15 Mayıs 2007 Salı

HUD SÜRESİ(Elmalılı Hamdi YAZIR)

Elif-Lâm- Ra, (bunun anlamı için Yunus Sûresi'nin baş tarafına bakınız.) Bir kitap ki, âyetleri muhkem kılınmış, ihkam edilmiştir. Muhkem, yani her bakımdan boşluktan uzak, bozulmak ihtimali olmayan, gayet sağlam ve muntazam veya hakîm, yani yüce hikmetleri içeren, hikmet nizamı ile düzenlenmiş, sonra tafsil de olunmuştur.

Tafsil: Aslında bir şeyi fasıl fasıl bölmek, belli ve farklı bölümlere ayırmak demektir. Bu mânâda, mesela, bir inci dizisine ara ara, yer yer iri daneler geçirildiği, veya bir tesbih dizisinin taneleri aradaki imamelerle ayrıldığı gibi diziye fasıla geçirmek anlamına gelir, denilir ki, "yani, içine fasıla yerleştirdi," demek olur. Ve bir şeyi beyan eylemek açıklamak anlamına gelir: denilir ki, "açıkladı" demek olur. Kamus Şarihi der ki, "İcmal karşıtı olarak tafsil bu kökten gelmektedir. Zira asıl tafsil, bir şeyi, belli ve belirgin özelliklerine ayırmak demektir. Bunun gereği de uzatmak ve çoğaltmaktır. Bundan dolayı, tafsil, özet söylenen bir sözü çoğ a ltarak açıklamak anlamına kullanılmıştır. Kur'ân'ın tafsilatlı, yani, mufassal olması da birçok vecihler iledir: Bir kerre âyetleri nesrin seci'inden, şiirin kâfiyesinden bambaşka bir güzellik sergileyen fasılalar ile birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca sûre s ûre bölümlere ayrılmıştır. Nitekim âyetleri kısa kısa olan sûrelere bu mânâ ile "Mufassal" denilir ki, fasılaları çok demektir. Ancak bu anlamda fasıla her âyetin sonunda mevcut olduğu ve muhkem olan âyetleri de ilgilendirdiği için burada 'deki tafsild e n murad, daha aşağı mertebede bir fasıl ve fasıla ile başka bir anlamda olması

gerekir. Onun için tefsir alimleri başlıca şu anlamları tercih etmişlerdir:

1- Kur'ân'ın kelimeleri muhkem bir nazımla dizilip fasılalar ile âyet âyet ayrıldığı gibi, âyetleri de yer yer tevhid delilleri, peygamberlik delilleri, ahkam, öğüt, kıssa, emsal ve ahbar gibi metalib ve çeşitli faydaları olan kısımlardan dikkat çekici fasılalarla ayırd edilip fasıl fasıl, bölüm bölüm kılınmış, ince ilişkiler ve hoş geçişler ile k o nudan konuya, kıssadan kıssaya geçen bir sanatlı üslup üzerine kurulmuş ve bu arada bazan terkibi, bazan da tercii andıran, bir cihetten fasıl, diğer cihetten vasıl, bir bakıma bir mukaddime, bir bakıma bir hatime gibi bend âyetleriyle bezenmiş ve düzenle n miş ve bu minval üzere sûre sûre bölünmüş ve birçok mesele ve kıssalar çeşitli yerlere ve sûrelere serpiştirilerek, tevhid inancı, uluhiyet ve ubudiyet konuları üzerinde çeşitli ve değişik açılardan ilişkiler söz konusu edilmiştir. Böylesine ayrıntılı ve g eniş serpiştirmelere rağmen gerek ayrıntılar, gerek ana konu sapasağlam ve muhkem olarak kalmıştır. Onun muhkemliğine ve metanetine asla halel gelmemiştir. Ki, bu anlamda tafsil, inci dizisine fasıla geçirmek anlamından alınmıştır.

2- Beyan mânâsınadır. Çünkü Kur'ân âyetlerinde insanların geçim çabaları ve gelecekleri için muhtaç oldukları ve olabilecekleri şeyler hem asılları, hem de ayrıntıları ile beyan olunmuştur. Bu beyanın hayat gibi, yaratılıştan gelen doğal gelişme ile icmalden tafsile, tafsil d en telhise doğru giden akışı hakkında Fatiha Sûresi'nde biraz açıklama yapılmıştı, (oraya bakınız.)

3- Kur'ân âyetleri değişik suretle nazil olmuştur. Velhasıl bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri bir bakıma muhkem, bir bakıma mufassaldır. Ne ihkamı tafsilini engeller, ne de tafsili muhkemliğini ihlal eder.

Bir hakim-i habir tarafından yani, bu öyle bir kitaptır ki, ilim ve hikmette eşi, benzeri olmayan, olma imkân ve ihtimali de bulunmayan Hak Teâlâ tarafındandır. O'nun hikmetiyle ihkam edilmiş, O'nun bilgisiyle tafsil olunmuştur. Kur'ân'ın nazmı Allah tarafından böyle icazkâr bir hikmetli yapıya kavuşturulmuş, muhkem ve mufassal kılınmış, özene bezene işlenip gönderilmiştir.

2- Şunun için ki: Allah'dan başkasına ibadet etmeyesiniz, O'ndan başkasını mabud tanımayasınız diye Hiç şüphesiz ben size O'nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim,

3- ayrıca Rabbinize istiğfar eyleyesiniz diye. O'nun mağfiretini isteyiniz ki, Rabbiniz Allah Teâlâ, günahlarınızı bağışlasın, ayıplarınızı örtsün. Biraz ileride "Ancak iman edip iyi ameller işleyenler başkadır, onlara mağfiret ve büyük ecir vardır." (Hûd 11/11) buyurulmasından

da anlaşılır ki, bu mağfiret dileme ve bağışlanma isteme işi, iman ve amel-i salih ile olacaktır. Onun için kuru bir istekle kalmayıp sonra da O'na tevbe ediniz. Sizi O'ndan çevirmiş ve uzaklaştırmış olan günahlarınıza pişmanlık duyup O'na tam bir samimiyetle yöneliniz, O'na dönünüz. Çünkü hak yolundan yüz çevirmiş olanlar, yine hak yoluna dönmedikçe muradlarına eremez l er. O'nun bağışlanma isteğine de tevbe ile birlikte tevessül etmek, tevbe ile varmak lazımdır. Ki, sizi bir ecel-i müsemmaya kadar güzel bir temettü ile faydalandırsın. Yani, belli bir zamana kadar, takdir edilmiş olan ömürlerinizin sonuna, eceliniz ge l inceye kadar güzel güzel yaşamanızı sağlasın, sizi güven ve huzur içinde yaşatsın, hayattan faydalandırsın. Yani şirk ve isyanda, taşkınlıkta ısrar hayattan güzel güzel yararlanmaya engel olan şeylerdir. Şirk ve günahta ısrar, edenlerden bir kısmının ha y attan faydalanmaları söz konusu olsa da, aslında bu güzel ve hakiki bir faydalanma sayılmaz. İsyan ve günah ehlinin hayatı hiçbir zaman "hayat-ı tayyibe" olmaz. İsyanda direnen günahkârlar, dünya nimetleri içinde yüzseler bile kalb huzurundan, gönül rahat l ığından mahrum kalırlar ve durumları daima tehlikelidir. İman ve amel-i salih ehli olanlar, ne kadar sıkıntı çekseler, ne kadar iptilalara uğrasalar yine de gönülleri huzur içindedir. Bundan dolayıdır ki, bir isyankâr, tevbeye muvaffak olduğu zaman vicda n ı büyük bir huzura kavuşur, sevinçle dolar. Mesela, bir sarhoş içkiden tevbakâr olup kurtulsa, yeniden hayata gelmiş gibi neşe bulur. Fert açısından böyle olduğu gibi, cemiyet açısından da mesele daha büyük ve önemli boyutlara sahiptir. Bir kişinin, ilâh î emre isyan edip elde edeceği herhangi bir dünya menfaatı, toplum için bir zarar demektir. Toplumun zararı ise haddi zatında o isyankârın da zararını içermektedir. Ki, tevbe ve istiğfar etmeyip, günahta ısrar ettiği takdirde o, bu zararı bugün duymazsa bi l e yarın mutlaka duyar. Halbuki her tevbe eden fert ile toplum, bir işe yarar kişi kazanmış olur. Böylece hayattan güzel faydalanma yolunda bir adım daha atılmış olur. İşte "sizi güzel güzel faydalandırır." şeklinde "hasen=güzel" yaşamaya dikkat çekilmesi bu gibi inceliklerden dolayıdır. Dahası var:

Ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Yani, taat ve amelde daha ziyadesini yapan, veya mükellef olduğundan fazlasıyla, mesela nafile ibadetlerle Allah'a yakınlaşmaya çalışan veya vazifesinden fazla çaba ve gayret gösterip "İnsanların hayırlısı insanlara faydası dokunandır." hadisi şerifi gereğince Allah için insanların menfaatına hizmet eden fazıl ve fazilet sahiplerinin hepsine kendi Rabbani fazlından

fazlasıyla mükafatını versin. Görülüyor ki, burada "belli bir ecele kadar" kaydı yoktur. Cümlenin böylece herhangi bir kayıttan uzak tutuluşu ise ahirette veya hem dünyada, hem ahirette anlamlarını içine almaktadır. Binaenaleyh bu durumda birçok fazilet ehlinin dünyada mükafat görm e meleri ile ilgili bir soruya da yer kalmaz. Bununla beraber bu ifade şunu da hatıra getiriyor ki, küfür ve isyan ile fazilet birleşemeyeceği gibi, isyankâr bir toplum içinde de fazilet takdir edilemez; bu yüzden de fazilet sahibi kimseler harcanır gider. İstiğfar ve tevbe ise günahtan iğrenmeyi gerektirdiği gibi faziletin gelişmesini de gerektirir. Tevbekâr olanlar çoğaldıkça fazilete karşı ilgi ve temayül artar, fazilet sahipleri kendi derecelerine göre takdir edilmiş, ve faziletli olmanın bir anlamda karşılığını görmüş olurlar. Çünkü fazilet ehlinin en büyük arzusu, hakkın rızası ve halk arasında fazilet duygu ve sevgisinin gelişip yayılmasıdır. Bunun böyle olduğu düşünülünce, çevrede iyilik ve faziletin revaç bulduğunu görmek bütün fazilet ehli için düny a da en büyük zevk ve mükafat demek olduğu muhakkaktır, ancak onların asıl mükafatları ise ahiretteki mükafat olduğu derhal anlaşılır.

İşin müjde tarafı böyledir. İnzar, yani uyarı tarafına gelince:

Ve eğer yüz çevirirseniz, yani şu emrolunan tevhid, istiğfar ve tevbeden dönerseniz. Muhakkak ki, ben bir peygamber olarak sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum, yani başınıza gelecek azaptan dolayı size acıyorum. Ki, o büyük gün kıyamettir.

4-Zira nihayet dönüşünüz ancak Allah'adır. Siz isteseniz de, istemeseniz de, tevbe etseniz de, etmeseniz de akıbet ölümden sonra dönüp varacağınız, ba's olunup huzurunda toplanacağınız son merci, başkası değil, sadece ve sadece Allah'dır. O da herşeye kadirdir." Şu halde O'nun huzuruna imansı z, tevbesiz varmak ne korkunç bir şeydir.

5- Evet amma, muhakkak ki, onlar göğüslerini bükerler ondan gizlenmeleri için. Bizim dilimizde "göğüs bükmek" şeklinde bir deyim bilinen bir şey değildir. Fakat bilinmektedir ki, kalabalık bir mecliste başkalarından gizli birşeyler yapmak isteyen bir kimse göğsünü öne doğru eğer veya yan tarafa çevirir veya sırtını döner. Aynı şekilde gocunduğu bir kimseye rastgeldiği zaman yüzünü gizlemek isteyen de bunu yapar. Rivayet olunduğuna göre, Mekkeli müşri k lerden bir kısımları, Resulullah geçerken böyle göğsünü büker, sırtını döner, elbiselerini başlarına çeker de bürünürlerdi. Allah'ın Resulünden böyle gizlenmekten maksatları da Allah kelâmını

işitmekten kaçınmak, bu da bir anlamda Allah'dan gizlenmeye çalışmak demek olduğu için burada buna işaret olunmakta, kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinden kinaye olarak bu deyim kullanılmaktadır. Yani, "göğüs bükmek" mecaz ve kinaye olarak, Allah'dan gizlenmek, O'ndan yan çizip kaçınmak anlamına gelmektedir. Ayrıca " g öğüs bükmek" deyimi, kalb çarpıklığından, dıştan iyi görünüp, dost görünüp içten içe münafıklık etmek mânâsından da kinaye olabilir. Nitekim yine rivayet olunduğuna göre; müşriklerden bir kısmı, "Kapılarımızı kilitler, perdelerimizi indirir, örtülerimize bürünür de sinelerimizi Muhammed'e kin ve düşmanlık üzere dürer bükersek o bizi nasıl tanıyabilecek" demişlerdi. Ki, bu tabirlerin hepsi kalblerindeki kin ve düşmanlığı son derece gizlemekten kinayedir. Bu mânâyı şu da teyid eder ki, Abdullah b. Abbas'ta n gelen bir rivayete göre, bu âyet, Ahnes b. Şurayk sebebi ile nazil olmuştur. Bu Ahnes çok tatlı dilli, güzel söz söyleyen bir adamdı. Resulullah'a sevgi ve muhabbet gösterir, kalbinde de zıddını gizlermiş.

Evet amma onlar örtülerine bürünürler ken, yani sadece göğüslerini büktükleri zaman değil, bütün bütün gizlenmek için örtülerine büründükleri zaman bile ne sır saklar, neyi açığa vururlarsa Allah hepsini bilir. Çünkü O, hiç şüphesiz zatussüduru bilir. Sinelerde gizli olanı veya sinel e rin sahibi olan nefislerin zatını, özünü bilir.

Meâl-i Şerifi

6- Yeryüzünde rızkı Allah'a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. O, onların karar kıldıkları yerleri de, emaneten durdukları yerleri de bilir. Onların hepsi apaçık bir kitaptadır.

7- O, öyle bir Allah'dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara "öldükten sonra tekrar dirileceksiniz" dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: " Bu apaçık bir sihirden b a şka birşey değildir." diyecekler.

8- Ve eğer bunlardan bir kısmının göreceği azabı belli bir süreye kadar erteleyecek olursak, o zaman da "onu engelleyen nedir ki?" diyecekler. İyi bilin ki, o azap onlara geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve o alay ettikleri şey kendilerini kuşatmış olacaktır.

6- Yeryüzünde hiçbir dâbbe, yani deprenip duran hiçbir canlı yoktur ki, kesinlikle onun rızkı Allah'a ait olmasın. Burada "yerde" ifadesi tahsis için değildir, "dâbbe" yalnızca dört ayaklı canlılar zannedilmesin diye bütün canlılara ait bir genelleme yapmak içindir ki, insan da bunlar arasındadır. Yani, gerek insan, gerek diğer canlıların rızkı, kuvveti, gıdası ve beslenmesi, yaşamak için gerekli olan bütün şartlar ve sebepler Allah ' a aittir, O'ndandır. Tabii veya iradi olarak o canlının o rızka kavuşması Allah'ın yükümlülüğü altındadır. Gerçi yaşatmak istemediği vakit, rızkını kesiverir ve O kesince kimsenin vermesine imkân ve ihtimal yoktur. Fakat yaşatmak istediği sürece de bütü n âlem onu önlemeye ve engellemeye çalışsa yine de göndereceği rızkı gönderir. Ve herbirinin müstekarrını ve

müstevdaını bilir. Karar ettiği yeri de bilir, emaneten bulunduğu yeri de bilir. Durduğu, oturduğu yeri de bilir, gezdiği dolaştığı yeri de bilir. Sulbü de, rahimi de bilir. Yattığı yeri de bilir, öleceği yeri de bilir, veya öleceği vakti de bilir. Bütün bunları bilir ve ona göre rızkını verir. Hepsi bir kitab-ı mübindedir. Bütün o kımıldayan canlılar, rızıkları, müstekarları ve müstevda'ları t akdir olunup, levh-i mahfuza yazılmış, Allah'ın bilgisinden yaratılış alanına çıkarılmıştır ki, bu kitabı görebilen melekler oradaki yazıyı açıktan okur ve anlarlar. İşte Allah'ın ilim ve kudreti böyle geniş ve fazl-u keremi ile rablığı böyle kapsamlıdır. Şu halde insan rızkını Allah'dan istemeli ve rızık için değil, Allah için çalışmalıdır. Rızık meselesi o kadar endişe edilecek bir şey değildir. Allah'dan başkasından rızık beklemek boşunadır.

7- O, öyle bir yaratıcıdır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. (Bu konu için A'raf Sûresi 7/54. âyetin tefsirine bkz.) Ve O'nun Arşı su üzerinde idi. "Asam tafsiri"nde "arşın su üzerinde olması göğün yer üzerinde olması kabilindendir, bitişik anlamına değildir" denilmiş. Galiba âlemde mevcut olan suyu n arşın altındaki bütün kâinatı doldurabilecek kadar çok olmadığı düşünülmüş ve bundan kâinattaki boşluğun boyutlarına istidlal edilmiştir. Fakat diğer taraftan "arş suyun sırtı üzerinde idi" diye de eser varid olmuş bulunduğundan Keşşaf ve izleyicileri if a denin her iki anlama gelme ihtimalini göstererek "Arş ile su arasında hiçbir mahluk, hiçbir şey yoktu" diye tefsir etmişlerdi ki, bu mânâ aralarının açık olup olmamasından daha geniş kapsamlıdır. Göklerin ve yerin yaratıldığı günlerde, arşın altında sudan başka şeyler de yaratılmış bulunacağı için arşın ve suyun yaratılması, göklerin ve yerin yaratılmasından önce olduğu söylenmiş ve bu görüş birçoklarınca daha yerinde görülmüştür. Oysa âyetteki ifadeye göre bu ihtimal dahilinde olsa da o kadar açık ve y e rinde değildir. Belki aksi doğrudur. Bir de bunlar arşın herşeyi kaplayan bir cisim olması anlamıyla ilgilidir. Fakat Ebu Müslim İsfehani, burada kelimesini masdar olmak üzere bina etmek mânâsına hamlederek "Onun binası, yapısı su üzerine kurulmuş i di" diye te'vil eylemiştir ki, Allah'ın gökleri ve yeri binası su üzerine vaki oldu, demektir. Bu da göklerle yerin yaratılışına yakın olmuş olur. Bu bakımdan bu tevil ifadenin dış görünüşüne uygun düşüyor ise de "arş" ismine göre biraz uzak kalıyor. (Arş ve kürsî hakkında Bakara Sûresi (âyet 255) ve A'râf Sûresi (âyet 54)'e bakınız.) Acizane kendi anlayışıma göre "O'nun Arşı su üzerinde idi." ifadesini "Sonra O, arş üzerine istiva etti." (A'râf 7/54) âyetiyle karşılaştırarak ele almak gerekir. He r ikisinde de arş, saltanat tahtı anlamından

alınmış hükümdarlık ve saltanattan kinayedir. Allah'ın arşı demek, O'nun hükümranlığı ve saltanatı, hakimiyet ve iktidarı demektir. Şu halde arşın su üzerinde olması mekana ve cisme bağlı bir anlam ile değildir. Ve "Sonra O, arş üzerine istiva etti." karşılığında "arşın su üzerinde olması" da söz konusu istivaya karşılık olarak bir başka açıdan ifadedir. Nitekim bu saltanatın cereyanı mânâsını Fahreddin Razi, Fatiha Sûresi'nin tefsirinde dile getirmiştir. Âyet t e göklerin ve yerin yaratılmasından maksat, yücelikleriyle ve aşağılık yanlarıyla bütün âlem olması zahirdir. "Arz" altımızdaki yerin kara parçaları ve denizleriyle bütününe şamil olduğu gibi, "semavat" da yerin üstünde bulunan irili ufaklı gökcisiml e ri ve üzerlerindeki her şeyin hepsine şamildir. Buradaki konu da "ilk yaratılış" meselesidir. İlk yaratılış olayından önce ise "Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu". Bundan dolayı "O'nun arşı su üstündeydi." ifadesine bakarak arşın yaratı l masının âlemin yaratılmasının dışında ve ondan önce olduğu ihtimali yoktur. Âyette açıkça görülen de bunun âlemin yaratılması günleri demek olan altı gün sırasında yaratılmış olmasıdır ki, daha sonra "arş üzerine istiva etmiş." olabilsin. A'râf sûresi n de de açıklamaya çalıştığımız üzere, ilk yaratılış olayında altı gün, hiçbir şekilde tabiatın tekdüzelik ilkesiyle ilgili olmayan çeşitli yaratılış şekillerinin ilk ve değişken anlarını, aşamalarını ifade ettiği için, o vakitlere göre, ilâhî kudret ve sa l tanatın cereyan şeklinde bugün için "sünnetullah, âdetullah" dediğimiz tekdüzelik ve sürgit olarak periyodik akışlar şeklindeki tabiat kanunlarının hiçbirinden söz edilemez. Çünkü o ilk yaratılış günleri, daha önce hiçbir benzeri olmayan mutlak anlamd a yoktan var ediş aşamalarından ibarettir. Her birinde ilâhî hüküm ve kudret yeniden yeniye bir ibda ile tecelli eylemekteydi. O günlerde tabiat kanunları dediğimiz şeyler de hep harika, hep mucize dediğimiz eşsiz, benzersiz oluşumlar vardı. İlke veya kan u n dediğimiz kuralların hepsi ancak uzun süreli tekrarlar sonucunda bilim açısından "ilke" adını alırlar. Bunlarda düzenli tekerrür yoksa "kanun", yada "ilke" adını alamazlar. İşte tabiat olaylarındaki tekdüzelik ve tekrarlanma konusu, ancak ilk yaratılışt a n sonra ve ondan itibaren söz konusu edilebilir. Levh ve kalem yaratılmadan kitab-ı mübindeki yazılar yazılmış olmaz. İnsan yaratılmadan insan tabiatından söz edilemez. İşte bütün bunlardan dolayı "arş su üzerinde idi" demek, "Göklerin ve yerin ilk yaratılış günleri demek olan o sıralarda ilâhî saltanat âdetsiz cereyan ediyordu." demektir. zira diğer âyetlerde de varid olduğu üzere "sonra arş üzerine

istiva etti." bundan sonra düzenli tecellilerle saltanatını sürdürdü. Yani Allah'ın yaratılışla ilgili kanun ve kuralları ancak yaratılıştan sonra açığa çıktı. Gerçi ilk yaratılış olayından sonra da her zaman için ilâhî kudreti gösteren, kural dışı ve mucize olaylar yine mevcuttur. Fakat bununla, henüz hiç bir tabiat kanununun bulunmadığı durumlar arasınd a büyük fark vardır. İlk yaratılış sırasında âlem (cosmos) sırf bir tufan halinde idi, denilebilir. Bu sebeple "Arşı su üstündeydi." ifadesinin sözlük anlamı değil, kinaye yoluyla ifade etmek istediği mecaz anlamı alınmalıdır. Bunu böyle anlamanın "S o nra arş üzerine istiva etti." ifadesindeki karşılığıyla birlikte bütün yönlerden uyum sağladığı ortaya çıktıktan sonra şunları da kaydedelim:

