsına gelen "fe'îl" olarak bilinen şeyin sıfatı olur. Fakat bu âyetteki "El-yakîn"den maksadın kesin ilim olmadığı açıktır. Çünkü bu durumda Hz. Peygamberin kesin bilgisi yokmuş da gelecekmiş gibi varsaymak gerekir. Böyle bir varsayımın yanlışlığı ise ortadadır. Şu halde buradaki "yakîn"i bazı imansızların yaptığı gibi "kesin bilgi" mânâsına, yorumlamak bir küfür olur. Onun için bütün tefsirciler buradaki in bilinen mânâsına, yani he n üz meydana gelmemiş, fakat meydana gelmesi kesinlikle belli olan, o kesin olarak inanılan şey demek olduğunda görüş birliğindedirler. Ancak başındaki Lâm-ı ahd (bilinen bir şeye delalet eden tarif edatı) ile, o bilinen inanılan şeyden maksadın ne olduğu h a kkında iki rivayet vardır. Bir görüşe göre bu yakînden maksat, vaad edilen yardımdır, denilmiş. Gerçekten Hz. Peygamber'e, Allah'ın yardımı kesinlikle vaad edilmiş ve "Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine soracağız." (Hıcr, 15/92) buyurulduğu üzere s özün gelişi de bunu bildirir. Ancak bu şekilde kastedilen mâna düşürülmek veya maksat, hedefin içine konulmak veyahut gaye için diğer bir hükmün gözetilmesi gerekir ki, bunlar, açıkça anlaşılan mânâya aykırı görünürler.

Tefsircilerin çoğu ise bu "yakîn" den maksadın ölüm olduğunu nakletmektedirler. Çünkü ölüm, her canlı için, en fazla kesin olarak inanılan bir şeydir. Yükümlülük sınırının sonudur. Şüphe yok ki burada ölümün, açıkça zikredilmeyerek "yakîn" deyimi ile anlatılması çok anlamlıdır. Sözün g elişi Hz. Muhammed'i teselli yerinde söylendiği için bunda ölüm açıkça söylenmediği gibi Peygamberin vefatı en yüksek bir hayat gayesi ile anlatılmış, yani Bakara, 2/4) sırrına erişenler için "Allah'ın huzuruna çıkmak", "Allah'ın huzuruna dönmek" emrine kesinlikle inanıldığı için, Hz. Peygamberin vefatı, Allah'ın huzuruna çıkmanın, hakka'l-yakîn (bizzat kesinlikle gerçekleşmesi) demek olduğuna işaret edilmiştir.

Özetle herkes için kesin olarak inanılan ve seni Rabbine hakka'l-yakin kavuşturacak olan ölümden bile çekinmeyerek yaşadığın müddetçe Rabbine ibadet ve kullukta devam etmekle "Sana emredileni, kafaları çatlatırcasına anlat" emrini yerine getir.

Hıcr Sûresi burada biterken bakınız Nahl Sûresi bu sonucu nasıl mükemmel bir başlangıçla takip edecektir.

HİCR SÜRESİ(Muhammed ESED)

Suyûtî'ye göre bu sure 12. sureden (Yûsuf) kısa bir süre sonra, bir başka deyişle, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden önceki son yılın içinde vahyedilmiştir. Surenin 87. ayetinin Medine'de vahyedildiği yolunda Râzî'nin kaydettiği görüş güvenilir herhangi bir doğrulamadan yoksun olduğu için rahatlıkla gözardı edilebilir.
Aynı döneme ait çoğu surede olduğu gibi, Hicr suresinde de başlıca tema Allah'ın yaratma etkinliğinin ya da vasfının açık delil ve alametleriyle izharı ve Allah tarafından vahiy yoluyla, özellikle 9. ayetle bildirildiği üzere, bütün çağlar için tahrifata karşı korunacağı duyurulan Kur’an'ın vahyi yoluyla insana bahşedilen hidayet olgusudur.
Surenin ismi 80. ayette geçen ve Arabistan'ın Hicr adıyla bilinen bölgesiyle alakalıdır. Bu isim, açıktır ki, sözü geçen bölge hakkında hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan beri anlatılagelen birtakım efsane ve menkıbelerden dolayı sureye isim olarak Hz. Peygamber'in yakın arkadaşlarınca uygun görülmüştür. Bu sözcüğün, (“taşlı bölge” ya da bazılarına göre “yasak bölge/yasaklanmış arazi” anlamına) bir tavsif değil, fakat bir yer ismi olduğu, bu ismi taşıyan ve uzun zamandan beri yeryüzünden silinmiş olan eski bir kasabanın Ptolemy tarafından “Hegra” ve Pliny tarafından “Egra” olarak kaydedilmiş olmasından da bellidir. Biz de bu durumu gözönüne alarak surenin ismini tercüme yoluna gitmeyip özel bir isim olarak olduğu gibi bıraktık.
1 Elif-Lâm-Râ.1
BUNLAR ilahî kitâbın -kendisi açık olan ve hakkı açıkça gösteren bir ilahî okuma metninin- ayetleridir.2 2 Bir vakit gelecek ki, [şimdi] bu gerçeği inkara kalkışanlar, keşke [dünya hayatındayken] Allah'a boyun eğip teslim olsaydık diye yerinecekler.3
3 (Şimdi) kendi hallerine bırak onları, yiyip (içsinler), avunsunlar; bu arada [boş hazların] umudu aldatıp oyalasın onları; nasıl olsa günü gelince [gerçeği] öğrenecekler.
4 Biz, çünkü, hiçbir toplumu, [önceden] ilahî bir kelâmdan bütünüyle haberli kılmadan4 helak etmedik; 5 (Ve zaten) hiçbir ümmet kendisi için belirlenmiş sürenin bitimini öne alamayacağı gibi erteleyemez de.5
6 (Hal böyleyken, hakkı inkar edenler, yine de): “Ey kendisine [sözde] uyarıcı/hatırlatıcı bir mesaj indirilen kişi; sen düpedüz bir mecnunsun!” diyorlar, 7 “Doğru sözlü biriysen, bize melekleri getirsene!”6
8 (Oysa,) Biz melekleri ancak hakk[ın iktizası] olarak indiririz;7 ve o zaman da artık [ilahî mesajı reddetmeleri yüzünden cezayı hak edenler] asla geri bırakılmazlar!8
9 Kimsenin kuşkusu olmasın ki, bu uyarıcı/hatırlatıcı mesajı,9 ayet ayet Biz indirdik: ve yine kimsenin kuşkusu olmasın ki, [bütün tahriflerden] onu yine Biz koruyacağız.10
10 GERÇEK ŞU Kİ, [ey Peygamber,] senden önce de gelip geçmiş ayrı ayrı topluluklara11 [elçiler] gönderdik; 11 onlara hiçbir elçi gelmedi ki, o'nunla alay etmesinler. 12 Biz [mesajımızdan yana] bu [alaycı tutumu],12 işte böylece, o günaha gömülüp gitmiş kimselerin yüreklerine sokarız, 13 önceki [zalim]lerin izlediği yol (ve bu yolda başlarına gelenler) de nicedir gözlerinin önünde olduğu halde13 buna inanmazlar.
