Mü'min Sûresi, "Hâ Mîm" ile başlayan ve "Hâ Mîm"ler olarak isimlendirilen yedi sûreden ilkidir. İbni Mes'ûd, Hâ Mîm ailesinin Kur'ân'ın girişi olduğunu söyler. İbnİ Abbas: "Her şeyin bir özü vardır. Kur'ân'ın özü ise Hâ Mîm âilesidîr." der. İnsanın, içindeki tevhid delillerinin bolluğu ve kalbi dizginlemede ataklığı yüzünden hayrete düştüğü bir gerçektir. Bu sûre, Yüce Allah'ın şu sözüyle başlamıştır:
"Hâ Mîm. Bu Kitâb'ın indirilişi azîz ve alîm Allah tarafındandır." (Gâfir: 1-2)
"Azîz" ve "alîm", Allah'ın güzel isimlerindendir. Bu isimlerin etkileri, sânı yüce olan'm katından indirilen Kitâb'a kadar uzanır. İbni Kesîr: "Bu Kur'ân, izzet ve ilim sahibi Allah tarafından indirilmiştir. O, hiç kimsenin kötülüğünü İstemez. Her ne kadar gizli olduğu sanılsa da hiç bir şey O'ndan gizli kalmaz." der.
"Günahı bağışlayan, levbeyi kabul eden, azabı çetin olan, lütuf sahibidir." (Gâfir: 3)
İnsanı korku ve ümit şiarıyla mahkûm edebilmek için va'd ve va'îd arasında tutmak Kur'ân kanunlarmdandır: "iyi bilin ki Allah'ın cezası çetindir ve Allah bağışlayıcı, esirgeyicidir." (Mâide: 98)
İnsan sürekli emeli harekete geçirmeye ve aldatmayı frenlemeye muhtaçtır. İnsanın başarıdan ümidini kesmesi, insanı düşüşe götürür ve yansını engelleyerek aldatır.
İbn-i Kesîr'in aktardığına göre: Şam bölgesinden fakir bir adam Ömer b. Hattâb'ı ziyarete gelmişti. Adam ayrıldıktan sonra Ömer onun yokluğunu hissetti. Bunun üzerine yanındakiler Hz. Ömer'e: "Ey Mü'minlerin emiri, bu şarabı takip et." dediler. Hz. Ömer, kâtibi çağırdı, ona "yaz'* dedi. "Ömer b. Hattâb'tan filan oğlu filana, sela-mün aleyke. Ben senin için, kendisinden başka ilâh olmayan, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı şiddetli, lütuf sahibi olan Allah'a hamd ediyorum." Sonra arkadaşlarına dedi ki: Kalbini yumuşatması ve tevbesini kabul etmesi için kardeşiniz adına Allah'a dua ediniz."
Ömer'in mektubu adama ulaşınca adam mektubu okumaya başladı. Sürekli okuyor ve şöyle diyordu: Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin olan, azabıyla beni tehdit etti, bana bağışlayacağını va'detti. Bu sözleri kendi kendine tekrarlayıp durdu. Ağladı, sonra çekip gitti. Ne güzel gitti.
Bu adamın haberi Hz. Ömer'e ulaşınca Hz. Ömer dedi ki: Kardeşinizin hatâ yaptığını görünce işte böyle yapınız, ona destek çıkınız, ona güven veriniz, onun özgüvenini yitirmeyiniz, onun için Allah'a yalvarınız, şeytanın yaverlerini onun üzerine salmayınız."
Bu kıssa, bizzat yaşanmıştır. Çünkü kızarak ve ihanet ederek Allah'ın rahmetinden ümit kesenler günümüzde de vardır. Âdeta onların amaçları ayaklarına çelme takarak insanı helak etmektir. Bağışlanmayı hak ettikten sonra dinden çıkmaları için ayaklarına çelme takan İslâm düşmanları vardır.
Bu sûrenin "Gâfir Sûresi" olarak isimlendirilmesİnin inceliklerinden biri; âdî tartışmaya, bâtılla övünmeye, hakkı görmemeye karşı savaş ilan etmektir. Allah şöyle buyuruyor:
"İnkâr edenlerden başkası, Allah'ın âyetleri hakkında mücâdele etmez. Onların (öyle) şehirlerde dolaşmaları, seni aldatmasın. Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonra gelen gruplar da yalanladı. Her millet peygamberlerini yalanlamaya yeltendi; hakkı gidermek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak işte) azabım nasıl oldu?" (Gâfir: 4-5)
Hak muamelesinde bâtılı savunanların üslubundaki kapalılığı gidermek için cidal kelimesi, bu sûrede tam beş kez tekrarlanmıştır. Çünkü bâtılı savunanlar inatçı ve delile uymamaktadırlar. Rakibini altetmek için nefislerinin peşinden gitmektedirler.
Bu yüzden Allah onlar hakkında şöyle buyuruyor: "Yeryüzünde haksız yere bü-yüklenenleri âyetlerimizden uzaklaştıracağım. Onlar her âyeti görseler de yine ona inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler. Ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar âyetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular." (A'râf: 146)
Her hasmâne çekişmenin ve zalimane politikanın arkasında bâtılda direnen ve hakkı bildiği halde ona uymayı reddeden kimseler vardır. Peygamberlere tâbi olanlar, her zaman ve her yerde o muzırların ezalarına maruz kaldıkları gibi peygamberler de aynı ezaya maruz kalmışlardır.
Fakat yerleşik hayat sancıları her ne kadar acı verse de sâlih kimselerin katlanmaları gereken bir sınanma devresidir. Rahman'm melekleri onları üstlerinden gözetlemekte, onları dayanmaya ve direnmeye çağırmaktadır. İşte bu sûrede bunlara değinilmektedir:
"Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rabierini överek teşbih ederler, O'na inanırlar ve mü'minler için (şöyle) mağfiret dilerler: Rabbİmiz, rahmet ve bilgi bakımından herşeyi kapladın. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru!" (Gâfir: 7)
Mü'min Sûresi'nde Fir'avn ailesinden söz eden iki âyet, imana karşı direnen bâtılla mücâdele edenlerden söz etmektedir. Üçüncü âyet ise, gayretli mü'min bir zâtın diliyle aktarılmıştır. Bu zât, Fir'avn'un yakınlarına öğüt vermiş, onların serlerine bulaşmamaya çalışmış ve onlara şöyle demiştir:
"Daha önce Yusuf da size açık mucizeler getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz." (Gâfir: 34)
Yusuf, hak dinin ilkelerini açıklayan, yaygın olan putperestliğe hücum eden, Mısır'da adalet ve bollukla hükmeden tevhid dâvetçilerindendir. Böyle olmasına rağmen, insanlar dalga dalga onun dinine girmişler midir? Hayır! Ölene dek onun getirdiklerinden kuşkulanmaya devam etmişlerdir.
Yûsuf'un ardından Allah, Musa'yı göndermiş, sıkıntılar tekrarlanmış ve küfrün ipleri daha da gerilmiştir:
"İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır. Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmadan Allah'ın âyetleri yanında (onlara karşı) ne büyük bir kızgınlık (doğurur)! İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler." (Gâfir: 34-35)
Fir'avn ailesindeki mü'min adam, iman meselelerinin en ölçülü savunucuların-dandır. Bazen yumuşak, bazen sert, bazen açık, bazen gizli davranarak hakka hizmet yolunda Fir'avn'un otoritesinin bulunduğu bir çevrede hakkın tecelli etmesi için uzun çaba sarfetmiş, savunması başarılı olmuş, sadece Mûsâ risâletini değil bütün Allah'ın risâletini savunmuştur.
Ebû Bekir (r.a) o mü'min kişinin bazı kelimelerini alıntı yaparak müşriklerin son risâlet sahibine karşı düşmanlığı esnasında o kelimeleri kullanmıştır.
Başka bir şey değil, bir musibet olarak hevâ ve heves arttıkça bilgi azalır. Bunun çâresi, İçsef ufuk genişleyinceye dek bilgiyi artırmak ve tutkulardan kurtuluncaya dek kalbi güçlendirmektir. Bu hususta bireyler ve toplumlar eşittir.
Mü'min Sûresi'nde, insan doğrulardan yararlansın ve yanlışlardan tiksinip onu telâfi etsin diye yeryüzünde ve zamanın derinliklerinde gezip dolaşma emrinin iki kez tekrarlandığını görüyoruz. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"(Onlar), yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden Önce gelenlerin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları yüzünden yakaladı. Onları AIIah(ın azabm)dan koruyan olmadı." (Gâfir: 21)
İnsanlık tarihinin ibretlerle, doğal evrensel kanunlara benzer kanunlarla ve yoldan sapanı düzeltip irşâd ederek milletlerin durumlarını inceleyip ders çıkarmakla dolu olduğu bir gerçektir. Yüce Allah bir başka âyette şöyle buyuruyor:
"Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden Öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Onlar bundan daha çok, daha kuvvetli, yeryüzündeki eserleri bakımından daha sağlam idiler. (Bununla beraber) kazandıkları, kendilerinden hiç bir şey savamadı." (Gâfir: 82)
Kur'ân, sadece az bir ilimle aldanıldığını niteleyerek bu âdî inadın nedenlerini ortaya koyuyor. Bu aldanma, tartışma ve kibirlenme sırrından kaynaklanmaktadır:
"Peygamberleri, onlara açık mucizeler getirince yanlarında bulunan bilgi ile se-vin(ip övün)düler. Sonunda alay edegeldikleri şey, kendilerini kuşatıverdi." (Gâfir: 83)
Hatâ işleyenlerin geneli, kendilerinin hatalı olduğunu bilmezler, doğru yaptıklarım sanırlar. Onlar ancak kibirlerini yok eden bir âfet ile uyanırlar:
"Kendilerine gelmiş hiç bir delil olmadan Allah'ın âyeileri hakkında tartışanlar (yok mu), onların göğüslerinde, (hiç bir zaman) erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın. Çünkü işiten ve gören O'dur." (Gâfir: 56)
Bu sûrede cedelin tekrarlandığı dördüncü yer işte burasıdır. Bu durum karşısında uzun sabra, Allah'a tevbeye ve O'ndan yardım dilemeye ihtiyaç vardır.
Bu mânâ Yüce Allah'ın şu sözünde geçmektedir:
"(Ey Muhammed) sabret, Allah'ın va'di mutlaka gerçektir. Günahına da istiğfar et ve akşam sabah Rabbinİ överek teşbih eyle." (Gâfir: 55)
Bu sabnn, mutlaka suçluların azabı beklemeleriyle ilişkilendirilmesi gerekir. Suçluların cezası bazen gecikebilir. Bazen mücâhidin ölümünden sonra gelebilir. İnsan sabırla görevini yapmalı, sonucu Allah'ın ilmine ve kudretine bırakmalıdır. İşte bu yüzden Yüce Allah'ın şu buyruğunda sabır emri tekrarlanmıştır:
"(Ey Resulüm) Sen sabret, Allah'ın sözü gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni vefat ettiririz. (Nasıl olsa) onlar bize döndürüleceklerdir." (Gâfir: 77)
Bu sûrenin baş taraflarında sadece Allah'a duâ edilmesi, dinin O'na özge kılınması ve her nekadar insanlar sahte ilâhlara yönelse de Allah'tan başka sahte ilâhların
458 • Gâfir Sûresi
Muhamıned Gazalî
terkedilmesi emredilmektedir:
"Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na çağırın. (O), dereceleri yükselten; Arşın sahibi (Allah), emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir ki, buluşma gününe karşı (insanları) uyarsın. O gün onlar ortaya çıkarlar. Onlardan hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz." (Gâfir: 14-16)
Ayet açıkça Allah'ın Övgüsünü dile getiriyor. Şaşkınları korkutuyor ve yeniden dirilme ve ceza ile, her şeyi biirüyen hislerle onları uyarıyor. Resullerin görevinin buluşma gününe hazırlık olduğunu açıklıyor.
Bu söylem, sûrede ikinci kez tekrarlanmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Rabbİnİz buyurdu ki: Bana duâ edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir." (Gâfir: 60)
Bu medeniyette Allah'a kulluk ikincil bîr hedef midir? Hayır, bu medeniyette Allah'a kulluk hiç bir zaman hedef değildir. Bu bazı dindarlara göre tehlike arzetmiş olabilir. Ama ne yazık ki böyledir.
Bunun için bu sûrede Allah'ın ismiyle başlayan üç âyet bunu tarif etmekte ve hatırlatmaktadır:
1; "Allah O'dur ki geceyi, içinde istirahat etmeniz için (serin ve karanlık), gündüzü de (işinizi) görmeniz İçin aydınlık yaptı. Şüphesiz Allah, insanlara lütuf-kârdır; fakat insanların çoğu şükretmezler." (Gâfir: 61)
Yeni bir sabah, insana, Resûl'ün "Bana ruhumu bahşeden, beni kendi bedenimde afiyet içinde bırakan ve bana kendisini anma izni veren Allah'a hamdolsun" diyerek hamd ve sena ile karşıladığı yeni bir nimet sunar. Biz hayatı, sahibini takdir eden bir lütuf olduğunu hissederek yeni bir günün havasını teneffüs edebiliyor muyuz? Yoksa dünyayı dolduran boş oyun ve oynaşlara dalıp Ömürlerimizi toprağa mı salıyoruz?
2. "Allah O'dur ki, yeryüzünü size durulacak yer, göğü de bina yaptı; sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı." (Gâfir: 64)
Her gün kendi etrafında ve yılda bir kez güneş etrafında dönen bir parça olduğu halde yerkürenin nasıl bizim için durulacak yer olduğunu anlamış değilim!
Onu göklerde tutan, bozulup dağılmasına izin vermemektedir. Yarım dakika içinde aklımızı başımızdan alan depremler gördüm. Gök cisimlerini zapteden güç, karışıklık ve kargaşaya fırsat vermeden karıncaları dahi yuvalarında tutan güçtür: "Allah, bütün noksanlıklardan münezzehtir. Yaratıkları sayısında kendi hoşnudluğunca, arşının ağırlığınca ve kelimeleri adedince Allah'a hamd olsun..."
3. "Allah O'dur ki, kimine binmeniz, kiminden yemeniz için size hayvanları
yarattı. Onlarda sizler için faydalar var." (Gâfir: 79-80)
Gâfir Sûresi ■ 459
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Ben zooloji dersi almak istiyordum. Bir gün radyodan bilimadamlarından aktarılan şu sözleri işitmiştim: "Bu ormanda yaşayan kuşların ve sürüngen hayvanların sayıları yarım milyara ulaşmıştır!" Bu istatistik beni şaşırttı! "Beş kıtada yaşayan canlıların, kuşların ve hayvanların sayıları ne kadar acaba?" dedim. Aralarında yaşamla-nyla ölümlerini ve bizim ilişkilerimizi ayarlayan doğal denge yasası vardır:
"(Allah) size âyetlerini gösteriyor. Allah'ın âyetlerinden hangisini inkâr ediyor sunuz?" (Gâfir: 81)
Biz kendi kendimize hayret eden insanlarız. Bİz kendi zekâ ve gücümüze şaşıyoruz da bizimle birlikte bu tabiatta yaşayanları bilmiyoruz. Fakat bu sûre bize işte bu gerçeği ifâde ediyor:
"Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Gâfir: 57)
Biraz alçakgönüllü olalım. Bu aldanma engellerini kıralım.
Bazı insanlar herhangi bir doktrin veya yöntem ile yetinebilir ve hiç yalpa yapmadan yoluna devam edebilirler. Belki bu durum karşısında susmak, tartışmadan hoşlanmamak veya kendi yanındakilerin doğruluğu ve başkalarının yanındakilerin yanlışlığı ile diğer insanları ikna etmekten ümit kesmek etkili olabilir. Böyle insanlara dünyada az raslanır. Böylesi insanlara eski yaşamları sevimli gözükebilir. Bu yüzden tek başına yaşar ve tek başına ölürler.
Günümüzde sosyal ilişkiler insanlar için kaçınılmazdır. Çünkü insanların hiç biri tek başına yaşayamaz. Bu eskiden "Sultan sultanı tanımaz" olarak ifâde edilirdi. Şimdi ise bu bir eksikliktir. Sultanı tanımayan onu tanımaya koşacak ve bunu kendisi için kaçınılmaz görecektir.
Bugün hüküm, herhangi bir ferdin kavga İçinde yaşamasını engelleyecek maddî ve edebî ilişkiler ağı kurmuştur. Bunun anlamı; karşılıklı diyalog, görüş alışverişi, alternatif görüşler sunma, ikna etme ve ikna olma hususunda delile dayanma, samimiyet ve hürriyete dayalı olduğu sürece yaşam hakkı için karşıt görüş sunmaktır. İslâm, kötülüğü iyilikle giderme ilkesine dayanır: "Kötülüğü en güzel şeyle sav. Biz onların (seni ne kötü sıfatlarla) vasıflandıracaklarını biliyoruz." (Mü'mİnûn: 96) Doğal seyrini sürdürerek ve genel seyrini kadere terkederek İnatçılığı terketmek gerekir. Allah hakkında şöyle diyen insanlara siz ne yapabilirsiniz? "Eğer bu, senin yanından gelmiş gerçekse, başımıza gökten taş yağdır, yahut bize acı bir azâb ver." (Enfâl: 32)
Ben sonuna kadar düşünce hürriyetine saygılıyım. Fakat her hakikat anahtarlarının açmaktan aciz olması yönüyle gerizekâlılık, iftira, davaya ciddiyetsiz yaklaşma ve akıl kargaşasından tiksiniyorum. İnatçılık, çok iğrenç bir rezalettir. İslâm, daha ilk ânından itibaren tek olan Allah'ı inkâr eden, gökleri ve yeri düzenleyene secde etmek-
460 • Gâfir Sûresi
Muhammed Gazalî
ten vazgeçen, bir taş önünde eğilerek çeşitli putlarla huzur bulan kişilerle mücâdele etmiştir.
Gâfir Sûresi, beş yerde bu tip insanların durumlarım ortaya koymuştur. Bunların sonuncusu ise Yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"Allah'ın âyetleri hakkında tartışanların nasıl (haktan) çevrildiklerini görmedin mi? O kitabı ve elçilerimizi gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlar." (Gâfir: 69-70)
Burada Kur'ân-ı Kerîm'in reddedişi, salt kendisi yalanlandığı için değil bütün inen vahyin, Mûsâ, İsâ ve Muhammed yalanlandığı içindir.
Batıdaki dindarlara baktım. Bunlar çağdaş medeniyet akımları içerisinde yer almışlar. Bu yüzden İslâm'dan hoşlanmıyorlar. Çünkü İslâm'dan onların ataları da hoşlanmıyorlardı. Bu insanlar, Mûsâ ve İsa'ya iman etmişler miydi? Allah ile buluşmak için bir hazırlık yapmışlar mıydı? Asla. Onlar içinde bulundukları bugüne (dünyaya) tapan ve diğer günden (âhiretten) tiksinen bir medeniyetin parçasıdırlar. Batı'da zulümler ve tutkular serbest, beyaz ırk egemen ve diğer ırklar yaslıdır.
Müslümanların kültürlerinde aşırı olduklarını ve risâletlerinde korkak davrandıklarını inkâr etmiyorum. Fakat bunun böyle olması, namazı terkeden ve tutkularının tutsağı olan bir medeniyetin bizi içine düşürdüğü uçurumu hatırlatmamıza engel değildir.
13 Haziran 2007 Çarşamba
MÜMİN SÜRESİ(Elmalılı Hamdi YAZIR)
1-6- gibi ne kastedildiğini Allah bilir. (Oraya bak!)
Gerçi muhkem muhkemat ümmülkitab-ı sînede
Kim bilir 'den maksûdı Rahmânım nedir?
"Hâ mîm", "Rahman, rahim" harflerinden olduğu için o iki isme işaret veya yemin olduğu söylenmiş ve "elif, lâm, râ", "Ha mim", "Nûn"un, "Er-Rahmân" okunduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı olmalıdır ki bazıları "Ha mim"in, "Havamim" veya "ha mimât" "Hâ mîm"ler diye çoğul yapılmasını caiz görmemiş, sûrelerin birden çokluğuna işar e t kastolunduğu zaman "Âlü Hâ mîm" denilmesini tercih eylemişlerdir. Bu yüzden "Ha mim" sûreleri, rahmânî ve rahimî rahmetten birer örnektirler. Bununla birlikte "Ha mim" harfleri Hamd'in başı, Muhammed isminin de ortasıdır. "Ey Muhammed" demek de o l abilir. Fakat çokları Kur'ân'ın veya sûrenin
ismi olduğunu söylemekle yetinmişlerdir. Bundan dolayı "alemiyet" (özel isimlik) ve te'nis (dişilik) veya özel isimlik ve yabancı dilden gelme kelimeye benzemesi sebepleriyle "Gayrı munsarıf" (okunurken cer ve tenvin kabul etmeyen kelimelerden) olduğunu da söylemişlerdir.
7-8-9- Bu kelimenin açıklamısı Sâd Sûresi'nde (11, 13. âyetler) geçmiştir. "Arş"ı taşıyanlar. "Arş" hakkında "Âyetü'l-Kürsî" (Bakara, 2/255) ve A'raf Sûresi'nde "Sonra Arş üzerinde hükümran oldu." (A'raf, 7/54) âyetine bakınız. "Hamele-i Arş" (Arşı taşıyanlar), büyük meleklerdir ki el-Hâkka Sûresi'nde "O gün Rabbinin arşını üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir." (Hâkka, 69/17) âyetinde sekiz oldukları açıkça ifa d e edilmektedir. Bazı eserlerde bugün dahi sekiz oldukları rivayet edilmiş ise de bazıları bugün dört olup, kıyamet günü diğer dört melek ile desteklenerek sekiz olacakları görüşünü ileri sürmüşlerdir. Ki Muhyiddin Arabi de böyle der. Ve etrafındakiler. "Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır." (Zümer, 39/75) buyurulduğu üzere Arş'ın etrafını donatan melekler ki bunlar çok, pek çoktur, sayılarını ancak Allah bilir. Arş'ı taşıyan melekler ile bunlara "Ke r ubiyyun" derler ki, kâf'ın üstün okunması, râ harfinin ötresi ve şeddesiz okunması ile "Kerubî" kelimesinin çoğuludur. Şeddeli okumak hatadır. Fakat öyle yayılmıştır.
KERUB, "Kurb (yakınlık) mânâsına, kurb (yakınlık) mastarından "Feul" ölçüsünde fiilimsidir. Allah'a en yakın melekler demek olur. Onun için bazıları "Kerubiyyun" yalnız Arş'ı taşıyan meleklerdir demişlerdir. İbnü Sina da Melaike Risalesi'nde şöyle demiştir: Kerubiyyun melekler, "Tih-i a'lâ arasatının" (en yüce meydan olan arasat meydanının) amirleri zümre zümre en şerefli yerde durmaktalar, en güzel manzaraya bakmaktalar ki, bunlar Mukarrebun melekler ve temiz ruhlardır. Fakat Amilûn melekler, Arş'ı, Kürsi'yi ve gökleri taşıyan meleklerin amirleridirler. İşte bütün bunlar tesbih ve hamd i l e Rablerine iman etmişler ve müminler için öyle bağış dilerler ve dua ederler.
Meâl-i Şerifi
10- O kâfirlere mutlaka şöyle bağırılacaktır: "Elbette Allah'ın buğzu, sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imana davet ediliyordunuz da inkâr ediyordunuz."
11- Kâfirler diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?"
12- (Onlara şöyle cevap verilir): "Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. Ama O'na ortak koşulunca inandınız. Artık hüküm, o yüce ve büyük Allah'ındır."
13- Size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık indiren O'dur. Fakat onları ancak gönül verip düşünenler anlar.
14- O halde siz, dini Allah için halis kılarak hep O'na yalvarın. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- O dereceleri yükselten Arş'ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden ruh (m elek) indiriyor.
16- O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı gizli kalmaz. "Bugün mülk kimindir?" (diye sorulur. Cevaben): "Tek ve kahhar olan Allah'ındır." (denir).
17- Bugün her nefis kazandığı ile cezalanacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.
18- Yaklaşmakta olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
19- Allah, gözlerin hain bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de.
20- Allah hakkı yerine getirir. Onların O'ndan başka yalvardıkları ise hiçbir şeyi yerine getiremezler. Çünkü hakkıyla işiten ve gören ancak Allah'tır.
10- O inkâr edenler, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden, cehennemlikler oldukları beyan buyurulan kâfirlerin cehenneme girdikten sonraki halleri anlatılıyor. Onlara şöyle bağırılacak: Allah tarafından cehennemde zebaniler bağıracaklar! Elbette Allah'ın makti -makt, buğzun, kinin şiddetlisidir sizin kendinize buğzunuzdan daha büyüktür. Kâfirler kendi kendilerine üç sebepten kızacaklar. Bir kere, kıyameti, cenneti, cehennemi gördükleri zaman bunları inkârda ısrar ettikler i nden dolayı kendi kendilerine kızacaklar; sonra başkasına tabi olanlar, tabi oldukları
başkanlara kızacaklar; daha sonra cehenneme girdiklerinde İblis kendilerine seslenip de, "Benim sizin üzerinizde bir otoritem yoktu, yalnız sizi davet ettim de beni dinlediniz, "O halde kusuru bana yüklemeyin, kendinizi kınayın." (İbrahim, 14/22) dediği zaman da kendilerine kızacaklardır.
11- Diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Bizi iki öldürdün, iki de dirilttin, yani iki ölüm öldürdün, iki dirim dirilttin. Buradan kabir azabının varlığına delil getirilmiştir. Deniliyor ki, birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar. Buna karşılık müminler Saffât Sûresi'nde "Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek... değil miyiz?" (Saffât, 37/58) demişlerdi. Duhan Sûresi'nde de müttaki l er hakkında "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar." (Duhan, 44/56) buyurulacaktır. Bu münasebetle bunlardan birincinin bedene ait ölüm ve hayat, ikincinin de ruha ait ölüm ve hayat diye düşünülmesi ve değerlendirilmesi ve mümin ruhunun "Allah'ın di l edikleri kimseler müstesna" ifadesindeki zümrenin arasına dahil olarak doğrudan doğruya baki kalacağına, ölmeyeceğine işaret olması da ihtimal dahilindedir. Burada kâfirlerin sözlerindeki "iki"yi, "Sonra gözünü iki kere daha çevir." (Mülk, 67/4) âyetin d eki "ikil (tesniye) gibi sırf tekrar ve çokluk mânâsına alanlar da olmuştur, güya şöyle demişlerdir: Sen bizi kaç kereler öldürdün, kaç kereler dirilttin, bunları görüp kudretinin, büyüklüğünü ve dolayısıyla iadeyi de yapabileceğini anladık.
Şimdi günahlarımızı itiraf ettik, tanıdık, anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı? Bu ateşten, gerek dünyaya dönmek ve gerek başka bir yere gitmek yahut bir daha ölmek gibi herhangi bir şekilde olursa olsun çıkmaya bir yol var mı? Yok diye ümitsizliklerini di le getiriyorlar veya sen istersen ona da yol bulursun demek istiyorlar.
12- Buna karşı redd ile cevap olmak üzere şöyle buyuruluyor: Bu içinde bulunduğunuz azab şu sebepledir ki bir olarak Allah'a çağırıldığı zaman inkâr ettiniz de O'na şirk koşulursa iman ediyordunuz. O şirk koşanların hepsi yok olup gittikleri, hiçbirinin hükmü olmadığı için İşte hüküm Allah'ın O ulu, büyük Allah'ın. Ululuğun ve büyüklüğün son sınırı ile sıfatlı olup, zatında sıfatında ve fiillerinde "Onun benzeri gibi hiçbir şey yoktur." (Şura, 42/11) diye anlatılan,
ilâhlık yalnız kendisinin hakkı bulunan Allah'ın. İşte O, size ebedî azabı hükmetti. O'nun hükmünden kurtuluşa imkan yoktur. Müşriklere kini büyüktür, şirki bağışlamaz. Bu şekilde o kâfirlerin halleri ni beyandan sonra buyuruyor ki
13- O, O'dur ki size, siz insanlara âyetlerini gösteriyor. İlâhlıkta ortaksız bir olduğunu ve büyüklüğünü anlatan âyetlerini gösteriyor, onunla birlikte sizin için gökten bir rızık da indiriyor, yani cismanî rızkınıza sebep olan yağmur, manevî rızkınıza sebep olan ilim ve Kur'ân indiriyor. Bununla birlikte o âyetleri herkes anlamaz, ancak O'na dönen, gönül veren, düşünen anlar. O halde siz gönlünüzü veriniz de
14- Allah'a dini halis kılarak ibadet ve dua edin ey müminler! İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- Dereceleri çok yüksek. Meleklere ve sevdiği kullarına bahşeylediği dereceler çok yüksek, yahut dereceleri yükselten O arşın sahibi, o saltanatın sahibi, kullarından dilediğine öyle yüksek dereceler veriyor ki kullarından dilediği kimseye emrinden ruh indiriyor, yani melek indirip vahiy veriyor o telâki (kavuşma) gününü ihtar etmek için, O'nun korkunçluğunu haber vermek için.
16-19-TELÂKİ GÜNÜ: Kıyamet günüdür. Çünkü o gün ruhlar ve cisimler, göktekiler ve yerdekiler, ameller ve amel edenler, tapılan mabudlar ve kullar buluşacaklar, birbirlerine kavuşacaklar, yani o gün ki halk hep meydana çıkmıştır, kabirlerinden çıkmış açığa fırlamışlardır. Nefislerini örten, amellerini gizleyen hiçbir şey kalmamış, Allah'a karşı hiçbir şeyleri gizli değildir. Ne kendileri, ne amelleri, ne de halleri hiçbir şey, hiçbir zaman Allah'a gizli kalmaz. Fakat dünyada gizliyoruz zannedenler, o gün kendileri de bir şey gizlemeye çalışmazlar, bütün uryanlıklarıyla Hakk'ın huzurunda bulunurlar. Buyurulur ki Kimin mülk bu gün? Buna şöyle cevap verilir. Bir olan ve kahredici bulunan Allah'ın.
VAHİD, zatında hiç ortaklığa, çokluğa ihtimali yok, parçaları da yok, parçacıkları da yok.
KAHHÂR, bir ortağı olmak şöyle dursun, her şey O'nun kahrına mahkum "Onun zatından başka her şey helak olacaktır." (Kasas, 28/88) herşeye istediğini yapacak şekilde galip ve hakim "Bu gün herkes kazandığının karşılığını görür." Bu ifade, mülk ve kahrın eserini beyandır. Onları o felaket gününden de korkut.
ÂZİFE, yaklaşmakta olan felaket, ölüm saati yahut ölümü aratan o kıyamet
saati veya hesap görülüp ceza kesilip de cehenneme girilmek üzere bulunulduğu saat ki kıyametin en acı saatidir.
20- Hem Allah hak il e kaza buyurur. Hak ile hükmeder ve hükmünü tamamen icra eyler, hakkı gerçekleştirir, yerine getirir. O'ndan başka tapınıp yalvardıkları ise, gerek cansız putlar, gerek diğerleri hiçbir şeyi kaza edemezler. Kendiliklerinden hiçbir şeye kesinlikle h ü küm verip tamamıyla icra ve infaz edemezler, çünkü hepsi Allah'ın hükmü altında boyun eğmektedirler. Onun için hiçbir şeyi yerine getiremezler. Çünkü Allah'tır ancak hakkıyla işiten ve gören. İyi işitip görmeyen ise hakkı yerine getiremez, hüküm vereme z.
Allah'ın âyetlerinde mücadele eden o kâfirler:
Meâl-i Şerifi
21- Yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonları nasıl olmuş? Onlar yeryüzünde gerek kuvvetçe ve gerek eserce kendilerinden daha üstündüler. Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle tutup alıverdi. Kendilerini Allah'ın azabından koruyacak biri bulunmadı.
22- O, şundandı: Onlara peygamberleri apaçık delillerle geliyorlardı. Ama onlar inkâr ettiler. Allah da tuttu kendilerini alıverdi. Çünkü O'nun kuvveti çok, azabı şiddetlidir.
23- Andolsun Musa'yı âyetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik.
24- Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a da onlar: "Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır" dediler.
25- Bunun üzerine Musa, kendilerine tarafımızdan hakkı getirince de: "Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri tutun." dediler. Fakat o kâfirlerin tuzağı da hep boşa çıkmaktadır.
26- Bir de Firavun: "Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum" dedi.
27- Musa da: "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi.
21-27- "Firavun: 'Bırakın beni öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin." Bununla yukarıda geçen "Her ümmet kendi resullerini yakalamak kastinde bulundu." (Mümin, 40/5) sözüne bir örnek gösterilmiş de oluyor. Anlaşılıyor ki Hz. Musa'nın mucizeleri karşısında Firavun'un istibd a dı, baskısı kırılmış, dilediğini yapamaz olmuş ve şaşırmıştı. A'raf Sûresi'nde geçtiği üzere mesele cemiyetin yalnız görüşüne müracaattan, başvurmaktan ibaret kalmamış, bir müdahale mahiyetini almış olmalı ki bırakın beni diye bağırıyor. Demek ki o cebbar, zorba Firavun, zorlamasını yürütemez olmuş ve şaşırmış idi, şaşkınlığından saçma sapan konuşuyordu. Bir taraftan o Rabbine dua etsin diye Allah'ı inkâr etmek veya hafife
almak istiyor, bir taraftan da dininizi değiştirecek diye dindarlık gösteriyor. Belki onun Allah dediği kendi saltanatıdır.
Meâl-i Şerifi
28- Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: "Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin birkısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz."
29- "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum" dedi.
30- O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab (önceki çeşitli toplumlar)ın günleri gibi bir günden korkuyorum."
31- "Nuh Kavmi'nin, Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez."
32- "Ey kavmim! Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum."
33- "O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz."
34- Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği
hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez" dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.
35- Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.
36- Firavun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim."
37- "Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.
28-35- Bir de Firavun ailesinden bir mümin adam ki imanını gizliyordu, şöyle dedi: Bazıları bu adamın İsrailoğullarından olduğunu zannetmişlerse de "Firavun ailesinden" sıfatından anlaşılan mânâ bunun daha çok Mısırlılardan ve belki Firavun'un kendi ailesinden olduğunu anlatıyor. Nitekim Süddî bunu Firavun'un amcası oğlu diye rivayet eylemiştir. Veliahdi ve "Sahib-i Şurtası" yani polis şefi olduğu da söylenmiştir. Firavun'un Musa'yı öldüreyim derken Allah, kendi adamlarından böyle bir kahramanı b a şına dikmiş, karşısına çıkartmıştı; bu sebeple Firavun ailesinin mümini diye bilinmiş ve tanınmış olan bu adamın Firavun'a ve Firavun ailesine karşı olan konuşmalarını ve mücadelesini Cenab-ı Allah burada özellikle hikaye buyurduğu için, bu sûreye onun adına izafe olarak "Mümin Sûresi" denilmiştir. Bu kişi önceleri imanını gizleyerek gizliden gizliye tedbirlerle bir süre Firavun'u avutmuş ise de, nihayet Hz. Musa'nın kesin kararı karşısında meydana çıkmak gereğini hissederek önce yavaş yavaş nasihata başla m ış, sonra da açıktan savaş meydanına atılmıştır. Onun için önce yine belli etmemek üzere diyor ki A! Bir adamı, Rabbim Allah diyor diye öldürecek misiniz? Rabbinizden size delillerle gelmiş iken, sonra da yavaş yavaş imanını açıklamaya kadar gitmek ü z ere ihtiyat ve tedbir ile delil getirmeye kuvvet vererek ekliyor: Hem eğer yalancı çıkarsa yalanı sırf kendi üzerine, kendi boynuna geçer, vebalini, cezasını kendi çeker, size zararı olmaz. Dolayısıyla yalancılığı ortaya çıkmadan öldürmeye ihtiyacınız yok. Buna karşılık ve eğer doğru çıkarsa size yapmakta olduğu tehditlerin bazısı, hiç olmazsa bazısı başınıza gelir, size
isabet eder. Yani ahirete inanmıyorsanız dünyada azabı gelir. Şüphe yok ki Allah yalancı, müsrif kimseyi doğru yola çıkarmaz, başarılı kılmaz. Bu iki anlamlı, bir başka delil getirme biçimidir. Birincisi, o aşırı bir yalancı olsa idi, Allah ona o delilleri vermez, o mucizelerle desteklemezdi. İkincisi, eğer aşırı bir yalancı ise, toplum içinde yeri olamayacağından şüphe yoktur. Ö ldüreceğiz diye uğraşmaya ne gerek var? Bu iki mânâ ile asıl maksat da Firavun'a dokundurma ve taş atmadır. Yani sen bu kadar kan döken müsrif bir yalancısın, Allah seni onu öldürmek gayesine erdirmez, kendin zarar edersin.
"Ey kavmim! Bugün mülk s izin." Bu şekilde doğrudan doğruya kavme seslenmesinden anlaşılıyor ki bu konuşmalar özel bir mecliste değil, genel bir ortamda geçmiştir, cereyan etmiştir. (A'raf Sûresi, 7/103 vd. bkz.) Böyle olduğu özellikle şundan anlaşılır: "Firavun: Ben size gör ü şümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum dedi." Çünkü Firavun bu kelamı ile yalnız görüşünü anlatmış oluyor. Doğrudan doğruya icra emiri vermiyor. O iman eden zat, önce dünya azabı ile tehdide girişiyor ki, bunlar o vaad edilenlerdir. TENAD GÜNÜ: Tenâdî günü, çağrışma, bağrışma günü demektir ki kıyamet gününün ismidir. Çünkü o gün birbirlerine feryat ve figan ile bağırıp çağırıp inleyecekler, yetişen yok mu diye imdat dileyecekler veya "Cennettekiler cehennemlikl e re: Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk... diye nida ederler." (A'raf, 7/44) âyeti gereğince cennetlikler cehennemliklere, cehennemlikler de cennetliklere nida edecekler. "Size Yusuf gelmişti." Bazıları buradaki "Yusuf"tan maksat, Hz. Yusuf'u n torunu Yusuf b. Efrayim b. Yusuf demişlerse de doğrusu Yusuf b. Yakub (a.s.)'dur. Ancak Kurtubî Tefsiri'nde belirtildiği üzere Hz. Musa'nın Firavun'u, Hz. Yusuf'un Firavun'u değildir. Yusuf'un Firavun'u Amâlik'dan idi, Musa'nın Firavunu ise Kıbtî'dir.
36-37- Yine Firavun dedi ki: Ey Hâmân, bana bir kule yap belki ben o sebeplere, o göklerin sebeplerine, yollarına ererim de Musa'nın ilâhına muttali olurum, ne olduğunu anlarım. Bununla birlikte ben onu mutlaka yalancı zannediyorum ya... Firavun bir gözetleme kulesi yaptırarak teknik bir teşebbüste bulunmak ve bu şekilde Hz. Musa'yı güya yalancı çıkarmak için bir şarlatanlık etmek istiyordu ki, bunda iki düşüncenin birisi vardı: Ya halka diyecekti ki, Bakınız, işte gökleri de gözetledik oralarda Musa'nın dediği
ilâhı göremedik. Olsa idi görünmesi gerekirdi veya diyecekti ki, bakınız biz bu kadar mali imkanlarımızla ve sınaî teşebbüsümüzle göklere çıkmanın yolunu bulamadık; o halde Musa nereden çıktı da bize, onların Rabbi tarafından memur olduğunu söylüyor. Ve işte Firavun'a kötü ameli böyle tezyin edildi süslü gösterildi de bunları siyaset adına iyi bir şey yapıyormuş gibi yapıyordu. Ve yoldan saptırılıyordu. Çünkü gökte bir yıldız arar gibi gözetleme ile cismanî bir yoldan Allah aramaya k a lkmak, Allah'ı aramak yolu değil; halkı bu şekilde iğfale çalışmak da başarılı olacak bir siyaset yolu değildi. Gökler ve yer, göklerde ve yerde her şey Yaratıcısının varlığını gösterip durmakta iken ve Allah'ı eserinden anlamak için yerin gökten bir farkı olamayacağı da aklı olanlarca malum olması gerekirken, Hz. Musa'nın Tâhâ Sûresi'nde "Bizim Rabbimiz her şeye biçimini (hilkatini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir." (Tâhâ, 20/50), Şuara Sûresi'nde de "O meşrıkla mağribin ve ikisi arasında bul u nan her şeyin Rabbidir." (Şuara, 26/28), "O sizin de, önceki atalarınızın da Rabbidir." (Şuara, 26/26) diye herkese öğrettiği açık yolu bırakıp da yetişemeyeceği uzaklara gitmeye kalkışmak elbette çıkar yol değildir. Bununla birlikte Firavun bunu cid d i olmak için değil, halkı aldatmak için bir hile, bir dalavere olmak üzere yapıyordu. Fakat Firavun'un dalaveresi, hilesi, düzeni sırf hasar içinde sonuçsuzdur, verimsizdir. Onun böyle yanlış yolda entrika çevirmeye kalkışması, kendisini başarılı kılmak şöyle dursun, aksine, aleyhine olmuştur. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
38- O iman etmiş olan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim."
39- "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durula cak karar yurdudur."
40- "Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir."
41- "H em ey kavmim! Niçin ben sizi kurtuluşa davet ederken, siz beni ateşe davet ediyorsunuz?"
42- "Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum."
43- "Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz haddi aşanların hepsi cehennemliktir."
44- "Siz benim söyledikl erimi sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görür, gözetir."
45- Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı.
46- Onlar, sabah a kşam ateşe arzolunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!" (denilecektir).
47- Hele ateş içinde birbirlerini protesto ederlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: "Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?" derler.
48- Büyüklük taslayanlar da şöyle derler: "Evet, hepimiz onun içindeyiz. Allah kulları arasında hükmünü vermiştir."
49- Ateştekiler, cehennem bekçilerine derler ki: "Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azabı biraz hafifletsin."
50- Bekçiler de: "Size peygamberleriniz mucizelerle gelmiyorlar mıydı?" diye sorarlar. Onlar: "Evet" derler. Bekçiler: "Öyle ise kendiniz dua edin" derler. Kâfirlerin duası ise hep çıkmazdadır.
38- O i man etmiş olan kişi, önceleri imanını gizlemiş olan mümin
adam dedi ki Ey Kavmim! Bana uyun, ardımca gelin, size "Reşad" yolunu, murada erdirecek doğru yolu göstereyim. O doğru yol, Firavun'un gösterdiği yol değil, benim göstereceğim yoldur. Bu söz gösteriyor ki bu kişi, Hz. Musa'ya yardım etmek için Firavun'a karşı isyan etmiş, kavmini kendisine uymak için davete başlamıştır. Bundan dolayı bazıları bunu Musa zannetmişlerse de bu tercih âyetin ifadesinden çıkan mânâya terstir. Murad Bey'in Tarih-i Umumî' s inde de Mısır kâhinlerinden "Uzarsif" adında birisinin Hiksüsler tarafına geçerek önemli bir ordu ile Firavun aleyhine isyan etmiş olduğu Mısır tarihlerinden nakledilmiş ve tarihçilere göre bu adamın Hz. Musa olduğu hakkında bir dereceye kadar görüş birliği var gibidir diye bir değerlendirme de ileri sürülmüş ise de, bu adamın Hz. Musa değil, Firavun ailesi mümini olan bu kişi olması daha doğrudur. Şu halde bu söz artık istişare meclislerinde değil, eline silah alarak karşıya çıkan bir mücahidin tebliği h a linde geliyordu. İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, bu zat yardımcıları ve destekçileri ile bir dağa çekilmişti.
39- Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir metadan ibarettir. Durup eğlenecek, istirahat edecek bir yer değil, kullanılıp yararlanılacak bir kazançtan, gelip geçici bir kazanç fırsatından ibarettir." "Dünya ahiretin ekinliği, çiftliği, tarlasıdır" hadisince, ahirette biçilip yararlanılmak için çalışılması lazım gelen bir kâr, bir yararlanma vasıtası veya bir mesai saatidir. Ahiret ise, işt e karar yurdu odur, durulacak, istirahat edilecek yurt ancak O'dur. Orada kazanmak çalışmak yoktur. Onun için dünyada eğlenceye bakmayıp çalışmaya, kazanmaya bakmalıdır ki ahirette istifade edilsin.
40-Bunun, bu nimetlenmenin beyanı şöyle ki: Her kim bir kötülük yaparsa başka değil, ancak onun kadar cezalanır. Yani kötülüğün cezası, layık olduğu karşılığı iyilik olamaz. Onun gibi kötülük olur. Kötü amel yapanın güzel ecir beklemeye hakkı yoktur. Onun bekleyebileceği karşılık ancak bir kötülüktür. Gerçi k ısmen veya tamamen affolunanlar olabilir. Fakat bağışlanmak, o kötülüğün cezası değil, başkaca bir ihsandır. Adalet kanunu, kötülüğün kendisi gibi bir kötülük ile cezalanmasıdır. Her kim de salih bir amel, iyi bir iş yaparsa gerek erkekten olsun, g erek dişi işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızıklar verilir. İyiliğin karşılığı da iyiliktir. Adalet kanunu bunun da kendisi gibisinin olmasını isterse de "ihsan" kanunu onun on mislinden, hesapsız katlarına kadar çıkar. Ar azisine, yerine iyi bir tane eken, on tane alabilir. Yüz, yedi yüz, daha
fazlasına kadar da katlanıp gidebilir. Onun için Firavun'a karşı mücadele ederek iyiliği yerleştirmeye çalışmalıdır.
41-44- "Ey kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz." Bu sesleniş de Firavun'a karşı yapılan bir çıkış ve davetin azgınlık olmayıp meşru ve muhakkak bir kurtuluş meselesi olduğunu beyandır.
45- Bu şekilde Allah onu, Firavun ailesinin kurduğu hilelerin fenalıklarından korudu. Onlar Firavun ailesinin düştükleri kötü amellere düşmedikleri gibi, Firavun ailesinin onlar hakkında kurdukları fena tuzaklara da düşmediler. Firavun'un takipleri ilâhî koruma sayesinde kendilerine bir zarar vermediği gibi Azabın kötüsü Firavun ailesinin başına i ndi. İbnü Abbas'tan rivayete göre Firavun'un, onu takip etmek için gönderdiği askerler telef olmuştu. Sonra da kendisi ve askerleri bilindiği üzere suda boğulmuşlardı.
46-50- Ateş. Bu kelime mübtedadır, yani dilbilgisi açısından öznedir, bu cümlenin haberi, yani yüklemi şu: Onlar ona sabah ve akşam sunulup durmaktadırlar. Yani Firavun ailesinin dünyada kötü azab ile mahvoldukları gibi, ahirete kadar Berzah âleminde de akşam sabah ateşe sunulmak ile azap olunmaktadırlar. Sonra da "Kıyamet kopac a ğı gün de: 'Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!' denilecektir."
Şimdi "Kıssanın hisse"si beyan olunarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
51- Biz peygamberimize ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde (kıyamette) elbette yardım ederiz.
52- O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Onlara lanet vardır, onlara yurdun kötüsü (cehennem) vardır.
53- Andolsun ki biz Musa'ya o hidayeti verdik ve İsrailoğullarına o kitabı miras kıldık.
54- (Bunu) Aklı başında olanlara bir yol gösterici ve bir hatırlatma olsun diye (böyle yaptık).
55- O halde sabret. Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamdiyle tesbih et.
56- Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur.
57- Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler.
58- Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!
59- Herhalde o saat (kıyamet) muhakkak gelecektir. Onda şüphe yok. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
60- Halbuki Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir." buyurdu.
51- Biz g önderdiğimiz peygamberlerimizi ve iman edenleri elbette "mansur" kılarız, yardım eder, delille, zaferle ve kâfirlerden intikam ile murada erdiririz. Hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitliğe duracakları gün. Kıyamet günü, yani hem dünya, hem a hiret, ikisinde de bazı hallerde bir süre için onların meşakkatlere uğrayarak imtihan geçirmeleri bu vaadin kesinliğini çürütmez. Çünkü göz önüne alınması gereken, sonuç ve neticedir. Bununla birlikte peygamberin ve müminlerin zafer elde etmeleri yalnız a h irete de kalmayacaktır. Musa'nın ve o iman eden kişinin Firavun'a üstün gelmesi gibi dünyada da gerçekleşecek, ahirette de...
EŞHAD: "Şahit" kelimesinin çoğuludur. "Sahib" kelimesinin "Eshab" olması gibi. Bunlar kıyamet günü insanlara karşı şahitlik edecek olan melekler, peygamberler ve müminlerdir.
52- O günkü zalimlere mazeretleri yarar sağlamaz. Çünkü mazeretleri geçersizdir. Veya "Onlara da izin verilmeyecek ki özür dilesinler." (Mürselat, 77/36) âyetinin mânâsınca özür dilemek için kendilerine izin verilmez, ağız açtırılmaz. Ve onlara lanet vardır. Allah'ın rahmetinden koğulmak, uzaklaştırılmak vardır. Ve onlara yurdun kötüsü vardır: Cehennem.
53-54- Şanım hakkı için Musa'ya o hüdayı verdik. Firavun'a karşı dünyada o başarıyı verdik, arkasından İsrailoğullarına o kitabı yani Tevrat'ı miras bıraktık. Aklı başında, selim, halis akıl sahibi olanlara bir irşad ve hatırlatmak için. Yani Allah'ın peygamberlerine ve müminlere dünya ve ahiret yardımının muhakkak olduğunu ve Firavu n gibi zalimlere karşı mücadelenin gerekliliğini hatırlatmak için.
55- O halde sabret müşriklerin eziyetlerine katlanarak dayan. Çünkü Allah'ın vaadi haktır, yardımı muhakkak olacaktır. Onun için sabret ve günahına istiğfar et, gideremediğin eksiklikleri örtmesi için Rabbinin mağfiretini iste. Ve Rabbinin hamdiyle tesbih et, akşam ve sabah. Bu
deyim,her zaman demek gibi devam ifade eder. Allah'a hamd ve şükrederek tenzihe devam et, ne dil, ne kalp hiç zikirden gafil olmasın demek olur.