Evvela gaflet edilmemeli ki, bu saltanat cereyanı, kinaye olarak suyun özelliğinden çıkan bir anlamdır ve onun gerektirdiği bir mülahaza şeklidir. Bunun doğrudan doğruya suyun akışı ile ilgisi yoktur. Bundan dolayı olsa gerek ki, eserde yani "suyun sırtı üzerinde"(2) tabiri varid olmuş ve böylece kinaye anlamına yardımcı olan bir kaynak gösterilmiştir. Öbür a ç ıdan da yine bunun hakikat anlamına olmadığını göstermek faydalı olacaktır:

Ayrıca bilinen bir husustur ki, kinayeler, gerekli olan düz ve doğrudan mânânın anlaşılmasına engel değilse de onun mutlaka söylendiği gibi olması da şart değildir. Bundan dolayı ilk yaratılış sırasında suyun bilfiil mevcut olması gerekmez. Fakat bu saltanat cereyanı, çeşitli ve değişken anlamına gelebilecek şeylerden, mesela rüzgardan kinaye yapılmayıp da özellikle suyun seçilmiş olmasında elbette suyun önemine işaret eden bi r incelik ve faydalarını düşünmeye yönelik bir nükte bulunmaktadır. Bunu her zaman için hesaba katmak gerekir. Biz bunda "Biz her canlı şeyi sudan yarattık.." (Enbiya, 21/30) ifadesinin altında yatan mânâya bir işaret buluyoruz. Bazı hadislerden ve eser d en anlaşıldığına göre, ilk yaratılışın altıncı günü, yani son aşaması canlıların yaratıldığı devirdir ki, Âdem aleyhisselam bunun ikindi vaktinde, yani sonuna doğru yaratılmıştır. Demek ki, o gün ilâhî saltanat su üzerindeydi ve hayatı yaratma olayı üzer i nde cereyan ediyordu. Ve bu cereyanın tecelli ettiği yer de su idi. Bakınız bu nükteyi şu ta'lil ve hikmet ne güzel destekliyor ve açıklıyor.

Bu yaratma şunun içindir ki, bakalım hanginiz en güzel amel yapacaksınız, sizi imtihan etsin diye. İşte o yaratma veya arşın cereyanı olayının başlıca hedefi ve hikmeti, sonunda sizin yaratılmanız ve yeryüzünde yaşamanızdır. Bu dünyanın size sorumluluk ve görev yeri yapılmasıdır ki, burada bakalım en güzel ameli hanginiz yapacaksınız? Sizi buradaki ha y atınızdan imtihana çekip daha sonra size ona göre muamele edilmek içindir.

"Arşın su üzerinde" olmasını göklerin ve yerin yaratılmasından önce olan bir olay şeklinde gören tefsir bilginleri, işbu 'deki "lâm"ın yani yaratmak fiiline müteallik olduğunu söylüyorlar. O zaman bütün göklerin ve yerin yaratılması, insanın yaratılması ve imtihana çekilmesi hikmeti ve sonucu ile ilişkili olur. Ancak izah ettiğimiz mânâ ve nükteye göre bu "lâm"ın fiiline müteallik olması daha yakın ve daha münasip olur. ( Yunus Sûresi'nde 14. âyetin tefsirine bakınız.)

Bu konuda Hz. Peygamber'den şöyle bir tefsir rivayet edilmektedir "Sizi imtihana çekmek için ki, hanginiz akılca en güzel, Allah'ın haram kıldığı şeylerden sakınmada en müttaki, O'nun taatine koşmakta en hızlı olacak?". Görülüyor ki, bunda en güzel amel tarif ve tefsir buyurulmuştur. Bunun da birinci şartının güzel akıl, yani iyiyi kötüyü birbirinden ayıran, hayrı şerri seçen akıl olduğu anlatılmıştır. Şu halde akıl, yiyeceği rızkı değil yaratılışın esas hikmeti olan en güzel amelin hangisi olduğunu düşünmeli ve onu yapmaya çalışmalıdır. Allah Teâlâ'nın rızasına uygun en güzel ameli yapsın ki, kendini kurtarabilsin.

Bununla beraber yemin olsun ki, sen onlara "siz öldükten sonra muhakkak yen iden ba'solunacaksınız." dersen, burada belağatlı bir icaz vardır. Uzun uzun anlatılacak bir söz kısaca anlatılmıştır: Yani sorumluluk ve imtihanın gereği, bu dünyanın sonunda bir ahiret olması ve insanların burada yaptıklarından orada Allah huzurunda h e sap vermeleri, amellerinin iyiliğine ve kötülüğüne göre sevap veya ceza ile karşılık görmeleridir. Hiç şüphesiz insanlar öldükten sonra tekrar ba'solunacaklardır. Bununla beraber ey Allah'ın Resulü, emin ol ki, sen insanlara bunu tebliğ edip, "Siz ister g ü zel amel yapın, ister çirkin işler işleyin, her hal ü kârda öldükten sonra dirilecek, yani ba'solunacaksınız." dedin mi, o kâfirler, akıl ve iradelerini imansızlıkla örtbas etmiş olanlar, elbette ve elbette diyecekler ki

... açık bir büyüden başka bir şey değildir, yani bu söz düpedüz adam aldatmaktan, göz boyamaktan ibarettir, diyecekler. Ahiret, öldükten sonra dirilmek, sorumluluk, din sözünü veya bunlar gibi iman konularını anlatan Kur'ân-ı Kerîm'i, cahil halkı aldatmak, onları dünya zevklerinden v e hürriyetlerden yoksun bırakmak suretiyle üzerlerinde baskı kurmak için uydurulmuş bir hile, bir oyun ve bir büyü, hem de apaçık bir büyü sayacaklar, "Hiç ölen dirilir mi! ÉÊ}Bu da artık açıktan açığa hurafe değil mi?" deyip gavurluk edecekler, ki bunların hepsine azap vaad olunmuştur.

8- Ve eğer bunlardan sayılı (yani sayısı belli olan az bir kısmına, yahut belli) bir süreye kadar azabı ertelersek, o zaman da kesinlikle: "Onu ne durduruyor?" diyecekler. Yani "Allah kâfirlere azap edecekmiş de peki şu birkaç azılı kâfire ne diye azap etmiyor?" diyecekler. Azap etmediğine göre, "Eğer siz tevbeden yüz çevirirseniz sizin için o büyük günün azabından korkarım." gibi tehditler demek ki, boş şeylermiş, diyerek ve zaman zaman da alay ederek o azabın a cele olmasını istiyecekler. İyi bil ki, o azap onlara geleceği gün, geri çevrilecek değildir, gelip çattıktan sonra onlardan uzaklaştırılacak değildir. Ve alay edip durdukları o şey kendilerini kuşatmış olacaktır.

Meâl-i Şerifi

9- Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.

10- Ve şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra bir nimet tattırırsak, "Artık benden bütün kötülükler silinip gitti." der, mutlaka böbürlenir ve şımarır.

11- Ancak (her iki halde de) sabır gösterip iyi ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

12- (Ey Resulüm!) Şimdi belki sen, "Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gezip dolaşsa ya!" diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terkedecek olursun ve bundan dolayı da göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.

13- Yoksa "onu kendi uydurdu" mu diyorlar? O halde sen de onlara de ki: "Haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin. Allah'dan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. Eğer doğru söylüyorsanız" (bunu yaparsınız).

14- Yok eğer bunun üzerine size cevap vermedilerse, artık bilin ki, bu Kur'ân ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka ilâh yoktur. Artık müslüman oluyorsunuz, değil mi?

15- Her kim dünya hayatını ve güzelliklerini isterse biz onlara amellerinin karşılığını orada tamamen öderiz. Bu hususta kendilerine bir densizlik yapılmaz.

16- Fakat onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşuna gitmiştir. Zaten bütün yaptıkları da batıldır.

17- O dünyayı isteyenler, hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan kimse gibi midir? O belgeyi yine Allah'dan gelen bir şahid olarak Kur'ân izliyor, ondan önce de bir rehber ve rahmet olan kitap, Musa'nın kitabı yine onu destekliyor. Böyle olanlar Kur'ân'a inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona v a ad edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bu Kur'ân'dan şüphe içinde olma. Kesinlikle o haktır, Rabbindendir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

18- Üstelik bir yalanı Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzuruna arzolunacaklar, şahitler de şöyle diyecekler: "İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir". İyi bilin ki: Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.

19- Onlar ki, Allah yolundan döndürmeye çalışırlar ve o yolu eğri büğrü yapmak isterler. Üstelik onlar, evet onlar ahirete de inanmazlar.

20- Onlar yeryüzünde (herkesi) yıldıracak değillerdir. Kendilerini koruyacak Allah'dan başka kimseleri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Üstelik onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı.

21- Onlar kendilerine yazık etmiş olan kimselerdir. O iftira edip uydurdukları da kendilerinden yüz çevirip gitmişlerdir.

22- Kesinlikle bunlar ahirette de en ziyade hüsrana uğrayacak olanlardır.

23. Fakat iman edip salih a mel işleyenler ve Rablerine karşı edepli olanlar, güvenen ve itaat edenler var ya, işte bunlar da cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalırlar.

24. Bu iki ayrı grubun meseli, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç eşit olabilirler mi? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

9- Gerçekten Biz, insana (yani en iyi işi ortaya koymak için imtihan vermek üzere yaratılmış olan insan cinsinden herhangi birine) tarafımızdan bir nimet, bir rahmet tattırır da sonra onu ondan çekip alırsak şüphe yok ki, o insan ümitsizliğe düşer ve nankörlük eder. Gelecek hakkında bütün ümidini yitirir. "Allah yine verir." demez. Geçmişi de hemen unutur. "Bugün vermediyse dün vermişti." deyip şükretmez. Büsbütün nankör biri oluverir. Daha önce verilmiş olan nime t lerin hepsini toptan inkâr etmeye varıncaya kadar ileri gider. Günaha girer, tevbe ve istiğfar etmek hatırına gelmez.

10- Ve şayet ona dokunmuş olan bir sıkıntıdan sonra ona hoş bir nimet tattırıverirsek, mesela hasta iken iyileşir, fakir iken zenginleşiverir, zayıf iken güçlenir, vazifeden azledilmiş iken yeniden önemli bir göreve atanırsa Kesinlikle şunu der: "Bütün o kötülükler benden uzaklaşıp gitti". Bir daha başına hiç sıkıntı gelmeyecek zanneder. Artık o ferih ve fahurdur. Sevinçlidi r ve şımarır. Allah korkusu hatırına bile gelmez olur. Ferahlanır ve gururlanır. Verilen nimetin hakkını eda edecek ve şükredecek yerde, onunla şuna buna caka yapmaya başlar. Hasılı insan dünyada nimetten veya zorluktan boş kalmaz, bolluk veya yokluk için d e ömür sürer: Bazan yoklukla imtihan olur, bazan bollukla imtihan olur. Ve insanoğlu yaratılıştan gelen bir özellikle rahmetten, nimetten hazzeder, onun kaybından dolayı da üzüntü duyar, acı çeker. Her iki halde rahmetten Rahmân'ı, rahmetin elden gidişind e n de yine Rabbin gazap ve azabını düşünerek, gereğince hareket edip ahiretini düşünmek, en iyi davranışı ortaya koymak lazım gelirken, insan cinsinde öyle "zalum ve cehul" bir ruh hali vardır ki, çokları nimeti düşünür de nimeti vereni düşünmez. Nimet vey a sıkıntının esas gayesini ve hikmetini gözardı eder. Onun hikmetiyle ilgilenmez, nimet tecrübesi gördüğü halde o nimet elinden alınınca hemencecik her şeyi unutur, bir karamsar ve bir nankör oluverir çıkar. Buna karşılık yokluk ve sıkıntı tecrübesi gördüğ ü halde bir nimet tadınca, bir daha hiç acı görmeyecekmiş gibi ve o nimet sırf kendisinin emeği ve icadı

imiş gibi, artık geleceğinden emin olarak ferahlanır, iftihar eder, şımarır, kibirlenir ve böbürlenir. İşte daha yukarıda sözü edilen, Kur'ân'la ve kutsal şeylerle alay etme psikolojisi de bu ruh hali ile ilgilidir.

11- Ancak sabreden, sıkıntıdan dolayı ümitsizliğe düşmeyen, nimetlerden dolayı şımarıp kibre kapılmayan, yani her iki halde de sabreden ve salih salih, (yani Allah'a yaraşır, Allah'ın rızasına uygun) ameller işleyenler bambaşkadır. İşte bunlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır. Öbürlerine de yukarıda bildirildiği gibi, azab.

12- İmdi sen belki, öyle inkârcı, alaycı, nankör ve şımarık insanlara karşı sana vahy olunanların bir kısmını terkedecek olursun, yani nübüvvet ve risaletini ispat edecek olan âyetleri onlara okumayıp bırakacak olursun. Onunla göğsün daralır, yani o vahy olunan âyetlerin bir kısmını onlara okuyup tebliğ ederken belki sıkılırsın. O na bir hazine indirilseydi veya beraberinde bir melek gelseydi ya, diyorlar diye. Yani haktan göğüslerini çeviren o nankör ve şımarık kâfirlerin bir kısmı: "O, Allah'ın resulü ise neye uğraşıyor, üzerine gökten bir hazine indiriliverse ya." diyorlar. Nite k im Mekke'nin ileri gelenleri "Şu Mekke dağları altın oluverse ya." demişlerdi. Diğer bir kısımları da "Beraberinde bir melek gelip onun peygamberliğine şahitlik etse de görsek ya." diyorlardı. Böyle diyorlar diye beşerî bir duygu ve düşünceyle insanın sıkılıp çekinmesi ise tabii olmakla beşeriyet icabı senin de sıkılman ve bundan dolayı bazı âyetleri onlara okuyup tebliğ etmekten çekinmen ihtimali vardır. Fakat sakın sıkılma ve bırakma. Sana ne vahy olunuyorsa onlara oku ve tebliğ et. Onların ileri geri k o nuşmalarına hiç önem verme. Sen ancak bir nezirsin, uyarıcısın. Allah da herşeye karşı vekildir. Her hususta ona tevekkül et ve güven. O seni korur, dilerse hazine de gönderir, melek de gönderir. Nitekim daha sonra Bedir Savaşı'nda bir tane değil, b inlerce melek gönderdi ve melek neymiş onlara gösterdi: "Boyunlarının üstüne ve parmaklarına vurun!" (Enfâl, 8/12) diye emreyledi.

13- Yoksa onu, (o Kur'ân'ı Muhammed'in kendisi) uydurdu, da Allah'tan diyerek Allah'a iftira etti mi diyorlar? Öyle ise, haydi siz de buna benzer uydurulmuş on sûre getirin, ve Allah'dan başka kimi yardıma çağırabilirseniz çağırın. Yani kendisine güvendiğiniz, tanıdığınız şair ve ediplerinizden, sözünüzün geçtiğine inandığınız putlardan ilâhlardan gücünüzün y ettiğine başvurunuz, eğer

sadık kimseler, doğru ve sözüne inanılır kimseler iseniz, böyle yapmanız gerekir. Yani, Muhammed Kur'ân'ı kendisi uydurdu da Allah'a isnad ve iftira ediyor diye iddianızda doğru söylüyorsanız, her hal ü kârda kendiniz bizzat olmasa bile dilediğiniz kimselere ve tapmakta olduğunuz putlarınıza başvurup bu Kur'ân sûrelerine benzer en azından on sûre kadar birşey ortaya koymanız gerekir. Hepsine eşdeğer olarak büyük bir kitap değil, üçer dörder âyetli kısa sûrelerden on sûre bile o rtaya koymanız yeter. İşte böyle diyerek onlara meydan oku ve onları yarışmaya davet et! Allah'dan başka herkese meydan oku, hiç sıkılma ve çekinme!

14- Bunun üzerine size cevap vermezlerse, yani Kur'ân'ın on sûresine bile nazire olabilecek bir şey ortaya koymaktan aciz kalırlarsa ki, Bakara Sûresi'nde (âyet 23, 24) bu teklif bir sûreye kadar indirilmiş, böyle olduğu halde yine aciz kalmışlardır. O halde hepiniz şunu bilin ki:

1- O hiç şüphesiz Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. Kur'ân, gerek açık Arapça olan nazmı, yani sözleri, gerek mânâsında içerdiği gaybe ait haberleri, emirleri ve yasakları, müjdeleri ve uyarıları ile bütün akılların ve anlayışların üstünde Allah Teâlâ'nın özel bilgisiyle indirilmiş olan bir mucize, bir ilâhî belgedi r.

2- Ve ondan başka ilâh yoktur. Tanrılıkta ve Tanrılığa ait hükümlerde Allah Teâlâ'nın eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Onun yapabildiğini kimse yapamaz. Yapmak şöyle dursun akıl bile erdiremez. Artık müslüman mısınız? Yani İslâm dininde karar kılıyor musunuz? İhlas ile Allah'a teslim oluyor, şüphe ve tereddütleri bir yana bırakıp, peygamberle didişmekten vazgeçip selamet yoluna giren halis muhlis, mümin ve muvahhid olmaya kararlı mısınız? Öyle amma, dünyada lüks ve ihtişam içinde ferih fahur y aşayan bunca kâfir var. "Bunlar bu kadar malı mülkü nereden buluyor?" diye bir şüphe akla gelecek olursa şunu da bilmelidir ki:

Her kim dünya

15-hayatını ve ziynetini isterse, yani muradı ve niyeti dünya nimetleri olur ve hep buna çalışırsa dünyada amellerinin karşılığını kendilerine öderiz, ne kadar çalışmış, neyi hak etmişlerse eksiksiz veririz. Ve onlar bu dünyada hiç mağdur edilmezler. Yani hakları yenmez, emek ve çalışmalarının bedelinden hiç bir şey eksik verilmez, bekletilmez ve erte l enmez. Hepsi emeklerinin karşılığını bu dünyada muhakkak alır. Hasılı uluhiyetin şanı, kullarının istediklerini çalıştıklarından daha aşağı olmamak üzere vermeyi gerektirir. Ameller de

niyetlere göredir. Onun için muradı sırf dünya olanların çalışma ve gayretlerinin karşılığı bütün değeriyle, hatta fazlasıyla bu dünyada kendilerine verilir, alacak verecek kalmaz, hesap kesilir ve iş bitirilir. Bundan "Onların hepsinin eşit olarak bütün dünya muratları hasıl olur." gibi mânâ çıkarılmamalı ve böyle bir vehme kapılmamalıdır. Zira onlara ödenen muratları ve emelleri değil, amelleridir. Bundan anlaşılacak olan şudur ki, dünyada insanlar güzel amellerde yarış yapmak ve imtihan vermek için yaratılmış olduklarından, her amelin üzerine gerekecek iyi ve kötü bir ürün vardır. Her çalışan, çaba ve çalışması ölçüsünde mutlaka bir yere gelir, bir sonuca, bir ürüne kavuşur. "Ve emeği ilerde görülür." (Necm, 53/40) ki, söz konusu ürün kendi muradı ve arzusu kadar olmasa bile Muhakkak ki, ameli ve çalışması kadardır. Verd i ği emekten daha az, daha aşağı olmaz. Mesela bir inci bulmak niyetiyle denize dalan bir kimse arzu ettiği inciyi bulamazsa da denize dalıp çıkarak dalgıçlığı öğrenir. Denize dalmayı öğrenme niyetine erer. Buna da acı veya tatlı bir sonuç bir semere terett ü p eder. Ya inci avcılığına devam eder, belki beklediğinden de fazla inci daneleri elde eder, ya da bir kazaya uğrar, ölür veya sakatlanır. İşte her amelin asıl semeresi ve akıbeti Allah'ın ona takdir ve tayin etmiş olduğu neticesidir. Bunun azami hakkı da bundan amel sahibinin gözetmiş olduğu maksat ve hedefi geçmemektir. Bundan dolayı en büyük muradları, fani olan bu dünya hayatının lüksünden ibaret olan kimselerin emek ve çalışmalarının ecri de dünya hayatından ileri geçmez. Baki olan ahiret hayatına birşey kalmaz. Bunlar maksat ve niyetlerine göre emek ve gayretlerinin bütün mükafatını dünyada iken almış tüketmişlerdir. Sonuna gelince:

16- Bunlar, yani, dünya hayatının nimetini ve lüksünü gaye edinmiş bulunanlar o kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka hiç bir şey yoktur. Ve bütün yaptıkları orada yok olmuş olur. Yani dünya hayatında bir iyilik de işlemiş olsalar, ahiret sevabı elde etmek gibi bir niyetleri bulunmadığı, bütün çabalarını ve niyetlerini dünya hayatına yönel t miş bulundukları için ahirette hepsinin eli boş kalır; amelleri, fani olan dünya hayatı ile birlikte yok olup gitmiştir. Ahirette durum böyle tezahür eder. Ve yaptıkları herşey batıldır. Hadd-i zatında boştur, temelsizdir, sonu yoktur. Çünkü zaten düny a hayatı fanidir, onu tutmak veya donatmak için her ne yapılsa boştur. Ecel gelince hepsini siler, süpürür götürür. Açıkçası Allah'dan başkası fani olduğundan, sırf Allah için yapılmış olmayan her amel batıldır. Çünkü "Yeryüzünde ne varsa hepsi fanidir, b aki kalacak olan yalnızca celal ve ikram

sahibi olan Rabbinin zatıdır". (Rahmân, 55/26-27).