14 Hatta onlara gökten bir kapı açsaydık ve oraya biteviye yükseliyor olsalardı, 15 kuşkusuz, o zaman da: “Bizim düpedüz gözlerimiz bağlandı!” diyeceklerdi, “Demek ki, büyülenmiş kimseleriz biz!”14
16 GERÇEKTEN DE, Biz gökyüzüne büyük takım yıldızları15 serpiştirdik ve onları, seyredenler için süsleyip bezedik: 17 Ve onları kovulmuş her türlü şeytanî güce16 karşı koruma altına aldık; 18 öyle ki, [(göğün) sırlarını] çalmaya kalkışacak olan(lar)ın17 ardına hemen parlak bir alev takılır.
19 Ve yeryüzünü yayıp üzerine yerinden oynatılmaz dağlar yerleştirdik; ve orada [hayatın] her türünün dengeli bir biçimde büyüyüp boyvermesini sağladık; 20 Ve yine orada hem sizin için, hem de rızkı size bağlı olmayan18 öteki bütün canlılar için geçim vasıtaları sağladık.
21 Çünkü hiçbir şey yoktur ki, kaynağı Bizim katımızda olmasın;19 ve Biz hiçbir şey indirmeyiz ki, kusursuzca belirlenmiş bir ölçüye, bir uyuma dayanmasın.20
22 [Bitkileri] döllendirmek, bereketlendirmek için21 rüzgarları gönderiyor; ve ayrıca, susuzluğunuzu gidermek için gökten su indiriyoruz; yoksa onun kaynağını elinde tutan siz değilsiniz. 23 Ve muhakkak ki, hayatı bahşeden de, ölüme hükmeden de Biziz; ve geçici olan göçüp gittikten sonra her şeyin sahibi olarak kalacak olan yine Biziz!22
24 Muhakkak ki, Biz sizden önce geçip gidenleri de [her halleriyle] biliyoruz, sizden sonra gelecek olanları da elbet biliyoruz;23 25 Ve kuşkusuz, [Hesap Günü'nde] onların hepsini bir arada toplayacak olan senin Rabbindir; gerçekten de her şeyin aslını bilen, doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen O'dur.
26 GERÇEK ŞU Kİ, Biz insanı ses veren balçıktan, biçim verilebilir, özlü, kara bir balçıktan24 yarattık. 27 Görünmeyen yaratıkları ise, ondan [çok] önce, yakıcı/bunaltıcı yellerin ateşinden yaratmıştık.25
28 Ve hani, Rabbin meleklere: “Haberiniz olsun, Ben biçim verilebilir özlü kara balçıktan bir ölümlü varlık yaratacağım” demişti, 29 “Ona belirli bir biçim verip de ruhumdan üflediğim zaman onun önünde yere kapanın!”26
30 Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca yere kapandılar, 31 yalnızca İblis (buna katılmadı); yere kapananlarla birlikte olmaya yanaşmadı o.27
32 “Ey İblis!” diye buyurdu Allah, “Seni yere kapananlarla beraber olmaktan alıkoyan sebep ne?”
33 “Ses veren bir balçıktan, biçim verilmiş özlü bir çamurdan yarattığın ölümlü bir varlığın önünde yere kapanmak bana yakışmaz!” diye karşılık verdi [İblis].
34 “Çık git öyleyse bu [melekî makam]dan!” diye buyurdu O; “Çünkü, sen artık kovulmuş birisin! 35 Ve bil ki, Hesap Günü'ne kadar lânet[im] peşinde28 olacak!”
36 “Madem öyle, ey Rabbim,” dedi [İblis], “bana ölümden kalkılacağı Gün'e kadar zaman tanı!”
37 “Pekala, öyle olsun:” diye buyurdu O, “kendilerine zaman tanınanlardan biri olacaksın, 38 (tabii,) vakti [ancak Benim tarafımdan] bilinen o Gün'e kadar.”
39 [Bunun üzerine İblis:] “Beni yolun dışına attığın için,29 ben de, kuşkusuz, yeryüzünde [kötülükleri] onlara süsleyip bezeyeceğim ve muhakkak ki onların hepsini ayartıp yoldan çıkaracağım, 40 Yalnızca Senin gerçek kulların30 bunun dışında [kalacak]!”
41 “Benim için, doğru yol budur:”31 dedi O, 42 “aslında, [zaten] yoldan çıkmış olup da [kendi iradeleriyle] senin peşine takılanların dışında, Benim kullarım üzerinde senin bir nüfûzun olmayacaktır.32 43 Berikilerin hepsi için vaad edilen varış yeri, muhakkak ki, cehennemdir, 44 o cehennem ki, yedi kapıdan girilir; her kapıdan onlardan (günahlarının niteliğine göre) ayrı bir kafile halinde”.33
45 ALLAH'A karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler ise, onlar [kendilerini] hasbahçeler içinde gözelerin, kaynakların başında [bulacaklar], 46 “Esenlik ve güvenlik içinde girin oraya!” [sözleriyle karşılanacaklar orada].
47 [O zaman] Biz onları içlerinde [kalmış] olabilecek nahoş duygu ve düşüncelerden arındıracağız ve [böylece] birbirleriyle kardeş olarak mutluluk tahtları üzerinde karşı karşıya oturacaklar.34 48 Orada [bu esenlik, bahtiyarlık içinde] yorgunluk, bitkinlik ilişmeyecek onlara; ve oradan asla çıkarılmayacaklar.35
49 Kullarıma, acıyan, esirgeyen gerçek bağışlayıcının Ben olduğumu anlat; 50 en can yakıcı azabın da Benim azabım olduğunu!36
51 VE ONLARA, [yine] İbrahim'in konuklarını anlat:37 52 Hani, o'nun yanına geldiklerinde o'na: “Sana selâm olsun!” demişler; o da onlara: “Biz sizden korkuyoruz!” diye cevap vermişti.38
53 (Bunun üzerine) onlar: “Yo, korkma! Biz sana, kendisine derin ve doğru bilgi bahşedilmiş39 bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik”.
54 “Üzerime yaşlılık çökmüş olduğu halde, bana böyle bir müjde veriyorsunuz, öyle mi?” diye sordu [İbrahim], “Peki, hangi [beklenmedik] şeyle müjdeliyorsunuz beni?”
55 “Seni gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir şeyle müjdeliyoruz;40 onun için sakın umut kesenlerden olma!” dediler.