56- Kendilerine gelmiş bir "sultan": Bir yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden kimseler, Allah'ın âyetleri, Allah'ın varlığına, birliğine ve herhangi bir hususun gerçekliğine dair koymuş olduğu deliller, indirmiş olduğu kitap l ar ve peygamberlerin de ortaya koyduğu mucizelerden daha geniş anlamlıdır. Bunlarda mücadele için imkan verecek bir delil ve hüccet düşünülemeyeceğinden burada "Kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın" kaydının muhalif mefhumu kastedilmiş değildir. Anc a k din işinde söz söyleyebilmek için hüccet ve delile dayalı bir yetki gerekli olduğuna dair bir uyarıdır. Bununla birlikte "nesih", "tahsis" ve "takyid" kabilinden olan meselelerde olduğu gibi, Allah'ın âyetlerini yine Allah'ın âyetleriyle karşılaştırarak bahsetmek caiz olduğuna işarettir denilebilir. Fakat hiç böyle bir salahiyet, yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlere gelince, Onların sinelerinde, gönüllerinde kibirden başka bir şey yoktur. Hakkı kabule tenezzül etmek i s temeyen bir büyüklük davası, kuru bir azamet kuruntusu, fakat bir kibir ki onlar, ona yetişecek değillerdir. Hadlerinden çok aşkın ne şimdi, ne ilerde, gereğine erişmeleri ihtimali bulunmayan bir kibir, çünkü Allah'ın âyetlerinin üstüne çıkılmaz. Allah'ın vermediği değer ve mertebe zorla alınmaz. Peygamberliğe çalışıp çabalamakla yetişilemediği gibi, Allah vergisinden fazla, bir selahiyete de erilmez. İşte Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler, sırf böyle bir kazanç ile mücadele ediyorlar. Delili o r tada olan Hakk'a karşı, taassup, bağnazlık, ile mücadele edenlerin hepsi bu hükme dahildirler. Hepsi böyle sinelerinde yetişemeyecekleri bir kibir taşıdıklarından dolayı mücadele ederler. Bu âyetin iniş sebebi konusunda iki rivayet vardır:
1- Kureyş müşrikleridir ki "Şu Kur'ân iki memleketin birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31), "Eğer bir hayır olsaydı bizden önce ona koşmazlardı." (Ahkaf, 46/11) diyorlardı.
2- Âyetin iniş sebebi diğer görüşe göre, yahudilerdir. Mukatil demiştir ki, haklarında bu âyet inen mücadele edenler, yahudilerdir. Deccal'e saygı gösterdiler, bu âyet indi. Ebu'l-Âliye de bu görüşe varmıştır. Alûsî'nin nakline göre, Abd b. Humeyd ve İbnü Ebi Hatim sahih sened ile ondan şöyle rivayet etmiş lerdir: Yahudiler, Hz. Peygamber'e geldiler de "Deccal dediler, ahir zamanda
bizden olacak ve işte olacaklar o zaman olacak ve şöyle yapacak böyle yapacak diye büyüttüler de büyüttüler." Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu sûrenin 56. âyeti olan yukarıdaki "Kendilerine gelmiş bir yetki ve burhan olmadan Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden kimseler..." âyetini indirdi. Buna göre sûredeki bu âyetin Medine inişli olması yakışır. Ebu's-Suud bunu şöyle nakleder: "Bir de denildi ki mücadele edenler yahudilerd i r. Diyorlardı ki, bizim Tevrat'ta zikrolunan sahibimiz sen değilsin. O Mesih b. Davud, yani Deccal ahir zamanda çıkacak, saltanatı karaya ve denize erecek, ırmaklar beraberinde gidecek, Allah'ın âyetlerinden (delillerinden) bir âyet olacak, o zaman hükümr a nlık tekrar bizim elimize geçecek." İşte yüce Allah onların bu temennilerine (ideallerine) "kibir" ismini verdi ve kuruntularına eremeyeceklerini ifade buyurdu. Yani yahudiler İsrailoğulları'ndan başkasında peygamberlik görmek istemedikleri için, gerek Ku r 'ân'dan ve gerek diğer kitaplarda peygamberin peygamberliğine delalet eden âyetleri sırf kibir ve kıskançlık yüzünden mücadele ederek peygamberlerin en sonuncusunu bırakıp Deccal'a sarılmışlar ve onun zamanında saltanatın kendilerine geçeceğini bir temenn i halinde ileri sürmüşler ise de, Deccal çıktığı zaman dahi mülk ve saltanat kendilerine geri dönmeyecektir. Alûsî der ki: "Bu mücadelede yahudiler iki yönden yalan söylediler. Önce Resulullah'a 'Sen bizim muteber olan sahibimiz değilsin' sözleriyle yalan s öylediler. İkinci olarak, Deccal'ı kastederek o Mesih b. Davud'dur diyerek yalan söylediler. Çünkü hangi peygamber gönderildiyse ümmetini mutlaka Deccal'den tahzir buyurmuş, yani sakındırmıştır. O bir 'bişaret', yani müjde değil, fitne ve imtihan aracıdır. Onlar ise onu peygamber yerine tutarak 'sahibimiz' demişlerdir ki bunun, Allah'ın âyetleri ile 'bir yetki bir delil olmaksızın' mücadele olduğunda şüphe yoktur."
Hadislerde "Eşrat-ı saat"ten, yani kıyamet alametlerinden olmak üzere iki Mesih zikrolunur. Birisi: Mesih İsa'nın yeryüzüne inmesi, birisi de Mesih Deccal'ın ortaya çıkmasıdır. Müseylime gibi yalan yere peygamberlik iddiasıyla çıkacak otuz kadar Deccal zikredilmiş, en büyük fitne olan Mesih Deccal'ın ise ilâhlık iddiasıyla ortaya çıkacağı ha b er verilmiştir. Ancak Mesih Deccal'e, Mesih b. Davud denilmiş olduğunu da bu âyetin tefsirinde işitmiş oluyoruz. Halbuki Matta İncili'nin başında görüldüğüne göre hıristiyanlar bu ismi "İsa el-Mesih b. Davud" diye Hz. İsa'ya vermektedirler.
Buna sebe p olarak da Meryem'in nişanlısı dedikleri Yusuf'un Hz. Davud neslinden olduğunu söylemektedirler. İsa'nın doğumu, Meryem'le Yusuf'un biraraya gelmelerinden önce Rûhu'l-Kudüs'ten oldu diye açıklanmış iken, Yusuf babası imiş gibi onun vasıtası ile Hz. Davud ' e nisbet edilmesi bir çelişki teşkil eder. Fakat Matta İncili her nedense bu çelişki ile birlikte Hz. İsa'ya Mesih b. Davud demekte ısrar etmiştir. Aynı zamanda Hz. İsa'yı tanımadıkları malum olan yahudiler de ahir zamanda çıkacak Deccal'e bu ismi vermişl e r, bu açıdan aralarında bir kaynaktan çıkmış olması düşünülen garip bir bakış açısı benzerliği meydana gelmiştir. Biz bundan şunu anlamış oluyoruz ki Mesih-i Deccal, yalancı Mesih demektir. Gelen haberlere göre Deccal, yalancı, insanları aldatmakta hünerl i bir sahtekardır ki, kâfirliği, sahtekarlığı yüzünden belli olduğu halde birtakım harikalar göstererek ilâhlık iddia edecek ve en büyük fitne olması da bundan olacaktır. Bilginler demiştir ki: Yüce Allah peygamberlik iddia eden bir yalancıya onu tasdik ih t imali bulunan bir mucize vermez, çünkü bu, şüpheye düşürme olur, Allah'ın âyetleri ile mücadeleye "sultan" (delil) verilmiş olur. Fakat ilâhlık iddia eden bir yalancıya imtihan için her türlü harikayı verebilir. Çünkü kendisi hâdis olan (sonradan olan) y a ratığın Allah olmadığına aklî delil daima var olduğu için, onun yalancılığı haddi zatında ortadadır. Ondan dolayı Allah'ın âyetleri ile mücadeleye herhangi bir "sultan" (delil) verilmiş olmaz. Deccal'in bu şekilde yalancı bir Mesih olması, onun Hıristiyan l ık taklidi altında ortaya çıkacağını anlatır. Gerçek Mesih olan İsa'ya ve peygamberlerin sonuncusuna kibir ve kıskançlıkla inkâra dalarak bütün ümitlerini yalancı Mesih olan Deccal'a bağlamaları ne acaib bir bedbahtlık, ne acı bir mahrumiyettir. Bu son se n elerde yahudilere Filistin'de bir hükümet yapıvermek isteyen İngiltere acaba onlara gözledikleri yalancı Mesih rolünü oynayıverecek midir? Fakat yüce Allah, buyuruyor ki, "Onlar ona yetişecek değillerdir." (Mümin, 40/56), Onun için sen hemen Allah' a sığın. Öyle kibirden ve kibirli kıskançlardan veya Deccal'ın şerrinden Allah'a sığın. Çünkü işitecek O'dur, görecek O. Yani senin ve onların bütün dediklerinizi işiten ve işitecek olan ve bütün yaptıklarınızı gören ve görecek olan ancak O'dur. Bu bir taraftan vaad, bir taraftan tehdittir.
57- Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür. Bu âyetin terkibinde birkaç mânâ vardır. Bir kere, insanların Allah'a ve Allah'ın âyetlerine karşı kibirli olması ve mücadelesinin haddini bilmemek olduğunu hatırlatmaktadır. Yani o kibredenlerin kibir, ne haddinedir ki, göklerin ve yerin yaratılışı onların yaratılışından daha büyük, daha azametlidir. Öyle ki
insan onların içinde bir zerrecik gibi kalır, hatta insan yeryüzünün üzerinde bir mikrop, yer küre bütün alemin içinde bir zerre mesabesindedir. O halde insanın yere göğe karşı bile büyüklenmek haddi değilken, onları yaratan Yaratıcıya karşı kibir taslamaya kalkması ne büyük cehalettir. İkincisi, yeniden dirilmeye ve yenid e n ruh verilmesine işaretle bir tehdit olmak üzere şöyle demektir: İlkin gökleri ve yerküreyi yaratmak, yoktan var etmek insanları tekrar yaratmaktan daha büyük bir iştir; o gökleri ve yeri hiç yok iken yaratan, ölen insanlara tekrar hayat verip de yaratam a z mı? Yeniden hayat verme ilk yaratmadan elbette kolaydır. Zemahşeri bu mânâyı tercih etmiştir. Üçüncüsü Nakkaş gibi bazı tefsir bilginlerinin verdiği mânâya göre "Halkunnas" deyimini Arapça dilbilgisi kurallarına göre öznesine (failine) muzaf olarak; gök l eri ve yeri yaratmak insanların yaptığı şeylerden elbette büyüktür, demek olur. Bundan çıkan, gökler ve yerküre ile insanları mukayese değil, Allah'ın yaratması ile insanların yapmasını mukayesedir, bu mukayesenin sebebi de mücadele edenlerin sanatlarına g üvenerek kibirleridir. Yani insanlara nisbet olunan keşifler, sanatlar iddialarınca icatlar, yaratışlar, her ne olursa olsun hiçbir zaman Allah'ın yaratışına benzeyemez. Göklerin, yerin yaratılışı gibi olamaz. Dolayısıyla mücadele edenlerin deccallerin gö s terecekleri harikalar insanları aldatmamalıdır. Fakat insanların çoğu bilmez de aldanırlar, kendilerini veya eserlerini göklerden ve yerden büyükmüş gibi varsayar gururlanırlar. Veya insanların yaptığını Allah'ın yaptığından büyük zannederler, kibirlen i rler. Mesela Allah bir kulak yaratmıştır insan onunla uzak yakın mesafeden ses işitir, sonra insanlar bir de radyo keşfetmişlerdir. Fakat ilmi olmayan insanların birçoğu radyoyu insanın yaratması ve kulaktan daha önemli bir sanat zanneder. Düşünmez ki kul a k olmayınca radyo hiçtir. Ve bilmez ki gerçekte radyo da Allah'ın yaratmasıdır. Muhyiddin-i Arabî, "Fütühat-ı Mekkî"sinde der ki: Bu, "Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür." (Mümin, 40/57) âyetinde "bü y üklüğü" cisim ve sayı büyüklüğü sanma, çünkü o göz ve basireti olan herkes için bellidir. O büyüklük yüce Allah'ın onlarda icra eylediği bir mânâdan dolayıdır ki o insanda yoktur. "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de onlar bunu y üklenmekten çekindiler." (Ahzab, 33/72) âyeti ondandır. Onların yüz çevirmesini ve çekinmesini cahilliklerinden sanma, aksine emaneti üstlenmek cahilliktendir. Onun için yüce Allah, "Çünkü o çok zulümkar ve çok cahildir." (Ahzab, 33/72) diye insanı nitelemiştir. Demek ki gökler, yerküre ve dağlar, emanetin değerini ve onu üstlenenin tehkilede olduğunu, çünkü onu asıl
sahibine vermeye kesin bilgisi bulunmadığını bilmişler ve Allah'ın teklif ile maksadının aklı teraziye vurmak olduğunu anlamışlardı. Demek ki yeryüzünün, dağların, gökyüzünün aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allah'ın üzerlerine vacip kılmadığı şeye sokmadılar, çünkü o bir teklif idi, bir emir değildi ki, Allah'ın emrine ta'zim, saygı gereğine göre ister istemez uymak gere k sin. Halbuki "İkiniz de ister istemez gelin." (Fussilet, 41/11) Yani size bırakılacak şeyleri ister istemez kabule amade, hazır olun dediği zaman, "İsteye isteye geldik" (Fussilet, 41/11) dediler. Hakk'ın kendilerine yapmak istediği her şeyi ka b ule hazır olduklarını söylediler.
Şeyh Muhyiddin-i Arabî'nin bu sözü insanı büyük bir nüsha ve toplayıcı bir nüsha sayan sözlerine aykırı görünür. Çünkü göklerin ve yerkürenin cismanî yönden bilinen büyüklüğünden başka aklî yönden de büyüklükleri tesbit edilince insan için hiç büyüklük yönü kalmamış demektir, bunu "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından sizin hizmetinize verdi." (Câsiye, 45/13) âyeti ile bağdaştırmak lazım gelir ki, birinde maddiyat, birinde maneviyat yönü açıktır. Bununla birlikte Şeyh'in bu ifadesi bize fizyolojik açıdan bir karşılaştırma hatırlatmaktadır, garîzî, yani fizyoloji açısından bakıldığı zaman da gökler ve yerküre, Hakk'ın emrine aykırı hiçbir şey yapmaz. Teklif ile seçmeli emanet görevini kabul etmemiş, fakat emir ile verilen emaneti hakkı ile saklar. Halbuki insan hem hata eder, hem isyan eder emanetlerine zulüm de eder, yanılır da; bunun için gökler ve yerküre Hakk'ın emrine itaat açısından insandan büyüktür, demek ki kibirlenenler cahilliklerinden k ibirlenirler.
58- Kör de gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun için misalden gerçeğe geçilerek buyuruluyor ki: İman edip salih ameller işleyenlerle de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık "O göklerde ne var, y e rde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi."(Casiye, 45/13) âyetinin mânâsınca hepsini toplayıcı olur. Siz pek az düşünüyorsunuz.
59- Ey insanlar veya ey mücadele edenler herhalde o saat, o ceza saati olan kıyamet, muhakkak gelecek. Onda şüphe yok, şüpheye yer yok. Fakat insanların çoğunluğu iman etmezler,
60-halbuki Rabbiniz buyurdu ki; yalvarın bana ki size karşılık vereyim. Hem dua,
hem ibadet zikredilmiş olduğu için, ya duanın ibadet ile yahut da ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerektiği için, tefsir bilginleri iki şekilde açıklamışlardır. Birincisi, Kur'ân'ın birçok yerlerinde olduğu üzere dua, ibadet mânâsına olarak; bana ibadet ve kulluk edin ki size sevap ve mükafat vereyim demek olur. İbnü Abbas, Dahhak v e Mücahid'den rivayet edilen bu tefsire göre "isteme" dil ile değil, bunun yanında "fiilen talep" şart edilmiş demektir. Bu şekilde şu açıklama bu mânâya uygun olur: Çünkü ibadet etmekten yüz çevirenler, yani kibirlerinden bana ibadet etmek istemeyenler, muhakkak yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir. İkincisi, "Yalvarın bana ki size karşılık vereyim." demek, isteyin benden vereyim size demektir ki, Süddi'den rivayet olunan ve ilk bakışta anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ibadeti n dua ile tefsir edilmesi gerekir. Bunu böyle iki şekilli olarak ifade etmedeki incelik, ibadetin duayı, duanın da ibadeti gerektirdiğini ifade içindir; bir taraftan dua ibadetin iliği mesabesinde olduğu gibi, ibadet de duanın kabulünün şartlarındandır.
Bu dua emri çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüz'î iradesinin bir ifadesi ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet mânâsına olsun, gerek sadece dua, ikisinde de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için kulun istemesi şart kı l ınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir. Şu halde emir vücub içindir ki, her duanın kabul edilip edilmemesi konusuna gelince, " Hayır ancak O'nu, çağırırsınız, O da kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi dilerse açar." (En'am, 6/41) âyetinden anlaşıldığına göre, dileme ile kayıtlıdır. Yani buradan anlaşılan kazıyye-i şartıyye (şart önermesi) külliye (tümel) değil, mühmeledir. "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir, onu da iyi amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyetin mânâsınca bazı kabul şartları ile de şartlıdır. Onun için burada ibadet ile birlikte zikredilmiştir. Keşşaf'ta Ka'b'dan şöyle nakledilir: "Yüce Allah bu ümmete üç ö zellik vermiştir ki onları geçmişte kendi katından göndermiş olduğu peygamberlerden başkasına vermemiştir. Her peygambere "Sen benim halk üzerine şahidimsin" demişti, bu ümmete de "İnsanlara karşı şahitler olasınız." (Bakara, 2/143) buyurdu.
"Peygambe rin üstüne Allah'ın farz ettiği herhangi bir şeyde hiçbir vebal yoktur." (Ahzab, 33/38) âyetinin mânâsınca "sana meşakkat yok" demişti, bu ümmete de: "Allah sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez." (Maide, 5/6) buyurdu. "Bana dua et, sana karşılık vereyim" demişti. Bu ümmete de "Bana yalvarın ki size karşılık vereyim." (Mümin, 40/60) buyurdu."(1)
"Bana yalvarın size karşılık vereyim" şöyle demek de olur: Çağırın bana ki size cevap vereyim. Bu şöyle demek olur: Benden beni talep edin size icabet ederim, beni bulursunuz, beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü "O'nun emri bir şeyi dilediği zaman ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (Yâsin, 36/82) denilmiştir ki işte hiç reddolunmayan dua budur. Nitekim bazı h aberlerde "Beni talep eden, beni bulur" diye varid olmuştur. Bana ibadetten, yani bana dua ile beni talepden kibirlenenler benden uzak kalarak mahrumiyet cehenneminde zelil ve hakir olacaklardır.
Meâl-i Şerifi
61-68- 61- İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62- İşte Rabbiniz, her şeyin yaratıcısı olan o Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde (haktan) nasıl çevrilirsiniz?
63- İşte Allah'ın âyetlerini inkâr edenler böyle çevriliyorlar.
64- Allah, O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah'tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
65- Daimî bir hayat sahibi ancak O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. Onun için dini halis kılarak O'na, hep O'na yalvarın. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
66- De ki: "Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi."
67- "Sizi (önce) bir topraktan, son ra bir damla sudan, sonra bir aleka (embriyo)dan yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) b elirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor)."
68- O, hem yaşatır, hem öldürür. O, bir şey yapmak isteyince ona sadece "ol!" der, o şey de hemen oluverir.
Meâl-i Şerifi
69-78-69- Bakmaz mısın şimdi Allah'ın âyetleri hakkında mücadeleye kalkanlara! (Haktan) nasıl döndürülüyorlar?
70- Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler.
71- O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.
72- Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.
73- Sonra da onlara: "Nerede o ortak koştuklarınız?" denilecek.
74- O Allah'tan başkaları (nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: "Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz." İşte Allah, o kâfirleri böyle şaşırtır.
75- Bunun sebebi şudur: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere seviniyor ve güveniyordunuz.
76- İçlerinde ebedî olarak kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bak ne kötü o kibirlenenlerin yeri?
77- Ey Muhammed! Sen sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.
78- Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. Batıl bir dava p eşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.
Meâl-i Şerifi
79- Kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları yaratan Allah'tır.
80- Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde, hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.
81- Allah size âyetlerini gösteriyor. Şimdi Allah'ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz?
82- Daha yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerini kurtaramadı.
83- Çünkü onlara peygamberleri, delillerle ge ldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.
84- O zaman hışmımızı gördüklerinde: "Allah'ın birliğine inandık ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik" dediler.
85- Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkındaki geçe gelen kanunu budur. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler.
79-85- "Onlardan kimine binesiniz diye o yumuşak başlı hayvanları sizin için yaratan Allah'tır." Bu beyan ve nimeti hatırlatma, özellikle yolculuğa teşvik için bir giriştir ki aşağıda 82. âyette "Yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı" hatırlatması buna bir tefri olacaktır. Peygamberleri kendilerine delillerle geldikleri zaman onlar ilim adı n a kendilerinde bulunana güvendiler. Sanatlarına, felsefelerine güvenerek peygamberlerin mucizelerini, haber verdikleri açık âyetleri tanımamak istediler ki bunlar her zaman vardır.
Gerçi muhkem muhkemat ümmülkitab-ı sînede
Kim bilir 'den maksûdı Rahmânım nedir?
"Hâ mîm", "Rahman, rahim" harflerinden olduğu için o iki isme işaret veya yemin olduğu söylenmiş ve "elif, lâm, râ", "Ha mim", "Nûn"un, "Er-Rahmân" okunduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı olmalıdır ki bazıları "Ha mim"in, "Havamim" veya "ha mimât" "Hâ mîm"ler diye çoğul yapılmasını caiz görmemiş, sûrelerin birden çokluğuna işar e t kastolunduğu zaman "Âlü Hâ mîm" denilmesini tercih eylemişlerdir. Bu yüzden "Ha mim" sûreleri, rahmânî ve rahimî rahmetten birer örnektirler. Bununla birlikte "Ha mim" harfleri Hamd'in başı, Muhammed isminin de ortasıdır. "Ey Muhammed" demek de o l abilir. Fakat çokları Kur'ân'ın veya sûrenin
ismi olduğunu söylemekle yetinmişlerdir. Bundan dolayı "alemiyet" (özel isimlik) ve te'nis (dişilik) veya özel isimlik ve yabancı dilden gelme kelimeye benzemesi sebepleriyle "Gayrı munsarıf" (okunurken cer ve tenvin kabul etmeyen kelimelerden) olduğunu da söylemişlerdir.
7-8-9- Bu kelimenin açıklamısı Sâd Sûresi'nde (11, 13. âyetler) geçmiştir. "Arş"ı taşıyanlar. "Arş" hakkında "Âyetü'l-Kürsî" (Bakara, 2/255) ve A'raf Sûresi'nde "Sonra Arş üzerinde hükümran oldu." (A'raf, 7/54) âyetine bakınız. "Hamele-i Arş" (Arşı taşıyanlar), büyük meleklerdir ki el-Hâkka Sûresi'nde "O gün Rabbinin arşını üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir." (Hâkka, 69/17) âyetinde sekiz oldukları açıkça ifa d e edilmektedir. Bazı eserlerde bugün dahi sekiz oldukları rivayet edilmiş ise de bazıları bugün dört olup, kıyamet günü diğer dört melek ile desteklenerek sekiz olacakları görüşünü ileri sürmüşlerdir. Ki Muhyiddin Arabi de böyle der. Ve etrafındakiler. "Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır." (Zümer, 39/75) buyurulduğu üzere Arş'ın etrafını donatan melekler ki bunlar çok, pek çoktur, sayılarını ancak Allah bilir. Arş'ı taşıyan melekler ile bunlara "Ke r ubiyyun" derler ki, kâf'ın üstün okunması, râ harfinin ötresi ve şeddesiz okunması ile "Kerubî" kelimesinin çoğuludur. Şeddeli okumak hatadır. Fakat öyle yayılmıştır.
KERUB, "Kurb (yakınlık) mânâsına, kurb (yakınlık) mastarından "Feul" ölçüsünde fiilimsidir. Allah'a en yakın melekler demek olur. Onun için bazıları "Kerubiyyun" yalnız Arş'ı taşıyan meleklerdir demişlerdir. İbnü Sina da Melaike Risalesi'nde şöyle demiştir: Kerubiyyun melekler, "Tih-i a'lâ arasatının" (en yüce meydan olan arasat meydanının) amirleri zümre zümre en şerefli yerde durmaktalar, en güzel manzaraya bakmaktalar ki, bunlar Mukarrebun melekler ve temiz ruhlardır. Fakat Amilûn melekler, Arş'ı, Kürsi'yi ve gökleri taşıyan meleklerin amirleridirler. İşte bütün bunlar tesbih ve hamd i l e Rablerine iman etmişler ve müminler için öyle bağış dilerler ve dua ederler.
Meâl-i Şerifi
10- O kâfirlere mutlaka şöyle bağırılacaktır: "Elbette Allah'ın buğzu, sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imana davet ediliyordunuz da inkâr ediyordunuz."
11- Kâfirler diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?"
12- (Onlara şöyle cevap verilir): "Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. Ama O'na ortak koşulunca inandınız. Artık hüküm, o yüce ve büyük Allah'ındır."
13- Size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık indiren O'dur. Fakat onları ancak gönül verip düşünenler anlar.
14- O halde siz, dini Allah için halis kılarak hep O'na yalvarın. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- O dereceleri yükselten Arş'ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden ruh (m elek) indiriyor.
16- O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı gizli kalmaz. "Bugün mülk kimindir?" (diye sorulur. Cevaben): "Tek ve kahhar olan Allah'ındır." (denir).
17- Bugün her nefis kazandığı ile cezalanacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.
18- Yaklaşmakta olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
19- Allah, gözlerin hain bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de.
20- Allah hakkı yerine getirir. Onların O'ndan başka yalvardıkları ise hiçbir şeyi yerine getiremezler. Çünkü hakkıyla işiten ve gören ancak Allah'tır.