17- İmdi Rabbinden bir beyyine, bir belge üzerinde olan, yani aklı ve iz'anı olan ve onu O'ndan bir şahit izleyen, yani yine Rabbinden bir şahit olarak gelen Kur'ân mucizesinin şahitliği ile de ayrıca doğruluğu desteklenen ve belgelenen, yine ayrıca ondan daha önce bir rehber ve rahmet olarak indirilmiş olan Musa'nın kitabı da onun şahidi olan kimse artık onlarla bir tutulur mu? Yani o şımarık ve ala y cı kâfirlerle bütün bu iman özelliklerine sahip olan kimse benzer olabilir mi?

İşte bunlar, bu vasıflara sahip olanlar, yani yanında Rabbinden bir belgesi, parlak bir delili, irfanı, iz'anı, önünde ve ardında iki mukaddes şahidi bulunan kimseler, yani Hz. Muhammed ve ashabı ona iman ederler, yani İslâm dinini tasdik ederler, ve muhtelif hiziplerden, (farklı görüşlere sahip değişik cemaatlerden gruplardan) her kim buna inanmaz, kâfirlik ederse, O'nun vaad olunan yeri ateştir. İşte bun d an dolayı bunda, (yani bu kitapta) hiç şüphen olmasın. Lâkin insanların çoğu iman etmezler. Çünkü akl-ı selimleri ve vicdanları doğruya çalışmaz. Dünya hırsı ile kalbleri kararmış, akılları karışmıştır.

18-24- âyetinden âyetine kadar, yani âyet 18-24 arasındaki âyetler sözkonusu kâfirlerin Allah yolundan caydırmak için ortaya koydukları çeşitli çaba ve taktikleri bildiriyor, onların bütün çalışmalarının körü körüne ve şuursuzca yapılmış işler olduğunu sergiliyor ve müminlere yılmamaları ve s abır göstermeleri öğütleniyor. Şimdi gelecek âyetlerde daha önceki peygamberlere karşı imansızların giriştikleri mücadeleden bazı önemli misaller veriliyor:

Birinci misal Hz. Nuh ve kavmi arasında geçen olaylardır:

Meâl-i Şerifi

25- Andolsun ki, vaktiyle Nuh'u da kavmine gönderdik, O, onlara şöyle dedi: "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."

26- "Allah'dan başkasına ibadet etmeyin! Ben, size gelecek acı bir günün azabından korkarım."

27- Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: "Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar s anıyoruz."

28- Nuh dedi ki; "Ey kavmim! Peki şu söyleyeceğime ne diyeceksiniz? Ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmişse, size de onu görecek göz verilmemişse biz, istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğiz?"

29- "Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal mülk istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ve ben ona iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben de sizi cahillik eden bir kavim görüyor um."

30- "Ey kavmim, ben onları etrafımdan kovacak olursam, Allah'dan beni kim kurtarabilir? Siz hiç düşünmez misiniz?"

31- Ben size "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır." demiyorum ki. Ben size "Ben bir meleğim." de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında "Allah onlara hiçbir hayır vermez." de demiyorum. Onların içlerindeki niyeti, en iyi Allah bilir. (Bu söylediklerimin aksini iddia etseydim) asıl o zaman zalimlerden olurdum.

32- Dediler ki; "Ey Nuh! Bizimle didişip durdun, didişmende de çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit ettiğin şu azabı getir de görelim."

33- Nuh dedi ki; "Onu ancak Allah dilerse getirir. Ve siz O'nu yıldıracak değilsiniz."

34- Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi helâk etmeyi murad ediyorsa, zaten öğüt vermemin size bir faydası olmaz. Rabbiniz O'dur ve nihayet O'na döndürüleceksiniz.

35- Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? De ki; "Eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır. Bense sizin yüklendiğiniz vebalden uzağım".

36- Ayrıca Nuh'a şöyle vahyettik: "Bil ki kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme."

37- Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapanlar hakkında da bana bir şey söyleme. Çünkü onlar kesinlikle suda boğulacaklardır.

38- Gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelen gruplar, onun yanından gelip geçtikçe, onunla alay ediyorlardı. Nuh dedi ki: "Bizimle eğleniyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle eğlendiğiniz gibi alay edip eğleneceğiz."

39- O perişan edici azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin başına ineceğini ilerde bileceksiniz.

40- Nihayet emrimiz geldiği ve tennur (tandır veya geminin kazanı) tutuşup parladığı zaman dedik ki; "Erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane, aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle". Zaten beraberinde iman edenler çok az idi.

41- Nuh dedi ki; "Allah'ın adıyla binin içine. Onun akışı da, duruşu da (O'nun adıyladır). Hiç şüphesiz Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

42- Gemi içindekilerle birlikte, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna bağırdı: "Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber olma!"

43- O, dedi ki; "Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım". Nuh da "Bu gün Allah'ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah'ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur." dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.

44- Allah tarafından denildi ki: "Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de suyunu kes! Ve sular çekildi. Emir yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine oturdu. O zalim kavme böylece dünyadan uzak ol un denildi.

45- Nuh Rabbine niyaz edip dedi ki: "Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi senin vaadin de elbette haktır ve gerçektir. Ve sen hakimler hakimisin."

46- Allah: "Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım."

47- Nuh: "Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı

sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.

48- "Ey Nuh!" denildi, " Bizden bir selâm sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, kutluluk dileğiyle gemiden in. İlerde kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler olacaktır."

25-37- And olsun ki, vaktiyle de resul yaptık gönderdik. Nuh'u kavmine... Bu sûrenin kıssaları da A'raf Sûresi'nin kıssalarına benzer. Bunda da onda olduğu gibi önce Nuh ile başlanmış, sonra Hud, sonra Salih, sonra Lut, şu farkla ki, burada buna İbrahim ile bir giriş yapılmıştır. Sonra Şuayb, Sonra da Musa ve Harun kıssaları anlatılmıştır. Fakat bunlar oradaki kıssaların aynen tekrarı değildir. Başka başka açılardan nükteleri ve hikmet l eri, ibretleri içermekte ve açıklamaktadırlar. Konu ve gaye aynı olmakla beraber, altında yatan mânâların ayrı özellikleri bulunmaktadır. Bu kıssalar o kadar güzel ve canlı hikmetleri, ibretleri ve öğütleri içermektedir ki, her biri ciltlerle ayrıntıları ilham edecek birer hikmet çekirdeği gibidirler. Lâkin biz bunların böyle özetlenmiş olarak bildirilmesindeki hikmeti ve beyan güzelliğini ihlal etmemek için bir çoğunda sadece misallerle yetiniyoruz. Bununla beraber tavsiye ederiz bunları basit birer hik â ye gözüyle okuyup geçmemeli, üzerinde iyice düşünmeli, çok yönlü ibret ve ilham almak için okumalıdır:

38- Gemiyi yapıyordu. Hz. Nuh'un gemisinin vasıfları hakkında bazı sözler nakledilmiştir. Bu arada denilmiştir ki, boyu üçyüz arşın, eni elli arşın, su kesiminin üstünde kalan yüksekliği otuz arşın, sactan yapılmış üç ambarlı bir gemi idi. Hasen'den naklen rivayet olunduğuna göre, boyu bin iki yüz, genişliği altı yüz arşın imiş. Fakat bu gibi ayrıntılara girişmek boşuna uğraşmak olur, doğrusunu ta y in imkânsızdır. Bu konuda Kur'ân'dan öğrenilen şudur ki, kavmin müminlerini ve ihtiyaçları olan yiyecekleri ve her çeşit hayvanattan iki taneyi, yani birer çifti sığacak genişlikte imiş. Ancak bu geminin yelkenli olmayıp, vapur gibi, ocaklı ve istim gibi f everanlı, yani kaynayıp fışkıran bir kuvvetle harekete geçtiğini hatırlatan şu cümle çok dikkat çekicidir:

39- Gemiyi yapıyordu. Hz. Nuh'un gemisinin vasıfları hakkında bazı sözler nakledilmiştir. Bu arada denilmiştir ki, boyu üçyüz arşın, eni elli arşın, su kesiminin üstünde kalan yüksekliği otuz arşın, sactan yapılmış üç ambarlı bir gemi idi. Hasen'den naklen rivayet olunduğuna göre, boyu bin iki yüz, genişliği altı yüz arşın imiş. Fakat bu gibi ayrıntılara girişmek boşuna uğraşmak olur, doğrusun u tayin imkânsızdır. Bu konuda Kur'ân'dan öğrenilen şudur ki, kavmin müminlerini ve ihtiyaçları olan yiyecekleri ve her çeşit hayvanattan iki taneyi, yani birer çifti sığacak genişlikte imiş. Ancak bu geminin yelkenli olmayıp, vapur gibi, ocaklı ve istim g i bi feveranlı, yani kaynayıp fışkıran bir kuvvetle harekete geçtiğini hatırlatan şu cümle çok dikkat çekicidir:

40-41-42- Ta ki emrimiz geldi ve tennur feveran etti. Yani bu gayeye gelinceye kadar Nuh gemisinin yapımına devam ediyordu. Kavmi de

kendisiyle alay ediyordu. O vakit yükle dedik ona...

Tennur: Lügatte kapalı bir ocak, bir fırındır ki, dilimizde "tandır" olarak kullanılır. Leys demiştir ki; "tennur" genellikle bütün dillere gelmiş olan bir kelimedir. Bir benzeri de "tennar" teleffuzudur. Ezheri de demiştir ki; "Bu gösterir ki, isim bazan A'cemi olur, Arap onu Arapçalaştırır da sonra Arapça olur. Ve buna delil aslı tennar olmasıdır. Bundan önce Arapça'da "tennur", bilinen bir şey değildir. Bunun benzeri başka dillerden Arapça'ya g eçmiş olan dîbâc, dinar, sündüs, istebrak gibi kelimelerdir. Arap bunları konuşmaya başlayınca artık Arapça olmuşlardır."

Feveran kelimesi de biliniyor ki, kuvvet ve şiddetle kaynamak ve fışkırmaktır. Şimdi biz gemiden söz edilirken tam ocak feveran ettiği sırada yük emri verildiğini işittiğimiz zaman o geminin hareket etmeye hazır bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz. Lakin vapuru görmemiş olanlar bunu anlayamazlar ve "Acaba bu ocağın feveranı da ne demektir? Bu olsa olsa bir işaret olac a ktır." diye düşünmekte mazur olurlar.

İlk devir müfessirleri (eslaf) bunun hakkında muhtelif mânâlar kayd ve nakletmişlerdir ki, bunları burada özetleyelim:

1- Müfessirlerin çoğu, "tennur"un gerçekten bir ocak anlamına geldiğinde görüş birliği içindedir. Ancak kimisi Nuh'a mahsus bir tennur idi demiş, bir çoğu da ekmek pişirilen bir fırın idi demişler. Kimi Âdem'den kalma idi, kimi de Hz. Nuh'un zevcesinin ekmek pişirdiği bir tandır idi, demiş. Kimi taştan idi, kimi Kûfe tarafında idi demiş ve ha t ta Hz. Ali'den Kûfe mescidinin yerinde idi diye bir söz de nakledilmiştir. Kimi Şam diyarında "Ayn-i Verdan" denilen mevkide, kimi de Hint diyarında idi demişler. Ve bütün bunlar, feveranı suyun kazanda kaynar gibi fırından kaynayıp fışkırmasıyla izah et m işlerdir. Böyle bir feveran âyette niçin geminin inşasına bir sonuç ve yüklenmesi emrine bir şart ve başlangıç olarak gösterilmiş? Bunun çeşitli açılardan yorumuna gelince de, Allah Teâlâ, bunu Hz. Nuh'a tufanın başlayacağına bir alâmet olmak üzere tayin buyurup önce haber vermiş ve böylece bu alâmet ve mucize zuhur ettiği vakit yüklemek emrini vermiş demişler. Fakat bir kısım müfessirler, bu izahı kabul edilebilir bulmamışlar ve başka mânâlar vermişlerdir.

2- Araplar arasında bazan yeryüzüne de "tennur" denildiği görüldüğünden, tennurun feveranı yer yüzünden suların fışkırması olacaktır. Nitekim Kamer Sûresi'nde "Bunun

üzerine şakır şakır akan sularıyla göğün kapılarını açtık. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık. Ezelde takdir edilmiş bir emir üzere sular birleşti." (Kamer, 54/11-12) buyurulmuştur, demişler. Yer kürenin bir büyük fırın anlamında olduğunu hatırlatan bu görüş dahi dikkate değer ise de bu şekilde feverana yakışan mânâsı su fışkırması değil, ateş püskürmesi olurdu. Çünkü tandır ateş yakılan bir yerdir, bir su kuyusu değildir.

3- Tennur'dan murad yeryüzünün yüksek ve şerefli mevkileri demektir ki, harikulade bir olay olarak oralara bile sular fışkırmıştır, demişlerdir.

4- "Farettennur", şafak attı, tan yeri ağardı, sabah oldu mânâsına gelir, denilmiş ve bunun Hz. Ali'den menkul bir tefsir olduğu söylenmiş.

5- İş kızıştı, şiddetlendi mânâsına "fırın kızdı" denildiği gibi, "farettennur" da böyledir, denilmiştir. Lâkin bu dört mânânın dördü de mecazdır. Ancak meselenin özü, harikulade bir olaya ait olduğundan tefsir âlimlerinin hemen hepsi (cumhur), bu mânâları, tennur kelimesinin gerçek ve lügat mânâsından saymaya sebep teşkil etmediğini söylemektedirler.

6- Ebu Hayyan, tefsirinde Hasen'den rivayetle "tennur"un "gemide suyun toplandığı yer" olduğunu nakletmiştir, ki bu ifade hemen hemen geminin kazanını andırıyor.

Görülüyor ki, tefsir âlimlerinin rivayetlerinin bazı noktaları yukarıda arzettiğimiz mânâya değinir yapıdadır. Yani geminin yelkenli bir gemi değil, kazanla çalışan bir vapur olduğunu hatırlatır niteliktedir. Rivayetlerdeki bu ayrıntılar da görüldükten sonra biz şimdi hakkıyla diyebiliriz ki, tennurun gerçek anlamıyla bir ocak olması, aynı zamanda onun gemide su toplanan bir kazan ile ilişkili o l masına da engel değildir. Cumhurun ocak olduğu hakkındaki rivayetiyle bu rivayet arasında çelişki de yoktur. Harf-i tarif ile "ettennur" buyurulması, bunun gemiye ait bir tandır, bir ocak olmasını açıkça belli eder. Ayı zamanda Hz. Nuh'a ait bir tennur ol m ası da buna engel değildir. Çünkü bu onun bir mucizesidir. "Keşşaf" sahibinin, sarahatle belirttiği üzere, âyette gayesi yukarıdaki fiiline müteallik olup, mânâ demek olduğundan, tennurun feveranı gemideki yapım işinin sona ermesi, yükleme ve h areket emrinin de başlangıcı ve şartı olarak gösterilmiştir. Bunun böyle olduğu göz önünde bulundurulursa, tennurun feveranı gemiyi harekete geçiren kuvvetin kendisini

ifade ettiği anlaşılır. Bu günkü söylenişi ile "nihayet emrimiz gelip gemi ateşlendiği vakit" demek olur. Ve bunda tennur ve feveran kelimeleri gerçek anlamda kullanıldığı ve âyetin bu mânâda gayet zahir olduğu da şüphesizdir. Şu halde nassta hakikat anlamını ve zahiri bırakıp da te'vil aramaya hiç de sebep yoktur. Geminin yapımı tamam o lup "fayrap" haline gelmesi, ilâhî emir olan tufanın başlayacağına bir alâmet olmasına da engel olan bir durum değildir. Âyetin bu zahirine karşı, "O zaman öyle bir vapur nasıl yapılabilirdi? Yapılmış olsa bu sanat unutulur mu idi?" gibi vehim ifade eden bir iki sual akla gelebilir. Halbuki daha önceki çağlarda bilinip de sonradan kaybolup gitmiş bir takım sanatların olduğu bile tarihi misallerle sabittir. Kaldı ki Nuh, gemisini beşerin bilgi ve tecrübe birikimiyle değil, doğrudan doğruya "Bu gemiyi Bi z im gözetimimizde ve vahyimize göre yap!" âyetinde de ifade buyurulduğu gibi, Allah'ın vahyi ile ve yine O'nun gözetiminde yapmıştır. Her çiftten iki tane, yani erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane ki, bunun miktarını Allah bilir, gemiye alınmıştır. Bu kadar canlıyı alabilen ve bunlarla beraber Hz. Nuh'un bir oğlunun dışında bütün aile fertlerini ve az da kavminden kendisine iman etmiş olanları, gerek insanlar, gerek diğer hayvanlar için gerekli olan yiyecekleri dahi yüklenerek, dağlar gibi dalgalar içinde akıp giden bir geminin harikulade bir gemi olması ve bunun basit bir yelkenli gemi gibi düşünülmemesi gerekiyor. "O devirde böyle bir gemi yapılabilir miydi?" sorusuna karşılık, "Öyle fırtınalı ve dalgalı bir tufanda bu kadar yükü küçük b ir yelkenli taşıyabilir mi?" sorusuyla cevap vermek gerekir.

43- Bu gün Allah'ın emrinden kurtaracak yoktur. Yani, bu gün bazı basit tedbirlerle bu afetten kurtulmaya imkân yoktur. Bu gün başka yağışlı günlere benzemez ve bu olay senin zannettiğin gibi basit yağmur ve fırtına olayı değildir. Allah'ın emriyle kesinleşmiş olan büyük bir azap ve helâk günüdür. Bundan sen değil, dağlar bile kurtulamaz. Ancak Allah'ın merhamet ettikleri müstesna, ki bunlar da gemide bulunanlardır. Bu ifadeden söz konusu tufanın umumi olduğu, yani bölgesel ve yerel bir tufan değil, bütün dünyaya yaygın bir tufan olduğu anlaşılıyor ki, meşhur olan da budur. Fakat bu umumiliğin yerkürenin dışındaki âlemlerle ilişkili olmadığı da kesindir. Nitekim Nuh Sûresi'nde Hz. N u h'un duası "Ey Rabbim , kâfirlerden hiçbirine yeryüzünde adım atacak bir yer bırakma!" (Nuh, 71/26) şeklindedir. Buna göre, tufanın yerküre üzerindeki alanı da, kutup bölgeleri de dahil olmak üzere bütünü ve her tarafı değildir. O devirde insan ile mesku n olan

kısımlarını hesaba almak gerekecektir. O devirde Hz. Nuh'un bütün insanlara mı yoksa, kendi kavmine mi peygamber gönderildiği bahis konusu edilecektir, ki, bu noktada ihtilaf vardır. O devirde henüz insanlar Âdem'den beri bir tek kavim halinde miydiler, yoksa değişik kavimlere ayrılmış ve çeşitli bölgelere dağılmış mıydılar? Şurası kesindir ki, Hz. Nuh'un peygamber olarak gönderildiği kendi kavminin bulunduğu yerde tufanın umumiliği kesin, bunun ötesi zan ve tahmindir. Nuh Sûresi'ne (sûre 71) bakınız.

44-47- Derken aralarına dalga giriverdi, bunun üzerine o da boğulanlardan oluverdi. Ve denildi. Ey yer, suyunu yut! Ey gök, sen de kes artık! Bu emirlerin ifade ettiği heybeti ve kudreti tasavvur etmeli. Yere, göğe böyle emir veren ve onlara hükmeden ilâhî saltanatın azamet ve büyüklüğünü düşünmeli. Bu kudrete kim karşı durabilir? Sular çekildi ve emir icra edildi. Yani azap emri, azap hükmü yerine getirildi. Boğulacaklar boğuldu, kurtulacaklar kurtuldu. İş bitirildi. Gemi de Cud i üzerine oturdu.

Cudi: Engince bir dağdır ki, Musul'da denilmiş, El-Cezîre'de, Âmid'de, Şam'da denilmiş. Ebu Hayyan diyor ki, Cezire'de veya Âmid'de denilmesi Musul'a yakınlığı dolayısıyladır. Bir de denilmiş ki, Cudi her dağa söylenilebilen bir cins ismidir. Nitekim Zeyd b. Amr b. Nufeyl'in şu beyti bu kabildendir:

"Sübhanellah, sübhanellah diyerek tekrar tekrar O'nu tesbih ederiz.