56 [İbrahim:] “Rabbinin rahmetinden, büsbütün yolunu şaşırmış olanlardan başka kim kesebilir ki umudunu?” dedi.
57 Ve ekledi: “[Bana başka] bir diyeceğiniz var mı, ey [yüce makamın] elçileri?”
58 “Biz, doğrusu, günaha gömülüp giden [helak edilecek] bir topluma41 gönderildik” diye cevap verdiler, 59 “Lût'un ailesi bu hükmün dışında; onların hepsini, eksiksiz kurtaracağız, 60 bir tek, [Allah'ın, hakkında:] ‘Biz geride kalanların arasında olmasını öngördük!’ [dediği, Lût'un] karısı bunun dışında”.42
61 VE ELÇİLER, Lût'un evine gelince, 62 (Lût onlara): “Doğrusu, siz [burada] tanınmayan kimselersiniz!”43 dedi.
63 Onlar da: “Evet, fakat biz sana, [kö-tülükten yana olanların] şüphe edip durdukları şey[i44 duyurmak] için geldik” diye cevap verdiler, 64 “ve sana [gerçekleşmesi kaçınılmaz olan] hakkı getirdik;45 çünkü, kuşku yok ki, biz doğruyu söylüyoruz”. 65 Bu durumda artık sen, ailenle birlikte gecenin bir vaktinde yola koyul; sen onları geriden takip et; sizden hiç kimse arkasına bakmasın;46 yalnızca emredildiğiniz yöne doğru ilerleyin”.
66 Ve [elçilerimiz aracılığıyla] o'na şu hükmü tebliğ ettik: “Bu [günahkar]ların son kalıntıları da sabaha varmadan silinip ortadan kaldırılacaktır”.47
67 Bu arada, şehir halkı sevinerek48 [Lût'a] geldiler.
68 [Lût] seslendi: “Bakın, bunlar benim konuklarım;” dedi, “beni utandırmayın, 69 Allah'tan korkun da beni rüsvay etmeyin!”
70 Cevap verdiler: “Biz sana insanlarla49 görüşmeyi, [onlara kol kanat germeyi] yasaklamamış mıydık?”
71 [Lût:] “[Niyetli olduğunuz şeyi] ille yapacaksanız,” dedi, “işte bunlar benim kızlarım, [onları alın]!”50
72 [Fakat melekler Lût'a:] “Canı sağolasıca!” dediler, “[Onlar bu durumda seni hiç dinlerler mi?]51 Baksana, [şehvetten] gözleri dönmüş, körcesine sendeleyip, öteye beriye sarkıntılık yapıp duruyorlar!”
73 Ve derken, tan yeri ağarırken, [hak ettikleri azabın] gürültüsü apansız yakaladı onları52 74 ve böylece [bu günahkar şehirlerin] altını üstüne getirdik; belirlenmiş cezanın infazı için üzerlerine püskürtü halinde sert taşlar yağdırdık.53
75 Şüphesiz, bütün bunlarda, işaretlerden anlam çıkarmasını bilen kimseler için çıkarılacak nice dersler vardır.54 76 Çünkü, gerçekten de [sözü geçen] bu [şehirler] bugün hâlâ yerinde durmakta olan bir yol üzerindeydiler.55
77 Şüphesiz, bütün bunlarda [Allah'a] inanan kimseler için çıkarılacak bir ders vardır.
78 [MEDYEN'İN] ağaçlı vadilerinin sakinleri de, doğrusu, ıslah olmaz zalim kimselerdi.56 79 Ve bu yüzden onları da hak ettikleri cezaya uğrattık.
Gerçek şu ki, sözü geçen her iki [günahkar toplum] da, [bugün dahi] görülebilen bir ana yol üzerinde yaşamaktaydılar.57
80 VE [benzer biçimde], Hicr halkı58 da [Bizim] gönderdiklerimizi yalanlamaya kalkıştılar: 81 Oysa, onlara mesajlarımızı bahşetmiştik; ne var ki, onlara inatla sırt çevirdiler; 82 güya, dağları yontarak kendilerine güvenli konutlar yapıyorlardı:59 83 ama sonunda, (bir) sabah erkenden onları da [hak ettikleri azabın] gürültüsü apansız yakalayıverdi; 84 ellerine geçirdikleri [güç] kendilerine bir yarar sağlamadı.
85 İMDİ, [unutma ki,] Biz gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında var olan her şeyi, onları [içsel] bir gerçekliğe bağlı kılmadan yaratmadık;60 [Bu gerçeğin bütünüyle apaçık ortaya çıkacağı] Saat mutlaka gelecektir.
Bunun içindir ki, [insanların kusurlarını] güzel, katıksız bir olgunlukla karşıla: 86 çünkü, senin Rabbindir, her şeyin özünü bilen ve her şeyin gerçek ve mutlak Yaratıcısı!61
87 VE GERÇEK ŞU Kİ, Biz sana sık sık tekrarlanan [ayetlerden oluşan] yedili [bir sure] bahşettik ve [böylece senin önüne] yüce Kur’an'ı [açıp serdik]:62 88 [O halde, hakkı inkar eden] birtakım kimselere63 verdiğimiz dünyevî zenginliklerden yana gözünü çevirme. Ve [seni umursamıyorlar diye] onlar için üzülme; fakat müminlere kol kanat ger,64 89 ve de ki: “Haberiniz olsun, ben [Allah'ın vaad ettiği] açık sözlü uyarıcıyım!”65
90 [Bir ilahî kelâm bağışladık sana],66 tıpkı onu [sonradan] bölüp parçalayanlara indirdiğimiz gibi,67 91 işte onlar, [şimdi] Kur’an'ı da tutarsız, insicamsız bir anlam [demeti]68 olarak göstermek istiyorlar!
92 Rabbine andolsun ki, onların hepsini [Hesap Günü'nde] sorgulayacağız, 93 (hem de) bütün yapıp-ettiklerini hesaba katarak!
94 Öyleyse artık, sana [açıklaman] emredilen şeyi açıkça ortaya koy ve Allah'tan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıran o kimseleri kendi hallerine bırak: 95 çünkü, ilahî mesajı küçümseyen, onunla alay edenlere karşı Biz sana yeteriz; 96 o kimseler ki, Allah'la beraber başka tanrısal güçlerin de var olduğunu vehmediyorlar;69 ama nasıl olsa, [gerçeğin ne olduğunu] yakında öğrenecekler.
97 Söyledikleri [karalayıcı] şeylerden ötürü içinin daraldığını kuşkusuz, biliyoruz: 98 Fakat sen yine de Rabbinin yüceliğini, sınırsız kudret ve kemalini övgüyle an; [O'nun huzurunda] teslimiyet içinde yere kapanan kimselerden ol, 99 ve ölüm sana erişinceye kadar70 Rabbine kulluk et.