10- O inkâr edenler, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden, cehennemlikler oldukları beyan buyurulan kâfirlerin cehenneme girdikten sonraki halleri anlatılıyor. Onlara şöyle bağırılacak: Allah tarafından cehennemde zebaniler bağıracaklar! Elbette Allah'ın makti -makt, buğzun, kinin şiddetlisidir sizin kendinize buğzunuzdan daha büyüktür. Kâfirler kendi kendilerine üç sebepten kızacaklar. Bir kere, kıyameti, cenneti, cehennemi gördükleri zaman bunları inkârda ısrar ettikler i nden dolayı kendi kendilerine kızacaklar; sonra başkasına tabi olanlar, tabi oldukları
başkanlara kızacaklar; daha sonra cehenneme girdiklerinde İblis kendilerine seslenip de, "Benim sizin üzerinizde bir otoritem yoktu, yalnız sizi davet ettim de beni dinlediniz, "O halde kusuru bana yüklemeyin, kendinizi kınayın." (İbrahim, 14/22) dediği zaman da kendilerine kızacaklardır.
11- Diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Bizi iki öldürdün, iki de dirilttin, yani iki ölüm öldürdün, iki dirim dirilttin. Buradan kabir azabının varlığına delil getirilmiştir. Deniliyor ki, birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar. Buna karşılık müminler Saffât Sûresi'nde "Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek... değil miyiz?" (Saffât, 37/58) demişlerdi. Duhan Sûresi'nde de müttaki l er hakkında "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar." (Duhan, 44/56) buyurulacaktır. Bu münasebetle bunlardan birincinin bedene ait ölüm ve hayat, ikincinin de ruha ait ölüm ve hayat diye düşünülmesi ve değerlendirilmesi ve mümin ruhunun "Allah'ın di l edikleri kimseler müstesna" ifadesindeki zümrenin arasına dahil olarak doğrudan doğruya baki kalacağına, ölmeyeceğine işaret olması da ihtimal dahilindedir. Burada kâfirlerin sözlerindeki "iki"yi, "Sonra gözünü iki kere daha çevir." (Mülk, 67/4) âyetin d eki "ikil (tesniye) gibi sırf tekrar ve çokluk mânâsına alanlar da olmuştur, güya şöyle demişlerdir: Sen bizi kaç kereler öldürdün, kaç kereler dirilttin, bunları görüp kudretinin, büyüklüğünü ve dolayısıyla iadeyi de yapabileceğini anladık.
Şimdi günahlarımızı itiraf ettik, tanıdık, anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı? Bu ateşten, gerek dünyaya dönmek ve gerek başka bir yere gitmek yahut bir daha ölmek gibi herhangi bir şekilde olursa olsun çıkmaya bir yol var mı? Yok diye ümitsizliklerini di le getiriyorlar veya sen istersen ona da yol bulursun demek istiyorlar.
12- Buna karşı redd ile cevap olmak üzere şöyle buyuruluyor: Bu içinde bulunduğunuz azab şu sebepledir ki bir olarak Allah'a çağırıldığı zaman inkâr ettiniz de O'na şirk koşulursa iman ediyordunuz. O şirk koşanların hepsi yok olup gittikleri, hiçbirinin hükmü olmadığı için İşte hüküm Allah'ın O ulu, büyük Allah'ın. Ululuğun ve büyüklüğün son sınırı ile sıfatlı olup, zatında sıfatında ve fiillerinde "Onun benzeri gibi hiçbir şey yoktur." (Şura, 42/11) diye anlatılan,
ilâhlık yalnız kendisinin hakkı bulunan Allah'ın. İşte O, size ebedî azabı hükmetti. O'nun hükmünden kurtuluşa imkan yoktur. Müşriklere kini büyüktür, şirki bağışlamaz. Bu şekilde o kâfirlerin halleri ni beyandan sonra buyuruyor ki
13- O, O'dur ki size, siz insanlara âyetlerini gösteriyor. İlâhlıkta ortaksız bir olduğunu ve büyüklüğünü anlatan âyetlerini gösteriyor, onunla birlikte sizin için gökten bir rızık da indiriyor, yani cismanî rızkınıza sebep olan yağmur, manevî rızkınıza sebep olan ilim ve Kur'ân indiriyor. Bununla birlikte o âyetleri herkes anlamaz, ancak O'na dönen, gönül veren, düşünen anlar. O halde siz gönlünüzü veriniz de
14- Allah'a dini halis kılarak ibadet ve dua edin ey müminler! İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- Dereceleri çok yüksek. Meleklere ve sevdiği kullarına bahşeylediği dereceler çok yüksek, yahut dereceleri yükselten O arşın sahibi, o saltanatın sahibi, kullarından dilediğine öyle yüksek dereceler veriyor ki kullarından dilediği kimseye emrinden ruh indiriyor, yani melek indirip vahiy veriyor o telâki (kavuşma) gününü ihtar etmek için, O'nun korkunçluğunu haber vermek için.
16-19-TELÂKİ GÜNÜ: Kıyamet günüdür. Çünkü o gün ruhlar ve cisimler, göktekiler ve yerdekiler, ameller ve amel edenler, tapılan mabudlar ve kullar buluşacaklar, birbirlerine kavuşacaklar, yani o gün ki halk hep meydana çıkmıştır, kabirlerinden çıkmış açığa fırlamışlardır. Nefislerini örten, amellerini gizleyen hiçbir şey kalmamış, Allah'a karşı hiçbir şeyleri gizli değildir. Ne kendileri, ne amelleri, ne de halleri hiçbir şey, hiçbir zaman Allah'a gizli kalmaz. Fakat dünyada gizliyoruz zannedenler, o gün kendileri de bir şey gizlemeye çalışmazlar, bütün uryanlıklarıyla Hakk'ın huzurunda bulunurlar. Buyurulur ki Kimin mülk bu gün? Buna şöyle cevap verilir. Bir olan ve kahredici bulunan Allah'ın.
VAHİD, zatında hiç ortaklığa, çokluğa ihtimali yok, parçaları da yok, parçacıkları da yok.
KAHHÂR, bir ortağı olmak şöyle dursun, her şey O'nun kahrına mahkum "Onun zatından başka her şey helak olacaktır." (Kasas, 28/88) herşeye istediğini yapacak şekilde galip ve hakim "Bu gün herkes kazandığının karşılığını görür." Bu ifade, mülk ve kahrın eserini beyandır. Onları o felaket gününden de korkut.
ÂZİFE, yaklaşmakta olan felaket, ölüm saati yahut ölümü aratan o kıyamet
saati veya hesap görülüp ceza kesilip de cehenneme girilmek üzere bulunulduğu saat ki kıyametin en acı saatidir.
20- Hem Allah hak il e kaza buyurur. Hak ile hükmeder ve hükmünü tamamen icra eyler, hakkı gerçekleştirir, yerine getirir. O'ndan başka tapınıp yalvardıkları ise, gerek cansız putlar, gerek diğerleri hiçbir şeyi kaza edemezler. Kendiliklerinden hiçbir şeye kesinlikle h ü küm verip tamamıyla icra ve infaz edemezler, çünkü hepsi Allah'ın hükmü altında boyun eğmektedirler. Onun için hiçbir şeyi yerine getiremezler. Çünkü Allah'tır ancak hakkıyla işiten ve gören. İyi işitip görmeyen ise hakkı yerine getiremez, hüküm vereme z.
Allah'ın âyetlerinde mücadele eden o kâfirler:
Meâl-i Şerifi
21- Yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonları nasıl olmuş? Onlar yeryüzünde gerek kuvvetçe ve gerek eserce kendilerinden daha üstündüler. Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle tutup alıverdi. Kendilerini Allah'ın azabından koruyacak biri bulunmadı.
22- O, şundandı: Onlara peygamberleri apaçık delillerle geliyorlardı. Ama onlar inkâr ettiler. Allah da tuttu kendilerini alıverdi. Çünkü O'nun kuvveti çok, azabı şiddetlidir.
23- Andolsun Musa'yı âyetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik.
24- Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a da onlar: "Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır" dediler.
25- Bunun üzerine Musa, kendilerine tarafımızdan hakkı getirince de: "Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri tutun." dediler. Fakat o kâfirlerin tuzağı da hep boşa çıkmaktadır.
26- Bir de Firavun: "Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum" dedi.
27- Musa da: "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi.
21-27- "Firavun: 'Bırakın beni öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin." Bununla yukarıda geçen "Her ümmet kendi resullerini yakalamak kastinde bulundu." (Mümin, 40/5) sözüne bir örnek gösterilmiş de oluyor. Anlaşılıyor ki Hz. Musa'nın mucizeleri karşısında Firavun'un istibd a dı, baskısı kırılmış, dilediğini yapamaz olmuş ve şaşırmıştı. A'raf Sûresi'nde geçtiği üzere mesele cemiyetin yalnız görüşüne müracaattan, başvurmaktan ibaret kalmamış, bir müdahale mahiyetini almış olmalı ki bırakın beni diye bağırıyor. Demek ki o cebbar, zorba Firavun, zorlamasını yürütemez olmuş ve şaşırmış idi, şaşkınlığından saçma sapan konuşuyordu. Bir taraftan o Rabbine dua etsin diye Allah'ı inkâr etmek veya hafife
almak istiyor, bir taraftan da dininizi değiştirecek diye dindarlık gösteriyor. Belki onun Allah dediği kendi saltanatıdır.
Meâl-i Şerifi
28- Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: "Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin birkısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz."
29- "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum" dedi.
30- O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab (önceki çeşitli toplumlar)ın günleri gibi bir günden korkuyorum."
31- "Nuh Kavmi'nin, Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez."
32- "Ey kavmim! Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum."
33- "O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz."
34- Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği
hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez" dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.
35- Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.
36- Firavun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim."
37- "Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.
28-35- Bir de Firavun ailesinden bir mümin adam ki imanını gizliyordu, şöyle dedi: Bazıları bu adamın İsrailoğullarından olduğunu zannetmişlerse de "Firavun ailesinden" sıfatından anlaşılan mânâ bunun daha çok Mısırlılardan ve belki Firavun'un kendi ailesinden olduğunu anlatıyor. Nitekim Süddî bunu Firavun'un amcası oğlu diye rivayet eylemiştir. Veliahdi ve "Sahib-i Şurtası" yani polis şefi olduğu da söylenmiştir. Firavun'un Musa'yı öldüreyim derken Allah, kendi adamlarından böyle bir kahramanı b a şına dikmiş, karşısına çıkartmıştı; bu sebeple Firavun ailesinin mümini diye bilinmiş ve tanınmış olan bu adamın Firavun'a ve Firavun ailesine karşı olan konuşmalarını ve mücadelesini Cenab-ı Allah burada özellikle hikaye buyurduğu için, bu sûreye onun adına izafe olarak "Mümin Sûresi" denilmiştir. Bu kişi önceleri imanını gizleyerek gizliden gizliye tedbirlerle bir süre Firavun'u avutmuş ise de, nihayet Hz. Musa'nın kesin kararı karşısında meydana çıkmak gereğini hissederek önce yavaş yavaş nasihata başla m ış, sonra da açıktan savaş meydanına atılmıştır. Onun için önce yine belli etmemek üzere diyor ki A! Bir adamı, Rabbim Allah diyor diye öldürecek misiniz? Rabbinizden size delillerle gelmiş iken, sonra da yavaş yavaş imanını açıklamaya kadar gitmek ü z ere ihtiyat ve tedbir ile delil getirmeye kuvvet vererek ekliyor: Hem eğer yalancı çıkarsa yalanı sırf kendi üzerine, kendi boynuna geçer, vebalini, cezasını kendi çeker, size zararı olmaz. Dolayısıyla yalancılığı ortaya çıkmadan öldürmeye ihtiyacınız yok. Buna karşılık ve eğer doğru çıkarsa size yapmakta olduğu tehditlerin bazısı, hiç olmazsa bazısı başınıza gelir, size
isabet eder. Yani ahirete inanmıyorsanız dünyada azabı gelir. Şüphe yok ki Allah yalancı, müsrif kimseyi doğru yola çıkarmaz, başarılı kılmaz. Bu iki anlamlı, bir başka delil getirme biçimidir. Birincisi, o aşırı bir yalancı olsa idi, Allah ona o delilleri vermez, o mucizelerle desteklemezdi. İkincisi, eğer aşırı bir yalancı ise, toplum içinde yeri olamayacağından şüphe yoktur. Ö ldüreceğiz diye uğraşmaya ne gerek var? Bu iki mânâ ile asıl maksat da Firavun'a dokundurma ve taş atmadır. Yani sen bu kadar kan döken müsrif bir yalancısın, Allah seni onu öldürmek gayesine erdirmez, kendin zarar edersin.
"Ey kavmim! Bugün mülk s izin." Bu şekilde doğrudan doğruya kavme seslenmesinden anlaşılıyor ki bu konuşmalar özel bir mecliste değil, genel bir ortamda geçmiştir, cereyan etmiştir. (A'raf Sûresi, 7/103 vd. bkz.) Böyle olduğu özellikle şundan anlaşılır: "Firavun: Ben size gör ü şümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum dedi." Çünkü Firavun bu kelamı ile yalnız görüşünü anlatmış oluyor. Doğrudan doğruya icra emiri vermiyor. O iman eden zat, önce dünya azabı ile tehdide girişiyor ki, bunlar o vaad edilenlerdir. TENAD GÜNÜ: Tenâdî günü, çağrışma, bağrışma günü demektir ki kıyamet gününün ismidir. Çünkü o gün birbirlerine feryat ve figan ile bağırıp çağırıp inleyecekler, yetişen yok mu diye imdat dileyecekler veya "Cennettekiler cehennemlikl e re: Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk... diye nida ederler." (A'raf, 7/44) âyeti gereğince cennetlikler cehennemliklere, cehennemlikler de cennetliklere nida edecekler. "Size Yusuf gelmişti." Bazıları buradaki "Yusuf"tan maksat, Hz. Yusuf'u n torunu Yusuf b. Efrayim b. Yusuf demişlerse de doğrusu Yusuf b. Yakub (a.s.)'dur. Ancak Kurtubî Tefsiri'nde belirtildiği üzere Hz. Musa'nın Firavun'u, Hz. Yusuf'un Firavun'u değildir. Yusuf'un Firavun'u Amâlik'dan idi, Musa'nın Firavunu ise Kıbtî'dir.
36-37- Yine Firavun dedi ki: Ey Hâmân, bana bir kule yap belki ben o sebeplere, o göklerin sebeplerine, yollarına ererim de Musa'nın ilâhına muttali olurum, ne olduğunu anlarım. Bununla birlikte ben onu mutlaka yalancı zannediyorum ya... Firavun bir gözetleme kulesi yaptırarak teknik bir teşebbüste bulunmak ve bu şekilde Hz. Musa'yı güya yalancı çıkarmak için bir şarlatanlık etmek istiyordu ki, bunda iki düşüncenin birisi vardı: Ya halka diyecekti ki, Bakınız, işte gökleri de gözetledik oralarda Musa'nın dediği
ilâhı göremedik. Olsa idi görünmesi gerekirdi veya diyecekti ki, bakınız biz bu kadar mali imkanlarımızla ve sınaî teşebbüsümüzle göklere çıkmanın yolunu bulamadık; o halde Musa nereden çıktı da bize, onların Rabbi tarafından memur olduğunu söylüyor. Ve işte Firavun'a kötü ameli böyle tezyin edildi süslü gösterildi de bunları siyaset adına iyi bir şey yapıyormuş gibi yapıyordu. Ve yoldan saptırılıyordu. Çünkü gökte bir yıldız arar gibi gözetleme ile cismanî bir yoldan Allah aramaya k a lkmak, Allah'ı aramak yolu değil; halkı bu şekilde iğfale çalışmak da başarılı olacak bir siyaset yolu değildi. Gökler ve yer, göklerde ve yerde her şey Yaratıcısının varlığını gösterip durmakta iken ve Allah'ı eserinden anlamak için yerin gökten bir farkı olamayacağı da aklı olanlarca malum olması gerekirken, Hz. Musa'nın Tâhâ Sûresi'nde "Bizim Rabbimiz her şeye biçimini (hilkatini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir." (Tâhâ, 20/50), Şuara Sûresi'nde de "O meşrıkla mağribin ve ikisi arasında bul u nan her şeyin Rabbidir." (Şuara, 26/28), "O sizin de, önceki atalarınızın da Rabbidir." (Şuara, 26/26) diye herkese öğrettiği açık yolu bırakıp da yetişemeyeceği uzaklara gitmeye kalkışmak elbette çıkar yol değildir. Bununla birlikte Firavun bunu cid d i olmak için değil, halkı aldatmak için bir hile, bir dalavere olmak üzere yapıyordu. Fakat Firavun'un dalaveresi, hilesi, düzeni sırf hasar içinde sonuçsuzdur, verimsizdir. Onun böyle yanlış yolda entrika çevirmeye kalkışması, kendisini başarılı kılmak şöyle dursun, aksine, aleyhine olmuştur. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
38- O iman etmiş olan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim."
39- "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durula cak karar yurdudur."
40- "Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir."
41- "H em ey kavmim! Niçin ben sizi kurtuluşa davet ederken, siz beni ateşe davet ediyorsunuz?"
42- "Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum."
43- "Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz haddi aşanların hepsi cehennemliktir."
44- "Siz benim söyledikl erimi sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görür, gözetir."
45- Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı.
46- Onlar, sabah a kşam ateşe arzolunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!" (denilecektir).
47- Hele ateş içinde birbirlerini protesto ederlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: "Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?" derler.
48- Büyüklük taslayanlar da şöyle derler: "Evet, hepimiz onun içindeyiz. Allah kulları arasında hükmünü vermiştir."
49- Ateştekiler, cehennem bekçilerine derler ki: "Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azabı biraz hafifletsin."
50- Bekçiler de: "Size peygamberleriniz mucizelerle gelmiyorlar mıydı?" diye sorarlar. Onlar: "Evet" derler. Bekçiler: "Öyle ise kendiniz dua edin" derler. Kâfirlerin duası ise hep çıkmazdadır.
38- O i man etmiş olan kişi, önceleri imanını gizlemiş olan mümin
adam dedi ki Ey Kavmim! Bana uyun, ardımca gelin, size "Reşad" yolunu, murada erdirecek doğru yolu göstereyim. O doğru yol, Firavun'un gösterdiği yol değil, benim göstereceğim yoldur. Bu söz gösteriyor ki bu kişi, Hz. Musa'ya yardım etmek için Firavun'a karşı isyan etmiş, kavmini kendisine uymak için davete başlamıştır. Bundan dolayı bazıları bunu Musa zannetmişlerse de bu tercih âyetin ifadesinden çıkan mânâya terstir. Murad Bey'in Tarih-i Umumî' s inde de Mısır kâhinlerinden "Uzarsif" adında birisinin Hiksüsler tarafına geçerek önemli bir ordu ile Firavun aleyhine isyan etmiş olduğu Mısır tarihlerinden nakledilmiş ve tarihçilere göre bu adamın Hz. Musa olduğu hakkında bir dereceye kadar görüş birliği var gibidir diye bir değerlendirme de ileri sürülmüş ise de, bu adamın Hz. Musa değil, Firavun ailesi mümini olan bu kişi olması daha doğrudur. Şu halde bu söz artık istişare meclislerinde değil, eline silah alarak karşıya çıkan bir mücahidin tebliği h a linde geliyordu. İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, bu zat yardımcıları ve destekçileri ile bir dağa çekilmişti.
39- Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir metadan ibarettir. Durup eğlenecek, istirahat edecek bir yer değil, kullanılıp yararlanılacak bir kazançtan, gelip geçici bir kazanç fırsatından ibarettir." "Dünya ahiretin ekinliği, çiftliği, tarlasıdır" hadisince, ahirette biçilip yararlanılmak için çalışılması lazım gelen bir kâr, bir yararlanma vasıtası veya bir mesai saatidir. Ahiret ise, işt e karar yurdu odur, durulacak, istirahat edilecek yurt ancak O'dur. Orada kazanmak çalışmak yoktur. Onun için dünyada eğlenceye bakmayıp çalışmaya, kazanmaya bakmalıdır ki ahirette istifade edilsin.
40-Bunun, bu nimetlenmenin beyanı şöyle ki: Her kim bir kötülük yaparsa başka değil, ancak onun kadar cezalanır. Yani kötülüğün cezası, layık olduğu karşılığı iyilik olamaz. Onun gibi kötülük olur. Kötü amel yapanın güzel ecir beklemeye hakkı yoktur. Onun bekleyebileceği karşılık ancak bir kötülüktür. Gerçi k ısmen veya tamamen affolunanlar olabilir. Fakat bağışlanmak, o kötülüğün cezası değil, başkaca bir ihsandır. Adalet kanunu, kötülüğün kendisi gibi bir kötülük ile cezalanmasıdır. Her kim de salih bir amel, iyi bir iş yaparsa gerek erkekten olsun, g erek dişi işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızıklar verilir. İyiliğin karşılığı da iyiliktir. Adalet kanunu bunun da kendisi gibisinin olmasını isterse de "ihsan" kanunu onun on mislinden, hesapsız katlarına kadar çıkar. Ar azisine, yerine iyi bir tane eken, on tane alabilir. Yüz, yedi yüz, daha
fazlasına kadar da katlanıp gidebilir. Onun için Firavun'a karşı mücadele ederek iyiliği yerleştirmeye çalışmalıdır.
41-44- "Ey kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz." Bu sesleniş de Firavun'a karşı yapılan bir çıkış ve davetin azgınlık olmayıp meşru ve muhakkak bir kurtuluş meselesi olduğunu beyandır.
45- Bu şekilde Allah onu, Firavun ailesinin kurduğu hilelerin fenalıklarından korudu. Onlar Firavun ailesinin düştükleri kötü amellere düşmedikleri gibi, Firavun ailesinin onlar hakkında kurdukları fena tuzaklara da düşmediler. Firavun'un takipleri ilâhî koruma sayesinde kendilerine bir zarar vermediği gibi Azabın kötüsü Firavun ailesinin başına i ndi. İbnü Abbas'tan rivayete göre Firavun'un, onu takip etmek için gönderdiği askerler telef olmuştu. Sonra da kendisi ve askerleri bilindiği üzere suda boğulmuşlardı.
46-50- Ateş. Bu kelime mübtedadır, yani dilbilgisi açısından öznedir, bu cümlenin haberi, yani yüklemi şu: Onlar ona sabah ve akşam sunulup durmaktadırlar. Yani Firavun ailesinin dünyada kötü azab ile mahvoldukları gibi, ahirete kadar Berzah âleminde de akşam sabah ateşe sunulmak ile azap olunmaktadırlar. Sonra da "Kıyamet kopac a ğı gün de: 'Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!' denilecektir."
Şimdi "Kıssanın hisse"si beyan olunarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
51- Biz peygamberimize ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde (kıyamette) elbette yardım ederiz.
52- O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Onlara lanet vardır, onlara yurdun kötüsü (cehennem) vardır.
53- Andolsun ki biz Musa'ya o hidayeti verdik ve İsrailoğullarına o kitabı miras kıldık.
54- (Bunu) Aklı başında olanlara bir yol gösterici ve bir hatırlatma olsun diye (böyle yaptık).
55- O halde sabret. Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamdiyle tesbih et.
56- Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur.
57- Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler.
58- Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!
59- Herhalde o saat (kıyamet) muhakkak gelecektir. Onda şüphe yok. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
60- Halbuki Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir." buyurdu.
51- Biz g önderdiğimiz peygamberlerimizi ve iman edenleri elbette "mansur" kılarız, yardım eder, delille, zaferle ve kâfirlerden intikam ile murada erdiririz. Hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitliğe duracakları gün. Kıyamet günü, yani hem dünya, hem a hiret, ikisinde de bazı hallerde bir süre için onların meşakkatlere uğrayarak imtihan geçirmeleri bu vaadin kesinliğini çürütmez. Çünkü göz önüne alınması gereken, sonuç ve neticedir. Bununla birlikte peygamberin ve müminlerin zafer elde etmeleri yalnız a h irete de kalmayacaktır. Musa'nın ve o iman eden kişinin Firavun'a üstün gelmesi gibi dünyada da gerçekleşecek, ahirette de...
EŞHAD: "Şahit" kelimesinin çoğuludur. "Sahib" kelimesinin "Eshab" olması gibi. Bunlar kıyamet günü insanlara karşı şahitlik edecek olan melekler, peygamberler ve müminlerdir.
52- O günkü zalimlere mazeretleri yarar sağlamaz. Çünkü mazeretleri geçersizdir. Veya "Onlara da izin verilmeyecek ki özür dilesinler." (Mürselat, 77/36) âyetinin mânâsınca özür dilemek için kendilerine izin verilmez, ağız açtırılmaz. Ve onlara lanet vardır. Allah'ın rahmetinden koğulmak, uzaklaştırılmak vardır. Ve onlara yurdun kötüsü vardır: Cehennem.
53-54- Şanım hakkı için Musa'ya o hüdayı verdik. Firavun'a karşı dünyada o başarıyı verdik, arkasından İsrailoğullarına o kitabı yani Tevrat'ı miras bıraktık. Aklı başında, selim, halis akıl sahibi olanlara bir irşad ve hatırlatmak için. Yani Allah'ın peygamberlerine ve müminlere dünya ve ahiret yardımının muhakkak olduğunu ve Firavu n gibi zalimlere karşı mücadelenin gerekliliğini hatırlatmak için.
55- O halde sabret müşriklerin eziyetlerine katlanarak dayan. Çünkü Allah'ın vaadi haktır, yardımı muhakkak olacaktır. Onun için sabret ve günahına istiğfar et, gideremediğin eksiklikleri örtmesi için Rabbinin mağfiretini iste. Ve Rabbinin hamdiyle tesbih et, akşam ve sabah. Bu
deyim,her zaman demek gibi devam ifade eder. Allah'a hamd ve şükrederek tenzihe devam et, ne dil, ne kalp hiç zikirden gafil olmasın demek olur.