Bizden önce O'nu dağ da, buz da tesbih etti."

Ve o zalim kavme, defolun denildi. Nuh'a k arşı tavır alan ve yukarıda da açıklandığı gibi, sürekli alay eden ve haklarında Allah tarafından "O zalimler hakkında bana bir niyazda bulunma." diye onlar hakkında hayır dua edilmesine bile izin verilmeyen işte o zalim kavim böylece helâk edilmiş oldu.

48- Ey Nuh! denildi. in, Bizden selamet ve bereketlerle in. Sana ve seninle beraber olanlardan gelecek nice ümmetler, daha nice ümmetler de olacak ki, Biz onları faydalandıracağız, dünya nimetleri ile nimetlendireceğiz, sonra da kendilerine bizden acı bir azap dokunacak. Yukarıda

"Yanında ona iman edenler ancak çok az kimselerdi." buyurulduğu için Hz. Nuh'un aile fertlerinden başka yanında çok az mümin vardı. Allah Teâlâ bunlara öyle bir selamet ve bereket ihsan buyurdu ki, bunlar çoğaldıkça çoğalacaklar ve kendilerinden bir çok ümmetler gelecekti. İşte Hz. Nuh'a bu durum önceden haber veriliyor ve "Acaba az sayıda bu müminlerin ve aile fertlerinin akıbeti ne olacak?" şeklindeki endişesi gideriliyordu. Bu endişeyi Hz. Nuh, ken d i içinde duymuş olmalı ki ona, içe dönük bir ifade tarzıyla "denildi" meçhul fiili ile hitap ediliyor. Hz. Nuh'un soyundan gelecek olan ümmetler de iki kısım olacak. Bunlardan birinci kısım yine o selamet ve berekâta nail olup kıyamete kadar üremeye devam edecek, diğer bir kısmı da bir müddet dünya nimetlerinden istifade ettikten sonra yine acı bir azaba çarptırılacak ve ahiret selametine eremeyecek. Görülüyor ki, bu âyet eski zamanlarda yaygın olan bir kanaata da açıklık kazandırıyor: Demek oluyor ki, t u fandan sonraki insanlar yalnızca Hz. Nuh'un üç oğlunun soyundan ibaret değildir. Hz. Nuh'un yanında bulunan az sayıda müminlerin sülâleleri de berekâta mazhar olmuşlardır. Zira Hz. Nuh'un yanında bulunan oğulları "ve ehleke" ifadesinden de anlaşılacağı üz e re ailesine dahildir. Yani onunla birlikte olup ona iman edenler ise aile fertlerinin dışında kalan müminlerdir ki, selamet ve berekât ile ayrıca taltif edilen "Yani seninle beraber olanlardan üreyecek ümmetler." ifadesi gayet açık olarak diğerlerini kapsamına alır. O halde bütün ümmetlerin Hz. Nuh evlatlarından üremiş oldukları hakkındaki tarihi görüş, mutlak bir hakikat değil, çoğunluğu Nuh'un soyundan anlamına gelir. Zira bu selamet ve berekâtta en büyük hisse Hz. Nuh ile evlatlarına aittir. Rivaye t olunduğuna göre Hz. Nuh Recep ayının onunda gemiye binmiş ve Muharrem ayının onunda inmiş, o gün şükür orucu tutmuş ve bu orucu tutmak sünnet olmuştur.

Ya Muhammed!

Meâl-i Şerifi

49- İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet muhakkak muttakilerindir.

49-Burada Nuh kıssasından alınacak ibret ihtar olunurken, Yunus Sûresi'nin sonuna da bir işaret ve te'yid yapılmış ve böylece sûreye adını veren Hud kıssasına geçilmiştir. Bu kıssaların burada böyle ardarda anlatılması, her birisi bir başka yönden Hz. Muhammed'in Mekkeli müşriklere karşı verdiği mücadeleyi andırmasından dolayıdır. Bir de o müşriklere, yaptıkları hırçınlıkların daha öncek i devirlerde kâfirlerin tutumlarına benzediğini ihtar etmek içindir. Hûd Aleyhisselam'a karşı direnenlerin kıssasına gelince:

Meâl-i Şerifi

50- Âd kavmine de kardeşleri Hud'u gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Siz sadece iftira edip duruyorsunuz."

51- "Ey kavmim! Bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratana aittir. Artık akıllanmayacak mısınız?"

52- "Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol bereket indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin."

53- Dediler ki; "Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de

senin sözünle tanrılarımızı terk etmeyiz. Ve biz sana inanmayız."

54- "Ancak şu kadarını diyebiliriz ki; "tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış". O da dedi ki; "Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahid olun ki ben, Allah'a koştuğunuz ortaklardan uzağım."

55- "O'ndan başka herşeyden uzağım, artık hepiniz toplanın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra hiç bekletmeyin.

56- "Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O'nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır."

57- "Eğer, yine de yüz çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ayrıca Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi getirir de siz O'na zerrece zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz O, herşeyi koruyup gözetendir.

58- Ne zaman ki emrimiz geldi, Hud'u ve beraberindeki iman edenleri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, ayrıca onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.

59. İşte Âd kavmi buydu. Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler ve peygamberlerine isyan ettiler. Başa geçen her zorbanın emrine uyup arkasından gittiler.

60- Hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde bir lânetle izlendiler. Bilin ki, Âd kavmi, gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Yine bilin ki, Hud'un kavmi ola n Âd, defolup gittiler.

50- Ad'e de kardeşleri Hud'u peygamber gönderdik. Yani Hud aleyhisselam soy bakımından başka bir kavminden değil, gönderildiği Ad kavminin bir ferdi idi.

Tefsir kitaplarında Hud'un nesebi hakkında iki rivayet vardır. Birincisi: Nuh'un oğlu Sam, Sam'ın oğlu İrem, İrem'in oğlu Avs, Avs'ın oğlu Hulud, Hulud'un oğlu Rebah, Rebah'ın oğlu Abdullah, Abdullah'ın oğlu Hud'dur.

İkincisi: Nuh'un oğlu Sam, Sam'ın oğlu Erfahşad, Erfahşad'ın oğlu Salih, Salih'in oğlu Hud'dur. Ad ise Nuh'un amcası oğlunun oğlu imiş. Buna göre

Hud'un atası ile Ad kavminin atası olan Ad kardeş olmuş olur. Hud aleyhisselam için "kardeş" sözünün kullanılması, kardeş bir kavme gönderildiğine işaret eder. Ancak bu yorum, Kur'ân'da bildirilen genel teâmüle; yani her kavme kendi içinden peygamber gönderilmesi geleneğine aykırı olur. Zaten bu bölümün en son âyetinde (âyet 60) de açıkça belirtildiği gibi, "Hud'un kavmi olan Ad defolup gittiler." ifadesinde "Hud'un kavmi" denilmektedir. Hasılı bu kardeşliği i ki kabilenin kardeşliği açısından ele almak, her yönüyle ifadeyi zora koşmak olur. Aslında burada Hud'a kardeşleri denmesinin sebebi, onun kendi kavmine dostça, kardeşçe yaklaşımını bildirmek, yani baş olmak ve onlara hükmetmek arzu ve niyetinde olmadığı n ı vurgulamak, onun kardeşçe tavrını ve tutumunu belirlemek içindir.

Hud onlara gönderildi de ne dedi bilir misiniz? Ey benim kavmim, dedi. Allah'a ibadet edin. Ancak O'nu mabud olarak tanıyın, ancak O'na kulluk edin. Size O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Siz iftiracılardan başka birşey değilsiniz. İlâh diye başkalarına tapıyorsunuz.

51- Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemem. Yani bu sözüm sizden garaz ve fayda gözeterek söylenmiş bir söz değildir. Halis muhlis bir nasihattır. Bu ihtarı hemen her peygamberin kıssasında görürüz. Çünkü samimiyet, ihlas ve doğruluk, peygamberliğin ve nasihatın birinci şartı ve hak ile batılın en esaslı farkıdır. Tevhid inancının da gereği bu olduğundan, her peygamber kendi ümmetin e bu uyarıyı yapmıştır. "O halde ihlas nedir?" denecek olursa benim ecrim ancak beni yaratana aittir. Bana bu yüce fıtratı veren yaratıcıma aittir. Bana ne verecekse O verecektir. Artık siz akıl etmez misiniz? Aklınızı kullanıp, böyle halisane söyl e nen ve doğrudan doğruya sizin yararınıza olan bu hak öğüdü tutarak Allah hakkında iftiradan vazgeçmez misiniz?

52- Ey kavmim! Rabbinize istiğfar edin, O'na karşı günahlarınızı itiraf edip af ve mağfiret dileyip sonra da O'na tevbe edin, şirk ve isyandan pişmanlık duyup, imana ve doğru yola gelerek O'na yönelin, O'na kulluk edin, ki, üzerinize gökten bol bol rahmet ve bereket göndersin. Size kuraklık ve kıtlık çektirmesin, hayatınızı kuru maddelerin baskısından kurtarıp yüceltsin. Ve ku v vetinize kuvvet katsın. Bilinen cismani kuvvetinizi, henüz tanımadığınız manevi kuvvetle ikiye katlasın, kat kat arttırsın. Ve mücrim mücrim yüz

çevirmeyin. Yani günahlarınızda ısrar ederek, bu güzel öğütleri dinlemekten yüz çevirmeyin, dinlememezlik etmeyin.

Görülüyor ki, Hz. Hud'un bu tebliğatı, bu sûrenin başındaki ilkelerdir. Hud Aleyhisselam'ın bu nasihatlarında. "Ben size şu mucize ile geldim" gibisinden kesin bir açıklama yoksa da doğuştan gelen akıl ve kalbe hitap eden deliller vardır. Kur'ân'da sürekli üzerinde durulan şey de bu çeşit deliller ve belgelerdir. Aslında bunlar Salih Aleyhisselam'ın devesinden ve Hz. Musa'nın asasından daha kesin ve daha kuvvetli belgelerdir. Zira asıl mesele, akla uygun olan tevhid inancıdır.

53-Fakat Hud kavmi, fiilen imana zorlayacak ve ona mecbur edecek bir kuvvet olmadıkça o gibi akli belgelere önem vermediklerinden, dediler ki; ey Hud, sen bize bir beyyine ile gelmedin, bizi inanmaya mecbur bırakacak bir açık delil, bir mucize getirmedin. Bu tıpkı M ekke müşriklerinin Resulullah'a indirilen âyetleri âyet ve delil saymayıp "Ne olurdu ona bir başka âyet indirilseydi." (Yunus 10/20) ve "Ne olurdu ona bir hazine indirilseydi ve beraberinde bir melek gelseydi..." (Hud 11/12) demelerine benzer.

Ve biz, senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz, ve biz sana inanmayız.

54- Ancak deriz ki: İlâhlarımızdan bazıları her halde seni fenalıkla çarpmış. Yani onlara dil uzattığın için seni delirtmiş, aklına fenalık getirmiştir. Burada bazısı demelerinin sebebi, putlardan her birine başka başka özellikler vermiş olmalarıdır: Şu filan hususun tanrısı bu filan işin tanrısı gibi isimler uydurduklarından dolayıdır.

Bu inkâr ve inada, bu hezeyana karşılık Hz. Hud bizzat kendisinin en büyük ilâhî belgelerden birisi olduğunu anlatan şu gerçekleri öne sürerek cevap verdi ve dedi ki, ben Allah'ı şahit tutarım siz de şahit olunuz ki, O'ndan başka sizin uydurduğunuz şeriklerden ben kesinlikle uzağım. İmdi siz hepiniz toplana r ak bana istediğiniz oyunu oynayabilirsiniz Yani bundan daha açık ne gibi bir belge arıyorsunuz? Yalnızca bana fenalık yaptığını iddia ettiğiniz bazı ilâhlarınız değil, bütün şerikleriniz ve sizin hepiniz toplanarak bana fenalık yapmak için dilediğiniz pl a nı yapıp uygulayabilirsiniz, istediğiniz oyunu yapabilirsiniz. Sonra bana hiç süre de tanımayınız. Yani elinizden geleni geri koymayın, ne kötülük biliyorsanız hemen yapın, ne sizden ne de tanrı diye taptığınız putlardan hiç korkmuyorum.

55- Ancak deriz ki: İlâhlarımızdan bazıları her halde seni fenalıkla çarpmış. Yani onlara dil uzattığın için seni delirtmiş, aklına fenalık getirmiştir. Burada bazısı demelerinin sebebi, putlardan her birine başka başka özellikler vermiş olmalarıdır: Şu filan hu s usun tanrısı bu filan işin tanrısı gibi isimler uydurduklarından dolayıdır.

Bu inkâr ve inada, bu hezeyana karşılık Hz. Hud bizzat kendisinin en büyük ilâhî belgelerden birisi olduğunu anlatan şu gerçekleri öne sürerek cevap verdi ve dedi ki, ben Allah'ı şahit tutarım siz de şahit olunuz ki, O'ndan başka sizin uydurduğunuz şeriklerden ben kesinlikle uzağım. İmdi siz hepiniz toplanarak bana istediğiniz oyunu oynayabilirsiniz Yani bundan daha açık ne gibi bir belge arıyorsunuz? Ya l nızca bana fenalık yaptığını iddia ettiğiniz bazı ilâhlarınız değil, bütün şerikleriniz ve sizin hepiniz toplanarak bana fenalık yapmak için dilediğiniz planı yapıp uygulayabilirsiniz, istediğiniz oyunu yapabilirsiniz. Sonra bana hiç süre de tanımayınız. Yani elinizden geleni geri koymayın, ne kötülük biliyorsanız hemen yapın, ne sizden ne de tanrı diye taptığınız putlardan hiç korkmuyorum.

56- Ben Allah'a tevekkül

ettim, O'na güveniyorum, O'nun beni koruyacağına inanıyorum, ki, O Rabbim ve Rabbinizdir. Benim de malikim ve efendim, sizin de Rabbiniz ve malikiniz. O'nun iradesi ve dilemesi olmadan ne siz bana birşey yapabilirsiniz, ne de başkaları. Çünkü hiçbir kımıldayan canlı yoktur ki, Rabbim onun alnını tutmuş olmasın. Yani hepsinin a lın yazısı, yaşaması ve yönetilmesi O'nun kudret elindedir. Bütün ipler O'nun elindedir. Herşey onun mülkiyetinde ve tasarrufundadır. Hiçbirini kaçırmaz, isterse hiçbirini kımıldatmaz. Alnından tutmak, perçeminden yakalamak, zapt u rapt altına almak anla m ına deyimdir. Şüphe yok ki, Rabbim doğru yol üzerindedir. Doğruluğun himayecisi, doğruların yardımcısıdır. Rızası hak, doğruluk ve adalettedir.

57- Artık siz yine de yüz çevirirseniz, yani bu açık ve kesin hakikatleri dinlemez ve doğruluğun yolu olan tevhid yolunu tutmazsanız ben size tebliğ için gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Ben kendi vazifemi yaptım. Rabbim -beni sorumlu tutmaz fakat sizin yerinize başka bir kavmi getirir. Yani sizi helâk eder, yerinize başka bir kavmi halef yapar. Hilaf e ti, yani yönetimi onlara verir. Ve siz de O'na hiçbir zarar veremezsiniz. O'nun emrinden yüz çevirmenizin bütün zararı kendinize ait olur. Çünkü benim Rabb'im herşey üzerinde gözetici ve koruyucudur. Hiç bir şeyi gözden kaçırmaz ve yaptıklarınız O'nd a n gizli kalmaz. Şu halde O'na hiç bir zarar verme ihtimali olmaksızın cezanızı bulursunuz.

Şimdi "Acaba işin sonu ne oldu? Hud'un dedikleri gerçekleşti mi?" denilecek olursa, bakınız ne oldu?

58- Ne zaman ki, emrimiz geldi, yani Hud'u dinlemed iler, direndiler ve azabı hak ettiler. Sonunda azap emrimiz geldi çattı, işte o vakit Hud'u ve beraberinde iman edenleri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. 'deki harfi sebebiyyedir ve rahmetin tenvini de "tefhim" içindir, tarafımızdan büyü k bir rahmet sebebiyle demektir. Ve büyük rahmetten murad da iman nimetine hidayet etmek ve muvaffak kılmaktır. Ve Biz bunları koyu, katı bir azaptan kurtardık. Yani, iman etmeyenler şiddetli ve şumullü ağır bir azap ile helâk edilirlerken Hud ile müminl e r böyle büyük bir rahmetle o tehlikeden kurtuldular. Söz konusu galiz azap "Semum" azabıdır ki, bu bir "rîh-i sarsar" idi: Kâfirlerin burnundan giriyor kıçlarından çıkıyordu, evlerini, mallarını yıkıp, sürükleyip götürüyordu, herşeyi silip süpürüyordu. He r parçasını bir tarafa atıp savuruyordu. Bununla beraber

bazı müfessirler burada başka bir mânâ daha olduğunu söylemişler: "Kurtardık" fiili iki defa tekrar edildiğine göre, bunun birisi Ad kavmini helâk eden kum fırtınasından, diğeri de ahirette cehennem azabından kurtarmaktır demişler ki, bu çok yerinde ve güzel bir mânâdır. Nitekim bundan sonraki âyette hem dünya, hem ahiret açıkça tasrih olunmuştur. Buna göre, esas mânâ şu demek olur: Biz bunları koyu bir azapdan da kurtardık".

59-Ey dinleyen! İşte onlar, bugün gider oralarda dolaşırsanız görürsünüz ki, o harabeler, o yıkıntılar ve kabirlerdir Ad kavmi. Bunlar ne diye böyle oldular, neden o katı azaba uğradılar bilir misiniz? Rabblerinin, (yani Allah'ın) âyetlerini inkâr ettiler v e Allah'ın Resullerine isyan ettiler. Bu kavme gönderilen Hud peygamber olmakla beraber bunun öğretileri esas itibariyle evvelki peygamberlerin de öğretilerine uygun olduğundan ona isyan etmekle bütün peygamberlere isyan etmiş durumuna düştüler. Ve her i natçı zorbanın arkasına düştüler

60- kendileri de hem bu dünyada lanetle izlendiler hem de kıyamet gününde. Evet, Ad kavmi, gerçekten de Rab'lerine küfür ettiler, O'nu inkâr edip kâfir oldular. Evet, defolup gitti Ad, o Hud'un kavmi. İşte "Onlardan bir ümmet ki, onları bir süre dünya nimetlerinden faydalandırır, sonra da tarafımızdan bir azaba uğratırız." (Hud 11/48) âyetinde bildirilen ümmetlerden biri bu Ad kavmi idi ki, bunlara "Onu helâk etti, önce gelen Ad'i." (Necm 53/50) âyetinde de bil d irildiği üzere yani "Önceki Ad" denilir.

Üçüncüsü Semud kavminin durumudur: O da şöyleydi:

Meâl-i Şerifi

61- Semud kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir tanrınız daha yoktur. Sizi topraktan O meydana getirdi. Sizi orada ömür sürmeye O memur etti. Bu sebepten O'nun mağfiretini isteyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, dualarınızı kabul eder."

62- Dediler: "Ey Salih,! Bundan önce sen bizim içimizde ümi t beslenir bir zat idin. Şimdi bizi babalarımızın taptıklarına tapmaktan mı engelliyorsun?

Biz, doğrusunu istersen bizi davet ettiğin şeyden kuşkulandıran bir şüphe içindeyiz."

63- Salih dedi: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir mucize üzerinde isem ve o bana tarafından bir rahmet bahşetmiş ise, ben Allah'a isyan ettiğim takdirde beni O'ndan kim kurtarabilir? Demek ki, siz bana zarar vermekten başka bir şey yapmıyorsunuz."

64- "Ey kavmim! İşte şu, Allah'ın dişi devesi, size bir mucizedir. Bırakın onu Allah'ın yer yüzünde (otlaklarında) otlasın. Ve ona kötü bir maksatla el sürmeyin, sonra sizi yakın bir azap yakalar."

65- Derken, o deveyi kestiler. Bunun üzerine Salih dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalan çıkmayacak olan kesin bir vaaddir."

66- Ne zaman ki, azap emrimiz geldi, Salih'i ve beraberindeki iman edenleri, tarafımızdan bir rahmet sayesinde kurtardık, üstelik o günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz Rabbin güçlüdür, mutlak üstündür.

67- O zali mleri, korkunç bir gürültü yakalayıverdi de oldukları yerde çöküp kaldılar.

68- Sanki orada güzel güzel yaşayıp durmamışlardı. Bak işte Semud, gerçekten de Rablerine küfretmişlerdi. Bak işte nasıl yok olup gittiler.

61-68- "Semud'a da kardeşleri Salih'i gönderdik." Semud, kadim Arap kabilelerinden bir kavim olup esas ataları "Sam'ın oğlu İrem'in oğlu Amir'in oğlu Semud"dur. Diğer bir kavle göre de az su anlamına gelen "semed" den alınmış bir kelimedir. Yaşadıkları yerin suyunun az olması sebebi y le bu ismi almışlardır. Salih Aleyhisselam'ın nesebi ise "Semud'un oğlu Cader'in oğlu Ubeyd'in oğlu Maşih'in oğlu Esef'in oğlu Ubeyd'in oğlu Salih" olarak geçmektedir. Kendisi Semud kavminin ileri gelenlerinden imiş. "İşte size Allah'ın şu dişi devesi b i r mucizedir." (Âyetin tefsiri için Şuara Sûresi 155-159. âyetlerin tefsirine bkz.)