DİPNOTLAR
1 Bkz. Ek I.
2 Mübîn sıfatıyla ilgili bu uzun çeviri cümlesi hk. bkz. 12. sure, 2. not. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde kur’ân terimi (ki, el belirtme takısı almadığı her yerde “okuma parçası” ya da “okunacak metin” anlamını işaret etmektedir) ve bağlacından sonra geliyor; basit anlamıyla “ve” demek olan bu bağlaç, burada mevcut, bilinen ilahî kelâmı (el-kitâb) vurgulamak için kullanıldığından tercümede, sözkonusu cümlenin anlamını etkilemeksizin hazfedilebilir (kaldırılabilir).
3 Bu vahiy -yani Kur’an- üslup ve ifade tarzı olarak kendi açık olduğuna, hakkı da apaçık ortaya koyduğuna göre, onu bilerek reddedenlerin Kıyamet Günü'nde herhangi bir mazeretleri olmayacaktır. Kur’an'da sıkça rastlanıldığı üzere, ellezîne keferû ifadesinde fiilin geçmiş zaman (mazî) kipinde çekilmesi küfrün (red ve inkarın) bilerek yapıldığının işaretidir (bkz. 2. sure, 6. not).
4 Lafzen, “o [toplum,] bilinen bir kitaba (kitâbun ma‘lûm) sahip olmadıkça” -yani, sözkonusu toplum ya da halk, ilahî bir kitap ya da mesaj aracılığıyla doğrunun, eğrinin anlamından haberdar kılındığı halde bilerek bu ilahî rehberi tepip reddetmedikçe: karş. 26:208'deki şu ifade: “Biz hiçbir toplumu uyarıcıları olmadan helak etmemişizdir”; yahut 6:131'de ki “fertleri [doğru ile eğrinin anlamından] habersiz olduğu sürece Rabbin o toplumu yaptığı yanlışlıklardan dolayı asla yok etmez.”
5 Yani, her ümmetin ve terimin en geniş anlamıyla, her uygarlığın yaşayan bütün organizmalar gibi, büyüme, olgunlaşma ve nihayet çöküş süreçlerinden ibaret, ilahî iradenin belirlediği bir yaşama, ayakta kalma süresi vardır. Bu tabii yasanın ahlakî çağrışımları ve ayetin sonraki bölümünde de işaret edilen anlamı hk. bkz. 7:34 ve ilgili 25. not.
6 Karş. 6:8-9. Hz. Peygamber'in tebligatı konusunda inanmayanların sarf ettiği bu sözlerin alay ve tezyîf için olduğu bellidir (Zemahşerî); bizim ayetin çevirisine yaptığımız “sözde” ilavesi de bu hususu vurgulamak içindir. Bu ayetler her ne kadar öncelikle Hz. Peygamber'in müşrik çağdaşlarıyla ilgili görünüyorsa da, genel anlamda bütün çağlar için inanmayanların olumsuz tutum ve tavırlarını yansıtmaktadırlar.
7 Zımnen, “Yoksa peygamberî bir mesajın doğruluğunu kabule yanaşmayan insanların anlamsız, densiz isteklerini karşılamak için değil”. Ayrıca, sonraki cümlecikten de anlaşılacağı gibi, meleklerin sıradan insanlara fiilen gözükmesi, olsa olsa, Hesap Günü'nün vukuuna (78:39'da “Bu, Nihaî Hakikat Günü'dür” sözleriyle ifade edildiği gibi) ve dolayısıyla yukarıda sözü geçen hakkın inkarcılarının mahkumiyetine delalet eder.
8 Karş. 6:8 -“Eğer bir melek göndermiş olsaydık, muhakkak ki, her şeyin hükmü verilip bitmiş olurdu”; bir başka deyişle, Hesap Günü gelip çatmış olurdu.
9 Yani, Kur’an'ı. Nezzelnâ fiilinin gramatik yapısı, Zemahşerî'nin 2:23'e ilişkin yorumunda belirtmiş olduğu gibi, Kitâb'ın bir zaman süresi içerisinde tedrîcen (“adım adım” ya da “ayet ayet”) vahyedildiğini îma etmektedir (bkz. bizim 2:23 ile ilgili 14. notumuzun son cümlesi).
10 Önceden haber verilmiş olan bu olgu, Kur’an metninin, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edildiği miladî yedinci yüzyıldan beri her türlü tahrifattan, ilave ve kısaltmadan uzak kalmış olması gerçeğiyle, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kuvvetle doğrulanmıştır: hangi türden olursa olsun, bu kadar uzun bir süre benzer biçimde korunan başka bir kitap örneği yoktur. Belirli bazı Kur’ânî kelimelerle ilgili olarak ilk dönemlerden intikal eden ve klasik müfessirler tarafından yeri geldikçe zaman zaman işaret edilen okuma (kıraat) değişiklikleri, fonetik işaret ya da seslendirme farklılıklarından öteye gitmemekte ve kural olarak ilgili bölümün anlamında herhangi bir değişikliğe yol açmamaktadır. (Ayrıca bkz. 85:22'ye dair, levh-i mahfûz terimini açıklayan 11. not.)
11 Şî‘a terimi, ana hatlarıyla aynı inanca sahip, aynı davranış ilkelerine bağlı fakat farklı bir gruplaşma gösteren “topluluk” ve bazan da (bu ayet için olmasa da) “mezhep” yahut “hizip” anlamına geliyor.
12 Karş. 6:10 ve ilgili 9. not. “Mesajımızdan yana ... alaycı tutum ...” şeklindeki ilavemiz Taberî ve Zemahşerî'nin yukarıdaki ibareyle ilgili tefsirlerine dayanmaktadır. Allah'ın hakkı inkar edenleri günah ve sapıklık içinde bırakması olgusu hk. bkz. 2. sure, 7. not; ayrıca 14. sure, 4. not.
13 Lafzen, “önceki toplumların yaşama tarzı (sünnet) gelip geçtiği halde” -yani, Allah'ın onların başına getirdiği felaketler öteden beri herkesçe bilinen bir mesele olduğu halde (İbni Kesîr).
14 Lafzen, “büyülenmiş bir kavimiz”. Karş. 6:7; ayrıca 10:2'nin son paragrafı ve ilgili 5. not. Vahyî gerçeklerin “büyü”, “sihir” ya da “göz bağcılıkla” nitelendirilmesi, vahiy fikrini ve buna bağlı olarak peygamberlik olgusunu peşinen (a priori) reddeden kimselerin karakteristik özelliği olarak Kur’an'ın sıkça işaret ettiği bir husustur. Göğün harikalarına ilişkin doğrudan müşahedelerin bile “hakkı inkara şartlanmış olanları” ikna edemeyeceğini îma eden yukarıdaki iki ayet, dikkatlerimizi yine Allah'ın yaratıcı etkinliğinin bir işareti olarak tabiatın harikalarına çeken sonraki pasaja bir giriş niteliğindedir.