56- Kendilerine gelmiş bir "sultan": Bir yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden kimseler, Allah'ın âyetleri, Allah'ın varlığına, birliğine ve herhangi bir hususun gerçekliğine dair koymuş olduğu deliller, indirmiş olduğu kitap l ar ve peygamberlerin de ortaya koyduğu mucizelerden daha geniş anlamlıdır. Bunlarda mücadele için imkan verecek bir delil ve hüccet düşünülemeyeceğinden burada "Kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın" kaydının muhalif mefhumu kastedilmiş değildir. Anc a k din işinde söz söyleyebilmek için hüccet ve delile dayalı bir yetki gerekli olduğuna dair bir uyarıdır. Bununla birlikte "nesih", "tahsis" ve "takyid" kabilinden olan meselelerde olduğu gibi, Allah'ın âyetlerini yine Allah'ın âyetleriyle karşılaştırarak bahsetmek caiz olduğuna işarettir denilebilir. Fakat hiç böyle bir salahiyet, yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlere gelince, Onların sinelerinde, gönüllerinde kibirden başka bir şey yoktur. Hakkı kabule tenezzül etmek i s temeyen bir büyüklük davası, kuru bir azamet kuruntusu, fakat bir kibir ki onlar, ona yetişecek değillerdir. Hadlerinden çok aşkın ne şimdi, ne ilerde, gereğine erişmeleri ihtimali bulunmayan bir kibir, çünkü Allah'ın âyetlerinin üstüne çıkılmaz. Allah'ın vermediği değer ve mertebe zorla alınmaz. Peygamberliğe çalışıp çabalamakla yetişilemediği gibi, Allah vergisinden fazla, bir selahiyete de erilmez. İşte Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler, sırf böyle bir kazanç ile mücadele ediyorlar. Delili o r tada olan Hakk'a karşı, taassup, bağnazlık, ile mücadele edenlerin hepsi bu hükme dahildirler. Hepsi böyle sinelerinde yetişemeyecekleri bir kibir taşıdıklarından dolayı mücadele ederler. Bu âyetin iniş sebebi konusunda iki rivayet vardır:
1- Kureyş müşrikleridir ki "Şu Kur'ân iki memleketin birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31), "Eğer bir hayır olsaydı bizden önce ona koşmazlardı." (Ahkaf, 46/11) diyorlardı.
2- Âyetin iniş sebebi diğer görüşe göre, yahudilerdir. Mukatil demiştir ki, haklarında bu âyet inen mücadele edenler, yahudilerdir. Deccal'e saygı gösterdiler, bu âyet indi. Ebu'l-Âliye de bu görüşe varmıştır. Alûsî'nin nakline göre, Abd b. Humeyd ve İbnü Ebi Hatim sahih sened ile ondan şöyle rivayet etmiş lerdir: Yahudiler, Hz. Peygamber'e geldiler de "Deccal dediler, ahir zamanda
bizden olacak ve işte olacaklar o zaman olacak ve şöyle yapacak böyle yapacak diye büyüttüler de büyüttüler." Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu sûrenin 56. âyeti olan yukarıdaki "Kendilerine gelmiş bir yetki ve burhan olmadan Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden kimseler..." âyetini indirdi. Buna göre sûredeki bu âyetin Medine inişli olması yakışır. Ebu's-Suud bunu şöyle nakleder: "Bir de denildi ki mücadele edenler yahudilerd i r. Diyorlardı ki, bizim Tevrat'ta zikrolunan sahibimiz sen değilsin. O Mesih b. Davud, yani Deccal ahir zamanda çıkacak, saltanatı karaya ve denize erecek, ırmaklar beraberinde gidecek, Allah'ın âyetlerinden (delillerinden) bir âyet olacak, o zaman hükümr a nlık tekrar bizim elimize geçecek." İşte yüce Allah onların bu temennilerine (ideallerine) "kibir" ismini verdi ve kuruntularına eremeyeceklerini ifade buyurdu. Yani yahudiler İsrailoğulları'ndan başkasında peygamberlik görmek istemedikleri için, gerek Ku r 'ân'dan ve gerek diğer kitaplarda peygamberin peygamberliğine delalet eden âyetleri sırf kibir ve kıskançlık yüzünden mücadele ederek peygamberlerin en sonuncusunu bırakıp Deccal'a sarılmışlar ve onun zamanında saltanatın kendilerine geçeceğini bir temenn i halinde ileri sürmüşler ise de, Deccal çıktığı zaman dahi mülk ve saltanat kendilerine geri dönmeyecektir. Alûsî der ki: "Bu mücadelede yahudiler iki yönden yalan söylediler. Önce Resulullah'a 'Sen bizim muteber olan sahibimiz değilsin' sözleriyle yalan s öylediler. İkinci olarak, Deccal'ı kastederek o Mesih b. Davud'dur diyerek yalan söylediler. Çünkü hangi peygamber gönderildiyse ümmetini mutlaka Deccal'den tahzir buyurmuş, yani sakındırmıştır. O bir 'bişaret', yani müjde değil, fitne ve imtihan aracıdır. Onlar ise onu peygamber yerine tutarak 'sahibimiz' demişlerdir ki bunun, Allah'ın âyetleri ile 'bir yetki bir delil olmaksızın' mücadele olduğunda şüphe yoktur."
Hadislerde "Eşrat-ı saat"ten, yani kıyamet alametlerinden olmak üzere iki Mesih zikrolunur. Birisi: Mesih İsa'nın yeryüzüne inmesi, birisi de Mesih Deccal'ın ortaya çıkmasıdır. Müseylime gibi yalan yere peygamberlik iddiasıyla çıkacak otuz kadar Deccal zikredilmiş, en büyük fitne olan Mesih Deccal'ın ise ilâhlık iddiasıyla ortaya çıkacağı ha b er verilmiştir. Ancak Mesih Deccal'e, Mesih b. Davud denilmiş olduğunu da bu âyetin tefsirinde işitmiş oluyoruz. Halbuki Matta İncili'nin başında görüldüğüne göre hıristiyanlar bu ismi "İsa el-Mesih b. Davud" diye Hz. İsa'ya vermektedirler.
Buna sebe p olarak da Meryem'in nişanlısı dedikleri Yusuf'un Hz. Davud neslinden olduğunu söylemektedirler. İsa'nın doğumu, Meryem'le Yusuf'un biraraya gelmelerinden önce Rûhu'l-Kudüs'ten oldu diye açıklanmış iken, Yusuf babası imiş gibi onun vasıtası ile Hz. Davud ' e nisbet edilmesi bir çelişki teşkil eder. Fakat Matta İncili her nedense bu çelişki ile birlikte Hz. İsa'ya Mesih b. Davud demekte ısrar etmiştir. Aynı zamanda Hz. İsa'yı tanımadıkları malum olan yahudiler de ahir zamanda çıkacak Deccal'e bu ismi vermişl e r, bu açıdan aralarında bir kaynaktan çıkmış olması düşünülen garip bir bakış açısı benzerliği meydana gelmiştir. Biz bundan şunu anlamış oluyoruz ki Mesih-i Deccal, yalancı Mesih demektir. Gelen haberlere göre Deccal, yalancı, insanları aldatmakta hünerl i bir sahtekardır ki, kâfirliği, sahtekarlığı yüzünden belli olduğu halde birtakım harikalar göstererek ilâhlık iddia edecek ve en büyük fitne olması da bundan olacaktır. Bilginler demiştir ki: Yüce Allah peygamberlik iddia eden bir yalancıya onu tasdik ih t imali bulunan bir mucize vermez, çünkü bu, şüpheye düşürme olur, Allah'ın âyetleri ile mücadeleye "sultan" (delil) verilmiş olur. Fakat ilâhlık iddia eden bir yalancıya imtihan için her türlü harikayı verebilir. Çünkü kendisi hâdis olan (sonradan olan) y a ratığın Allah olmadığına aklî delil daima var olduğu için, onun yalancılığı haddi zatında ortadadır. Ondan dolayı Allah'ın âyetleri ile mücadeleye herhangi bir "sultan" (delil) verilmiş olmaz. Deccal'in bu şekilde yalancı bir Mesih olması, onun Hıristiyan l ık taklidi altında ortaya çıkacağını anlatır. Gerçek Mesih olan İsa'ya ve peygamberlerin sonuncusuna kibir ve kıskançlıkla inkâra dalarak bütün ümitlerini yalancı Mesih olan Deccal'a bağlamaları ne acaib bir bedbahtlık, ne acı bir mahrumiyettir. Bu son se n elerde yahudilere Filistin'de bir hükümet yapıvermek isteyen İngiltere acaba onlara gözledikleri yalancı Mesih rolünü oynayıverecek midir? Fakat yüce Allah, buyuruyor ki, "Onlar ona yetişecek değillerdir." (Mümin, 40/56), Onun için sen hemen Allah' a sığın. Öyle kibirden ve kibirli kıskançlardan veya Deccal'ın şerrinden Allah'a sığın. Çünkü işitecek O'dur, görecek O. Yani senin ve onların bütün dediklerinizi işiten ve işitecek olan ve bütün yaptıklarınızı gören ve görecek olan ancak O'dur. Bu bir taraftan vaad, bir taraftan tehdittir.
57- Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür. Bu âyetin terkibinde birkaç mânâ vardır. Bir kere, insanların Allah'a ve Allah'ın âyetlerine karşı kibirli olması ve mücadelesinin haddini bilmemek olduğunu hatırlatmaktadır. Yani o kibredenlerin kibir, ne haddinedir ki, göklerin ve yerin yaratılışı onların yaratılışından daha büyük, daha azametlidir. Öyle ki
insan onların içinde bir zerrecik gibi kalır, hatta insan yeryüzünün üzerinde bir mikrop, yer küre bütün alemin içinde bir zerre mesabesindedir. O halde insanın yere göğe karşı bile büyüklenmek haddi değilken, onları yaratan Yaratıcıya karşı kibir taslamaya kalkması ne büyük cehalettir. İkincisi, yeniden dirilmeye ve yenid e n ruh verilmesine işaretle bir tehdit olmak üzere şöyle demektir: İlkin gökleri ve yerküreyi yaratmak, yoktan var etmek insanları tekrar yaratmaktan daha büyük bir iştir; o gökleri ve yeri hiç yok iken yaratan, ölen insanlara tekrar hayat verip de yaratam a z mı? Yeniden hayat verme ilk yaratmadan elbette kolaydır. Zemahşeri bu mânâyı tercih etmiştir. Üçüncüsü Nakkaş gibi bazı tefsir bilginlerinin verdiği mânâya göre "Halkunnas" deyimini Arapça dilbilgisi kurallarına göre öznesine (failine) muzaf olarak; gök l eri ve yeri yaratmak insanların yaptığı şeylerden elbette büyüktür, demek olur. Bundan çıkan, gökler ve yerküre ile insanları mukayese değil, Allah'ın yaratması ile insanların yapmasını mukayesedir, bu mukayesenin sebebi de mücadele edenlerin sanatlarına g üvenerek kibirleridir. Yani insanlara nisbet olunan keşifler, sanatlar iddialarınca icatlar, yaratışlar, her ne olursa olsun hiçbir zaman Allah'ın yaratışına benzeyemez. Göklerin, yerin yaratılışı gibi olamaz. Dolayısıyla mücadele edenlerin deccallerin gö s terecekleri harikalar insanları aldatmamalıdır. Fakat insanların çoğu bilmez de aldanırlar, kendilerini veya eserlerini göklerden ve yerden büyükmüş gibi varsayar gururlanırlar. Veya insanların yaptığını Allah'ın yaptığından büyük zannederler, kibirlen i rler. Mesela Allah bir kulak yaratmıştır insan onunla uzak yakın mesafeden ses işitir, sonra insanlar bir de radyo keşfetmişlerdir. Fakat ilmi olmayan insanların birçoğu radyoyu insanın yaratması ve kulaktan daha önemli bir sanat zanneder. Düşünmez ki kul a k olmayınca radyo hiçtir. Ve bilmez ki gerçekte radyo da Allah'ın yaratmasıdır. Muhyiddin-i Arabî, "Fütühat-ı Mekkî"sinde der ki: Bu, "Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür." (Mümin, 40/57) âyetinde "bü y üklüğü" cisim ve sayı büyüklüğü sanma, çünkü o göz ve basireti olan herkes için bellidir. O büyüklük yüce Allah'ın onlarda icra eylediği bir mânâdan dolayıdır ki o insanda yoktur. "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de onlar bunu y üklenmekten çekindiler." (Ahzab, 33/72) âyeti ondandır. Onların yüz çevirmesini ve çekinmesini cahilliklerinden sanma, aksine emaneti üstlenmek cahilliktendir. Onun için yüce Allah, "Çünkü o çok zulümkar ve çok cahildir." (Ahzab, 33/72) diye insanı nitelemiştir. Demek ki gökler, yerküre ve dağlar, emanetin değerini ve onu üstlenenin tehkilede olduğunu, çünkü onu asıl
sahibine vermeye kesin bilgisi bulunmadığını bilmişler ve Allah'ın teklif ile maksadının aklı teraziye vurmak olduğunu anlamışlardı. Demek ki yeryüzünün, dağların, gökyüzünün aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allah'ın üzerlerine vacip kılmadığı şeye sokmadılar, çünkü o bir teklif idi, bir emir değildi ki, Allah'ın emrine ta'zim, saygı gereğine göre ister istemez uymak gere k sin. Halbuki "İkiniz de ister istemez gelin." (Fussilet, 41/11) Yani size bırakılacak şeyleri ister istemez kabule amade, hazır olun dediği zaman, "İsteye isteye geldik" (Fussilet, 41/11) dediler. Hakk'ın kendilerine yapmak istediği her şeyi ka b ule hazır olduklarını söylediler.
Şeyh Muhyiddin-i Arabî'nin bu sözü insanı büyük bir nüsha ve toplayıcı bir nüsha sayan sözlerine aykırı görünür. Çünkü göklerin ve yerkürenin cismanî yönden bilinen büyüklüğünden başka aklî yönden de büyüklükleri tesbit edilince insan için hiç büyüklük yönü kalmamış demektir, bunu "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından sizin hizmetinize verdi." (Câsiye, 45/13) âyeti ile bağdaştırmak lazım gelir ki, birinde maddiyat, birinde maneviyat yönü açıktır. Bununla birlikte Şeyh'in bu ifadesi bize fizyolojik açıdan bir karşılaştırma hatırlatmaktadır, garîzî, yani fizyoloji açısından bakıldığı zaman da gökler ve yerküre, Hakk'ın emrine aykırı hiçbir şey yapmaz. Teklif ile seçmeli emanet görevini kabul etmemiş, fakat emir ile verilen emaneti hakkı ile saklar. Halbuki insan hem hata eder, hem isyan eder emanetlerine zulüm de eder, yanılır da; bunun için gökler ve yerküre Hakk'ın emrine itaat açısından insandan büyüktür, demek ki kibirlenenler cahilliklerinden k ibirlenirler.
58- Kör de gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun için misalden gerçeğe geçilerek buyuruluyor ki: İman edip salih ameller işleyenlerle de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık "O göklerde ne var, y e rde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi."(Casiye, 45/13) âyetinin mânâsınca hepsini toplayıcı olur. Siz pek az düşünüyorsunuz.
59- Ey insanlar veya ey mücadele edenler herhalde o saat, o ceza saati olan kıyamet, muhakkak gelecek. Onda şüphe yok, şüpheye yer yok. Fakat insanların çoğunluğu iman etmezler,
60-halbuki Rabbiniz buyurdu ki; yalvarın bana ki size karşılık vereyim. Hem dua,
hem ibadet zikredilmiş olduğu için, ya duanın ibadet ile yahut da ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerektiği için, tefsir bilginleri iki şekilde açıklamışlardır. Birincisi, Kur'ân'ın birçok yerlerinde olduğu üzere dua, ibadet mânâsına olarak; bana ibadet ve kulluk edin ki size sevap ve mükafat vereyim demek olur. İbnü Abbas, Dahhak v e Mücahid'den rivayet edilen bu tefsire göre "isteme" dil ile değil, bunun yanında "fiilen talep" şart edilmiş demektir. Bu şekilde şu açıklama bu mânâya uygun olur: Çünkü ibadet etmekten yüz çevirenler, yani kibirlerinden bana ibadet etmek istemeyenler, muhakkak yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir. İkincisi, "Yalvarın bana ki size karşılık vereyim." demek, isteyin benden vereyim size demektir ki, Süddi'den rivayet olunan ve ilk bakışta anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ibadeti n dua ile tefsir edilmesi gerekir. Bunu böyle iki şekilli olarak ifade etmedeki incelik, ibadetin duayı, duanın da ibadeti gerektirdiğini ifade içindir; bir taraftan dua ibadetin iliği mesabesinde olduğu gibi, ibadet de duanın kabulünün şartlarındandır.
Bu dua emri çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüz'î iradesinin bir ifadesi ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet mânâsına olsun, gerek sadece dua, ikisinde de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için kulun istemesi şart kı l ınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir. Şu halde emir vücub içindir ki, her duanın kabul edilip edilmemesi konusuna gelince, " Hayır ancak O'nu, çağırırsınız, O da kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi dilerse açar." (En'am, 6/41) âyetinden anlaşıldığına göre, dileme ile kayıtlıdır. Yani buradan anlaşılan kazıyye-i şartıyye (şart önermesi) külliye (tümel) değil, mühmeledir. "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir, onu da iyi amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyetin mânâsınca bazı kabul şartları ile de şartlıdır. Onun için burada ibadet ile birlikte zikredilmiştir. Keşşaf'ta Ka'b'dan şöyle nakledilir: "Yüce Allah bu ümmete üç ö zellik vermiştir ki onları geçmişte kendi katından göndermiş olduğu peygamberlerden başkasına vermemiştir. Her peygambere "Sen benim halk üzerine şahidimsin" demişti, bu ümmete de "İnsanlara karşı şahitler olasınız." (Bakara, 2/143) buyurdu.
"Peygambe rin üstüne Allah'ın farz ettiği herhangi bir şeyde hiçbir vebal yoktur." (Ahzab, 33/38) âyetinin mânâsınca "sana meşakkat yok" demişti, bu ümmete de: "Allah sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez." (Maide, 5/6) buyurdu. "Bana dua et, sana karşılık vereyim" demişti. Bu ümmete de "Bana yalvarın ki size karşılık vereyim." (Mümin, 40/60) buyurdu."(1)
"Bana yalvarın size karşılık vereyim" şöyle demek de olur: Çağırın bana ki size cevap vereyim. Bu şöyle demek olur: Benden beni talep edin size icabet ederim, beni bulursunuz, beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü "O'nun emri bir şeyi dilediği zaman ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (Yâsin, 36/82) denilmiştir ki işte hiç reddolunmayan dua budur. Nitekim bazı h aberlerde "Beni talep eden, beni bulur" diye varid olmuştur. Bana ibadetten, yani bana dua ile beni talepden kibirlenenler benden uzak kalarak mahrumiyet cehenneminde zelil ve hakir olacaklardır.
Meâl-i Şerifi
61-68- 61- İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62- İşte Rabbiniz, her şeyin yaratıcısı olan o Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde (haktan) nasıl çevrilirsiniz?
63- İşte Allah'ın âyetlerini inkâr edenler böyle çevriliyorlar.
64- Allah, O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah'tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
65- Daimî bir hayat sahibi ancak O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. Onun için dini halis kılarak O'na, hep O'na yalvarın. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
66- De ki: "Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi."
67- "Sizi (önce) bir topraktan, son ra bir damla sudan, sonra bir aleka (embriyo)dan yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) b elirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor)."
68- O, hem yaşatır, hem öldürür. O, bir şey yapmak isteyince ona sadece "ol!" der, o şey de hemen oluverir.
Meâl-i Şerifi
69-78-69- Bakmaz mısın şimdi Allah'ın âyetleri hakkında mücadeleye kalkanlara! (Haktan) nasıl döndürülüyorlar?
70- Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler.
71- O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.
72- Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.
73- Sonra da onlara: "Nerede o ortak koştuklarınız?" denilecek.
74- O Allah'tan başkaları (nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: "Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz." İşte Allah, o kâfirleri böyle şaşırtır.
75- Bunun sebebi şudur: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere seviniyor ve güveniyordunuz.
76- İçlerinde ebedî olarak kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bak ne kötü o kibirlenenlerin yeri?
77- Ey Muhammed! Sen sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.
78- Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. Batıl bir dava p eşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.
Meâl-i Şerifi
79- Kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları yaratan Allah'tır.
80- Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde, hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.
81- Allah size âyetlerini gösteriyor. Şimdi Allah'ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz?
82- Daha yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerini kurtaramadı.
83- Çünkü onlara peygamberleri, delillerle ge ldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.
84- O zaman hışmımızı gördüklerinde: "Allah'ın birliğine inandık ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik" dediler.
85- Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkındaki geçe gelen kanunu budur. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler.
79-85- "Onlardan kimine binesiniz diye o yumuşak başlı hayvanları sizin için yaratan Allah'tır." Bu beyan ve nimeti hatırlatma, özellikle yolculuğa teşvik için bir giriştir ki aşağıda 82. âyette "Yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı" hatırlatması buna bir tefri olacaktır. Peygamberleri kendilerine delillerle geldikleri zaman onlar ilim adı n a kendilerinde bulunana güvendiler. Sanatlarına, felsefelerine güvenerek peygamberlerin mucizelerini, haber verdikleri açık âyetleri tanımamak istediler ki bunlar her zaman vardır.
MÜMİN SÜRESİ(Muhammed ESED)
Bu surenin ana teması, insanı evrenin merkezi olduğuna inandıran ve böylece onu, gözlem ve deneye dayanarak kazandığı bilgi ile yetinmeye (ayet 83), görünürde insanın gelişmesine katkıda bulunan -servet, güç yahut “ilerleme” kompleksi gibi- bütün düzmece değerlere ve sahte/hayalî güçlere kulluk etmeye ve ne kadar aşikar da olsa, kendi üstünlük vehmine ters düşen bir hakikati inkar etmeye zorlayan kibirlenmedir, büyüklük taslamadır.
İnsanın kendine yeterli olduğu şeklindeki küstahça varsayım, -ilk vahyedilen surelerden biri olan ‘Alak (96) suresinin 6-7. ayetlerinde değinilmiş olan bir yanılgı-, yeniden dirilmenin ve Hesap Günü'nde Allah'ın nihaî yargılayıcılığının (ayet 27) inkarı demek olan, insanın ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duymadığı yargısını da beraberinde getirir. Bu tema, ilk olarak, “yalnızca hakikati inkara şartlanmış olanlar, Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler” (ayet 4) ifadesinde vurgulanmış ve sure boyunca çeşitli şekiller almıştır: Nitekim, “onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur” (ayet 56); ve “Allah'ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır” (ayet 63) çünkü, “Allah kibirli zorbaların kalplerini mühürler” (ayet 35), onları bu dünyada manevî bir körlüğe ve öteki dünyada azaba mahkum eder.
Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi, bu fikirler, ilk peygamberlerin kıssaları ve geçmiş inkarcıların akibeti hakkındaki değinmeler (ayet 21-22; 82 vd.) aracılığıyla anlatılmaktadır: “Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur” (ayet 85).
Surenin ismini oluşturan anahtar kelime, 3. ayetinden alınmıştır. Bu ayette Allah'tan ğâfiru'z-zenb (“günahların bağışlayıcısı”) olarak söz edilmektedir. Fakat sure aynı zamanda Mü’min olarak da adlandırılmaktadır. Burada kasdedilen, yanlış yoldaki yurttaşlarını Hz. Musa'nın tebliğinin doğruluğu konusunda ikna etmeye çalışan “Firavun ailesinin mümin ferdi”dir.
Otoritelerin tümü, bu surenin ve bunu takip eden altı surenin (ki tümü de Hâ-Mîm sembol harfleri ile başlamaktadır) Mekke döneminin son yıllarına ait olduğunda hemfikirdirler.
1 Hâ-Mîm.1
2 BU İLAHÎ kelâmın indirilişi, her şeyi bilen, Kudret Sahibi Allah'tandır, 3 günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, lütfu sınırsız olan [Allah'tan].
Ondan başka ilah yoktur: varış O'nadır.
4 YALNIZCA hakikati inkara şartlanmış olanlar Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler. Fakat onların yeryüzünde keyiflerince dolaşmaları seni yanıltmasın: 5 Onlardan önce Nûh kavmi, sonra da [Allah'ın elçilerine karşı] birleşen [öteki kavim]lerin tümü2 hakikati yalanladılar; bu toplulukların her biri kendilerine gönderilen elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak için onlara karşı tuzaklar kurdular;3 ve hakikati etkisiz hale getirmek için [elçilerin getirdikleri mesaja] yanlış ve yanıltıcı delillerle karşı koydular; bu yüzden onları hesaba çektim: ne çetindir Benim intikamım!
6 Böylece hakikati inkara şartlanmış olanlar hakkındaki Rabbinin sözü gerçekleşecektir: Onlar kendilerini [cehennem] ateşinde bulacaklardır.
7 [ALLAH'IN] kudret tahtını[n bilgisini içlerinde] taşıyanlar ve ona yakın olanlar,4 Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltirler, O'na iman ederler ve [öteki] müminler için bağışlanma dilerler:
“Rabbimiz! Sen her şeyi ilmin ve rahmetinle kuşatırsın: tevbe edip yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından onları koru!”