Dördüncü misal Lut Kavmi'nin akıbetidir:

Meâl-i Şerifi

69- Andolsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz (melekler) müjde ile geldiler ve "selâm" dediler, o da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.

70- Fakat onların o buzağıya el sürmediklerini görünce, tuhafına gitti ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar da "Korkma, biz Lut'un kavmine gönderildik." dediler.

71- İbrahim'in karısı ayakta duruyordu bunun üzerine yüzü güldü. Ona İshak'ı ve İshak'ın arkasından da Ya'kub'u müjdeledik.

72- "Vay başıma gelene!" dedi, "Ben bir kocakarıyım, kocam da yaşlı bir adam. Bu gerçekten çok tuhaf bir şey!"

73- Dediler: "Sen Allah' ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve berekâtı üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, hamiddir (övülmeye lâyıktır), meciddir (cömertliği boldur)."

74- İbrahim'den korku iyice geçip gidince, bu müjde de kendisine gelince, bizim (meleklerimiz)le Lut kavmi hakkında tartışmaya girişti:

75- Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu ve çok yufka yürekli (yanık kalbli) idi.

76- Melekler: "Ey İbrahim! Bu konuda bizimle tartışmaktan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri kesin olarak geldi ve onlara geri çevr ilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.

77- Ne zaman ki, elçilerimiz Lut'a geldiler, bunların gelişleri yüzünden Lut fenalaştı, eli ayağı birbirine dolaştı ve "Bu gün çetin bir gündür." dedi.

78- Daha önceleri çirkin işler yapmış olan kavmi harıl harıl koşup geldiler. Lut onlara: "Ey kavmim! İşte size kızlarım, onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah'tan korkun, beni misafirlerime rezil rüsvay etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?" dedi.

79- Onlar: "Sen de bilirsin ki, bizim senin kızlarınla bir ilgimiz yoktur. Sen bizim ne istediğimizi gayet iyi biliyorsun." dediler.

80- Lut dedi: "Ne olurdu size karşı bir kuvvetim olsaydı, ya da çok sarp bir yere sığınabilseydim."

81- Melekler dediler: "Ey Lut! Şundan emin ol ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla zarar veremezler. Sen, gecenin bir kısmı olunca ailenle birlikte hemen buradan çık git. İçinizden hiç kimse geri kalmasın, eşin başka. Çünkü ona da onlara gelecek olan musibet gelecektir. Haberin olsun, hel â k zamanları sabah vaktidir. Zaten sabah yakın değil mi?"

82- Ne zaman ki, emrimiz geldi, o ülkenin altını üstüne getirdik ve üzerlerine istif edilip pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık.

83- Bu taşlar Rabbinin katında damgalanmışlardı. Bunlar zalimlerden uzak şeyler değildir.

69-76- Andolsun ki, gerçekten de elçilikle görevlendirilmiş olan meleklerimiz İbrahim'e müjde ile vardılar. Burada elçi meleklerden maksat Cebrail ile diğer iki melek diye rivayet edilmiştir. Bu iki meleğin de Mikail ve İsrafil oldukları da ayrıca nakledilmiştir.

Muhammed b. Kâ'b'den gelen rivayette Cebrail ile birlikte yedi tane daha,

Dahhak'tan gelen bir rivayette dokuz, Suddi'den gelen bir rivayette, yüzleri parlak genç oğlanlar suretinde onbir, Mukatil'den gelen bir rivayette ise oniki oldukları söylenmiştir. Görülüyor ki, bu kıssanın başında ifadenin üslubu değişmiştir. Zira bu kıssaların anlatılış sebebi helâk olan kavimlerin durumunu bildirmektir. Bu kıssada anlatılan da helâk olmuş olan Lut kavmidir. Halb u ki Lut aleyhisselam Hz. İbrahim'in yakın akrabasından ve onun şeriatı üzere gönderilmiş olan bir peygamberdi. Bundan dolayı olay Hz. İbrahim'i de ilgilendireceğinden önce İbrahim'in durumuyla ilgili bir kıssa ile konuya giriş yapılmıştır. Peygamberler ata s ı olan Hz.İbrahim anlatılınca da O'nun Allah katındaki değerinin yüceliğini belirtmek için kıssa, ta yukarıdaki cümlesinin benzeri olan bir cümle ile diye başlamıştır. Nitekim Musa kıssası da böyledir. Burada söz konusu elçi melekler Lut kavmine gön d erilmiş olduklarından, Hz. İbrahim'e gelişleri, dolayısıyla bir geliş demek olduğundan buyurulmuştur ki, selamet ve evlad müjdesi için gelmişlerdi.

77- Ne zaman ki, elçilerimiz Lut'a geldiler, Hz. İbrahim'in bulunduğu kasabaya dört fersah uzaklıkta olan ve Lut kavminin bulunduğu bölgenin en büyük şehri olan bu kasabanın adı "Sedum" veya "Sodom" imiş.

Melekler Hz. Lut'a gayet güzel yüzlü gençler şeklinde gelmişlerdi. Onun için âyette Lut onların gelişinden fena halde sıkıldı, ve eli, ayağı dolaştı, telaşa kapıldı.

78-81- Kavmi de ona harıl harıl koşup geldiler. Rivayet olunduğuna göre, karısı o azgınlara haber göndermiş. Ve onlar daha önceden kötülük yapıyorlardı. Yani utanıp sıkılmıyorlardı, çirkin işler yapageliyorlardı, buna alışmışlardı. Utanma duyguları silinmişti, hayaları kalmamıştı. Onun için hiç utanmadan ve arlanmadan fenalık niyetiyle koşup Lut'a kadar gelmişlerdi.

İşte şunlar kızlarım. Bunlar sizin için gayet temizdirler. Yani onlardan istediğinizi nikah edip güzel güzel alırsınız, pisliğe ve günaha bulaşmazsınız. Katade, "kızlarım" tabirinden maksat Hz. Lut'un kendi öz kızları olduğunu söylemiş ise de, Mücahid ve Said b. Cübeyr'den rivayet olunduğu üzere, kavmin kızlarıdır, muhtar olan görüş de budur. Bir p e ygamber ümmetinin babası durumunda olduğundan sevgi ve şefkatten dolayı kızlarım, demiştir. Nitekim "Peygamberin hanımları ümmetin analarıdır." (Ahzab 33/6) buyurulmuştur.

82- Ne zaman ki, emrimiz geldi, yani azap vakti gelip çattığında o ülkenin üstünü altına çevirdik ve üzerlerine taş yağdırdık. Öyle taşlar ki, siccildendir.

83- Kil taşından, yani kumla, çamurdan yapılmış dondurulmuş, cehennemde pişirilmiş ve taşlaşmış, Rabbin katında damgalanarak istif edilmiştir. Yani, her taşın kime ve nereye isabet edeceği ezelde takdir edilmiş, suretine nakşedilip işlenmiş idi. Ve bunu Allah'dan başka bilen yoktu. Yaratılışta böylece yapılmış, kendi özel yerlerine istif edilmiş, hazırlanmıştı. Yani bu gibi olayları tesadüfen meydana gel m iş, durup dururken kendiliğinden meydana gelmiş bir tabiat olayı gözüyle görüp geçmemek gerekir. Çünkü gerçekte tesadüf diye birşey yoktur. Âlemleri yaratan yüce kudretin tasarrufu vardır.

Ve bunlar zalimlerden uzak değildir. Yani, böyle taşlar, genellikle, zalim olan kimselerden, özellikle de sûrenin başında geçtiği üzere haktan göğüs büken ve yüz çeviren, sıkışınca "Bu bir sihir" diyen, "peki o azabı engelleyen nedir?" diyerek küstahlık eden Mekke müşrikleri içindeki zalimlerden ve kıyamete kadar gelecek olan öteki zalimlerden uzak değildir.

Beşinci misal de Medyen ahalisidir:

Meâl-i Şerifi

84- Medyen'e de kardeşleri Şu'ayb'i gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçeği de, teraziyi de eksik tutmayın. Ben sizi hayır (bolluk) içinde görüyorum. Bununla beraber yine de sizi kuşatacak bir günün azabından korkuyorum."

85- "Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık etmeyin."

86- Eğer mümin iseniz, Allah'ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim."

87- Dediler ki; "Ey Şu'ayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa ki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın."

88- Şu'ayb dedi ki: "Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden ispat edici bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şayet bana, O kendi katından güzel bir rızık ihsan etmişse, söyleyin bakalım ben ne yapmalıyım? Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeye çalışıyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah'ın yardımı ile olacaktır. Ben yalnızca O'na dayandım ve ancak O'na döneceğim."

89- "Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lut kavmi de sizden uzak değil dir.

90- Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe ile yönelin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.

91- Dediler ki: "Ey Şu'ayb! Biz senin söylediklerinin çoğundan birşey anlamıyoruz. Ayrıca seni içimizde çok zayıf biri olarak görüyoruz. Eğer akrabaların olmasaydı mutlaka seni recmederdik (taşa tutardık). Senin bize hiçbir üstünlüğün yoktur."

92- Şu'ayb dedi: "Ey kavmim! Benim akrabalarım size Allah'dan daha mı değerli ki, Allah'a sırt çevirip, onu unuttunuz? Muhakkak ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır."

93- "Ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Ben de görevimi yapmaya devam edeceğim. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu ilerde anlayacaksınız. Bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyeceğim."

94- Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şu'ayb ve beraberindeki müminler, tarafımızdan bir rahmet sayesinde kurtuldular. Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakaladı da oldukları yerde çöküp kaldılar.

95- Sanki orada hiç güzel gün görmemişlerdi. Dikkat edin, Semud kavmi nasıl helâk olup gittiyse Medyen de öyle yok olup gitti.

84- Medyen'e de kardeşleri Şu'ayb'i gönderdik. Medyen Hz. İbrahim evladlarından Medyen'in nesli olan bir kavim olup, merkezleri Şap Denizi kıyısında onun kurduğu bir şehir imiş. Şu'ayb Aleyhisselam da bu kavmin soylularındandır. Bildirildiğine göre nesebi: Medyen oğlu Yeşcür oğlu Mekil oğlu Şu'ayb'dir. Ve kavmine karşı güzellikle yaptığı uyarılardan ve öğütlerden dolayı Peygamberle r in hatibi ünvanıyla anılır: kendisine "Hatibü'l-enbiya" adı verilmiştir. Kasas Sûresi'nde geleceği üzere Musa Aleyhisselam, Şu'ayb peygambere hizmet etmiş ve kendisine damat olmuştur. Şu'ayb Aleyhisselam'ın kıssalarına dikkat edilirse zamanımız medeniyeti n in genel ahlâk anlayışına değinen önemli noktalar görülür. Şu'ayb Peygamber de diğer peygamberler gibi tevhid emriyle başlayarak:

Ey benim kavmim, dedi. Allah'a ibadet edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Ölçeği ve tartıyı eksik tutmayın. Bundan anlaşılır ki, Medyen halkının en önemli işleri ticarettir. Şüphesiz ben sizi bir hayır ile görüyorum. Yani nimet ve bolluk

içinde görünüyorsunuz, bu da hakkınızda hayırdır. Bunun gereği haksızlık etmek değil, insanların hakkını hukukunu gözetmektir, halkın yararına hizmet etmektir ve Allah'a şükretmektir. Şu halde ölçüyü ve tartıyı noksan yapıp da hayrı berbat etmeyin. Bununla beraber hiç şüphesiz ben hepinizi içine alacak, topunuzu birden kuşatacak bir günün azabından korkarım. Yani böyle devam eder giderseniz, noksan ölçü ve tartı ile haksızlığı sürdürürseniz, elinizdeki hayrı yitirdikten başka, bir gün gelecek ki, onun azabı hepinizi kuşatacak, hiçbiriniz ondan kurtulamayacaksınız. Sizin böyle topyekün bir azaba uğramanızdan korktuğum size acı d ığım için bu nasihatları yapıyorum.

85- Ve ey kavmim, o günün azabına uğramamak için ölçüyü ve tartıyı adalet ile yapın ve insanların malına, eşyasına haksızlık etmeyin ve fesatçılık yaparak yeryüzünde karışıklık çıkartmayın. Bu bölümlerde verilen öğütler, onların dahili ve harici siyasetlerini ve iş ahlâklarını dahi açıkça göstermektedir. Nitekim A'raf Sûresi'nde "Her yolun başını tutup da tehdit ederek, Allah'a iman edenleri Allah yolundan çevirmeyin ve o yolun eğriliğini arzu etmeyin." (A ' raf, 7/86) diye özellikle açıklık kazandırılmıştır. Dini ve dünyevî her çeşit fesatçılığı ve bozgunculuğu içine alır. Durum böyle iken bir de "fesatçılar" diye hâl ile kayıtlanması, Hızır'ın gemiyi delmesi ve çocuğu öldürmesi gibi cidden iyilik içi n yapılan hareketleri, bunun dışında tutmak hedefine yöneliktir. Bunların yaptıkları bozgunculuk, iyi yapıyoruz diyerek yapılan ve kötü sonuç veren yanlışlıklar cinsinden bozgunculuk değildir. Kötü olduğunu, fenalık olduğunu bile bile yapılan bozgunculuktu r.

Doğru amma, ticarette ve siyasette biz böyle hakka, hukuka riayet ederek adaletle hareket ettiğimiz takdirde, doğru dürüst iş yaptığımız takdirde fazla bir şey kazanamayız, diyecek olursanız:

86- Allah'ın bakıyyesi, haramını attıktan sonra Allah'ın helâlinden size ihsan edeceği o temiz ve helâl bakıyye, helâl kazançtan size kalan sizin için daha hayırlıdır. Müfsitlikle, haksızlıkla, eksik ölçüp yanlış tartmakla toplayacağınız haram fazlalardan netice itibariyle daha kârlı, daha faydalıdı r, eğer mümin iseniz yani bunun daha hayırlı olduğuna inanıyorsanız bu böyledir. Yani hayır, iman şartına bağlıdır. İnanıyorsanız hayır görürsünüz. Yoksa ben üzerinize bekçi değilim. Siz iman edip korunmadıktan sonra ben sizi koruyamam. Velhasıl bu öğütleri iyi dinleyin ve tutun,

yoksa karışmam ha!

87-Buna karşılık Medyen ahalisi ne dediler bilir misiniz?

Ey Şu'ayb, dediler atalarımızın taptığı şeyleri terketmemizi, veya mallarımızı dilediğimiz gibi kullanmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Aslında sen hakikaten çok yumuşak huylu, çok akıllı ve dirayetli bir adamsın. Şu'ayb Aleyhisselam çok namaz kılardı ve öyle tanınıyordu. İbadetler içinde dinin direği olan namaz ise "Gerçekten de namaz Allah'a saygılı olanların dışındakilere ağır gelir." (Bakara, 2/45) âyeti gereğince huşu ehlinden olmayanlara pek ağır gelen, Allah'dan başkasını bir yana bıkarıp, Allah huzurunda divan durmanın, secdelere varmanın zevk ve ulviyyetini idrak edemeyenlere boş ve faydasız bir uğraş gibi geldiğinden, namaz kılanlarla alay edip eğlenmek küfrün gereği ve azgın kâfirlerin ötedenberi âdetleridir. Bundan dolayı Şu'ayb Aleyhisselam'ın kavmi de onun tevhid inancına, hukuk ve ahlâka ilişkin bildirilerini doğrudan doğruya red ve inkâr edemedikleri için, özellikle dolaylı yoldan değersiz göstermek üzere bütün bunları onun kıldığı namaza bağlayarak, geçersiz ve değersiz göstermeye çalışıyorlar, onun peygamberliğiyle alay etmek üzere namazıyla alay ediyorlar.

Yalnızca Allah'a ibadet edip, türlü türlü mabudlara kul olmaktan kurtulmayı ve ticaretle siyasette hukuk ve ahlâk kurallarına riayet etmeyi, hürriyete engel ya da budalalık sayıyorlardı. Hz. Şu'ayb onlara, mallarınızda istediğiniz gibi tasarruf etmeyin, demiş değildi, "İnsanların mallarına h aksızlık etmeyin" demişti. Bu ise hürriyeti engellemek değildi, tam aksine hakları ve hürriyetleri tesbit ve teyid etmekti. Çünkü herkesin malları ve hakları güvence altına alınmadıkça kimse hakkından emin olamaz, mallarında dilediği gibi zaten tasarruf e d emezdi. Fakat onlar insanların mallarını kendi malları imiş gibi kabul ediyor, güçlerinin yetebildiği kadar haksızlık yapmaktan geri kalmıyorlardı. Hakka, hukuka ve adalete riayet etmiyorlar, haramdan sakınmıyorlardı. Fesatçılıktan çekinmeleri gerektiği k o nusunda Şu'ayb Aleyhisselam'ın uyarılarını da kendi serbestliklerine engel sayıyorlar, "Malımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi bu kıldığın namaz mı emrediyor? Sofu sen ne akıllı adamsın be!" gibi demagojilerle söz dokundurmaya ve alaya y elteniyorlardı. İşte böyle bir taraftan putlara tapıyor, bir taraftan da Allah'a karşı kibir ve gurur taslayıp namazı hor görüyorlardı. Bir başka taraftan da hürriyet ve ticaret adı altında hilekârlık, haklara saygısızlık, terbiyesizlik ve küstahlık eder ek vahiy ve

nübüvvete ukalâlık demek günümüz kâfirlerinde de en çok görülen cahiliyet devri hastalıklarındandır. Bu bakımdan günümüz insanları Şu'ayb kıssasını ve Medyen ahalisinin akıbetini çok dikkatle ve ibretle dinlemelidirler.

Bakınız Şu'ayb, bunlara ne kadar nazikane, ne kadar dikkatli ve ince bir cevap ile karşılık veriyor:

88- Ey kavmim dedi gördünüz mü, yani şu halinizi görüp beğendiniz mi? Gördünüzse söyleyin bakalım ya ben Rabb'imden bir belge, bir beyyine üzerinde isem, "sen o sensin" dediğiniz ben, Rabb'im Teâlâ'dan kesin ve açık bir bürhan, bir belge üzerinde bulunuyorsam, söylediklerimi de vahiy ve nübüvvet bilgisiyle söylüyorsam ne dersiniz? Ben Rabb'imin vahyine ve emrine karşı gelebilir miyim? Oysa Rabbim beni kendi tarafından güzel bir rızıkla rızıklandırmıştır. Yani benim kendi çabamla değil, sırf Allah'dan bir ihsan olarak, lütuf ve kerem hazinesinden beni maddeten ve manen güzel bir şekilde rızıklandırmıştır. Hem helâlinden mal mülk vermiş, ebedi hayatı sağlayan peygamberlik ve hikmet nasip eylemiştir. Ve ben sizi engellemeye çalıştığım şeylere kendim konmak maksadıyla size karşı çıkıyor değilim. Yani, sizi şirkten, başkalarının hakkını yemekten, fesatçılıktan engelliyor; tevhide, tam ölçü ve tartı ile hak ve a daleti gözetmeye davet ediyorsam, gelenek ve alışkanlıklarınızın tersine olan bu nasihatlerden, tekliflerden asıl muradım ve maksadım, hürriyetlerinizi elinizden alıp, sizi onlardan uzaklaştırdıktan sonra o yasakları kendim işlemek değildir. Allah'a karşı siz günaha girmeyin de ben gireyim, siz aldatmayın da ben aldatayım, halkın malını siz yemeyin de ben yiyeyim, siz istediğiniz gibi, zevk u safa sürmeyin de ben süreyim diye bunu yapmıyorum. Size bir oyun yapmak, elinizdeki nimetleri kendime mal etmek ma k sadıyla hareket etmiyorum, maksadım sadece ve sadece gücümün yettiği kadar ıslaha çalışmaktan ibarettir. Muvaffakiyetim de ancak Allah iledir, ancak O'nun yardımı sayesindedir. Onun hidayeti ve inayetiyledir. Ben ancak O'na tevekkül ettim ve an c ak O'na inabe ederim, hep O'na yönelirim, her işimde O'na sığınırım, O'na teslim olurum.

89- Ve ey benim kavmim,

sakın bana karşı direnmeniz, menimle didişip, bana düşmanlık yapmanız, sizi Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başına gelen bir musibet ile cezalandırmasın. Zaten Lut kavmi sizden uzak değildir, yakın zamandadır. Veya yakın bölgededir. Veyahut yakın zaman ve mekanda olduğu gibi, küfür ve fesatçılık bakımından da siz onlara yakınsınız. Görülüyor ki Lut kıssasının sonuna eklenen "Bu zalimlere hiç de uzak değildir." fâsılasına benzer bir fâsılayla, adeta "terci" yapılarak o olay ihtar edilmektedir.

90-Hasılı bunları sakın unutmayın Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe ile yönelin, çünkü o benim Rabbim çok merhametli, çok sevgilidir, çok şefkatlidir. Binaenaleyh günahlarınız ne kadar çok olursa olsun, vazgeçer de bağışlanma dilerseniz, tevbe ederseniz, rahmetine erer, sevgisine ve muhabbetine nail olursunuz.

91-İşte bu güzel öğütlere kavmi ne d edi bilir misiniz?