15 Burûc terimini “büyük takım yıldızları” olarak aktarmamız Tâcu'l-‘Arûs'a dayanmaktadır; klasik müfessirlerden Beydâvî, Beğavî ve İbni Kesîr terime aynı anlamı verirken, Taberî (Mücâhid ve Katâde'ye dayanarak) terimin genel anlamda “yıldızlar”ı ifade ettiğini söylemiştir.
16 Şetane (“uzak oldu [ya da uzaklaştı]” yahut “yâdlaştı, yabancılaştı”) fiilinden türeyen şeytân terimi Kur’an'da sık sık, doğru ve iyi olan her şeye uzak ve yabancı olan, doğru ve iyi olana karşı çıkan güç ya da etki anlamında geçer (Tâcu'l-‘Arûs, Râğıb): bu anlamda olmak üzere, sözgelimi 2:14'de şeyâtîn sözcüğü “hakkı inkara şartlanmış olanların ya da buna eğilimli olanlar”ın içlerindeki kötücül dürtüleri ifade için kullanılmıştır. Bu itibarla, şeytân tabiri, en geniş ve soyut anlamıyla, meşru ve geçerli ahlakî ilkelere aykırı amaçlara, niyetlere yönelmiş her türlü “kötücül” güç ve dürtüyü ifade eden bir kavramdır. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde “Kovulmuş (racîm) her türlü şeytanî güç” ifadesi -tıpkı 37:7'deki benzer bir anlam örgüsü içindeki” “her türlü bozguncu, şeytanî güç” (mârîd) ifadesi gibi- açıkça, İslam öğretisinin şiddetle mahkum ettiği, astrolojik spekülasyonlar (müneccimlik) yoluyla gelecekten haber verme çabalarını îma etmektedir; ayetin başındaki göğe ve yıldızlara ilişkin atıf da bunun içindir. Allah'ın gökleri her türlü kötücül güce karşı “koruma” altına aldığını dile getiren ifade, O'nun, bu güçler ya da böyle güçleri elinde tuttuğunu vehmeden kimseler için astroloji (ilm-i nücûm) ya da “gizli ilimler” denen spekülatif disiplinler yoluyla “insanın algı ve tasavvur gücünü aşan konular” (ğayb) hakkında gerçek bir bilgi elde etmelerini imkansız kıldığı gerçeğini vurgulamaktadır.
17 Lafzen, “ancak kim ki kulak misafiri olmaya çalışır...” yahut “o kadar ki, kim gizli gizli işitmeye çalışırsa...” Bu ifade, öyle görünüyor ki, bilinmeyen âlemi yukarıda sözü geçen yasak yollarla (“gizlice”, “hırsızlık yoluyla”) keşfetmek için girişilen her çabayı kaçınılmaz olarak “parlak bir alev”in yani, yakıcı bir düşkırıklığının, apaçık bir hüsranın izlediğini işaret etmektedir. (Karş. 37:10.)
18 Lafzen, “rızıklandırıcısı siz olmadığınız”; yani, bitki ya da hayvan türünden, sizin bakıp beslemediğiniz ama yine de varlıkları idame ettirilen öteki bütün canlılar. En geniş anlamıyla bu ifade, insan da dahil, yaşayan bütün varlıkların yalnız ve yalnız Allah tarafından rızıklandırıldığını vurgulamaktadır (karş. 11:6).
19 Lafzen, “onun hazinesi ancak Bizim yanımızdadır”.
20 Lafzen, “ve bir kadere/ölçüye uygun olmadıkça onu indirmeyiz (ya da “yaratmayız”): yani, Allah'ın şu ya da bu planının gereğine ve belirli herhangi bir nesnenin ya da olgunun o plan içinde ortaya koyması öngörülen role ya da işleme uygun olmadıkça...
21 Yani, hem tozlaşmada oynadıkları rol için, hem de yağmur yüklü bulutları sürüklemeleri için.
22 Lafzen, “varisler (vârisûn) Biziz [ya da “Biz olacağız]”: İstisnasız tüm müfessirlerin ortak görüşüne göre, vâris teriminin, “selefi (öncülü) göçüp gittikten sonra geride kalan kimse” anlamındaki kullanımına dayanan deyimsel bir mecaz. Yukarıda, yaratılmışlar âlemi sahneden çekildikten sonra bakî kalacak olanın Allah olduğu ifade ediliyor. (Karş. Allah'a izafeten, 3:180 ve 57:10'da kullanılan “göklerin ve yerin mirası” ifadesi.)
23 Yahut: “Sizden önce [Bize doğru] hızla yol alanları da, ağırdan alanları (yahut “geride kalanları”) da”. Bu yorumların ikisi de ilk müfessirler tarafından aynı derecede caiz gö-rülmektedir.
24 Kur’an'da, insanın “balçıktan (tîn)” yahut “topraktan (turâb)” yaratıldığına dair pek çok referans bulunmaktadır; her iki terim de, hem insanın biyolojik menşeindeki basitliği, hem de insan bedeninin ya da organizmasının -başka terkipler ya da başka elementer biçimlenmeler içinde olsa da- toprakta ya da toprağın üstünde var olan organik ve inorganik muhtelif unsurlardan kompoze edilmiş olduğu gerçeğini işaret etmektedir. Üç kere bu surede, bir kere de 55:14'de geçen salsâl tabiri, toprak ya da balçık kavramına bir boyut daha eklemektedir. Pek çok filoloji otoritesine göre, bu tabir, vurulduğu zaman “ses çıkaran kuru balçık” anlamına gelmekte ve Kur’an'da münhasıran insanın yaratılışıyla ilgili olarak kullanıldığı gözönünde bulundurulursa, hem insanı öteki hayvan türlerinden ayıran konuşma ya da dil üretme yeteneğine, hem de insan varlığının kolay kırılabilir ve zayıf yaratılışına işaret etmektedir (karş. 55:14'de geçen “çömlek gibi” yahut “pişirilmiş balçık gibi” ifadesi). Cümlenin kuruluş tarzının da gösterdiği gibi, salsâl'in hame’den inkişaf ettiği ifade edilmektedir (Râzî). Hame’, bazı otoritelere göre, “kokuşmuş kara çamur” ya da “kara balçık” anlamına gelen hame’eh'nin çoğuludur. Hame’ ismini nitelendiren mesnûn sıfatı ise, Râzî'nin belirttiği gibi, hem terkip (bileşim) olarak “değiştirilmiş, tahvîl edilmiş”, hem de “biçim verilmiş” yahut “biçimlendirilmiş” anlamına geliyor: Bizim, çeviride kullandığımız “biçim verilebilir özlü ...” ifadesi de mesnûn sıfatının bu iki boyutlu anlamına işaret etmek çabasını yansıtmaktadır. Kanaatimizce burada, insanın, “ses veren balçık” sözüyle tanımlanan fiziksel varlığının biçim ve öz (kalıp ve terkip) olarak, içinde Allah'ın yaratılış planına göre inkişaf edip ya da evrimleşip geliştiği ilkel biyolojik çevre ve koşulların bir tasviriyle karşı karşıyayız.