8 “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve çocuklarından dürüst ve erdemli olanları vaad ettiğin sonsuz esenlik bahçelerine5 koy -şüphesiz, kudret ve hikmet Sahibi olan yalnız Sensin- 9 ve onları kötü fiiller [işlemek]ten koru: o [Hesap] Gün[ü] kötü fiiller[in lekesin]den kimi korursan onu rahmetinle onurlandırmış olursun: bu büyük bir kurtuluştur!”
10 Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, [o Gün] bir ses onlara şöyle diyecektir:6 “İmana çağrıldığınız halde hakikati inkara devam ettiğiniz [zaman] Allah'ın size karşı öfkesi,7 sizin kendinize karşı duyduğunuz [şu anki] öfkenizden8 daha büyüktür!”
11 [Bunun üzerine] “Ey Rabbimiz!” diye feryad edecekler: “Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin!9 Peki, günahlarımızı itiraf ettiğimiz şu anda [bu ikinci ölümden] bir kurtuluş yolu yok mudur?”
12 [Ve onlara şöyle denilecektir:] “Bu [başınıza geldi], çünkü Tek Allah'a her çağrıldığınızda bu hakikati inkar ettiniz; ama O'na ortak koşulunca [hemen] inandınız! Artık hüküm, Büyük ve Yüce Allah'ındır!”10
13 SİZE [her türlü] işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur: Ama Allah'a yönelmiş olanlardan başkası [bundan] bir ders çıkarmaz.
14 Hakikati inkar edenleri ne kadar öfkelendirse de içten bir inançla yalnız Allah'a bağlanarak O'na dua edin!
15 O, bütün [varlık] derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur.11 O, Kendi iradesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki [bütün insanları] O'na kavuşacakları Gün[ün12 gelip çatacağı] konusunda uyarsın; 16 ki o Gün Allah'tan gizli saklı hiçbir şeyleri olmadan [öldükleri yerden] meydana çıkacaklardır.
O Gün hükümranlık kimin olacak?
Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite Sahibi olan Tek Allah'ın [olacak]!
17 O Gün her insan kazandığının karşılığını görür: O Gün hiçbir haksızlık [yapılmaz]. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir!
18 Bu sebeple, onları yüreklerin boğulurcasına gırtlağa dayanacağı o yaklaşan Gün'e karşı uyar: (o Gün) zalimler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi:13 19 [çünkü] O, art niyetli bakışların ve yüreklerin gizlediği şeylerin farkındadır.14
20 Allah hakikate ve adalete göre hükmeder; O'nu bırakıp yalvardıkları şu [varlık]lar15 ise hiçbir hüküm veremezler: çünkü, yalnız Allah'tır her şeyi işiten, her şeyi gören.
21 Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan [inkarcı]ların sonunun ne olduğunu görmezler mi? Onlar, (kendilerinden) daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: ama Allah onları günahlarından dolayı hesaba çekti ve (o zaman) kendilerini Allah'a karşı koruyacak bir kimse bulamadılar: 22 Çünkü onlar, elçileri kendilerine hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmiş olmalarına rağmen onu reddetmişlerdi: bu yüzden Allah onları hesaba çekti; çünkü Allah güçlüdür, intikamında şiddetlidir.
23 BİZ, Musa'yı mesajlarımızla ve [Bizden aldığı] açık bir yetki ile göndermiştik 24 Firavun'a, Hâmân'a ve Kârûn'a;16 ama onlar [yalnızca], “O, bir büyücüdür, bir yalancıdır!” demişlerdi.
25 [Firavun'a, ve tebaasına gelince,] Musa onlara Bizden [aldığı] hakikati getirdiğinde “Onun inançlarını benimseyenlerin17 kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!” dediler. Fakat inkarcıların hilesi hep boşa çıktı.
26 Ve Firavun “Bırakın” dedi, “Musa'yı ben öldüreyim ve bırakın o'nu, [var olduğunu iddia ettiği] Rabbine yalvarıp dursun!18 Dikkat edin, ben o'nun dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum!”
27 Buna karşılık Musa: “Kibre kapılarak Hesap Günü'nü reddedenlerden, sizin de Rabbiniz, benim de Rabbim [olan Allah'a] sığınırım!” dedi.
28 O anda, inancını [o güne kadar] gizlemiş olan19 Firavun ailesinden bir mümin [şöyle] haykırdı: “‘Rabbim Allah'tır’ dediği için adam mı öldüreceksiniz? Oysa o, size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir. Eğer o, bir yalancı ise yalanı kendi aleyhine dönecektir; ama gerçeği söylüyorsa, sizi uyardığı [azabın] bir kısmı başınıza gelecek: çünkü Allah, [kendileri hakkında] yalan söyleyerek20 kendi kişiliklerini harcayanları doğru yola ulaştırmaz.
29 Ey kavmim! Bugün hükümranlık sizindir; [ve] yeryüzünün en güçlüsü sizlersiniz: fakat, Allah'ın cezası başımıza gelirse, bizi ondan kim kurtaracak?
Firavun ‘Ben’ dedi, ‘size yalnız kendi gördüğümü gösteriyorum;21 ve sizi yalnız doğruluk yoluna çağırıyorum!’”
30 Bunun üzerine, imana ermiş olan adam: “Ey kavmim!” diye haykırdı, “[İlahî hakikate karşı] birleşmiş olan şu diğerlerinin başına vaktiyle gelmiş olan durumun sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum. 31 Nûh kavminin, ‘Âd ve Semûd [kavimlerinin] ve onlardan sonrakilerin başına gelmiş olana benzer (bir durumun!) Ve unutmayın Allah, kulları için hiçbir haksızlık istemez.22
32 Ey kavmim! Sizin için, [sıkıntıyla] birbirinizi çağıracağınız Gün[ün, Hesap Günü'nün gelmesin]den korkuyorum; 33 ki o Gün sizi Allah[ın elin]den kurtaracak kimse bulamayacak ve arkanızı dönüp kaç[mak istey]eceksiniz: çünkü Allah kimi şaşırtırsa artık ona yol gösteren olmaz.23
34 Ve [hatırlayın:] Yusuf da size daha önce hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmişti; ama size getirdiği [mesajların tümü]ne karşı şüphe duymaktan kaçınmadınız, sonunda Yusuf ölünce de, ‘Allah o'ndan sonra hiçbir elçi göndermeyecek!’ dediniz.24
Allah, [vahyettiklerine karşı] şüpheye kapılarak kendi kendilerine yazık edenleri işte böyle saptırır. 35 Hiçbir delilleri olmadan25 Allah'ın mesajlarını sorgulayanları [da]: hem Allah'ın, hem de iman etmiş olanların gözünde son derece çirkin [bir günah]. Allah, bütün kibirli zorbaların kalbini işte böyle mühürler.”26
36 Firavun: “Ey Hâmân!” diye seslendi, “Bana haşmetli bir kule inşa et, belki böylece [uygun] araçlara sahip olabilirim; 37 göklere yaklaşmanın araçlarına ve belki [bu yolla] Musa'nın tanrısını görebilirim:27 zaten o'nun bir yalancı olduğuna kesinlikle eminim!”
İşte böyle, yaptığı kötülükler Firavun'a güzel göründü ve bu nedenle [doğru] yoldan alıkondu: Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şeye yaramadı.
38 İmana ermiş olan adam [şöyle] devam etti: “Ey kavmim! Bana uyun: (uyun ki) sizi doğruluk ve dürüstlük yoluna yönelteyim!
39 Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir, halbuki öteki dünya kalıcı bir yurttur. 40 [Orada,] kim bir kötülük yapmışsa sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılacaktır; kim de, ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler yapmışsa cennete girecek ve orada kendisine hesapsız nimetler28 verilecektir!
41 Ey kavmim! Nasıl olur da29 ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırırsınız? 42 Siz beni Allah'ı[n birliğini] inkara ve hakkında [belki de] hiçbir bilgim olmayan30 şeyleri Allah'ın uluhiyetine ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, O Kudret Sahibi ve Çok Bağışlayıcı olan[ı tanımay]a çağırıyorum!
43 Sizin beni çağırdığınız şey, açıkçası, ne bu dünyada ne de öteki dünyada çağrılmaya layık bir şey değil, [şüphesiz] dönüşünüz Allah'adır ve kendi kişiliklerini harcayıp tüketenler ateşe gireceklerdir: 44 ve işte o zaman [şimdi] söylediklerimi [ister istemez] hatırlayacaksınız.
[Bana gelince,] ben kendimi Allah'a adıyorum: çünkü Allah, kullarının [kalbinde olan] her şeyi mutlaka görür.”
45 Allah onu (kavminin) şeytanî tuzaklarından korudu, Firavun'un ailesi ise şiddetli bir azabın pençesine düştü: 46 [öteki dünyadaki] ateş[in, ki o ateş]e sabah akşam [rastgele] sokulacaklar:31 Nitekim Son Saat'in gelip çattığı Gün [Allah], “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” [buyuracaktır].
47 ONLAR, [hayatta iken hakikati inkar etmiş olanlar, içine atıldıkları öteki dünyanın] ateşi ortasında birbirleriyle tartışacaklar; ve zayıf olanlar küstahça böbürlenenlere: “Doğrusu biz sadece size uymuştuk: o halde, şu ateşten [bize düşen] payı hafifletebilir misiniz?”32 diyeceklerdir. 48 Büyüklük taslayanlar ise, “Biz hepimiz onun içindeyiz! Allah, (artık) kulları arasında hüküm vermiş bulunmaktadır!” diye cevap verecekler.
49 Ve ateşin içinde olanlar cehennemin bekçilerine,33 “Ne olur Rabbinize yalvarın da bir gün [bile olsa] bu azabımızı hafifletsin!”diyecekler.
50 [Cehennemin bekçileri]: “Elçileriniz size hakikatin bütün kanıtlarını getirmiş değiller miydi?” diye soracaklar. O [ateşdeki]ler, “Evet, öyleydi!” diyecekler. [Ve cehennemin bekçileri,] “Madem öyle yalvarıp durun!” diye cevap verecekler;34 çünkü inkar edenlerin yalvarması, avunmadan başka bir anlam taşımaz.
51 BAKIN, Biz, elçilerimizi ve imana ermiş olanları [hem] bu dünya hayatında, hem de bütün şahitlerin hazır bulunacağı35 Gün'de koruyacağız. 52 O Gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmayacak, onların payına her türlü iyilikten yoksun bırakılma ve korkunç bir son düşecektir.36
53 Gerçek şu ki Biz, daha önce Musa'ya hidayetimizi ihsan etmiş ve [böylece] İsrailoğulları'nı [o'na vahyedilmiş olan] ilahî kelâmın mirasçısı kılmıştık, 54 akıl-iz‘ân sahipleri için bir uyarı ve bir rehberlik [aracı] olarak:37 55 o halde sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü, Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir, günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt.38
56 Allah'ın mesajlarını hiçbir delilleri olmadan sorgulayanlara39 gelince: onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri40 küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur; öyleyse sen Allah'a sığın; çünkü her şeyi işiten, her şeyi gören yalnız O'dur!
57 Göklerin ve yerin41 yaratılması elbette insanın yaratılmasından daha büyük [bir olay]dır: ama insanların çoğu [bunun ne anlama geldiğini] bilmezler.
58 [Öyleyse,] gören ile görmeyen bir olmaz; iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar ile kötülük işleyenler de bir değildir. Bundan ne kadar da az ders çıkarıyorsunuz?
59 Son Saat mutlaka gelecektir: buna hiç şüphe yok; fakat hâlâ insanların çoğu buna inanmaz.42
60 Ama Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim!43 Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”
61 GECEYİ dinlenmeniz ve gündüzü de görmeniz için yaratan44 Allah'tır. Allah insanlara karşı sonsuz derecede lütufkardır; ama çoğu insan (bunu görmeyecek kadar) nankördür.
62 İşte her şeyin Yaratıcı'sı olan Rabbiniz Allah budur! O'ndan başka ilah yoktur.
Nasıl olur da zihinleriniz hâlâ (bu gerçekten) sapıp durmaktadır!45
63 İşte böyle, Allah'ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır.46
64 Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren-47 ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah'tır.
İşte Rabbiniz Allah budur: Bütün âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
65 O, hep Diri'dir; O'ndan başka ilah yoktur: öyleyse, içten bir inançla yalnız O'na bağlanarak O'na yalvarın. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur!
66 De ki: “Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah'ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar[dan hiç birine] kulluk yapamam; ben âlemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum”.
67 Sizi topraktan,48 sonra bir sperm damlasından ve sonra bir döllenmiş hücreden yaratan O'dur; ve sonra O, sizi çocuklar olarak hayata getirir; ve sonra olgunluk çağına erişmenizi ve ardından yaşlanmanız[ı emreder] -ama bir kısmınız için daha erken ölüm [verir]-: ve [bütün bunları takdir eder ki O'nun] belirl[ediğ]i vadeye49 erişeseniz ve aklınızı kullan[mayı öğren]esiniz.
68 Hayat veren ve ölüm dağıtan O'dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir.
69 GÖRMEZ MİSİN, Allah'ın mesajlarını sorgulayanlar hakikati nasıl da görmezden geliyorlar?50 70 (Şunlar,) bu ilahî kelâmı ve [aynı şekilde, geçmişteki] elçilerimizle göndermiş olduğumuz bütün [mesajları] yalanlayanlar?51
Ama onlar zamanı gelince [ne kadar kör olduklarını] göreceklerdir, [Hesap Günü bunu görecekler], 71 ki o Gün boyunlarında [kendi elleriyle yaptıkları] zincirleri ve halkaları52 taşımak zorunda kalacaklar ve sürüklenecekler 72 yakıcı bir ümitsizliğe; ve sonunda [cehennem] ateşi için yakıt olacaklar.53
73 Sonra onlara sorulacak: “Şimdi neredeler sizin ilahlık yakıştırdığınız [güçler]? 74 Allah'ın yanısıra (ilahlık yakıştırdıklarınız)?”
[Şöyle] cevap verecekler: “Onlar bizi yüzüstü bıraktılar; daha doğrusu, geçmişte yalvarıp sığındıklarımız, aslında hiç yoklardı!”54
[Ve onlara:] “İşte Allah hakikati inkar edenleri böyle şaşırtır;55 [denilecektir,] 75 bu durum, sizin yeryüzünde hiçbir doğru[luk endişesi] taşımadan küstahça böbürlenmenizin ve kendinizi beğenmişliğinizin bir ürünüdür! 76 [Şimdi] içinde yaşayıp kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri: yersiz gurura kapılanlar için orası ne dehşetli bir yerdir!”
77 SEN, sıkıntılara karşı sabırlı ol, çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Ve şu [hakikati inkar ede]nler için hazırladıklarımızı sana ister [bu dünyada] gösterelim, ister [bunların gerçekleşmesinden önce] seni ölüme götürelim, [unutma ki, sonunda,] onlar Bize döndürüleceklerdir.56
78 Gerçek şu ki [ey Muhammed,] senden önce elçiler göndermiştik: onların kiminden sana bahsettik,57 kimi hakkında da sana bir bilgi vermedik. Ve (gönderdiğimiz) hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize ortaya koyamaz.58
Allah'ın iradesi açığa çıktığı zaman59 hüküm [çoktan] adaletle yerini bulmuş olacak, [anlayamadıkları her şeyi]60 yok etmeye çalışanların tümü o zaman ve orada, hüsrana uğramış olacaklar.
79 Allah [her zaman sizin için harikalar yaratandır:61 böylece, O] sizin için [her türlü] hayvanı var etmiştir, ki onların bir kısmına binersiniz ve bir kısmından da yiyeceklerinizi elde edersiniz. 80 Onlardan [başka] faydalar da62 sağlarsınız; ve [birçok] önemli ihtiyacınızı63 karşılarsınız; onların ü-zerinde de, gemilerin içinde olduğu gibi, [hayatınızı] sürdürürsünüz.
81 Ve O, yarattığı harikaları [işte böyle] önünüze koyuyor: öyleyse Allah'ın harikalarından hangisini inkar edebilirsiniz?
82 ONLAR hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan [hakikat inkarcı]larının sonunun ne olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: fakat başarılarının kendilerine hiçbir faydası olmamıştı. 83 Çünkü elçileri onlara, hakikatin bütün kanıtlarıyla geldiklerinde, [halen] sahip oldukları bilgiye yaslanarak küstahça böbürlendiler:64 ve [böylece, sonunda,] küçümsedikleri şey65 tarafından sarılıp kuşatıldılar.
84 Ve sonra, verdiğimiz cezayı66 [apaçık] görünce de: “Tek Allah'a artık inandık ve Allah'a ortak koştuğumuz şeylere inancımızı terk ettik!”67 dediler.
85 Fakat cezamızın farkına vardıktan sonra iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır.68 Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur:69 İşte, hakikati inkar etmiş olanlar, o zaman ve orada, ziyana uğramış olacaklardır.
DİPNOTLAR
1 Bkz. Ek II.
2 Karş. 38:12-14, bu ayette “birleşenler”in (ahzâb) bir kısmı tek tek sayılmıştır; ayrıca bkz. bu surenin 30. ayeti vd.
3 Lafzen, “her topluluk kendi elçilerine karşı tuzak kurdu”.
4 Lafzen, “onun çevresinde olanlar”: karş. Zemahşerî'nin 27:8'de geçen havlehâ ifadesini “ona yakın olanlar” şeklinde açıklaması. Yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda Beydâvî, Allah'ın kudret tahtının (‘arş), bkz. 7:54, not 43) “taşınması”nın mecazî olarak anlaşılması gerektiğini söyler: “onu taşımaları ve etrafını çevirmeleri” [yahut “ona yakın olmaları”], ona karşı hassas/dikkatli olmalarını ve ona uygun davranmalarını ifade eden bir mecazdır (mecâz ‘an hıfzihim ve tedbîrihim lehû); yahut Tahtın Sahibi'ne yakın olmaları, O'nun nazarında bir kıymet taşımaları ve O'nun iradesini gerçekleştirme vasıtası olmalarından kinâye'dir”. Yukarıdaki ayeti çeviri tarzım, Beydâvî'nin bu yorumuna dayanmaktadır. Allah'ın Kudret Tahtı'na yakın oldukları söylenen varlıklara gelince, klasik müfessirlerin çoğu, Hesap Günü'nde “[Allah'ın] kudret tahtının çevresinde toplanan melekler” (39:75) sembolik imajına dayanarak bu örnekte de özellikle meleklerin kasdedildiğini düşünürler. Ancak, bu ayetin melekleri de kasdettiği inkar edilemese de, sadece onları kasdettiği söylenemez. Soyut yüklemiyle hamele fiili, “o [bazı şeylerin] sorumluluğunu taşıdı” [yahut “üstüne aldı”] anlamına gelir: ve dolayısıyla bu ifadeni aynı zamanda Allah'ın kudreti kavramının muazzam sonuçlarının bilincinde olan ve bu bilinci kendilerinin ve hemcinslerinin hayatlarına yansıtmakla sorumlu bulunan bütün insanları kapsadığı açıktır.
5 Bkz. 38:50, not 45.
6 Lafzen, “onlara [şöyle] seslenilecektir” yahut, “[şöyle] çağrılacaklardır”.
7 Allah'a tamamen beşerî bir duygu izafe etmek imkansız olduğundan, bu günahkarlara karşı “Allah'ın öfkesi”, onları rahmetinden kovmasını ifade eden bir mecazdır (Râzî), tıpkı Allah'ın onları mahkum etmesi anlamındaki “Allah'ın gazâbı” ifadesinde olduğu gibi (bkz. 1:7 ile ilgili not 4'ün ilk cümlesi).
8 Yani, “geçmişteki günahlarınızı pişmanlıkla hatırlamanız üzerine duyduğunuz öfkeden”.
9 Yani, “bizi hayata getirdin, sonra ölümü tattırdın; sonra bizi yeniden dirilttin ve şimdi, yeryüzündeki bilinçli manevî körlüğümüzden dolayı bizi ruhsal bir ölüme mahkum etmektesin”.
10 Önceki ayetin sonunda yer alan günahkarların sorusunun cevabı, Hz. Peygamber'in şu temsîlî sözünde bulunabilir: “[Hesap Günü,] cenneti hak edenler cennete girecekler, cehennemi hak edenler ise cehenneme. O zaman Yüce Allah şöyle diyecektir: ‘Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı [veya, bazı rivayetlerde “iyiliği”] olan herkesi [cehennemden] çıkarın!’ Bunun üzerine, o ana kadar yanmış olan cehennem ehli oradan çıkarılacak ve Hayat Irmağı'na (River of Life) atılacaklar: ve sonra bir akıntının kenarında yeşeren otlar gibi hayata geri dönecekler [lafzen, “filizlenecekler”]; sen onun nasıl sarardığını ve tomurcuklandığını görmez misin?” (Ebû Sa‘îd el-Hudrî'den naklen Buhârî, Kitâbu'l-Îmân ve Kitâbu Bed’u'l-Halk; ayrıca Müslim, Neseî ve İbni Hanbel). “Sararmış” ve “tomurcuklanmış” -yani, taze ve açık renkte- şeklindeki tanımlama, bağışlanan günahkarların yeni hayatlarının tazeliğini gösterir. Bunun, Hesap Günü, günahkarların kendilerine yeryüzünde bir “ikinci şans” verilmesi şeklindeki ümitsiz -çünkü anlamsız- istekleriyle bir ilgisi yoktur (karş. 6:27-28 veya 32:12). Ayrıca bkz. 6:128'in son cümlesi ve buna ait not 114.
11 Lafzen, “... kudret tahtının sahibidir”. ‘Arş teriminin anlamı için bkz. 7:54, not 43.
12 Lafzen, “Kavuşma/Buluşma Günü'nün”. Rûh terimini “vahiy” olarak çevirmem konusunda bkz. 16:2, not 2 ve 2:87, not 71.
13 “Şefaat” (şefâ‘at) meselesi ve Kur’an'daki anlamı konusunda bkz. 10:3, not 7.
14 Allah'ın kuşatıcı bilgiye sahip olması, burada, kelimenin alışılmış anlamıyla “şefaat”in neden Allah'a karşı geçerli olamayacağının bir sebebi olarak gösterilmiştir (karş. sure 10, not 27).
15 Yani, gerçek veya hayalî azîzler/velîler yahut melekler (ellezîne zamiri, sadece akıl sahibi, düşünen kimseler için kullanılır).
16 Hz. Musa'ya önce tâbi olduğu -ama sonra karşı çıktığı- söylenen Kârun konusunda bkz. 28:76 vd. ve not 84. “Hâmân” ismi etrafındaki bir açıklama için bkz. 28:6, not 6.
17 Lafzen, “onunla birlikte iman etmiş olanların”.
18 “Var olduğunu iddia ettiği” ifadesini parantez içinde eklemem, Firavun'un sözlerindeki açık istihzayı yansıtmak içindir.
19 Karş. 36:20-27'de ve özellikle, not 15'deki müminin kıssası.
20 Lafzen, “bir yalancıyı”. Müsrif'i “kendi kişiliklerini harcayanlar” [veya “harcamış olanlar”] şeklinde çevirmem konusunda bkz. 10:12'nin son cümlesi ile ilgili not 21. Böylece, burada sözü edilen anonim mümin şöyle düşünür: Hz. Musa'nın getirdiği mesaj o kadar ikna edicidir ki, o'nun düzmece bir vahiy iddiasıyla “kendi kendini harcayanlardan biri” -yani, kendini manevî olarak tahrip edenlerden biri- olmadığının başlı başına bir kanıtı olmaktadır.
21 Bu ifade, 26. ayette ifade edilen, Firavun'un Hz. Musa'yı öldürme niyetinin gerisindeki mantığa atıfta bulunmaktadır.
22 Yani, günahkarlara bu dünyada verilen ceza, bir haksızlık değildi: çünkü bunu hak etmişlerdi. Sonraki iki ayet ise Hesap Günü'ne işaret etmektedir.
23 Bkz. 7:186, not 152 ve 14:4, not 4.
24 Böylece, yalnız Hz. Yusuf'un peygamberliğini reddetmekle kalmayıp aynı zamanda Allah tarafından bir peygamber gönderilme ihtimalini tamamen inkar ettiniz (Zemahşerî). Öyle anlaşılmaktadır ki Hz. Yusuf, Mısır'da, sadece, Arap kökenli olup, İbranice'ye çok yakın bir dil konuşan (karş. sure 12, not 44) ve bu nedenle Hz. Yusuf'un tebliğinin ruhuna duygusal ve kültürel olarak yakınlık duyan yönetici sınıf Hiksos'lar tarafından kabul edilmiş, nüfusun geri kalan kesimi ise o'nun tebliğ ettiği öğretiye düşmanlık beslemişlerdi.
25 Lafzen, “kendilerine gelmiş hiçbir otorite [yahut “delil”] olmadan”; yani vahiy gerçeğini inkar etmelerini destekleyecek güçlü bir kanıta sahip olmadıkları halde; cedele fiili, esas olarak, “iddia etti/ileri sürdü” anlamına gelir: fî edatı (“konusunda” veya “hakkında”) ile kullanıldığında, bir hakikate “karşı çıkma”yı, yahut “onu sorgulama”yı ifade eder.
26 Lafzen, “her kibirli, küstah [kişinin] kalbini”. Allah'ın müzmin günahkarın kalbini “mühürlemesi”nin bir açıklaması için bkz. 2:7, not 7.