Ey Şu'ayb, dediler söylediklerinden çoğunu pek anlamıyoruz. Anlamıyorlardı, çünkü kulak vermiyorlardı, dikkatle dinlemiyorlardı, vahiy ve nübüvvete önem vermiyorlardı. Genellikle bütün fena insanlarda olduğu gibi, herkesin arzularını kendi arzu ve istekleri gibi zannettiklerinden dolayı, bir insanın dünya çıkarlarından ve kişisel duygulardan kurtularak, sırf Allah rızası için çalışıp çabalayacağını "Ben ıslahtan başka bir şey istemiyorum." sözünde samimi olacağını kafaları n a sığdıramıyorlardı. İhlas ve tevekkülün ne olduğunu anlayabilmeleri için kendilerinde de biraz ihlas ve tevekkül bulunması gerekiyordu. Kendilerinde böyle bir duygu bulamadıkları, özellikle tevhid inancını tanımadıkları için kör bir tabiatçı kafayla düşü n düklerinden, beşerin işlediği günahlarla birtakım semavi afetler arasında bir ilişki bulunabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Allah'ı bırakıp, şuna buna tapmakla, ölçüyü, teraziyi, eksik yapmakla, fitne fesat çıkarmakla dünyadaki düzenin bozulacağını, tufa n lar ve zelzeleler olacağını anlamıyorlardı. Velhasıl sarih ve apaçık olan bu sözlere inanmak istemiyorlar, bu gibi sözlerin arkasında gizli niyetler, art düşünceler ve başka maksatlar aramaya çalışıyorlar, bu sözlerden gocunuyorlar da "biz senin söyledik l erinin çoğundan bir şey anlamıyoruz", "sen ne demek istiyorsun?" "Ben neye güvenip de bizi böyle tehdit ediyorsun?" Kesinlikle biz seni kendi içimizde zayıf biri olarak görüyoruz, eğer rahtın (yani hısım akrabandan, saygı duyduğumuz yakınlarından b e ş on kişi) olmasaydı muhakkak ki seni recmederdik,

taşa tutar, öldürürdük. Sen bize karşı güçlü biri değilsin, aziz değilsin. Yani bizim gözümüzde şahsen senin bir değerin, bir önemin yoktur, bize göre sen hatırı sayılan, kıymet verilen biri değilsin. Yani sana saygımızdan dolayı değil, senin yakınlarından olup da bizimle beraber olan, sana uymayıp bizim dinimizde bulunan bir kaç hısım akraban var ki, işte biz onların hatırı için şimdiye kadar sana dokunmadık.

92-Hz. Şu'ayb, bunlara şöyle ce vap verdi:

Ey Kavmim, dedi benim hısım akrabam, size Allah'dan daha mı değerli? Yani, ben size ancak Allah'a dayandığımı, O'na güvendiğimi ve muvaffakiyetimi yalnızca O'ndan beklediğimi söylemiş ve binaenaleyh değer ve kuvvetimin başkasıyla değil, yalnız Allah ile olduğunu anlatmış iken size göre benim birkaç yakınım mı Allah'dan daha değerli oluyor da "eğer rahtın olmasa" diyorsunuz. Oysa siz Allah'ı unutup arkanıza attınız. Arkaya atılmış, unutulmuş, kıymetsiz, geçersiz bir şey gibi hiçe saydınız, hesaba katmadınız, O'na ve emirlerine hiç değer vermediniz. Çünkü ancak O'na dayanan ve ancak O'nun emriyle hareket eden bana da önem vermediniz ve O'nun beyyinesiyle, O'nun vahyi ile bildirdiğim açık öğütlerime kulak vermediniz. Allah'ı düşünm e diğiniz için söylediklerimi de anlamak istemediniz, "birşey anlamıyoruz" deyip çıktınız. Üstelik yakınların olmasaydı seni recmederdik diyerek tehdide kalkıştınız. Şunu iyi bilin ki, Rabb'im yaptığınız ve yapacağınız her şeyi kuşatmıştır. O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz, hiçbir şey O'nun kudretinin dışında kalmaz ve hiçbir kuvvet O'nun izzet ve şanına, değer ve önemine gölge düşüremez. Şu halde her ne yaparsanız mutlaka cezanızı verir.

93- Ve ey kavmim, haydi bütün gücünüzle bildiğinizi yapınız. Muhakkak ki, ben de bildiğimi yapmaya devam edeceğim. Allah'a güvenerek, O'na sığınarak, gücümün yettiğince ıslaha çalışacağım ve irşada devam edeceğim. Yakında bilip anlayacaksınız ki, o rezil ve rüsvay eden, o perişan edecek olan azap kime gelecek. Ve yalancı kimdir? Şu halde gözleyiniz, hiç şüphesiz ben de sizinle beraber gözleyeceğim.

94- Ne zaman ki, emrimiz geldi. Şu'ayb'i ve beraberindeki iman ehlini, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, o zulüm edenleri de çığlık yakaladı. A'râf ve Ankebût sûrelerinde ise "Onları zelzele yakaladı." (7/91 ve 29/37) buyurulmuştur ki, "racfe" zelzele, deprem demektir. Demek ki, müthiş bir çığlık

ile zelzeleye yakalandılar. Veya zelzeleye yakalandıkları için çığlıklar kopardılar. Diyarlarında, oldukları yerde bir çöküntü gibi yığılıp kaldılar.

95- Sanki o diyarda hiç yaşamamış gibi oldular. Evet, defolup gitti o Medyen Semud'un defolup gittiği gibi, zira Semud kavmi de böyle bir çığlık ve zelzele ile helâk edilmişti. Ancak deniliyor ki, Semud'un çığlığı üstlerinden, Medyen'in çığlığı altlarından gelmişti.

Burada fiilinin sarahaten gelmesi ile yukarıdan beri devam ede gelen masdarının da mânâsı açıklık kazanmıştır. Zira masdarı "kurb"ün (yakın) zıt anlamlısı olarak uzak olmak anlamına geldiği gibi, bir de yok olmak, helâk olmak anlamına gelir. Çünkü helâk olan dünyadan ve bulunduğu yerden uzak olmuş olur. Ve aralarındaki farkı belirtmek için öncekinin fiili "ayn"ın zammiyle beşinci baptan kullanıldığı halde, helâk m ânâsına olanın mazi sigasında "ayn"ın kesri ve muzaride fethi ile dördüncü baptan kullanılır.

Binaenaleyh burada buyurulmakla kıssaların sonunda tekrar olunagelen masdarlarının dua maksadıyla ve helâk anlamında söylenmiş olduğu da açıklık kazanmıştır ki, aslında bu tasrih de o bedduayı bir tekid gibidir.

Bu misallerden altıncısı da Musa ile Firavun örneğidir:

Meâl-i Şerifi

96- Andolsun Musa'yı da âyetlerimizle ve apaçık bir belge ile gönderdik.

97- Firavun'a ve cemaatine. Bunl ar Firavun'un emrine uydular. Halbuki Firavun'un emri hak değildir.

98- Kıyamet günü, kavminin önüne düşer. Artık o bunları ateşe götürmüştür. O varılan yer, ne kötü bir yerdir.

99- Hem burada, hem de kıyamet gününde lanetle izlendiler. Onlara verilen bu karşı destek ne fena bir destektir!

96- Ve andolsun ki, Musa'yı da âyetlerimizle ve bir açık belge ile Firavun'a ve adamlarına gönderdik. Görülüyor ki, burada da atfın üslubu değiştirilmiş "biz gönderdik" diyerek kasem ve fiil tekrarlanmış, ayrıca tasrih olunarak konu vurgulanmıştır. Böylece Hz. Musa'nın da Hz. Nuh ve Hz. İbrahim gibi bir tarih başlangıcı, bir dönüm noktası olduğuna dikkat çekilmiş ve işaret edilmiştir. Özellikle doğrudan doğruya Nuh kıssasına bağlanmasıyla da onun b ir benzeri olduğuna dolaylı bir telmih yapılmıştır. Çünkü bu olayda da bir tufan ve suda boğulma meydana gelmiştir.

Burada Hz. Musa'nın Firavun'a gönderilmesi meselesi söz konusu olduğundan, buradaki "âyetlerimizle" ifadesinden murad Tevrat değil, A'raf Sûresi'nde geçen dokuz mucizedir ki, bunlar asâ, beyaz el, tufan, çekirge, böcek, kurbağa, kan, kıtlık ve ölet olaylarıdır.

Sultan: Aslında üstün gelmek, galip olmak ve istila edip saltanat kurmak anlamına mastardır. Belge, burhan ve hüccet anlamına da gelir. Vali veya hükümdara da sultan dendiği bilinmektedir. Fakat bu mânâya geldiği zaman kelime müennes olur. Kur'ân'da genellikle burhan, delil ve belge anlamında kullanılmıştır. Burada da kuvvetli burhan, kesin belge diye tefsir edilmiştir. Bunun l a da Hz. Musa'nın en açık mucizesi olan asaya da özellikle işaret edildiği söylenmiş ise de asanın âyetlere dahil olması gerektiğinden "Ve ikinize öyle bir yetki vereceğiz." (Kasas, 28/35) âyetinde olduğu gibi, galebe, üstünlük ve hakimiyet mânâsı o l ması ve Hz. Musa'nın Firavun'a karşı ortaya çıkan üstünlüğünü ifade etmesi daha uygun görülüyor. Bununla beraber asa ve beyaz el mucizesi bu anlamı ifade ettiğinden önceki tefsir de sıhhatli sayılır.

Mübin: Bilindiği gibi ibaneden ism-i faildir. "İbane" ise hem lazım, hem de müteaddi olur. Lazım olunca mübin açık demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur.

97- Firavun'un emrine tabi oldular, onun emrine uydular Halbuki F iravun'un emri reşid değildir. Firavun'un kumandası veya işi ve hükumet işlerini yürütüş şekli, sonu hayra çıkan isabetli bir emir ve karar değildir. Burası aslında zamir mevkii iken "Onun emri değildir." denilmeyip de doğrudan doğruya Firavun'un ismini n sarahatle ifade edilmesi çok anlamlıdır. Zira öncekinde Firavun'un şahsı, bu ikincide vasfı kastolunmuştur. Çünkü Firavun ismi fesada, bozgunculuğa, zorbalık ve zulme, sapmaya ve saptırmaya delalet etmesiyle meşhurdur. Bundan dolayı önceki özellikle Fir a vun'un emri demek olduğu halde, ikincisi genellikle Firavun emri, yani Firavun kısmının emri demek olur.

Ebu Hayyan, tefsirinde der ki: Firavun Yaratan'ı ve ahireti inkâr eden bir dehri idi. Diyordu ki, âlemin ilâhı yoktur. Her belde ahalisinin görevi kendi sultanına itaatla meşgul olmaktan ibarettir. Bundan dolayı Firavun'un emri olgunluktan tamamıyla uzaktı. Naziat Suresi'nde de geleceği üzere Firavun "Ben sizin en yüce Rabbinizim." (Naziat, 79/24) diyor ve kendinden üstün bir Rabb'in varlığını ka b ul etmiyordu. Onun için verdiğim emir, doğru mudur, gerçekten de Allah'ın emrine uygun mudur, değil midir? diye düşünmüyordu. Hak Teâlâ'nın emirlerine ve hükümlerine uymakla kendini bağımlı görmüyordu. Yalnızca kendi açısına, kendi eğilimlerine, kendi arz u ve isteklerine göre emir veriyor, ne emrederse hakikatın öyle oluvereceğini sanıyordu. Kendisini asaleten ve mutlak hakim sayıyor, kendi emrinde melei, yani danışma meclisi ve onların arkasında da kavmi bulunuyordu, hepsi birden Firavun'a uyuyorlardı. İş t e böyle hakkın hakimiyetini hesaba katmayarak asalet ve mutlakıyet iddiasıyla verilmiş emirlere "Firavun emri" adı verilir. Böyle emirlerin ise reşid olmayacağı açıktır. Zira insanlığın kaderi de dahil olmak üzere bütün kâinatı idare eden hakkın kanunla r ının bir şahsın veya belli bir cemaatın emir ve iradesiyle değişmeyeceği bellidir. Böyle iken Firavun kısmı kendisinin Hakk'a boyun eğmek zorunda olduğunu düşünmez. Hakk'ın bir memuru gibi hareket etmek istemez de kendi emriyle hak ve hukuk ortaya koymay a kalkar, Hakk'ın kanunlarını değiştirip bozmaya hayra şer, şerre hayır iyiye kötü, kötüye iyi demeye kalkar. Allah'ın "ateştir" dediğine kendisi "su" deyip saldırmak ister ve nihayet

hem kendisini, hem de kendisine uyan yandaşlarını yakar. Nitekim bunu açıklamak üzere buyuruluyor ki:

98- Kıyamet günü kavminin önüne düşer, bir de bakarlar ki, su diye kendilerini ateşe götürmüştür. Ve ne fena virddir o mevrud. Tuh, ne kötü sudur o varılan ateş!... Çünkü suya hararet söndürmek, ciğer soğutmak için gidilir, ateş ise bunun zıddıdır. İşte Firavun emrinin akıbeti böyle ciğer yakan bir sonuçtur. Ve Firavun'a uyanlar böyle bedbaht kimselerdir. Musa'ya bakmadılar da sonucu böylesine fena olan bir emre, Firavun'un emrine uydular, onun arkasına düşüp g ittiler.

99- Ve böylece hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde bir lanete metbu kılındılar. Yani lanetle izlendiler ve lanetlilerin başında gelenlerden oldular. Ne fena rifttir bu merfud. Ne kötü ianedir bu yapılan iane, yani şu lanetle anılma işi, lanetle anılma bahşişi. Veya ne kötü bir ücret, ne kötü bir ödüldür şu lânetle anılma ödülü.

Rifd: Aslında dayansın diye bir başkasına sağlanan destektir. Mesela eğerin veya semerin altına vurulan keçe, birine yapılan yardım, verilen atıyye ve ihsan rifdtir. Burada cehennem ateşine vird, lanete de rifd denilmesi tehekküm yani ciddi görünür gibi yapılan alay ve istihzadır, gayet veciz ve belagatli bir istiaredir.

Ey Muhammed:

Meâl-i Şerifi

100. İşte bu helâk olmuş memleketlerin önemli haberlerindendir. Sana onu kıssa olarak anlatıyoruz. Onlardan yerinde duranlar da var, biçilenler (yok olup gidenler) de.

101. Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir fayda sağlayamadılar. Hasarlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadılar.

102. İşte Rabbin, zalim memleketleri cezalandırdığı zaman böyle cezalandırır. Çünkü O'nun cezası çok acı, çok çetindir.

103. Ahiret azabından korkanlar için bunda muhakkak ki, bir ibret vardır. O, öyle bir gündür ki, bütün insanlar onun için toplanacaktır ve o, öyle bir gündür ki, mutlaka görülecektir.

104. Biz onu sadece belli bir süreye kadar geciktiriyoruz.

105. O gün gelince Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onların kimi bedbaht, kimi de mutludur.

106. Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada başka türlü soluyacak, başka türlü haykıracaklar.

107. Onlar orada gökler ve yer durdukça duracaklar. Ancak Rabb'inin diledikl eri başka. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır.

108. Mutlu olanlar ise cennettedirler. Orada gökler ve yer durdukça duracaklar, ancak Rabbinin diledikleri başka. (Bu) ardı arası kesilmeyen bir ihsan olacak.

109. O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme. Daha önce ataları nasıl ibadet ediyor idiyseler bunlar da öyle ibadet ediyorlar. Biz de kendilerine nasiplerini elbette eksiksiz olarak öderiz.

100- İşte bunlar, yani ta baştan beri anlatılanlar, O sitelerin haberlerinden önemli kısımlardır ki, onu sana kıssa (öykü) olarak anlatıyoruz. Yani ayrıntılara girmeden, sözü uzatmadan, yalnızca ibret noktalarını özetleyerek dillere destan olacak şekilde açıklıyor ve hikaye ediyoruz. Onlardan, (yani o şehir medeniyetlerinden) b i r kısmı ayaktadır, kalıntıları durmaktadır bir kısmı da hasad edilmiş ekin gibidir. Silinip gitmiş, yıkılıp, yok olup gitmiştir. Ve Biz onlara, (o helak olan kavimlere) zulmetmedik. Lâkin onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı bırakıp, yal v ara geldikleri o sürü sürü tanrıları, Rabbinin emri geldiği vakit onlara hiçbir fayda vermedi. Allah'ın emrinden zerrece birşeyi önleyemedi. Üstelik onların helak ve hüsranlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadı.

101- İşte bunlar, yani ta baştan beri anlatılanlar, O sitelerin haberlerinden önemli kısımlardır ki, onu sana kıssa (öykü) olarak anlatıyoruz. Yani ayrıntılara girmeden, sözü uzatmadan, yalnızca ibret noktalarını özetleyerek dillere destan olacak şekilde açıklıyor ve hikaye e diyoruz. Onlardan, (yani o şehir medeniyetlerinden) bir kısmı ayaktadır, kalıntıları durmaktadır bir kısmı da hasad edilmiş ekin gibidir. Silinip gitmiş, yıkılıp, yok olup gitmiştir. Ve Biz onlara, (o helak olan kavimlere) zulmetmedik. Lâkin onl a r kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı bırakıp, yalvara geldikleri o sürü sürü tanrıları, Rabbinin emri geldiği vakit onlara hiçbir fayda vermedi. Allah'ın emrinden zerrece birşeyi önleyemedi. Üstelik onların helak ve hüsranlarını arttırmaktan baş k a bir şeye yaramadı.

102- Ve Rabbinin yakalaması işte böyledir. O memleketleri zulme dalmış gitmiş bir halde yakaladığı vakit gerçekten O'nun yakalaması acı ve çetin bir yakalama olur. Muhakkak ki onda, yani o yakalamada veya anlatılan her kıssada

ahiret azabından korkan herkes için elbette birer âyet vardır. Yani ibret alacak, ders alacak açık seçik noktalar vardır. Adam sen de, ben bugünümü geçireyim de sonra ne olursa olsun diye, ilerisini düşünmeyen, ahireti hatırına getirmeyen saygısızlar, bu gibi olayları kulların işlediği günahlarla ilişkili görmezler, tesadüflere ve tabiata yükleyip geçerlerse de cidden aklı ve izanı olan ve ahiret korkusu bulunan kimseler bunda ahirete bir delil bulacaklar ve bu dünyada yapılan zulüm ve haksızlık l arın oradaki sonucunun korkunç olduğunu anlayacaklar. İşte bu düşüncelerle Allah Teâlâ'nın azgınlara hazırladığı ahiret azabının ne kadar çetin, ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edeceklerdir.

Ayrıca peygamberlerin, dünya azabına ve helakine ilişkin olarak verdikleri haberlerin gerçekleşmesinden, peygamberliğin Allah'ın emriyle olmuş bir iş olduğunu daha iyi anlayacak ve onların ahiretle ilgili haberlerine de akıl ve mantık yorup yakîn hasıl edecektir. Gerçekten de dünyaya ait cezalardan anlaşılır ki, bunları önceden haber veren peygamberler doğru, peygamberlik ise emri vakidir. Ve bundan dolayı peygamberlere haksızlık edip bildirdiklerine inanmamanın ve ahiret azabından korkmamanın akıbeti, Nuh kavminin, Ad ve Semud kavimlerinin, Lut kavminin, M e dyen halkının, Firavun ile adamlarının akıbetleri gibi çok acı, çok korkunç bir akıbettir.

İşte o, ahiret azabının olacağı kıyamet günü, Öyle bir gün ki, bütün insanlar onda toplanacak, haşr olacak. Ve o toplanış günü, öyle bir gün ki, muhakkak görülecek. Yani olmamak ihtimali yoktur, mutlaka olacak ve herkes toplanıp onu gözüyle görecek, müşahede edecektir. Yahud o günde her şeye şehadet edilerek, çok şahit bulunacak. Çünkü bütün canlılar, bütün varlıklar, yerde ve göklerde bulunanlar orada şahit olacak. Bütün diller, eller ve ayaklar kendi yaptıklarına şahitlik edecektir. Bu ikinci mânâya göre "meşhud" meşhudun fihin muhaffefidir ki, birçok müfessir, bunu tercih etmişlerdir.

103- Ve Rabbinin yakalaması işte böyledir. O memleketleri zulme dalmış gitmiş bir halde yakaladığı vakit gerçekten O'nun yakalaması acı ve çetin bir yakalama olur. Muhakkak ki onda, yani o yakalamada veya anlatılan her kıssada

ahiret azabından korkan herkes için elbette birer âyet vardır. Yani ibret alacak, ders alacak açık seçik noktalar vardır. Adam sen de, ben bugünümü geçireyim de sonra ne olursa olsun diye, ilerisini düşünmeyen, ahireti hatırına getirmeyen saygısızlar, bu gibi olayları kulların işlediği günahlarla ilişkili görmezler, tesadüflere ve tabiata yükleyip geçerlerse de cidden aklı ve izanı olan ve ahiret korkusu bulunan kimseler bunda ahirete bir delil bulacaklar ve bu dünyada yapılan zulüm ve haksızlıkların oradaki sonucunun korkunç olduğunu anlayacaklar. İşte bu düşüncelerle Allah Teâl â 'nın azgınlara hazırladığı ahiret azabının ne kadar çetin, ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edeceklerdir.

Ayrıca peygamberlerin, dünya azabına ve helakine ilişkin olarak verdikleri haberlerin gerçekleşmesinden, peygamberliğin Allah'ın emriyle olmuş bir iş olduğunu daha iyi anlayacak ve onların ahiretle ilgili haberlerine de akıl ve mantık yorup yakîn hasıl edecektir. Gerçekten de dünyaya ait cezalardan anlaşılır ki, bunları önceden haber veren peygamberler doğru, peygamberlik ise emri vakidir. Ve bundan dolayı peygamberlere haksızlık edip bildirdiklerine inanmamanın ve ahiret azabından korkmamanın akıbeti, Nuh kavminin, Ad ve Semud kavimlerinin, Lut kavminin, Medyen halkının, Firavun ile adamlarının akıbetleri gibi çok acı, çok korkunç bir akıbett ir.