25 Karş. 55:15 -“şaşırtıcı/şaşkınlık verici bir ateşten (mâricin min nâr)”, yani maddî olmayan (ya da fizik ötesi) unsurlardan. Çeviriye “görünmeyen yaratıklar” şeklinde aktarılan cânn ismi, aslında tekil bir isim olup bütün “insanlığı” bir tür, bir cins olarak ifade etmekte kullanılan “insân” tekil ismi gibi, sözkonusu görünmeyen yaratıkları ya da güçleri tür/cins olarak ifade eden bir cins ismi durumundadır burada. 6:100'e ilişkin 86. notta (çoğulu cinn olan) cânn sözcüğünün etimolojisine kısaca temas edilmiştir. Ek III'de sözcüğün anlamı hakkında daha ayrıntılı bir açıklama yer almaktadır.
26 Karş. 2:30-34 ve ilgili notlar; ayrıca, 7:11-18. İnsanın yaratılışı ve Allah'ın meleklere o'nun önünde secde etmelerini (yere kapanmalarını) buyurmasıyla ilgili tüm ifadelerin taşıdığı temsîlî karakter, Allah'ın “Ben ölümlü bir varlık (beşer) yaratacağım ... ve ona belirli bir biçim verdiğim ... zaman ... ilh.” tarzındaki sözlerinde kendini açıkça ortaya koymaktadır; çünkü, açıktır ki, Allah'ın yaratma eylemini tamamlaması için bir zaman aralığına ihtiyacı yoktur -öyle ki, “O bir şeyin olmasını istediği zaman, yalnızca ona ‘Ol!’ der, -ve (o şey) oluverir!” (karş. 2:117, 3:47 ve 59, 6:73, 16:40, 19:35, 36:82 ve 40:68). Allah'ın insana “ruhundan üflemesi” ifadesi, kuşkusuz, ona hayat, bilinç ve duyarlık yani, bir can bahşettiğini dile getiren mecazî bir ifadedir.
27 Bkz. 7:11 üzerine 10. not. Şeytan'ın bu “başkaldırma” tavrının altında yatan anlam için bkz. aşağıda 31. not.
28 Lafzen, “senin üzerinde”.
29 Bkz. 7. sure, 11. not.
30 Lafzen, “Senin ihlaslı/samimî kulların”... yani, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan ve buna bağlı olarak “Şeytan'ın hiçbir ayartmasının” yoldan çıkaramayacağı kimseler. (Keza bkz. aşağıda 32. not.)
31 Yani, “Benim istediğim (de) budur” -İblis'in (ya da Şeytan'ın) insana iğva vermesi, ayartmaya çalışması; ama Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara nüfûz edememesi, onların üzerinde etkili olamaması. Bununla Kur’an şunu açıklığa kavuşturmaktadır ki, yaratıcısına karşı görünüşte “baş kaldırması”na rağmen, Şeytan, gerçekte, Allah'ın planında belli bir işlevi yerine getirmekte ve daimî bir ayartıcı olarak, insanın, iyiyle kötü arasında bir seçim yapması için kendisine Allah tarafından verilen serbestiyi kullanmasına ya da tecrübe etmesine vesîle olmaktadır. (Bu konuda bkz. 19:83, keza 2:34 hk. 26. not; 7:24 hk. 16. not.)
32 Lafzen, “iğvâ'ya kapılıp da senin peşine düşenler hariç”. (Karş. 14:22'de işaret edilen bu ayete göre, Şeytan eski takipçilerine Ceza Günü'nde şöyle hitab edecek: “Sizin üzerinizde gerçekte bir nüfûzum yoktu: sizi sadece çağırıyordum; siz de bana icabet ediyordunuz”.) Yukarıdaki pasajla 7:11-18. ayetler arasındaki başlıca farklılık bu cümleden ibarettir.
33 Lafzen, “yedi kapısı ve her kapı için onlardan taksim edilmiş bir kafile/bir cüz var”. Bu ifade muhtemelen cehennemin, yani günahlarının derecesine göre, “Şeytan'a uyanlar”ı öte dünyada bekleyen azabın yedi derecesini ya da yedi seviyesini dile getirmektedir (Râzî; Taberî'nin kaydettiğine göre Katâde de buna benzer bir açıklama yapmıştır). Ayrıca unutulmamalıdır ki, “cehennem” kavramı, Kur’an'da aynı konuda kullanılan yedi isimden biri olarak onlar gibi mecazîdir. (Böyle olması da zarurîdir, çünkü bu isimler Kur’an'ın el-ğayb diye tanımladığı, insanın algı ve tasavvur sınırlarının dışında kalan alanla ilgilidirler). Sözkonusu isimler: nâr (“ateş”; genel bir tabirdir), cehennem, cehîm (“harlı ateş”), sa‘îr (“harlı alev”), sakar (“kavurucu ateş” ya da “cehennem ateşi”), lezâ (“hiddetli alev/alev püskürtüsü”) ve hutame (“ezici azap”). Belirttiğimiz gibi, öte dünyaya ilişkin bu azap tanımları besbelli temsîlî olduğuna göre, diyebiliriz ki, “cehennemin yedi kapısı” ifadesi de aynı niteliktedir ve dünya hayatında yapılan/edilenlerle ilgili olarak “cehenneme götüren yedi yolu” işaret etmektedir. Ayrıca, bilindiği gibi, Sâmî dillerde -ve özellikle klasik Arapça'da- “yedi” sayısı çok kere “muhtelif” ya da “değişik/çeşitli” anlamında çokluk, çeşitlilik ifade etmek için kullanılmaktadır (karş. Lisânu'l-‘Arab, Tâcu'l-‘Arûs, ilh.): Bunun içindir ki, yukarıdaki Kur’ânî ifadenin de “cehenneme götüren çeşitli yollar”, bir başka deyişle “günah işlemenin muhtelif yolları” gibi bir anlam taşıdığı pekala söylenebilir.
34 Yani, hepsi onur ve itibar bakımından eşit ve buna bağlı olarak hased ve kıskançlıktan azade olacak. Râzî'nin belirttiği gibi, sürur çoğul ismi (tekili serîr) lugat olarak “sedirler” ya da bazan “tahtlar” anlamına olduğu gibi, “yücelik ya da mutluluk (sürûr) makamı” [ya da “tahtı”] anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla, serîr ismi ve onun çoğulu olan sürur sözcüğü işte bu, mutluluk/sevinç anlamındaki sürûr sözcüğünden türemiş olabilir. Bu “mutluluk tahtları”nın üstün ya da yücelmiş niteliği bazı yerlerde “altın işlemeli” (56:15) ya da “yükseğe çıkarılmış” (88:13) ifadeleriyle dile getirilmiştir.