27 Bkz. sure 28, not 6 ve 37.
28 Yani, dünyevî hesapların/hayallerin üstünde. Rızk kavramı (yurzekûn fiiliyle ifade edilmiştir) burada, “bir canlı için faydalı veya güzel olan her şey” şeklindeki kapsamlı anlamında kullanılmış olup hem maddî nesneleri, hem de zihnî ve ruhî değerleri kapsamaktadır; bu nedenle yurzekûn fiilini (lafzen, “onlara rızık verilecektir”) “onlara nimetler verilecektir” şeklinde çevirdim.
29 Lafzen, “bana ne oldu”: ayetin devamında işaret edilen iki tutumun çelişikliğine şaşırmanın bir ifadesi.
30 Çünkü bu farazî “ilahî” varlıklar veya güçlerin hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır (Zemahşerî).
31 Yani, peygamberler ve bu pasajda sözü edilen müminler tarafından gece gündüz uyarılmış oldukları ateşe.
32 Karş. 14:21 ve ilgili notlar 28 ve 29.
33 Yani, günahkarların öteki dünyada çekecekleri azabı gözetmekle yükümlü bulunan semavî güçlere: muhtemelen günahkarların bilinçlerindeki gecikmiş bir uyanmanın mecazî ifadesi.
34 Klasik müfessirlere göre bu cevap, “cehennemin bekçileri”nin mahkum olan günahkarlar için aracılık yapmayı reddetmelerini ve onlara, sanki, “yapabiliyorsanız siz yalvarın” demelerini ifade etmektedir. Ama bana öyle geliyor ki, burada günahkarların önceki bâtıl tapınma nesnelerine ve düzmece değerlere adanmışlıklarına dolaylı olarak îmada bulunulmaktadır -bu durumda, cevabın anlamı, “Allah'a ortak koşmuş olduğunuz bu hayalî güçlere şimdi yalvarın ve size yardım edip edemeyeceklerini görün!” şeklinde olur. Bu dünya hayatında “hakikati inkar edenler”in yakarışlarında saklı bulunan avunmadan (dalâl) söz eden bir sonraki cümle de, bu yorumu desteklemektedir- çünkü, Hesap Günü, bütün bu avuntular sona erecektir.
35 Bkz. 39:69, not 71.
36 Lafzen, “kötü bir yurt”. La‘net teriminin esas anlamı “uzaklaştırma” veya “dışlamak”tır; Kur’an terminolojisinde ise “iyi olan her şeyden uzaklaştırılma”yı (Lisânu'l-‘Arab) ve özellikle de, “Allah'ın rahmetinden dışlanma”yı göstermektedir (Zemahşerî).
37 Zımnen, “ve işte böyle, vahyimizi Muhammed'e de indirdik”. Bu ifade, 51. ayetin başındaki “Biz, elçilerimizi ve iman etmiş olanları ... koruyacağız” sözleriyle bağlantılı bulunmakta, böylece, Hz. Musa'yı desteklemiş olan müminin daha önce geçen kıssasının maksadını açıklamaktadır. “Akıl-iz‘ân sahibi olan [İsrailoğulları]na” ve bu sayede onların Hz. Musa'nın mesajından ders çıkarabilmelerine yapılan atıf, kuşkusuz, Kur’an'ın izleyicilerine, bu ilahî kelâmın da, “akıl-iz‘ân sahipleri” (ulu'l-elbâb), “düşünen bir halk” (kavmun yetefekkerûn) ve “akıllarını kullanan bir halk” (kavmun ya‘kilûn) için olduğunu hatırlatmaktadır.
38 Bütün klasik müfessirlere göre yukarıdaki pasaj, ilk bakışta Hz. Peygamber'e, ama aslında o'nun aracılığıyla bütün müminlere hitap etmektedir. Hz. Peygamber'in kendisi için de bkz. 24:31'in son cümlesi ile ilgili not 41.
39 Bkz. yukarıdaki not 25.
40 Lafzen, “hiçbir zaman yetiş[e]meyecekleri” yahut “yerine getiremeyecekleri”. Bu, birçok bilinemezciyi (agnostic) insanın “kendi kendine yeterli” olduğu ve bu nedenle, başarılarının sınırı olmadığı ve daha üstün bir Güc'e karşı sorumlu olduğunu varsaymanın gereksiz bulunduğu düşüncesine yönelten kibirlenmeye bir atıftır. Karş. bu bağlamda Kur’ânî vahyin ilklerinden biri olan 96:6-7: “İnsan ne zaman kendini yeterli görse fütursuzca azar.” Bu “kendi kendine yeterlilik” tamamen bir yanılsama olduğundan, dünya görüşlerini onun üstüne bina edenler, “aşırı büyüklenme duygularını hiçbir zaman tatmin edemezler”. (Karş. aynı zamanda yukarıda 35. ayetteki “kibirli, küstah kalpler”e atıf.)
41 Yani, bir bütün olarak evrenin. Kur’an, insanın evrenin yalnızca küçük ve önemsiz bir parçası olduğu gerçeğini vurgulamak suretiyle, bir önceki ayette işaret edilen insan merkezli dünya görüşünün saçmalığına işaret etmektedir.
42 Yani, tanıdıkları dünyanın bir sonunun olduğunu itiraf etmeye yanaşmazlar: bu, yukarıdaki 56. ayette sözü edilen “küstahça kendini beğenmişliğin” başka bir yüzüdür.
43 Karş. 2:186.
44 Bkz. 27:86, not 77.
45 Zımnen, “Ey bu hakikati inkar eden sizler!” Tu’fekûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi hususunda bkz. 5:75'in son cümlesi ile ilgili not 90.
46 Bkz. sure 29, not 45.
47 Yani, insan hayatının zaruretleri ile uyumlu olarak. Bkz. aynı zamanda 7:11'in ilk cümlesi ile ilgili not 9.
48 Bkz. 23:12, not 4.
49 Yahut: “[yalnız O'na] malum olan zamana” -karş. 6:2 ve ilgili not 2.
50 Lafzen, “nasıl yüz çeviriyorlar/uzaklaşıyorlar” -yani, hakikatten: bu örnekte, Allah'ın kudretinin ve yaratıcı gücünün gözlenebilir bütün kanıtlarından.
51 Kur’an'ın çok sık işaret ettiği gibi, bütün ilahî vahiylerde ortaya konulan temel hakikatler aynı olduğundan, onların en sonuncusunun inkarı, daha öncekilerin tümünün de inkarı anlamına gelir.
52 “Zincirler” ve “halkalar” temsîlinin bir açıklaması için bkz. 13:5, not 13, 34:33'ün son cümlesi ile ilgili not 44, ve 36:8, not 6 ve 7.
53 Mücâhid (Taberî'de zikredildiğine göre) yuscerûn fiilini böyle açıklamaktadır. Hâmîm'in “yakıcı ümitsizlik” olarak çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.
54 Lafzen, “Biz önceden hiçbir [gerçek] şeye yalvarmış değildik”: böylece, hayatta kutsadıkları bütün hayalî güçlerin ve değerlerin -insanın sözde kendi kendine yeterliğine ve büyüklüğüne inanmak da dahil- boşluğunu gecikmeli olarak anlamışlardır.
55 Yani, apaçık bir gerçek olan Allah'ın varlığı ve benzersizliği ve insanın O'na kesin ba-ğ/ım/lılığa hakikatini kabul etmeye yanaşmamalarının sonucu olarak aptalca fantezilerin ve yanılsamaların ardından gitmelerine izin vermek suretiyle (bkz. 14:4, not 4).
56 Bkz. 10:46'daki hemen hemen aynı mahiyetteki pasaj ve ilgili notlar 66 ve 67.
57 Yani, Kur’an'da.
58 Bkz. 6:109 -“Mucizeler yalnız Allah'ın elindedir” -ve ilgili not 94. Her iki pasaj da (6:109 ve yukarıdaki ayet) Muhammed (s)'in düşmanlarının, Kur’an'ın ilahî kaynağının isbatı için bir mucize gösterilmesi şeklindeki saçma talepleriyle ilgilidir -bundan çıkan ders şudur: hakikati inkar edenleri genelde “mucize” olarak bilinen araçlar yoluyla ikna etmek, Allah'ın istediği şey değildir.
59 Lafzen, “Allah'ın emri geldiği zaman”; yani ister bu dünyada, isterse Hesap Günü'nde: yukarıdaki 77. ayette sözü edilen intikama bir atıf.
60 Yani, bu örnekte ilahî vahyi. Mubtilûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 29:48'in son cümlesi ile ilgili not 47.
61 Yani, insanın geçinmesi için gerekli araçları harikulade bir şekilde sağlamak ve insanı bu kadar çok sayıdaki tabii fenomeni verimli bir şekilde kullanabilmesine imkan veren bir yaratıcı zeka melekesi ile donatmak suretiyle. (Bu pasaj, “mucizeler yalnız Allah'ın elindedir” mealindeki 78. ayette işaret edilen gerçek ile bağlantılıdır: bkz. not 58.)
62 “Başka faydalar”, mahiyet olarak, hem somut hem de soyut faydaları kapsar: yün ve deri vb. gibi somut faydalar ve güzellik gibi (karş. 16:6-8 ve 38:31-33'de anlatılan, Hz. Süleyman'ın Allah'ın yarattığı atların güzelliğine duyduğu hayranlık) veya Ashâb-ı Kehf kıssasında (18:18 ve 22) sembolize edilen insan ile köpeğin sürekli arkadaşlığı gibi soyut faydalar.
63 Lafzen, “göğüslerinizdeki [yahut “kalplerinizdeki”] bir ihtiyacı”: yani, gerçek bir ihtiyacı.
64 Yani onlar, tecrübeye ve gözleme veya tahmine ve çıkarıma dayanarak elde ettikleri veya devraldıkları bilgiden hoşnuttular; ve insanın “kendi kendine yeterli” olduğu ve bu nedenle beşerî kavrayışın ötesindeki bir Güc'ün rehberliğine muhtaç olmadığı şeklindeki küstahça inançları sonucu, peygamberlerin sunduğu her türlü etik ve manevî hakikati inkar ettiler.
65 Yani, Allah'ın varlığı ve kaçınılmaz yargısı inancı: bkz. 6:10 ve ilgili not 9.
66 Yani, bütün manevî/ahlakî değerleri ısrarla reddetmelerinin sonucu olarak toplumlarının ve uygarlıklarının ilahî irade eseri bir felaket (catastrophic) ile çökmesini.
67 Bu, onların geçmişte insanın sahip olduğunu farzettikleri “sınırsız imkanlar”a inançlarını ve insanın bir gün “tabiatın efendisi” olmayı başaracağı şeklindeki saplantılarını kapsar.
68 Çünkü ilkin, bu gecikmiş inanç artık vuku bulmuş olan bir realiteyi değiştiremeyecektir; ikinci olarak, serbest bir seçimin ürünü olmaması ve daha çok, değiştirilemez bir felaketin şoku tarafından dayatılmış olması sebebiyle onların manevî gelişmesine bir katkıda bulunmayacaktır.
69 “Allah'ın yolu yöntemi” (sünnetullâh), Yaratıcı'nın koyduğu/oluşturduğu tabii kanunların tümünü ifade eden bir Kur’ânî terimdir: bu örnekte, gerçek bir iç aydınlanmadan doğmadıkça inancın manevî bir değer taşımayacağı şeklindeki kuralı gösterir.
İnsanın kendine yeterli olduğu şeklindeki küstahça varsayım, -ilk vahyedilen surelerden biri olan ‘Alak (96) suresinin 6-7. ayetlerinde değinilmiş olan bir yanılgı-, yeniden dirilmenin ve Hesap Günü'nde Allah'ın nihaî yargılayıcılığının (ayet 27) inkarı demek olan, insanın ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duymadığı yargısını da beraberinde getirir. Bu tema, ilk olarak, “yalnızca hakikati inkara şartlanmış olanlar, Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler” (ayet 4) ifadesinde vurgulanmış ve sure boyunca çeşitli şekiller almıştır: Nitekim, “onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur” (ayet 56); ve “Allah'ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır” (ayet 63) çünkü, “Allah kibirli zorbaların kalplerini mühürler” (ayet 35), onları bu dünyada manevî bir körlüğe ve öteki dünyada azaba mahkum eder.
Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi, bu fikirler, ilk peygamberlerin kıssaları ve geçmiş inkarcıların akibeti hakkındaki değinmeler (ayet 21-22; 82 vd.) aracılığıyla anlatılmaktadır: “Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur” (ayet 85).
Surenin ismini oluşturan anahtar kelime, 3. ayetinden alınmıştır. Bu ayette Allah'tan ğâfiru'z-zenb (“günahların bağışlayıcısı”) olarak söz edilmektedir. Fakat sure aynı zamanda Mü’min olarak da adlandırılmaktadır. Burada kasdedilen, yanlış yoldaki yurttaşlarını Hz. Musa'nın tebliğinin doğruluğu konusunda ikna etmeye çalışan “Firavun ailesinin mümin ferdi”dir.
Otoritelerin tümü, bu surenin ve bunu takip eden altı surenin (ki tümü de Hâ-Mîm sembol harfleri ile başlamaktadır) Mekke döneminin son yıllarına ait olduğunda hemfikirdirler.
1 Hâ-Mîm.1
2 BU İLAHÎ kelâmın indirilişi, her şeyi bilen, Kudret Sahibi Allah'tandır, 3 günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, lütfu sınırsız olan [Allah'tan].
Ondan başka ilah yoktur: varış O'nadır.
4 YALNIZCA hakikati inkara şartlanmış olanlar Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler. Fakat onların yeryüzünde keyiflerince dolaşmaları seni yanıltmasın: 5 Onlardan önce Nûh kavmi, sonra da [Allah'ın elçilerine karşı] birleşen [öteki kavim]lerin tümü2 hakikati yalanladılar; bu toplulukların her biri kendilerine gönderilen elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak için onlara karşı tuzaklar kurdular;3 ve hakikati etkisiz hale getirmek için [elçilerin getirdikleri mesaja] yanlış ve yanıltıcı delillerle karşı koydular; bu yüzden onları hesaba çektim: ne çetindir Benim intikamım!
6 Böylece hakikati inkara şartlanmış olanlar hakkındaki Rabbinin sözü gerçekleşecektir: Onlar kendilerini [cehennem] ateşinde bulacaklardır.
7 [ALLAH'IN] kudret tahtını[n bilgisini içlerinde] taşıyanlar ve ona yakın olanlar,4 Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltirler, O'na iman ederler ve [öteki] müminler için bağışlanma dilerler:
“Rabbimiz! Sen her şeyi ilmin ve rahmetinle kuşatırsın: tevbe edip yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından onları koru!”
8 “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve çocuklarından dürüst ve erdemli olanları vaad ettiğin sonsuz esenlik bahçelerine5 koy -şüphesiz, kudret ve hikmet Sahibi olan yalnız Sensin- 9 ve onları kötü fiiller [işlemek]ten koru: o [Hesap] Gün[ü] kötü fiiller[in lekesin]den kimi korursan onu rahmetinle onurlandırmış olursun: bu büyük bir kurtuluştur!”
10 Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, [o Gün] bir ses onlara şöyle diyecektir:6 “İmana çağrıldığınız halde hakikati inkara devam ettiğiniz [zaman] Allah'ın size karşı öfkesi,7 sizin kendinize karşı duyduğunuz [şu anki] öfkenizden8 daha büyüktür!”
11 [Bunun üzerine] “Ey Rabbimiz!” diye feryad edecekler: “Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin!9 Peki, günahlarımızı itiraf ettiğimiz şu anda [bu ikinci ölümden] bir kurtuluş yolu yok mudur?”
12 [Ve onlara şöyle denilecektir:] “Bu [başınıza geldi], çünkü Tek Allah'a her çağrıldığınızda bu hakikati inkar ettiniz; ama O'na ortak koşulunca [hemen] inandınız! Artık hüküm, Büyük ve Yüce Allah'ındır!”10
13 SİZE [her türlü] işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur: Ama Allah'a yönelmiş olanlardan başkası [bundan] bir ders çıkarmaz.
14 Hakikati inkar edenleri ne kadar öfkelendirse de içten bir inançla yalnız Allah'a bağlanarak O'na dua edin!
15 O, bütün [varlık] derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur.11 O, Kendi iradesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki [bütün insanları] O'na kavuşacakları Gün[ün12 gelip çatacağı] konusunda uyarsın; 16 ki o Gün Allah'tan gizli saklı hiçbir şeyleri olmadan [öldükleri yerden] meydana çıkacaklardır.
O Gün hükümranlık kimin olacak?
Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite Sahibi olan Tek Allah'ın [olacak]!
17 O Gün her insan kazandığının karşılığını görür: O Gün hiçbir haksızlık [yapılmaz]. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir!
18 Bu sebeple, onları yüreklerin boğulurcasına gırtlağa dayanacağı o yaklaşan Gün'e karşı uyar: (o Gün) zalimler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi:13 19 [çünkü] O, art niyetli bakışların ve yüreklerin gizlediği şeylerin farkındadır.14
20 Allah hakikate ve adalete göre hükmeder; O'nu bırakıp yalvardıkları şu [varlık]lar15 ise hiçbir hüküm veremezler: çünkü, yalnız Allah'tır her şeyi işiten, her şeyi gören.
21 Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan [inkarcı]ların sonunun ne olduğunu görmezler mi? Onlar, (kendilerinden) daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: ama Allah onları günahlarından dolayı hesaba çekti ve (o zaman) kendilerini Allah'a karşı koruyacak bir kimse bulamadılar: 22 Çünkü onlar, elçileri kendilerine hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmiş olmalarına rağmen onu reddetmişlerdi: bu yüzden Allah onları hesaba çekti; çünkü Allah güçlüdür, intikamında şiddetlidir.
23 BİZ, Musa'yı mesajlarımızla ve [Bizden aldığı] açık bir yetki ile göndermiştik 24 Firavun'a, Hâmân'a ve Kârûn'a;16 ama onlar [yalnızca], “O, bir büyücüdür, bir yalancıdır!” demişlerdi.
25 [Firavun'a, ve tebaasına gelince,] Musa onlara Bizden [aldığı] hakikati getirdiğinde “Onun inançlarını benimseyenlerin17 kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!” dediler. Fakat inkarcıların hilesi hep boşa çıktı.
26 Ve Firavun “Bırakın” dedi, “Musa'yı ben öldüreyim ve bırakın o'nu, [var olduğunu iddia ettiği] Rabbine yalvarıp dursun!18 Dikkat edin, ben o'nun dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum!”
27 Buna karşılık Musa: “Kibre kapılarak Hesap Günü'nü reddedenlerden, sizin de Rabbiniz, benim de Rabbim [olan Allah'a] sığınırım!” dedi.
28 O anda, inancını [o güne kadar] gizlemiş olan19 Firavun ailesinden bir mümin [şöyle] haykırdı: “‘Rabbim Allah'tır’ dediği için adam mı öldüreceksiniz? Oysa o, size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir. Eğer o, bir yalancı ise yalanı kendi aleyhine dönecektir; ama gerçeği söylüyorsa, sizi uyardığı [azabın] bir kısmı başınıza gelecek: çünkü Allah, [kendileri hakkında] yalan söyleyerek20 kendi kişiliklerini harcayanları doğru yola ulaştırmaz.
29 Ey kavmim! Bugün hükümranlık sizindir; [ve] yeryüzünün en güçlüsü sizlersiniz: fakat, Allah'ın cezası başımıza gelirse, bizi ondan kim kurtaracak?
Firavun ‘Ben’ dedi, ‘size yalnız kendi gördüğümü gösteriyorum;21 ve sizi yalnız doğruluk yoluna çağırıyorum!’”
30 Bunun üzerine, imana ermiş olan adam: “Ey kavmim!” diye haykırdı, “[İlahî hakikate karşı] birleşmiş olan şu diğerlerinin başına vaktiyle gelmiş olan durumun sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum. 31 Nûh kavminin, ‘Âd ve Semûd [kavimlerinin] ve onlardan sonrakilerin başına gelmiş olana benzer (bir durumun!) Ve unutmayın Allah, kulları için hiçbir haksızlık istemez.22
32 Ey kavmim! Sizin için, [sıkıntıyla] birbirinizi çağıracağınız Gün[ün, Hesap Günü'nün gelmesin]den korkuyorum; 33 ki o Gün sizi Allah[ın elin]den kurtaracak kimse bulamayacak ve arkanızı dönüp kaç[mak istey]eceksiniz: çünkü Allah kimi şaşırtırsa artık ona yol gösteren olmaz.23
34 Ve [hatırlayın:] Yusuf da size daha önce hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmişti; ama size getirdiği [mesajların tümü]ne karşı şüphe duymaktan kaçınmadınız, sonunda Yusuf ölünce de, ‘Allah o'ndan sonra hiçbir elçi göndermeyecek!’ dediniz.24
Allah, [vahyettiklerine karşı] şüpheye kapılarak kendi kendilerine yazık edenleri işte böyle saptırır. 35 Hiçbir delilleri olmadan25 Allah'ın mesajlarını sorgulayanları [da]: hem Allah'ın, hem de iman etmiş olanların gözünde son derece çirkin [bir günah]. Allah, bütün kibirli zorbaların kalbini işte böyle mühürler.”26
36 Firavun: “Ey Hâmân!” diye seslendi, “Bana haşmetli bir kule inşa et, belki böylece [uygun] araçlara sahip olabilirim; 37 göklere yaklaşmanın araçlarına ve belki [bu yolla] Musa'nın tanrısını görebilirim:27 zaten o'nun bir yalancı olduğuna kesinlikle eminim!”
İşte böyle, yaptığı kötülükler Firavun'a güzel göründü ve bu nedenle [doğru] yoldan alıkondu: Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şeye yaramadı.
38 İmana ermiş olan adam [şöyle] devam etti: “Ey kavmim! Bana uyun: (uyun ki) sizi doğruluk ve dürüstlük yoluna yönelteyim!
39 Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir, halbuki öteki dünya kalıcı bir yurttur. 40 [Orada,] kim bir kötülük yapmışsa sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılacaktır; kim de, ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler yapmışsa cennete girecek ve orada kendisine hesapsız nimetler28 verilecektir!
41 Ey kavmim! Nasıl olur da29 ben sizi kurtuluşa çağırdığım halde siz beni ateşe çağırırsınız? 42 Siz beni Allah'ı[n birliğini] inkara ve hakkında [belki de] hiçbir bilgim olmayan30 şeyleri Allah'ın uluhiyetine ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, O Kudret Sahibi ve Çok Bağışlayıcı olan[ı tanımay]a çağırıyorum!
43 Sizin beni çağırdığınız şey, açıkçası, ne bu dünyada ne de öteki dünyada çağrılmaya layık bir şey değil, [şüphesiz] dönüşünüz Allah'adır ve kendi kişiliklerini harcayıp tüketenler ateşe gireceklerdir: 44 ve işte o zaman [şimdi] söylediklerimi [ister istemez] hatırlayacaksınız.
[Bana gelince,] ben kendimi Allah'a adıyorum: çünkü Allah, kullarının [kalbinde olan] her şeyi mutlaka görür.”
45 Allah onu (kavminin) şeytanî tuzaklarından korudu, Firavun'un ailesi ise şiddetli bir azabın pençesine düştü: 46 [öteki dünyadaki] ateş[in, ki o ateş]e sabah akşam [rastgele] sokulacaklar:31 Nitekim Son Saat'in gelip çattığı Gün [Allah], “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” [buyuracaktır].
47 ONLAR, [hayatta iken hakikati inkar etmiş olanlar, içine atıldıkları öteki dünyanın] ateşi ortasında birbirleriyle tartışacaklar; ve zayıf olanlar küstahça böbürlenenlere: “Doğrusu biz sadece size uymuştuk: o halde, şu ateşten [bize düşen] payı hafifletebilir misiniz?”32 diyeceklerdir. 48 Büyüklük taslayanlar ise, “Biz hepimiz onun içindeyiz! Allah, (artık) kulları arasında hüküm vermiş bulunmaktadır!” diye cevap verecekler.
49 Ve ateşin içinde olanlar cehennemin bekçilerine,33 “Ne olur Rabbinize yalvarın da bir gün [bile olsa] bu azabımızı hafifletsin!”diyecekler.
50 [Cehennemin bekçileri]: “Elçileriniz size hakikatin bütün kanıtlarını getirmiş değiller miydi?” diye soracaklar. O [ateşdeki]ler, “Evet, öyleydi!” diyecekler. [Ve cehennemin bekçileri,] “Madem öyle yalvarıp durun!” diye cevap verecekler;34 çünkü inkar edenlerin yalvarması, avunmadan başka bir anlam taşımaz.
51 BAKIN, Biz, elçilerimizi ve imana ermiş olanları [hem] bu dünya hayatında, hem de bütün şahitlerin hazır bulunacağı35 Gün'de koruyacağız. 52 O Gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmayacak, onların payına her türlü iyilikten yoksun bırakılma ve korkunç bir son düşecektir.36
53 Gerçek şu ki Biz, daha önce Musa'ya hidayetimizi ihsan etmiş ve [böylece] İsrailoğulları'nı [o'na vahyedilmiş olan] ilahî kelâmın mirasçısı kılmıştık, 54 akıl-iz‘ân sahipleri için bir uyarı ve bir rehberlik [aracı] olarak:37 55 o halde sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü, Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir, günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt.38
56 Allah'ın mesajlarını hiçbir delilleri olmadan sorgulayanlara39 gelince: onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri40 küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur; öyleyse sen Allah'a sığın; çünkü her şeyi işiten, her şeyi gören yalnız O'dur!
57 Göklerin ve yerin41 yaratılması elbette insanın yaratılmasından daha büyük [bir olay]dır: ama insanların çoğu [bunun ne anlama geldiğini] bilmezler.