İşte o, ahiret azabının olacağı kıyamet günü, Öyle bir gün ki, bütün insanlar onda toplanacak, haşr olacak. Ve o toplanış günü, öyle bir gün ki, muhakkak görülecek. Yani olmamak ihtimali yoktur, mutlaka olacak ve herkes toplanıp onu gözüyle görecek, müşahede edecektir. Yahud o günde her şeye şehadet edilerek, çok şahit bulunacak. Çünkü bütün canlılar, bütün varlıklar, yerde ve göklerde bulunanlar orada şahit olacak. Bütün diller, eller ve ayaklar kendi yaptıklarına şahitlik edecektir. Bu i kinci mânâya göre "meşhud" meşhudun fihin muhaffefidir ki, birçok müfessir, bunu tercih etmişlerdir.

104- Ve biz onu ancak sayılı ve belli bir süreye kadar tehir ediyoruz. Yani sonsuza dek tahir edip geciktirmiyoruz. Ancak sayısı belli olan bir süreye kadar erteleyip geciktiriyoruz. Dünyanın ömrü sonsuz ve sınırsız olarak devam edip gitmeyecektir. O, haddi zatında sayılı, sınırlı az bir süreden ibarettir. Bir gün olup son bulacak ve o vakit ahiret gelip çatacaktır. Onun için o kıyamet günü az bir süre sonra mutlaka görülecek, yani meşhud olacaktır, sonsuza kadar gecikmeyecektir.

105- O gün gelir ki, kimse söz söyleyemez. Ancak

O'nun izni olursa, (yani Allah'ın izniyle) konuşacaklar müstesnadır. "Rahman'ın izin verdiklerinden başka hiç kimse konuşmayacak." (Nebe', 78/38). Bununla beraber bu izin de herkese ve her yere ait bir izin değildir. "Bu gün, konuşamayacakları ve özür dilemek üzere kendilerine izin de verilmeyeceği bir gündür." (Mürselat, 77/35, 36) buyurulduğu üzere, bu günün öyle yerleri de vardır ki, bütün insanların nutku tutulur, bir özür dilemek için izin verilmez. İşte o gün kimi bedbaht, kimi mutludur. Bir kısmı şakî, bir kısmı saiddir. Hiç konuşturulmayanlar bedbaht, sefil ve perişandırlar; konuşmasına izin ve r ilenler de mutlu ve bahtiyardırlar.

106- O şakî olanlara gelince, işte onlar ateştedirler. Orada onlara düşen şey zefir ve şahiktir. Tıp dilinde "zefir" nefes almak, "şehik" de nefes vermektir. Fakat asıl lügatta zefir, soluğu uzun uzadıya içeri çektikten sonra dışarı vermektir. Dertli ve sıkıntılı olanın halidir ki, iç çekmek, göğüs geçirmek deyimleri ile ifade edilen haldir. Şehik de ağlarken hıçkırmaktır ki, bu da fazla acıdan kaynaklanır. Ve çocukların ağlaması hıçkıra hıçkıra olur. Bunda n başka bir de eşeğin anırmasının evveline zefir, sonuna şehik denilir ki, biri içeri doğru çekilerek, diğeri dışarı doğru verilerek ses çıkarmaktır. Hasılı lügat açısından zefir ve şehik normal nefes alıp verme değildir, ıstıraplı, acılı bir nefes alıp v e rmedir. Ayrıca zefir ve şehikteki tenvinler tenkir ve tehvil içindir ki, o zaman mânâ şu demek olur: Bambaşka ve feci bir soluk alıp vermeleri, solurken göğüs geçirip hıçkırmaları vardır. Görülmemiş şekilde nefes alıp vereceklerdir. Hasen'den nakledilen b ir mânâya göre, zefir cehennem alevinin yükselmesidir. Cehennem alevleri kabarıp yükselecek ve içindekiler, fırlatılıp atılacak gibi tam cehennemin en yüksek tabakasına varıp çıkmak ümidine düştükleri vakit, melekler öyle bir çarpacaklar ki, derhal geris i n geri en derinlere ve diplere doğru yutuluverilecekler ve bu mânâ "Ondan her çıkmak istedikleri zaman geriye döndürülürler" (Secde, 32/20) âyetinde bildirilen bir husustur. Şu halde cehennem alevlerinin köpürüp kabarması zefir, geriye bükülüp dibe doğru kıvrılması şehikdir.

107-Ateş içinde işte böyle bir yukarı, bir aşağı inip çıkacaklar, hepsi orada muhalled olarak kalacaklar. gökler ve yer daim olup durdukça, onlar da orda duracaklar. Bu ifadede bir vakit tayini yok mudur, şu halde bu söz diğer âyetlerdeki ebedî kaydına aykırı değil midir? gibisinden bazı münakaşalar vardır. Ancak bu "gökler ve yer durdukça" deyiminin

Arapçada "yıldız ışıdıkça", "gece gündüz karşılıklı sürüp gittikçe", "denizde su oldukça" ve bizim dilimizde "dünya durdukça" gibi deyimler ebediyetten kinaye olarak kullanılır, şeklinde cevaplar da verilmiştir. Lâkin bu suretle ebediyyet anlamına olduğu, ve dil geleneğinde bunun ebediyyet demek olduğu yolundaki cevaplar, ifadenin lügat anlamına da alınabileceği ihtimalin i tamamen ortadan kaldırmadığı için, bunun bu yoldaki münakaşayı sona erdireceği hayli su götürür bir meseledir. Halbuki bu âyetlerde söz konusu "ecel-i ma'dud" un, yani belli sonun gelmesinden sonra gelecek olan kıyamet gününden ve bunu takip edecek olan ahiret hallerinden sözedilmektedir. Bundan dolayı buradaki gökler ve yerden murad bu dünya ve bu gökler değil. "O gün yeryüzü, başka yeryüzüne çevrilir, gökler de başkalaşır" (İbrahim, 14/48) âyetiyle haber verilen yer ve göklerdir. Ahiret hayatının da kendine göre gökleri ve yeri olacağı açıkça bellidir. Onun ise bu dünyadaki gibi sayılı bir eceli olmayıp, devamı da ahiret hayatının devamı gibi sonsuz olduğundan, binaenaleyh bu kaydın örfi ve mecazi anlamda bir ebediyyet değil, gerçek anlamda bir ebed i yyet ifade ettiğinde şüphe yoktur. Nitekim bundan sonraki âyette kesintisiz ihsan olarak "Öyle bir ihsan ki kesilmesiz" buyurulduğuna göre, bu sürekliliğin kesintisiz olacağı da açıkça ortaya konulmuştur. Bir de Abdullah b. Abbas hazretlerinden nakl e dilmiştir ki, "Gökler ve yer ahirette kaynakları olan nura dönüşeceklerdir". Binaenaleyh arşın nurunda ebedî olacaklar demektir.

Fakat bu sonsuza dek sürecek olan devam ve huludun, Allah'ın zatına mahsus olan ebediliğe benzer bir ebediyyet şeklinde düşünülmemesi ve öyle vehmedilmemesi için buyuruluyor ki:

Ancak Rabbin dilediği vakit müstesnadır. Yahut Rabbinin dilediğinden başka. Şayet dilerse devam etmeyenler, muhalled olmayanlar, ateşte kalmayanlar veya daha başka şekilde azaplara çarptırılacak olanlar bulunabilir. Muhakkak ki, Rabb'in dilediğini yapandır. Ne dilerse onu yapar. O dilerse huludun devamını engeller veya zefir ve şehiki keser, dilerse cehennemin aynı tabakasında tutmaz da başka başka tabakalarına veya ateşten alıp zemherire n akleder ve daha başka yollarla azap eder veya dilediğini cehennemden çıkarır cennete koyar, bedbahtlıktan kurtarıp mutluluğa erdirir. Diler mi, dilemez mi? İşin o tarafı başka. Onu yalnızca kendisi bilir, ancak dilediği takdirde O'na engel olabilecek bir güç yoktur. Ancak genellikle bildiriyor ki, ahiret âleminin ebedî olarak devamını ve o devam süresince de azgınların

ateşte ebedî kalmalarını dilemiştir. Ve bu arada bazıları hakkında istisnai olarak birtakım meşiyyetleri ve özel muameleleri de olabilecektir ki, bu da kiminin lehine, kiminin aleyhine olabilir. Yine bir hadisi şerifte varid olduğuna göre, cehennemin günahkar müminlere mahsus olan bir tabakası bir zaman gelip boşalacaktır.

108- Mesud olanlara gelince işte onlar da cennettedirler. Öyle ki, gökler ve yer daim oldukça, (yani, yerinde durdukça, yani sonsuza kadar,) hepsi orada muhalled olarak kalacaklar. Ancak Rabb'inin dilediği başka. Yani cennetin devamı ve ebediliği, Allah'ın vücub-i zatisi gibi kendinden değildir, Allah'ın d i lemesine bağlıdır. Allah dilerse böyle olmayabilir. Nitekim cehenneme giren herkes orada ebedî kalmayacaktır, günahkar müminler bir müddet cehennemde kaldıktan sonra cennete girecekler ve saadete erecekler. Veya Allah katında burada sözü edilen cennet sa a detinden daha büyük saadetler de olabilecektir. Nitekim bir kısım bahtiyarlar cennetten daha ileri mertebelere yükselecek, "Allah'dan gelen Rıdvan en büyüktür." (Tevbe, 9/72) ve "Ve nice yüzler de o gün ışıl ışıl ışıldar ve Rabbine bakakalır." (Kıyame t, 75/ 22,23) âyetlerinin sırrına mazhar olacaklardır. Fakat bu gibi istisnalarla cennetin genel gidişinde bir son veya bir kesinti olacakmış vehmine düşülmesin. "Öyle bir ata ve ihsan olacak ki, kesilmesiz." Dünyadaki gibi belli bir süre ile sınırlı ve sonlu değil, kesintisiz sürüp giden bir ata ve ihsan, sonsuz bir Allah vergisidir.

Bu kayıt, ya cümlesinden hâl veya cümlesinden temyizdir. Cennetin hâli olduğu takdirde, cennet nimetlerinin kesintisiz olduğunu açıkça belli eder: Nitekim "Yiyecekleri de, gölgesi de süreklidir." (Ra'd, 13/35) âyeti de bunu destekler. Temyiz olduğu takdirde cennetin üstünde ve müstesna bir surette ilâhî meşiyetle ilgili olan rıdvan nimetinin kesintisiz olduğunu açıklar, aynı zamanda cennetin sonsuz olduğuna d a işaret eder. Zira bundan anlaşılır ki, ahiret hayatında böyle sürekli ve kesintisiz bir ihsan vardır. O halde buna karşılık bazı kesintili kişiler olsa bile, kesintisiz bir ihsanın gerçekleşebilmesi için dahi, ahiretin sonsuz ve ebedî olması gerekir. Bu i se cenneti kaplayan ahiret göklerinin ve yerinin sonsuza dek devamlı olmasını gerektirir. Şu halde "kesintisiz ihsan" işaretiyle "gökler ve yer durdukça" ifadesindeki ebediliği de tefsir etmiş, açıklamış olur. O halde âyetteki ""gökler ve yer dur d ukça" kaydının da

sonsuza dek demek olduğu kendiliğinden anlaşılır ki, genellikle âyetlerde "ebeden" kayıtları da bunda açıktır. Şu halde "kesintisizlik" kaydının cehennemle ilgili âyette değil de cennetle ilgili olan ikinci âyette vurgulanmasından dolayı, bazı kimselerin "cennet sevabı ebedidir, fakat cehennem azabı genellikle bir yerden sonra bitecektir, kesilecektir" şeklinde zannetmeleri doğru değildir.

Velhasıl yukarıdan beri anlatılagelen kıssalar iyice düşünülünce anlaşılır ki, sûrenin baş tarafında geçtiği üzere, "Bu dünya hayatını ve nimetlerini isteyenler." (11/15) sayılı ve belli bir eceli bulunan bu dünya hayatında nasipleri ne ise onu tamamiyle alırlar. Sonra da "Ahirette kendilerine ateşten başka birşey kalmaz" (Hud, 11/16). Böy l e ebedî bedbahtlardan olurlar. Bunlara karşılık "İman edip salih ameller işleyenler ve Rablerine karşı terbiyeli" kimselerden olanlar da "Cennet ehlidirler, orada ebedî kalırlar." (Hud, 11/23). Böylece ebedî mutluluğa ererler. İşte iki grup arası n daki fark bu kadar büyüktür. Bir de şakî olan bedbahtlar grubunun Firavunları ve elebaşıları gibi, said olan bahtiyarlar grubunun da peygamberleri, sıddıkları ve önde gelenleri vardır. Her iki grubun ileri gelenleri vardır ki, bunların azap ve sevapları d a belli ölçüde öbürlerinden farklıdır. Azgınların elebaşılarına cehennem ehli içinde ötekilerden farklı olarak Allah Teâlâ'nın dilediği öyle müthiş bir azap vardır ki, bunun ne kadar korkunç olduğu hayal dahi edilemez. Şu halde bunlar sıradan bedbahtlardan daha bedbaht bir durumdadırlar. Mesutların önde gelenlerine de Allah Teâlâ'nın, cennet ehli içinde özel olarak hazırlamış olduğu öyle saadetler vardır ki, "Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, beşer cinsinden hiçbir kalbin hissetmediği." nimetlerdir ki, bunları tarif etmek için cennet tabiri bile az gelir. Bu artık bütün nimetlerin ve istihkak edilmiş bütün mükafatların üstünde sırf Allah'ın fazlı ve keremi ile olan rabbani ihsanlar, kesintisiz ihsanlardır. Şu halde buna nail olacak olan l ar da bahtiyarlar bahtiyarıdırlar.

109-Şimdi geçmişteki o kıssalar, gelecekteki bu akıbetler sana bildirilmekle ey Muhammed! Artık şunların, şu yukarıdan beri anlatılan müşriklerin tanrı diye taptıkları şeylerden hiçbir şüphen olmasın, hepsi boştur. Bundan önce ataları nasıl tapıyor idiyseler bunlar da başka değil, aynen öyle tapıyorlar. Yani boşu boşuna tapmaya devam ediyorlar. Yukarıda beyan olunduğu üzere

"Allah'ı bırakıp da taptıkları o şeyler kendilerine zerre kadar fayda sağlamadı." (Hud, 11/101) âyetinde bildirildiği şekilde, bunların ataları putlara tapmakla nasıl zarardan başka birşey görmedilerse, bunlar da tıpkı öyle olacaktır. Ve elbette biz, bunların nasiplerini eksiksiz olarak kendilerine ödeyeceğiz. Yani ecelleri gelinceye k a dar dünya hayatındaki kısmetlerini kesmeyeceğiz, sonra da ahirette hak ettikleri cezalarını da vereceğiz.

Meâl-i Şerifi

110. Andolsun ki, Musa'ya kitabı verdik, yine de onda ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir karar olmasa idi, elbette haklarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.

111. Gerçekten de onların her biri öyle kimselerdir ki, yaptıklarının

karşılığını Rabbin kendilerine hakkiyle ödeyecektir. Çünkü O, onların yaptıkları her şeyden haberdardır.

112. İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.

113. Ve zulüm yapanlara yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Allah'dan başka yardımcılarınız da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.

114. Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.

115. Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.

110- Andolsun ki, Musa'ya da kitap verdik de çok geçmeden üzerinde ihtilaf edildi. Yani merak etme ya Muhammed! Yalnızca sana ve sana verilen kitaba karşı anlaşmazlık çıkarılmıyor. Yukarıda da bildirildiği üzere Firavun'a galebe çalan, üstünlük sağlayan Musa'ya da kitap verildiği zaman ümmeti olan İsrailoğulları tarafından ihtilaf çıkarıldı. Oysa Musa'ya kitabın verilmesi, Tevrat'ın inzal olunması, o n un, Firavun ile adamlarına üstün gelmesinden, hatta onların suda boğulmasından ve İsrailoğulları'nın kurtarılmasından sonra olmuştu. Böylece İsrailoğulları Tevrat gelmeden önce bütün bunları gözleriyle görmüş ve Musa'nın peygamberliğini kabul etmişlerdir. Böyle olmasına rağmen Tevrat nazil olunca hepsi birden hemen iman etmediler de onun Allah'dan olup olmadığında ihtilaf ettiler. Bir kısmı iman etti, bir kısmı da iman etmedi, direndi. (Bakara, 2/40-150 ve A'raf, 7/100-188 arasındaki âyetlere bkz.). Sana gelince ya Muhammed, önce kitap nazil oluyor, şu halde sana gönderdiğimiz kitap hakkında kavminden bazılarının "ona bir hazine indirilse ya" veya "onunla beraber bir melek dolaşsa" veyahut "onu sen uyduruyorsun" diyerek inkâr edenlere, Allah kelâmı olduğ u nu inkâr ederek ihtilaf çıkarmalarına önem verme! Eğer Rabbinden bir kelime sebketmiş olmasa idi, yani hikmet gereği olarak bir ecel takdir edilmemiş olsa idi, derhal haklarında hüküm icra edilirdi. Yani, kavminden ihtilaf çıkaranların hepsi için he m en şimdi aleyhlerinde hüküm verilir ve icra edilirdi, hiç beklemeden işleri bitirilirdi. Ve şüphe yok ki, onlar bundan dolayı kuşku dolu bir

şüphe içindedirler. Yani bu sûrenin baş tarafında geçtiği üzere, "Kur'ân'ı Muhammed'in kendisi uydurdu" diye inkâr eden iftiracılar, yaptıkları bu iftiraya kendileri bile inanmıyorlar. Kur'ân'dan dolayı onlar öylesine derin bir şüphe içindedirler ki, bu şüpheleri kendi içlerini yiyip bitirmekte, yüreklerini kemirmektedir.

111- Ve hiç şüphe yok ki, onlardan her biri o takımdandır ki, Rabbin amellerinin karşılığını kendilerine kesinkes ödeyecektir. İşlerini bitirecek, yaptıklarını kafalarına çalacaktır. Yani bunların hepsi, sûrenin baş tarafında bildirildiği üzere "Her kim dünya hayatını ve ziynetini di l erse, biz onlara burada amellerinin karşılığını tamamen öderiz. Bu hususta hiçbir haksızlığa uğratılmazlar." (11/15), "Fakat onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlara ateşten başka birşey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yaptı k ları batıldır" (11/16) âyetleri ile durumları ve akıbetleri açıkça ortaya konulan ve yalnızca dünya hayatı ve lüksü peşinde koşan körler kısmındandırlar. Gerçekler hakkındaki şek ve şüpheleri hep dünya çıkarları yüzündendir. İşte bu şüphe ve tereddüt için d e sürüp gidecek, dünya hayatlarında ne yapacaklarsa yapacaklar, dünyadan ne zevk alacaklarsa alacaklar ve sonra bütün yaptıklarının cezasını çekecekler. Çünkü muhakkak ki O, (yani Rabbin) her ne yapıyorlarsa hepsinden haberdardır. Yaptıklarının hiç bi r ini karşılıksız bırakmaz.

112-İşte bundan dolayı sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Hakkiyle doğru ve dürüst ol! Bu emrin "fa" harfiyle öncesine bağlanması şu anlamı ifade eder: Sen her hususta doğruluk ile emrolunmuş bulunuyorsun. Ve senin, her işte Kur'ân'da emrolunduğun gibi, sıratı müstakim üzere tam bir doğrulukla hareket etmen ve her hususta aldığın vahye uyman, Kur'ân ahlâkı ve ahkamı uyarınca hareket edip bilfiil canlı bir doğruluk örneği olman gerekmektedir ki, hakkında hiçbir şüpheye v e tereddüde yer kalmayacaktır. Doğruluğun ve dürüstlüğün senin peygamberliğine ve başarılı olmana en büyük delil ve belge olacaktır. Bundan dolayı sen sana karşı çıkanların laflarına bakma, onları Allah'a havale et de gerek müminlerle müşterek olan inanç v e amele ilişkin genel görevlerinde, gerek özellikle peygamberlik görevleriyle ilgili olarak yalnızca sana ait olan özel görevlerinde tam emrolunduğun gibi, hakkiyle doğru ol, doğruluktan ayrılma! Şu halde sûrenin baş tarafında "Belki sen, sana yapıla n ithamlardan dolayı, sana vahyolunanların bazısını terkedecek olursun ve bundan da üzüntü duyarsın" (11/12) geçtiği üzere vahyolunan emrin yerine getirilmesi ne kadar ağır olursa olsun; ne o emrin tebliğinde,

ne de icra ve uygulamasında hiçbir engelden yılmayarak emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et.

Abdullah b. Abbas demiştir ki. Bütün Kur'ân içinde Resulullah'a bu âyetten daha ağır ve daha çetin bir âyet nazil olmamıştır: Ve bunun içindir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Hud Sûresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı" ve bazı rivayette "Beni Hud Sûresi ihtiyarlattı." buyurmuştur.