35 Lafzen, “ve oradan çıkarılacak da değiller”.
36 Yukarıdaki iki ayetle ilgili yorumunda Râzî, Allah'ın merhametli ve bağışlayıcı olduğunu belirten ifadenin -Allah'a ilişkin kişi zamiri ene'nin iki kere tekrarlanması ve ifadede yer alan iki sıfat fiilin (ortacın) her ikisinin de başında el belirtme takısının bulunması suretiyle- üç katlı bir tekid (pekiştirme) taşıdığına dikkat çekiyor. Buna karşılık, Allah'ın inatçı günahkarlara vereceği cezadan söz eden ifadede böyle bir pekiştirme yoktur. (Karş. 6:12 ve ilgili 10. not, ayrıca 6:54; bu her iki ayette de Allah'ın “Kendisi için rahmeti ilke edindiği” ifade edilmektedir.)
37 Hz. İbrahim ve o'nu ziyaret eden semavî elçilerle ilgili daha ayrıntılı bir anlatım için bkz. bu sureden kısa bir süre önce vahyedilen 11. surenin (Hûd) 69-76. ayetleri. Bu kıssa ile Allah'ın merhamet ve affına ilişkin vurgu arasındaki bağlantı Hz. İbrahim'in 56. ayette zikredilen sözlerinde kendini göstermektedir: “Büsbütün yolunu şaşırmış olanlardan başka Rabbinin rahmetinden kim umudunu kesebilir?” Benzer biçimde, 58-84. ayetlerde, peygamberlerinin uyarılarını umursamadıkları için helak edilen günahkar toplumlara ilişkin atıflar, açıkça Allah'ın rahmetinin geri tepilmesini; yani, bilerek işlenmiş ve tevbe edilip geri dönülmemiş günahlara karşılık Allah'ın kaçınılmaz ya da zorunlu cezasını işaret etmektedir (yukarıda 50. ayet).
38 Hz. İbrahim ile karısı Sâre'nin korkularının sebebi konusunda bkz. 11:70.
39 Yani, bir peygamber olacak.
40 Lafzen, “Biz sana hakkı müjdeledik”. Yani, Allah'ın irade ettiği, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan şeyi (Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs).
41 Yani, Sodom halkına (bkz. ayrıca 7:80-84; 11:77-83).
42 Bkz. 7:83 ve ilgili 66. not; ayrıca 11:81 ve 66:10. “Allah'ın, hakkında ... dediği” yolundaki ilavemiz kaddernâ fiilinin üstü örtülü olarak işaret ettiği anlamdan ötürüdür; çünkü “karar verdik”, “öngördük” ya da “takdir ettik” anlamıyla bu fiil Kur’an'da kaçınılmaz olarak münhasıran Allah'a izafe edilen bir eylemi işaret eder. Notlarımızda tekrar tekrar belirttiğimiz gibi, Allah'ın bir günahkarın günah işlemesini ya da hakkın sesine sağır kalmasını “takdir etmesi” yahut “öngörmesi”, O'nun koyduğu tabii yasaların, psiko-sosyal ilkelerin ifadesi için başvurulan temsîlî bir üslubun, bir anlatım tarzının ürünüdür. Bu husus 2. surede 7. notta açıklanmıştır. “Allah'ın takdir etmesi” sözü, ayrıca, daha yaygın bir ifadeyle, Allah'ın, kullarının belirli koşullarda nasıl davranacağını mutlak manada önceden bilmesi anlamına da gelmektedir (Zemahşerî). Ayrıca bkz. 11:34 hk. 56. not; 14:4 hk. 4. not.
43 Kendi şehrinin günahkar insanlarının saldırısına uğrayabilecekleri konusundaki kaygılarını îma eden bir ifade (karş. 11:77 ve ilgili 107. not).
44 Lafzen, “sürekli şüphe içinde oldukları (kânû) şeyi” -Yani, bilerek isteyerek işledikleri günahların kaçınılmaz bir sonucu olarak, bu dünyada ya da öteki dünyada uğrayacakları azabı; günahkarların çok defa alay konusu yaptıkları tehdidin tahakkukunu (karş. 6:57-58, 8:32, 11:8 ve ilgili notlar). Bizce, Hz. Lût toplumunun ve ahlakî ilkelere karşı inatçı umursamazlıkları yüzünden cezalandırılan öteki sapık ve günahkar toplumların kıssalarının bu surede tekrarlanmasını gerektiren sebep bu açıklamaya konu olan cümleyle anlatılmak istenen husustur.
45 Lafzen, “Biz sana hakkı getirdik [yahut, “hak ile geldik”]”.
46 “Arkaya bakmak”tan mecaz yoluyla kasdedilen anlamla ilgili bir açıklama için bkz. 11. sure, 112. not.
47 Lafzen, “kesilip atılacak”.
48 Zımnen, “eli yüzü düzgün konukların varlığına sevinerek”. Ayrıca, bkz. 7:80-81; 11:77-79 ve ilgili notlar.
49 Lafzen, “tüm insanları” (‘âlemîn): Açıktır ki, Sodomlular'ın bu baskıcı tavrı, Hz. Lût'un, Mezopotamya'dan (ki Hz. Lût'un ve İbrahim'in asıl memleketi burasıdır; bkz. 11. sure, 102. not) gelmiş biri olarak Sodom'da bir yabancı olmasından ve ahlakî öğüt ve irdelemeleriyle daha önceden Sodomlular'ın öfkesini kabartmış bulunmasından ileri gelmektedir (karş. 7:80-82).
50 Bkz. 11. sure, 109. not.
51 Yukarıdaki iki parantez içi ilave, Zemahşerî'nin bu ayete dair yorumuna dayanıyor. “Canı sağolasıca!” diye çevirdiğimiz yemin lafzen, “Ömrüne andolsun!” şeklindedir.
52 Sayha terimine bizim çeviride verdiğimiz anlam hk. bkz. 11. sure, 98. not.
53 Bkz. 11. sure, 114. not.
54 Tam olarak ifade etmek gerekirse, mütevessim terimi: “Bir şeyin dış görünüşünden, haricî özelliklerinden yola çıkarak, o şeyin hakikatini, özünü, iç yüzünü anlamak için gereken dikkat ve duyarlığı gösteren kimse” demektir (Zemahşerî ve Râzî).