58 [Öyleyse,] gören ile görmeyen bir olmaz; iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar ile kötülük işleyenler de bir değildir. Bundan ne kadar da az ders çıkarıyorsunuz?
59 Son Saat mutlaka gelecektir: buna hiç şüphe yok; fakat hâlâ insanların çoğu buna inanmaz.42
60 Ama Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim!43 Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”
61 GECEYİ dinlenmeniz ve gündüzü de görmeniz için yaratan44 Allah'tır. Allah insanlara karşı sonsuz derecede lütufkardır; ama çoğu insan (bunu görmeyecek kadar) nankördür.
62 İşte her şeyin Yaratıcı'sı olan Rabbiniz Allah budur! O'ndan başka ilah yoktur.
Nasıl olur da zihinleriniz hâlâ (bu gerçekten) sapıp durmaktadır!45
63 İşte böyle, Allah'ın mesajlarını bile bile reddedenlerin zihinleri çarpılmıştır.46
64 Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren-47 ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah'tır.
İşte Rabbiniz Allah budur: Bütün âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
65 O, hep Diri'dir; O'ndan başka ilah yoktur: öyleyse, içten bir inançla yalnız O'na bağlanarak O'na yalvarın. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur!
66 De ki: “Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah'ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar[dan hiç birine] kulluk yapamam; ben âlemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum”.
67 Sizi topraktan,48 sonra bir sperm damlasından ve sonra bir döllenmiş hücreden yaratan O'dur; ve sonra O, sizi çocuklar olarak hayata getirir; ve sonra olgunluk çağına erişmenizi ve ardından yaşlanmanız[ı emreder] -ama bir kısmınız için daha erken ölüm [verir]-: ve [bütün bunları takdir eder ki O'nun] belirl[ediğ]i vadeye49 erişeseniz ve aklınızı kullan[mayı öğren]esiniz.
68 Hayat veren ve ölüm dağıtan O'dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir.
69 GÖRMEZ MİSİN, Allah'ın mesajlarını sorgulayanlar hakikati nasıl da görmezden geliyorlar?50 70 (Şunlar,) bu ilahî kelâmı ve [aynı şekilde, geçmişteki] elçilerimizle göndermiş olduğumuz bütün [mesajları] yalanlayanlar?51
Ama onlar zamanı gelince [ne kadar kör olduklarını] göreceklerdir, [Hesap Günü bunu görecekler], 71 ki o Gün boyunlarında [kendi elleriyle yaptıkları] zincirleri ve halkaları52 taşımak zorunda kalacaklar ve sürüklenecekler 72 yakıcı bir ümitsizliğe; ve sonunda [cehennem] ateşi için yakıt olacaklar.53
73 Sonra onlara sorulacak: “Şimdi neredeler sizin ilahlık yakıştırdığınız [güçler]? 74 Allah'ın yanısıra (ilahlık yakıştırdıklarınız)?”
[Şöyle] cevap verecekler: “Onlar bizi yüzüstü bıraktılar; daha doğrusu, geçmişte yalvarıp sığındıklarımız, aslında hiç yoklardı!”54
[Ve onlara:] “İşte Allah hakikati inkar edenleri böyle şaşırtır;55 [denilecektir,] 75 bu durum, sizin yeryüzünde hiçbir doğru[luk endişesi] taşımadan küstahça böbürlenmenizin ve kendinizi beğenmişliğinizin bir ürünüdür! 76 [Şimdi] içinde yaşayıp kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri: yersiz gurura kapılanlar için orası ne dehşetli bir yerdir!”
77 SEN, sıkıntılara karşı sabırlı ol, çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Ve şu [hakikati inkar ede]nler için hazırladıklarımızı sana ister [bu dünyada] gösterelim, ister [bunların gerçekleşmesinden önce] seni ölüme götürelim, [unutma ki, sonunda,] onlar Bize döndürüleceklerdir.56
78 Gerçek şu ki [ey Muhammed,] senden önce elçiler göndermiştik: onların kiminden sana bahsettik,57 kimi hakkında da sana bir bilgi vermedik. Ve (gönderdiğimiz) hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize ortaya koyamaz.58
Allah'ın iradesi açığa çıktığı zaman59 hüküm [çoktan] adaletle yerini bulmuş olacak, [anlayamadıkları her şeyi]60 yok etmeye çalışanların tümü o zaman ve orada, hüsrana uğramış olacaklar.
79 Allah [her zaman sizin için harikalar yaratandır:61 böylece, O] sizin için [her türlü] hayvanı var etmiştir, ki onların bir kısmına binersiniz ve bir kısmından da yiyeceklerinizi elde edersiniz. 80 Onlardan [başka] faydalar da62 sağlarsınız; ve [birçok] önemli ihtiyacınızı63 karşılarsınız; onların ü-zerinde de, gemilerin içinde olduğu gibi, [hayatınızı] sürdürürsünüz.
81 Ve O, yarattığı harikaları [işte böyle] önünüze koyuyor: öyleyse Allah'ın harikalarından hangisini inkar edebilirsiniz?
82 ONLAR hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan [hakikat inkarcı]larının sonunun ne olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: fakat başarılarının kendilerine hiçbir faydası olmamıştı. 83 Çünkü elçileri onlara, hakikatin bütün kanıtlarıyla geldiklerinde, [halen] sahip oldukları bilgiye yaslanarak küstahça böbürlendiler:64 ve [böylece, sonunda,] küçümsedikleri şey65 tarafından sarılıp kuşatıldılar.
84 Ve sonra, verdiğimiz cezayı66 [apaçık] görünce de: “Tek Allah'a artık inandık ve Allah'a ortak koştuğumuz şeylere inancımızı terk ettik!”67 dediler.
85 Fakat cezamızın farkına vardıktan sonra iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır.68 Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur:69 İşte, hakikati inkar etmiş olanlar, o zaman ve orada, ziyana uğramış olacaklardır.
DİPNOTLAR
1 Bkz. Ek II.
2 Karş. 38:12-14, bu ayette “birleşenler”in (ahzâb) bir kısmı tek tek sayılmıştır; ayrıca bkz. bu surenin 30. ayeti vd.
3 Lafzen, “her topluluk kendi elçilerine karşı tuzak kurdu”.
4 Lafzen, “onun çevresinde olanlar”: karş. Zemahşerî'nin 27:8'de geçen havlehâ ifadesini “ona yakın olanlar” şeklinde açıklaması. Yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda Beydâvî, Allah'ın kudret tahtının (‘arş), bkz. 7:54, not 43) “taşınması”nın mecazî olarak anlaşılması gerektiğini söyler: “onu taşımaları ve etrafını çevirmeleri” [yahut “ona yakın olmaları”], ona karşı hassas/dikkatli olmalarını ve ona uygun davranmalarını ifade eden bir mecazdır (mecâz ‘an hıfzihim ve tedbîrihim lehû); yahut Tahtın Sahibi'ne yakın olmaları, O'nun nazarında bir kıymet taşımaları ve O'nun iradesini gerçekleştirme vasıtası olmalarından kinâye'dir”. Yukarıdaki ayeti çeviri tarzım, Beydâvî'nin bu yorumuna dayanmaktadır. Allah'ın Kudret Tahtı'na yakın oldukları söylenen varlıklara gelince, klasik müfessirlerin çoğu, Hesap Günü'nde “[Allah'ın] kudret tahtının çevresinde toplanan melekler” (39:75) sembolik imajına dayanarak bu örnekte de özellikle meleklerin kasdedildiğini düşünürler. Ancak, bu ayetin melekleri de kasdettiği inkar edilemese de, sadece onları kasdettiği söylenemez. Soyut yüklemiyle hamele fiili, “o [bazı şeylerin] sorumluluğunu taşıdı” [yahut “üstüne aldı”] anlamına gelir: ve dolayısıyla bu ifadeni aynı zamanda Allah'ın kudreti kavramının muazzam sonuçlarının bilincinde olan ve bu bilinci kendilerinin ve hemcinslerinin hayatlarına yansıtmakla sorumlu bulunan bütün insanları kapsadığı açıktır.
5 Bkz. 38:50, not 45.
6 Lafzen, “onlara [şöyle] seslenilecektir” yahut, “[şöyle] çağrılacaklardır”.
7 Allah'a tamamen beşerî bir duygu izafe etmek imkansız olduğundan, bu günahkarlara karşı “Allah'ın öfkesi”, onları rahmetinden kovmasını ifade eden bir mecazdır (Râzî), tıpkı Allah'ın onları mahkum etmesi anlamındaki “Allah'ın gazâbı” ifadesinde olduğu gibi (bkz. 1:7 ile ilgili not 4'ün ilk cümlesi).
8 Yani, “geçmişteki günahlarınızı pişmanlıkla hatırlamanız üzerine duyduğunuz öfkeden”.
9 Yani, “bizi hayata getirdin, sonra ölümü tattırdın; sonra bizi yeniden dirilttin ve şimdi, yeryüzündeki bilinçli manevî körlüğümüzden dolayı bizi ruhsal bir ölüme mahkum etmektesin”.
10 Önceki ayetin sonunda yer alan günahkarların sorusunun cevabı, Hz. Peygamber'in şu temsîlî sözünde bulunabilir: “[Hesap Günü,] cenneti hak edenler cennete girecekler, cehennemi hak edenler ise cehenneme. O zaman Yüce Allah şöyle diyecektir: ‘Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı [veya, bazı rivayetlerde “iyiliği”] olan herkesi [cehennemden] çıkarın!’ Bunun üzerine, o ana kadar yanmış olan cehennem ehli oradan çıkarılacak ve Hayat Irmağı'na (River of Life) atılacaklar: ve sonra bir akıntının kenarında yeşeren otlar gibi hayata geri dönecekler [lafzen, “filizlenecekler”]; sen onun nasıl sarardığını ve tomurcuklandığını görmez misin?” (Ebû Sa‘îd el-Hudrî'den naklen Buhârî, Kitâbu'l-Îmân ve Kitâbu Bed’u'l-Halk; ayrıca Müslim, Neseî ve İbni Hanbel). “Sararmış” ve “tomurcuklanmış” -yani, taze ve açık renkte- şeklindeki tanımlama, bağışlanan günahkarların yeni hayatlarının tazeliğini gösterir. Bunun, Hesap Günü, günahkarların kendilerine yeryüzünde bir “ikinci şans” verilmesi şeklindeki ümitsiz -çünkü anlamsız- istekleriyle bir ilgisi yoktur (karş. 6:27-28 veya 32:12). Ayrıca bkz. 6:128'in son cümlesi ve buna ait not 114.
11 Lafzen, “... kudret tahtının sahibidir”. ‘Arş teriminin anlamı için bkz. 7:54, not 43.
12 Lafzen, “Kavuşma/Buluşma Günü'nün”. Rûh terimini “vahiy” olarak çevirmem konusunda bkz. 16:2, not 2 ve 2:87, not 71.
13 “Şefaat” (şefâ‘at) meselesi ve Kur’an'daki anlamı konusunda bkz. 10:3, not 7.
14 Allah'ın kuşatıcı bilgiye sahip olması, burada, kelimenin alışılmış anlamıyla “şefaat”in neden Allah'a karşı geçerli olamayacağının bir sebebi olarak gösterilmiştir (karş. sure 10, not 27).
15 Yani, gerçek veya hayalî azîzler/velîler yahut melekler (ellezîne zamiri, sadece akıl sahibi, düşünen kimseler için kullanılır).
16 Hz. Musa'ya önce tâbi olduğu -ama sonra karşı çıktığı- söylenen Kârun konusunda bkz. 28:76 vd. ve not 84. “Hâmân” ismi etrafındaki bir açıklama için bkz. 28:6, not 6.
17 Lafzen, “onunla birlikte iman etmiş olanların”.
18 “Var olduğunu iddia ettiği” ifadesini parantez içinde eklemem, Firavun'un sözlerindeki açık istihzayı yansıtmak içindir.
19 Karş. 36:20-27'de ve özellikle, not 15'deki müminin kıssası.
20 Lafzen, “bir yalancıyı”. Müsrif'i “kendi kişiliklerini harcayanlar” [veya “harcamış olanlar”] şeklinde çevirmem konusunda bkz. 10:12'nin son cümlesi ile ilgili not 21. Böylece, burada sözü edilen anonim mümin şöyle düşünür: Hz. Musa'nın getirdiği mesaj o kadar ikna edicidir ki, o'nun düzmece bir vahiy iddiasıyla “kendi kendini harcayanlardan biri” -yani, kendini manevî olarak tahrip edenlerden biri- olmadığının başlı başına bir kanıtı olmaktadır.
21 Bu ifade, 26. ayette ifade edilen, Firavun'un Hz. Musa'yı öldürme niyetinin gerisindeki mantığa atıfta bulunmaktadır.
22 Yani, günahkarlara bu dünyada verilen ceza, bir haksızlık değildi: çünkü bunu hak etmişlerdi. Sonraki iki ayet ise Hesap Günü'ne işaret etmektedir.
23 Bkz. 7:186, not 152 ve 14:4, not 4.
24 Böylece, yalnız Hz. Yusuf'un peygamberliğini reddetmekle kalmayıp aynı zamanda Allah tarafından bir peygamber gönderilme ihtimalini tamamen inkar ettiniz (Zemahşerî). Öyle anlaşılmaktadır ki Hz. Yusuf, Mısır'da, sadece, Arap kökenli olup, İbranice'ye çok yakın bir dil konuşan (karş. sure 12, not 44) ve bu nedenle Hz. Yusuf'un tebliğinin ruhuna duygusal ve kültürel olarak yakınlık duyan yönetici sınıf Hiksos'lar tarafından kabul edilmiş, nüfusun geri kalan kesimi ise o'nun tebliğ ettiği öğretiye düşmanlık beslemişlerdi.
25 Lafzen, “kendilerine gelmiş hiçbir otorite [yahut “delil”] olmadan”; yani vahiy gerçeğini inkar etmelerini destekleyecek güçlü bir kanıta sahip olmadıkları halde; cedele fiili, esas olarak, “iddia etti/ileri sürdü” anlamına gelir: fî edatı (“konusunda” veya “hakkında”) ile kullanıldığında, bir hakikate “karşı çıkma”yı, yahut “onu sorgulama”yı ifade eder.
26 Lafzen, “her kibirli, küstah [kişinin] kalbini”. Allah'ın müzmin günahkarın kalbini “mühürlemesi”nin bir açıklaması için bkz. 2:7, not 7.
27 Bkz. sure 28, not 6 ve 37.
28 Yani, dünyevî hesapların/hayallerin üstünde. Rızk kavramı (yurzekûn fiiliyle ifade edilmiştir) burada, “bir canlı için faydalı veya güzel olan her şey” şeklindeki kapsamlı anlamında kullanılmış olup hem maddî nesneleri, hem de zihnî ve ruhî değerleri kapsamaktadır; bu nedenle yurzekûn fiilini (lafzen, “onlara rızık verilecektir”) “onlara nimetler verilecektir” şeklinde çevirdim.
29 Lafzen, “bana ne oldu”: ayetin devamında işaret edilen iki tutumun çelişikliğine şaşırmanın bir ifadesi.
30 Çünkü bu farazî “ilahî” varlıklar veya güçlerin hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır (Zemahşerî).
31 Yani, peygamberler ve bu pasajda sözü edilen müminler tarafından gece gündüz uyarılmış oldukları ateşe.
32 Karş. 14:21 ve ilgili notlar 28 ve 29.
33 Yani, günahkarların öteki dünyada çekecekleri azabı gözetmekle yükümlü bulunan semavî güçlere: muhtemelen günahkarların bilinçlerindeki gecikmiş bir uyanmanın mecazî ifadesi.
34 Klasik müfessirlere göre bu cevap, “cehennemin bekçileri”nin mahkum olan günahkarlar için aracılık yapmayı reddetmelerini ve onlara, sanki, “yapabiliyorsanız siz yalvarın” demelerini ifade etmektedir. Ama bana öyle geliyor ki, burada günahkarların önceki bâtıl tapınma nesnelerine ve düzmece değerlere adanmışlıklarına dolaylı olarak îmada bulunulmaktadır -bu durumda, cevabın anlamı, “Allah'a ortak koşmuş olduğunuz bu hayalî güçlere şimdi yalvarın ve size yardım edip edemeyeceklerini görün!” şeklinde olur. Bu dünya hayatında “hakikati inkar edenler”in yakarışlarında saklı bulunan avunmadan (dalâl) söz eden bir sonraki cümle de, bu yorumu desteklemektedir- çünkü, Hesap Günü, bütün bu avuntular sona erecektir.
35 Bkz. 39:69, not 71.
36 Lafzen, “kötü bir yurt”. La‘net teriminin esas anlamı “uzaklaştırma” veya “dışlamak”tır; Kur’an terminolojisinde ise “iyi olan her şeyden uzaklaştırılma”yı (Lisânu'l-‘Arab) ve özellikle de, “Allah'ın rahmetinden dışlanma”yı göstermektedir (Zemahşerî).
37 Zımnen, “ve işte böyle, vahyimizi Muhammed'e de indirdik”. Bu ifade, 51. ayetin başındaki “Biz, elçilerimizi ve iman etmiş olanları ... koruyacağız” sözleriyle bağlantılı bulunmakta, böylece, Hz. Musa'yı desteklemiş olan müminin daha önce geçen kıssasının maksadını açıklamaktadır. “Akıl-iz‘ân sahibi olan [İsrailoğulları]na” ve bu sayede onların Hz. Musa'nın mesajından ders çıkarabilmelerine yapılan atıf, kuşkusuz, Kur’an'ın izleyicilerine, bu ilahî kelâmın da, “akıl-iz‘ân sahipleri” (ulu'l-elbâb), “düşünen bir halk” (kavmun yetefekkerûn) ve “akıllarını kullanan bir halk” (kavmun ya‘kilûn) için olduğunu hatırlatmaktadır.
38 Bütün klasik müfessirlere göre yukarıdaki pasaj, ilk bakışta Hz. Peygamber'e, ama aslında o'nun aracılığıyla bütün müminlere hitap etmektedir. Hz. Peygamber'in kendisi için de bkz. 24:31'in son cümlesi ile ilgili not 41.
39 Bkz. yukarıdaki not 25.
40 Lafzen, “hiçbir zaman yetiş[e]meyecekleri” yahut “yerine getiremeyecekleri”. Bu, birçok bilinemezciyi (agnostic) insanın “kendi kendine yeterli” olduğu ve bu nedenle, başarılarının sınırı olmadığı ve daha üstün bir Güc'e karşı sorumlu olduğunu varsaymanın gereksiz bulunduğu düşüncesine yönelten kibirlenmeye bir atıftır. Karş. bu bağlamda Kur’ânî vahyin ilklerinden biri olan 96:6-7: “İnsan ne zaman kendini yeterli görse fütursuzca azar.” Bu “kendi kendine yeterlilik” tamamen bir yanılsama olduğundan, dünya görüşlerini onun üstüne bina edenler, “aşırı büyüklenme duygularını hiçbir zaman tatmin edemezler”. (Karş. aynı zamanda yukarıda 35. ayetteki “kibirli, küstah kalpler”e atıf.)
41 Yani, bir bütün olarak evrenin. Kur’an, insanın evrenin yalnızca küçük ve önemsiz bir parçası olduğu gerçeğini vurgulamak suretiyle, bir önceki ayette işaret edilen insan merkezli dünya görüşünün saçmalığına işaret etmektedir.
42 Yani, tanıdıkları dünyanın bir sonunun olduğunu itiraf etmeye yanaşmazlar: bu, yukarıdaki 56. ayette sözü edilen “küstahça kendini beğenmişliğin” başka bir yüzüdür.
43 Karş. 2:186.
44 Bkz. 27:86, not 77.
45 Zımnen, “Ey bu hakikati inkar eden sizler!” Tu’fekûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi hususunda bkz. 5:75'in son cümlesi ile ilgili not 90.
46 Bkz. sure 29, not 45.
47 Yani, insan hayatının zaruretleri ile uyumlu olarak. Bkz. aynı zamanda 7:11'in ilk cümlesi ile ilgili not 9.
48 Bkz. 23:12, not 4.
49 Yahut: “[yalnız O'na] malum olan zamana” -karş. 6:2 ve ilgili not 2.
50 Lafzen, “nasıl yüz çeviriyorlar/uzaklaşıyorlar” -yani, hakikatten: bu örnekte, Allah'ın kudretinin ve yaratıcı gücünün gözlenebilir bütün kanıtlarından.
51 Kur’an'ın çok sık işaret ettiği gibi, bütün ilahî vahiylerde ortaya konulan temel hakikatler aynı olduğundan, onların en sonuncusunun inkarı, daha öncekilerin tümünün de inkarı anlamına gelir.
52 “Zincirler” ve “halkalar” temsîlinin bir açıklaması için bkz. 13:5, not 13, 34:33'ün son cümlesi ile ilgili not 44, ve 36:8, not 6 ve 7.
53 Mücâhid (Taberî'de zikredildiğine göre) yuscerûn fiilini böyle açıklamaktadır. Hâmîm'in “yakıcı ümitsizlik” olarak çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.
54 Lafzen, “Biz önceden hiçbir [gerçek] şeye yalvarmış değildik”: böylece, hayatta kutsadıkları bütün hayalî güçlerin ve değerlerin -insanın sözde kendi kendine yeterliğine ve büyüklüğüne inanmak da dahil- boşluğunu gecikmeli olarak anlamışlardır.
55 Yani, apaçık bir gerçek olan Allah'ın varlığı ve benzersizliği ve insanın O'na kesin ba-ğ/ım/lılığa hakikatini kabul etmeye yanaşmamalarının sonucu olarak aptalca fantezilerin ve yanılsamaların ardından gitmelerine izin vermek suretiyle (bkz. 14:4, not 4).
56 Bkz. 10:46'daki hemen hemen aynı mahiyetteki pasaj ve ilgili notlar 66 ve 67.
57 Yani, Kur’an'da.
58 Bkz. 6:109 -“Mucizeler yalnız Allah'ın elindedir” -ve ilgili not 94. Her iki pasaj da (6:109 ve yukarıdaki ayet) Muhammed (s)'in düşmanlarının, Kur’an'ın ilahî kaynağının isbatı için bir mucize gösterilmesi şeklindeki saçma talepleriyle ilgilidir -bundan çıkan ders şudur: hakikati inkar edenleri genelde “mucize” olarak bilinen araçlar yoluyla ikna etmek, Allah'ın istediği şey değildir.
59 Lafzen, “Allah'ın emri geldiği zaman”; yani ister bu dünyada, isterse Hesap Günü'nde: yukarıdaki 77. ayette sözü edilen intikama bir atıf.
60 Yani, bu örnekte ilahî vahyi. Mubtilûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 29:48'in son cümlesi ile ilgili not 47.
61 Yani, insanın geçinmesi için gerekli araçları harikulade bir şekilde sağlamak ve insanı bu kadar çok sayıdaki tabii fenomeni verimli bir şekilde kullanabilmesine imkan veren bir yaratıcı zeka melekesi ile donatmak suretiyle. (Bu pasaj, “mucizeler yalnız Allah'ın elindedir” mealindeki 78. ayette işaret edilen gerçek ile bağlantılıdır: bkz. not 58.)
62 “Başka faydalar”, mahiyet olarak, hem somut hem de soyut faydaları kapsar: yün ve deri vb. gibi somut faydalar ve güzellik gibi (karş. 16:6-8 ve 38:31-33'de anlatılan, Hz. Süleyman'ın Allah'ın yarattığı atların güzelliğine duyduğu hayranlık) veya Ashâb-ı Kehf kıssasında (18:18 ve 22) sembolize edilen insan ile köpeğin sürekli arkadaşlığı gibi soyut faydalar.
63 Lafzen, “göğüslerinizdeki [yahut “kalplerinizdeki”] bir ihtiyacı”: yani, gerçek bir ihtiyacı.
64 Yani onlar, tecrübeye ve gözleme veya tahmine ve çıkarıma dayanarak elde ettikleri veya devraldıkları bilgiden hoşnuttular; ve insanın “kendi kendine yeterli” olduğu ve bu nedenle beşerî kavrayışın ötesindeki bir Güc'ün rehberliğine muhtaç olmadığı şeklindeki küstahça inançları sonucu, peygamberlerin sunduğu her türlü etik ve manevî hakikati inkar ettiler.
65 Yani, Allah'ın varlığı ve kaçınılmaz yargısı inancı: bkz. 6:10 ve ilgili not 9.
66 Yani, bütün manevî/ahlakî değerleri ısrarla reddetmelerinin sonucu olarak toplumlarının ve uygarlıklarının ilahî irade eseri bir felaket (catastrophic) ile çökmesini.
67 Bu, onların geçmişte insanın sahip olduğunu farzettikleri “sınırsız imkanlar”a inançlarını ve insanın bir gün “tabiatın efendisi” olmayı başaracağı şeklindeki saplantılarını kapsar.
68 Çünkü ilkin, bu gecikmiş inanç artık vuku bulmuş olan bir realiteyi değiştiremeyecektir; ikinci olarak, serbest bir seçimin ürünü olmaması ve daha çok, değiştirilemez bir felaketin şoku tarafından dayatılmış olması sebebiyle onların manevî gelişmesine bir katkıda bulunmayacaktır.
69 “Allah'ın yolu yöntemi” (sünnetullâh), Yaratıcı'nın koyduğu/oluşturduğu tabii kanunların tümünü ifade eden bir Kur’ânî terimdir: bu örnekte, gerçek bir iç aydınlanmadan doğmadıkça inancın manevî bir değer taşımayacağı şeklindeki kuralı gösterir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)