55 Vaktiyle kuzeydoğusunda Sodom ve Gomore bulunan Ölü Deniz'in kıyısını izleyerek kuzeye, Suriye'ye doğru uzanan Kuzey Hicaz'daki bu yolun varlığı Amerikan Doğu Araştırmaları Okulu (New Haven, Connecticut) tarafından yayımlanan hava fotoğraflarıyla şaşırtıcı bir biçimde doğrulanmıştır. Sözkonusu fotoğraflar, bu eski yolu, Ölü Deniz'in doğu sahillerine az çok paralel bir seyir göstererek kuzeye doğru kıvrılan koyu bir çizgi halinde açıkça göstermektedirler.
56 Ayet 26:176 vd.'da da açıkça görüleceği gibi, “Ağaçlı vadilerin sakinleri (el-eykeh)”nden kasıt, peygamberleri Hz. Şuayb'ın uyarılarına aldırmayan ve bu yüzden de, bir yer sarsıntısı ve/veya volkanik püskürtü sonucu yok olup giden Medyen halkıdır (karş. 7:85-93 ve 11:84-95).
57 Yani, birbirlerine komşu bölgelerde yaşayan (bkz. 7. sure, 67. not), akibetleri itibariyle, bir vakitler oturdukları bölgelerden geçen ana yol gibi kolay görülebilir, kolay fark edilebilir bir örnek teşkil eden Hz. Lût ve Şuayb toplumları.
58 Yani, İslam öncesi çağlarda, Hicaz'ın kuzey ucunda Teymâ’ vadisinin güneyindeki el-Hicr denen bölgede yaşamış olan Semûd kavmi (bkz. 7. sure, 56. not). Semûd kavminin kıssası 7:73-79'da anlatılmaktadır.
59 Bkz. 7:74 ve ilgili notlar (özellikle 59. not).
60 İllâ bi'l-hakk (lafzen, “hak ile [yahut” hak üzere] olmaksızın”) ifadesi için seçilen bu karşılık hk. bir açıklama için bkz. 10. sure, 11. not.
61 Yani, “Allah bütün insanları, bulundukları şartlarda, taşıyacakları tabii/fıtrî nitelikleri ve farklılıkları (Râzî) -pek tabii, hata ve kusurlarını da- eksiksiz bir bilgiyle bilerek yaratmıştır.” (Karş. 7:199, “İnsan fıtratının kabule yatkın olduğu yolu tut; iyi olanı emret” -ve ilgili 162. not.)
62 Bu sözlerle söylem, surenin başında beyan edilen ve 85. ayette de dolaylı olarak temas edilen temaya; yani, Allah'ın yaratma eyleminin anlam ve amacını henüz fark edemeyen insana ahlakî ve manevî bir rehber olmak üzere ilahî kitabın vahyedilmesi konusuna yeniden dönülmüş oluyor. Hz. Peygamber'in ileri gelen sahâbîlerinden bazıları da dahil, bu hususta söz sahibi şahsiyetlerin çoğunluğuna göre, “çok-tekrarlanan yedili” (ya da “çok-tekrarlanan yedi”) tabiri, Kur’an'ın ilk suresine Muhammed (s)'in kendisi tarafından verilen bir isimdir; aynı sureyi yine Muhammed (s), Kur’an'da vaz‘edilen bütün ahlakî ve metafizik ilkelere işaret ettiği için, “Kitâb'ın Anası” (ummu'l-kitâb) olarak da tanımlamıştır (Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr). Ayrıca bkz. Fâtiha (“Açılış” ya da “Giriş”) suresine ilişkin giriş notumuz.
63 Filolojik otoriteler, ezvâc çoğul isminin burada “birtakım” insanlar, “bazı” kimseler anlamına olup, bazı çağdaş Kur’an mütercimlerinin zannettiği gibi “çiftler” demek olmadığında görüş birliği içindedirler.
64 Lafzen, “müminler için kanatlarını indir”: şefkat ve alçak gönüllüğü dile getiren mecazî bir deyim (bkz. 17:24 ve ilgili 28. not.)
65 Yukarıdaki parantez içi ilave, bizce başında el belirtme ön takısı bulunan en-nezîru'l-mübîn (“açık sözlü uyarıcı” yahut “açık açık uyaran kişi”) tabiri için düşünülebilecek tek tatmin edici açıklama durumundadır. Bu ayet mümkündür ki, Tesniye xviii, 15 ve 18'de görülen ve bizim 2. sure, 33. notta temas ettiğimiz, Tevrat'ta Muhammed (s)'in bir peygamber olarak zuhuruna ilişkin ihbara işaret etmektedir.
66 Hem cümlenin oldukça kapalı (îcâz taşıyan) başlangıcına açıklık getirmek için, hem de ayetin, önceki ayetle ve daha geriye giderek 87. ayetle olan mantıkî bağlantısını belirginleştirmek için Zemahşerî'nin yaptığı açıklama bu yöndedir.
67 Göründüğü kadarıyla bu ifade, “ilahî mesajın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar eden” Tevrat-İncil bağlılarına gönderme yapmaktadır (karş. 2:85) -yani, Tevrat ve İncil'in yalnız kendi heva ve heveslerine, yaygın toplumsal eğilimlere uyan ilkelerine uyup diğerlerini gözardı eden ve böylece dolaylı biçimde onların geçerliliğini inkar etmiş duruma düşen kimseler.
68 Tâcu'l-‘Arûs'a göre (‘adihe ve ‘adave maddesi) ‘ıdîn (d: dâd) sözcüğünün yukarıdaki anlam örgüsü içindeki karşılığı bu yöndedir: bu, aynı zamanda Taberî ve Râzî'nin yaptığı açıklamalara da uygundur (özellikle sonrakinin ayet hakkındaki yorumunun son paragrafı). Sadece dilbilim açısından olsa dahî aynı derecede kabul edilebilir diğer bir açıklama: “Kur’an'ı kısımlara/parçalara ayıranlar ...” şeklindedir; yani, Yahudi ve Hristiyanlar'ın yaptığı gibi bir kısmını doğrulayıp geri kalanına Muhammed (s)'in kendi uydurması olarak bakanlar. Ne var ki, Taberî'nin de işaret ettiği gibi, Kur’an'ın ilahî menşeine inanmayanların onun bir kısmının sıhhatine kanaat getirmeleri muhaldir. Dolayısıyla, bizce ilk açıklama daha tercihe şayan gözükmektedir.
69 Lafzen, “Allahla beraber başka ilâh edinenler (yec‘alûn).” İlah sözcüğü, burada kuşkusuz cins ismi olarak kullanılan ve “tanrısal nitelik” taşıdığı vehmedilen her şeyi kapsayan bir terimdir. Bizim, çeviride sözcüğü çoğul olarak aktarmamız da buna dayanıyor.
70 Lafzen, “erişmesi muhakkak/kaçınılmaz olan (el-yakîn) sana erişinceye kadar” –Kur’an'da “ölüm”ü imâ etmek üzere sıkça kullanılan bir deyim (Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr). Bununla birlikte, bkz. sözkonusu terimin Kur’an'da ilk defa geçtiği 74:47.