Demek ki, Hakk'a vasıl olmak için istikametten başka yol olmadığı gibi, her hususta istikamet kadar yüksek bir makam ve onun kadar zor hiçbir emir yoktur. Herhangi iş olursa olsun, herhangi hedef olursa olsun ona ulaşmanın en kısa yolu doğruluktur. Böyle olmakla beraber her şeyden önce, bir işte doğrunun hangi çizgide olduğunu tayin ve tespit etmek çok zordur; ayrıca onunla ilgili çeşitli noktalardan ilişkisin i kesip, sarsılmadan dosdoğru olan o çizgi üzerinde yürüyebilmek daha zordur. Ve yine istenilen hedefe ulaştıktan sonra aynı şekilde o doğruluk üzere, hiç eğilmeden devam ve sebat edebilmek büsbütün zordur. Bununla beraber şu kadarını hatırlatmalıyız ki, b u âyette Resulullah'a "beni ihtiyarlattı" dedirtecek kadar zor gelen nokta, istikamet emrinin asıl kendisiyle ilgili olan kısmından ziyade, ümmetiyle ilgili olan kısmı olsa gerektir. Zira buyuruluyor ki: Seninle beraber tevbe edenler de. Yani şirkten t e vbe edip de imanda seninle beraber bulunan, müslüman olan herkes de tıpkı senin gibi dosdoğru olsun. Ve azmayın, yani Allah'ın tayin ettiği sınırı aşıp da onun dışına çıkmayın, doğruluktan ayrılıp da ifrat veya tefrite sapmayın, aşırı gitmeyin ey müsl ü manlar Çünkü muhakkak ki O, (yani Rabb'in) bütün yapacağınızı görür. Gözünden hiçbir şey kaçmaz. Görür ve ona göre karşılığını verir; ceza veya mükafat, karşılıksız bırakmaz.

113- Ve zulüm yapmış olanlara rükun etmeyin, yani, zulüm ve haksızlık yapanlara herhangi bir şekilde destek vermek, yakınlık gösterip yaltaklanmak şöyle dursun, meyil bile etmeyin, yüz vermeyin, ilgi göstermeyin ki sonra size ateş dokunur. Ve sizin Allah'dan başka dostlarınız yoktur, sonra mansur da olmazsınız, Allah'ı n yardımına nail olamazsınız. Size dokunacak olan ateşten kendinizi kurtaramaz, kurtarıcı da bulamazsınız.

114- Ve namazı kıl, ve kıldır, gündüzün her iki tarafında ve gecenin zülfelerinde yani gündüzün başlıca değişme saatlerinin

ikisinde ve g ecenin zülfeleri, saçakları demek olan eteklerinde, gündüze yakın olan saatlerinde.

Zülef: Zülfe'nin çoğuludur ve Arapça'da çoğul en az üç sayıdan oluştuğu için bu âyetteki ifadeden anlaşılan sonuç, ikisi gündüzün taraflarında, üçü de gecenin eteklerinde olmak üzere tam beş vakit namaz emredilmiş olduğu açıkça bellidir. Gündüz namazlarının kırâetinde cehir (sesli okuma) meselesinde sabah namazı gece namazlarından sayıldığı için "tarafeyi'n-nehar" dan murad öğle ve ikindi vakitleri, "zülefen mine'l-le y l"den maksat da akşam, yatsı ve sabah namazları olmak lazımgelir ki, İsra Sûresi'nde de "Güneşin öğle vakti zevalinden, gecenin karanlığına kadar namaz kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı gerçekten de şahitlidir." (İsra, 17/78) diye buyu r ulmuştur. Böylece öğle ile ikindiye tarafeyi'n-nehar denilmesinin sebebi şudur: Sabah gündüzün kökü, güneşin doğuşundan öğleye kadar geçen vakit ise gövdesidir. Zevalden sonra öğle ile ikindi de, ta batıncaya kadar olan kısım da taraflarıdır. Şer'an de g ü ndüz vaktinin sabah, öğle ve ikindi olmak üzere başlıca, üç bölümü, üç tarafı vardır. Nitekim bir başka âyette "Gündüzün tarafları" (Tâhâ, 20/130) diye gündüzün üç tarafından söz edilmiştir. Sabah namazı güneş doğmadan önce olduğu için, sabah ve akşam na m azları "zülefen mine'l-leyl" in kapsamı içinde kalmış olurlar. Böylece gündüz namazına iki taraf kalmış olur. Bununla beraber mutlak anlamda "gündüzün iki tarafı" tabiri gündüzün iki ucu veya ortasının iki yanı mânâsına geldiğinden, şer'î anlamda gündüz d e fecir vaktinden geçerli olduğundan birçok âlim, bunun "Güneş doğmadan önce ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et." (Tâhâ, 20/130) âyetini örnek alarak sabah namazı ile ikindi namazı olması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Fakat bu şekilde tefsir edil d iği takdirde, başka âyetlerde sarahatle yer almış olan öğle vakti burada hiç zikredilmemiş olur. Keşşaf sahibi gibi, birçokları da iki taraftan maksadın bir tarafın öğleden önce, bir tarafın da öğleden sonra demek olduğunu ifade etmişler, yani "gudüvv ve a şiyy" şeklinde anlamışlardır. Böyle alındığı takdirde birinci tarafta sabah namazı, ikinci tarafta da öğle ve ikindi namazları yer almış olur ki, böylece gündüz namazı olarak üç vakit namaz bulunmuş olur. Bu şekilde "tara-feyi'n-nehar" ifadesi ile diğer â y etteki aynı anlama gelmiş olur. Ve sabah namazı onun biri olur, diğer ikisi de öğle ve ikindi namazları olmuş olur. Gündüzün iki tarafında üç namaz yer almış olursa "zülefen mine'l-leyl" sözü de çoğul olduğudan ve en az üç namazı ifade etmesi gerektiğ i nden, o takdirde farz namazların sayısı beş değil, altı vakit olmuş olur, ki, bu altı vaktin biri bizzat

peygamber efendimiz hakkında "Ve gece namazından olmak üzere teheccüd namazını da kıl, sırf sana mahsus nafileten bir namaz olarak." (İsrâ, 17/79) uyarınca fazla olarak teheccüd, ümmet hakkında da vitir altıncı namaz olmuş olur. Nitekim "Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et." (Tâhâ, 20/130) ifadeleri de en az altı sayıyı içerir. Şu kadar var ki, beş, bütün vecihlerce kesi n, altıncısı ihtimal olarak vitir itikadi farz değil, ameli farzdır, başka bir deyişle vaciptir. Gerçekten de mutlak anlamda gündüzün iki tarafı denildiği zaman sabah ve ikindi, hatta sabah ve akşam dahi açıklık kazanırsa da burada bu iki tarafın karşılığı olan "zülefen mine'l-leyl" den olmadığı da belli olmak karinesiyle "tarafeyi'n-nehar" ifadesinden gündüzün iki ucu veya ortasının iki yanı demek olmayıp örfte başlıca üç kısım sayılan etrafı nehardan ikisi demek olması bizce bütün açılardan tercih edilm e si gereken bir tefsirdir. Gündüzün taraflarından iki taraf: Öğle ile ikindi ve geceden üç zülfe: Akşam, yatsı ve sabah olmak üzere hepsi tam beş vakit namazdır ki, ikamet aynı zamanda namaz kıldırmak anlamına da geldiğinden bunlar cemaatle kılınan namazla r dır, ikamet sünnet, cemaat vaciptir.

Hasılı işte bu beş vakit namazı ikame et. Zira şurası kesindir ki, iyilikler kötülükleri giderir. Yani her namaz bir hasenedir, beş vakit ise hasenattır. Hasenata devam edildikçe seyyiat, yani kötülükler silinir gider, işte bu muhakkaktır. Binaenaleyh beş vakit namaza devam edildikçe arada beşeriyet icabı işlenen bazı seyyiat da silinir gider. Beş vakit namaz, arada meydana gelebilecek küçük günahlara keffaret olur. Nitekim bir hadisi şerifte de varid olmuştur k i "Namazdan namaza kadar ikisi arasındakilere keffarettir, büyük günahlardan uzak durulduğu sürece". Ayrıca "Muhakkak ki, namaz, çirkin ve kötü şeylerden uzak tutar." (Ankebut, 29/45) buyurulduğundan, namaza devam edildikçe, genellikle namaz kılanda kötülüklere ve günahlara karşı nefret duygusu gelişir. Böylece namaz insanları büyük günanlardan da uzaklaştırmaya, şayet alıştığı şeyler varsa onda pişmanlık uyandırıp tevbeye de sebep olur.

O, (yani) namaz, yahut "doğru ol!" emrinden buraya kadar anlatılanlarla ilgili bu bölüm, düşünmeyi bilenlere bir hatırlatmadır. Yani aklıbaşında olan ve düşünebilen herkese bir öğüttür, bir vaaz ve nasihattır. Bu âyetlerde geçen emirler ve nehiyler bakınız ne kadar dikkat çekicidir: Emirler ve diy e dış görünüşte müfred olarak yalnızca Hz.

Peygamber'e hitap edilmiştir, oysa mânâ itibariyle umuma, yani bütün ümmete aittir. Nehiylerde ise "azmayın" ve "zulmedenlere arka vermeyin." diye yalnızca ümmete yöneltilmiştir. Ne ince, ne zarif bir ifade tarzıdır ki, hayır olan fiillerde Hz. Peygamber muhatap tutulmuş da ümmete ondan sirayet ettirilmiştir. Sakınca teşkil eden işlerden, yasaklanmış fiillerden nehye gelince de Hz. Peygamber'e hitaptan çekinilip ümmete geçilmiş ve bunun Peygambere ancak ümm e ti dolayısıyla zımmen bir ilişkisi bulunduğu anlatılmıştır. Ve Hz. Peygamber'in şahsı bu gibi işlerden uzak tutulmuştur. Çünkü usul ilminde beyan olunduğu üzere, bir fiilden nehiy, o fiilin muhataptan sadır olması düşünülür ve tasavvur edilir olmasına bağ l ıdır. Vukuu ihtimali olmayan fiil nehyedilmez. Bundan dolayı nehiylerinin Peygamber'e yöneltilmeyip de ümmete yöneltilmesi ve ümmetin muhatap kabul edilmesi, bu gibi işlerin Hz. Peygamber hakkında asla düşünülemiyeceği ve ihtimal dahilinde bile olmadığı gerçeğini ortaya koyar. Şu halde Hz. Peygamber'e verilen doğruluk emrinin doğrulukta devam ve sebat etmesini temin demek olduğunu ve fakat buna rağmen ümmette doğruluktan ayrılmanın ve zalimlere meyil etmenin yine de mümkün ve muhtemel bulunduğunu ihtar v a rdır. Ve işte Hz. Peygamber'e "Hud Sûresi beni kocalttı" dedirten de âyetin bu ince belagati ile ümmetin doğruluktan sapma tehlikesinin bulunmasıdır. "Düşünmeyi bilenlere bir hatırlatmadır." O halde bunlara iyi dikkat et.

115- Ve sabreyle, bu em irlerin icra ve ifası sırasında karşı karşıya kalacağın acılara katlan ve zalimlere karşı nusreti ve başarıyı hiç acele etmeden bekle. Çünkü muhakkak ki, Allah iyilik edenlerin ecrini zayi etmez. İyilik yapanların emeğini boşa çıkarmaz, bu muhakkak. G örülüyor ki buradaki sabır emri ile Yunus Sûresi'nin sonundaki "Sen sana vayolunan şeye uy ve sabret." (Yunus 10/109) emrine bir defa daha vurgu yapılarak, burası o icmalin bir tafsili ve bir tavzihi (bir ayrıntısı ve açıklaması) olduğu anlatılmıştır. B unun üzerine geçmiş ümmetlerin ardarda azaba uğratılmalarının sebepleri özetle bir kere daha hatırlatılıyor. Böylece Muhammed ümmetini aydınlatmak ve Resululah'ı teselli etmek siyakında buyuruluyor ki:

Meâl-i Şerifi

116. Sizden önceki devirlerde n bakıyye sahipleri (kitap ehli) yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ne iyi olurdu. Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. O zulmedenler ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler ve hepsi de suçlu oldular.

117. Senin Rabbin, halkları iyi ve ıslahatçı iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.

118. Eğer Rabbin dileseydi elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı.

119. Ancak Rabbinin rahmetle yarl ığadığı kimseler başka. Onun içindir ki, onları yarattı. Ve Rabbinin "Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım" sözü böylece tamam oldu.

116- Şimdi sizden önceki çağlardan yeryüzünde fesattan engelleyen bazı bakiyye sahipleri bulunsaydı (yani, Musevi ve İsevi gibi eski dinlere mensup olanlardan bakiyyeye hizmet eden, dindar, hayra yarar, faziletli gruplar bulunsaydı) da yeryüzünde bozgunculuğa engel olsalard Ancak içlerinden kurtuluşa erdirdiğimiz pek az kimselerden başkası yoktur. İçlerinden o zulüm yapanlar ise, (yani, azınlıkta olan o kurtulmuşları dinlemeyip bilfiil fesat yaparak veya kötülükten vazgeçirme görevini terkederek, kendilerine zulmetmiş, kendi helaklerine sebep olmuş olanlar ise) refahla

zevk ark asına düştüler. hep mücrim oldular. İşte daha önceki çağlarda helak olan kavimlerin helaklerine sebep olan şey başlıca bu ikisidir: Birincisi içlerinde fesattan engelleyecek faziletli bir cemaatın bulunmayışı, bulunsa bile yetersiz kalışıdır. Birisi d e refaha ermiş olanların zevk ve safa düşkünlüğü ve bu suretle halkın baştan çıkmasına sebep olmaları.

117- Yoksa ahalisi muslihler, (yani salih ve ıslahtan yana kişiler) olan bir memleketi durup dururken, Rabbinin haksız olarak helak etmesi olur şey değil. Hak etmeden helak olmaz. Yani, bir memleketin gerek idare eden ve gerek edilen ahalisi, zulme ve bozgunculuğa meydan vermeyen salih ve ıslahatçı kimseler iken, Allah herhangi bir zulüm ile o memleketi helak etmez. Böyle bir ihtimal yoktur. Allah ' ın kendisi zalim olmaktan münezzeh olduğu gibi, ahali iyiliği ve ıslahatı sürdürdüğü müddetçe zaten zulmetme niyetinde olanlar da zulüm ve haksızlık için meydan bulamaz. Bunun için salih olmak kâfi gelmez, ayrıca muslih olmak da gerekir. Allah, memleket l eri, ancak halkları ıslahkar "ahalisi ıslahat yapan kimseler" oldukları sürece helak etmez. Hakkın ihlak edişi, ancak memleket ahalisinin ıslahattaki eksiklikleri, zulüm ile fesadın meydan almasına sebebiyyet vermeleri yüzündendir. Nitekim "İçimi z de salihler varken yine de helak olur muyuz?" diye Resulullah'a sorulduğunda, o da "Evet, eğer hubüs, (yani pislik) çoğalırsa" diye cevap vermiştir. (Maide, Sûresi'nde "Ey iman edenler, size düşen kendinizi düzeltmektir. siz doğru yolda olduğunuz s ü rece yolunu şaşırmışlar size zarar veremezler." (5/105), Enfal Sûresi'nde "Öyle bir fitneden korkun ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz...(8/25) âyetlerine bkz.) Hud Sûresi'ndeki bu âyetin bir benzeri de En'âm Sûresi'nde geçmişti, fakat orada "Bunun sebebi, Rabbinin, bir memleket halkını gaflette oldukları bir halde, haksız yere helak etmeyişidir." (6/131) buyurulmaktadır. Bunun bir benzeri de ilerde Kasas Sûresi'nde gelecektir ki, orada da "Rabbin memleketlerin ana merkezine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe onları helak etmiş değildir. Biz o memleketleri, halkı zalim olmadıkça helak edecek değildik." (Kasas, 28/59). Bu son âyet gafletin mânâsını açıkladığı gibi, ıslahatın karşıtının da zulüm ve h a ksızlık yapılması demek olduğunu ortaya koyar.

118- Bununla beraber Rabbin dileseydi, elbette insanların hepsini bir tek ümmet yapardı. "İnsanlar bir tek ümmetten başka bir şey değillerdi" (Yunus, 10/19) âyeti gereğince zaten balangıçta hepsi bir tek ümmet ve bir tek aile idi. Âdem ailesi idi. Sonra dileseydi hepsini hakka hidayet ederdi, İslâm üzerinde birlik ve beraberlik halinde tutardı, ihtilafa, anlaşmazlığa, bölünüp parçalanmaya izin vermezdi. Sonuna kadar bir tek millet, tevhid inancı üzere giden bir tek cemaat yapardı. Halbuki öyle yapmamış da sürekli olarak anlaşmazlıklar çıkarıp duruyorlar. Demek ki, Allah Teâlâ, hepsinin bir ümmet olmasını dilememiş. Hepsine tevhid inancını ve doğruluğu emretmekle beraber, ihtilaflara imk â n bırakmış da çeşitli zevkler, çeşitli tutkular ve farklı isteklerle Hakk'a karşı çıkıp duruyorlar.

119- Ancak Rabbi'nin merhamet ettikleri, rahmetine mazhar kıldıkları müstesnadır. Ki bunlar, ihtilafa düşmezler, Hakk'a karşı gelmezler. Tevhidden ve istikametten ayrılmazlar, birlik ve beraberlik içinde bir ümmet olurlar. Ve zaten onları bunun için halketti, yani tevhidden ayrılmasınlar, anlaşmazlıklara düşmesinler ve bir tek ümmet olsunlar diye yarattı. İşte bu müstesnaları bunun için yarattı veya rah m et kılınmış olanların dışında kalanları ihtilafa düşsünler diye yarattı. Veyahut bütününü "Bakalım hanginiz daha güzel ameller işleyecek." (Mülk, 67/2) hikmetiyle imtihan ve yarışma gerçekleşsin, muhalif ve muvafık ayrılsın diye yarattı. Ve böylece ihtilaf edip duranlar hakkında Rabbinin işte şu kelimesi tastamam yerini buldu: Bir kısmı cinlerden ve bir kısmı insanlardan olmak üzere cehennemi elbet dolduracağım. (Bakara, 2/253. âyetin tefsirine bkz.)

Meâl-i Şerifi

120. Peygamberlere a it haberlerden kalbini yatıştıracak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.

121. İmana gelmeyen o kâfirlere de ki: "Elinizden geleni geri koymayın! Biz de yapacağımızı yapacağız."

122. Siz bekleyin görün, biz de bekleyip göreceğiz.

123. Göklerin ve yerin gaybını bilmek yalnızca Allah'a mahsustur. Her iş O'na döndürülür. Sen yalnızca O'na ibadet et ve yalnızca O'na dayan. Rabbin yaptıklarınızın hiçbirinden gafil değildir.

120- Sana peygamberlerin hayatlarıyla ilgili bilgilerden bazı önemli kısımları, kalbini onlarla yatıştırmak, onlarla pekiştirmek için hikaye ediyoruz. Önemli kısımların her türlüsünü sana anlatıyoruz ve daha anlatacağız. Bunda, (yani bu sûrede) de sana hak geldi. Anlaşmazlık ihtimali olmayan hakikatın kendisi geldi. Aynı zamanda müminler için bir mev'iza ve muhtıra, (yani bir öğüt ve ibret niteliğindeki bilgiler) geldi.

121- İmana gelmeyen o kâfirlere de de ki: Halinize ve gücünüze göre yapabileceğinizi yapın. Yani sizin bütün gücünüz imansızlığa yetiyor, o imansızlıkta da istediğiniz kâfirliği yapın. Yapabileceğinizi yapmaktan geri kalmayın bakalım. Muhakkak ki, biz de yapacağımızı yapacağız. Şurası kesindir ki, ha k kı tasdik edeceğiz ve Rabbimizden gelen emir ve uyarıları kabul edip iman yolunda çalışmaya devam edeceğiz. Ve gözleyin. Şu müminlere felaket gelecek diye bekleyip durun, muhakkak ki, biz de gözlemekteyiz. Yani Rabbimizin vaatlerini ve sizin gibi i mansızların başına gelebilecek kötü akıbetleri, sizin korkunç sonunuzu biz de inançla gözleyip durmaktayız.

122- İmana gelmeyen o kâfirlere de de ki: Halinize ve gücünüze göre yapabileceğinizi yapın. Yani sizin bütün gücünüz imansızlığa yetiyor, o imansızlıkta da istediğiniz kâfirliği yapın. Yapabileceğinizi yapmaktan geri kalmayın bakalım. Muhakkak ki, biz de yapacağımızı yapacağız. Şurası kesindir ki, hakkı tasdik edeceğiz ve Rabbimizden gelen emir ve uyarıları kabul edip iman yolunda çalışmaya devam edeceğiz. Ve gözleyin. Şu müminlere felaket gelecek diye bekleyip durun, muhakkak ki, biz de gözlemekteyiz. Yani Rabbimizin vaatlerini ve sizin gibi imansızların başına gelebilecek kötü akıbetleri, sizin korkunç sonunuzu biz de inançla gözle y ip durmaktayız.

123-Bakalım kim zararlı çıkacak göreceğiz. Onlara şunu da haber ver ve de ki: Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır. Göklerdeki ve yerdeki bütün gizlilikler, bütün sırlar yalnızca Allah'a aittir. Onları bilmek de Allah'a mahsustur. Yani gayb olan gizli sırları yaratmak, icad etmek, bilmek ve bildirmek, zamanı gelince açığa çıkarmak vs. bütün bu hususlar, gayb ile ilgili bütün işlemler Allah'a mahsustur. Bütün külli varlıkları, bütün cüz'i parçacıkları, varı ve yoğu, hazırları ve gaipl e ri, olmuşları ve olacakları bilen ancak O'dur. O'na gizli olan hiçbir şey yoktur. Ve emir, bütünüyle O'na irca olunur. Bütün emirler, kararlar, hükümler ve işler, hepsi, hepsi O'na döndürülür. Hazırda veya gaipte hiçbir emir yoktur ki, O'na dayanmasın. O'na dayandırılmadan

hakkında bir hüküm verilmek mümkün olabilsin. O'na dayandırılmadan iki kere iki dört eder demek bile mümkün olmaz. İşte bundan dolayı, sen yalnızca O'na ibadet et, O'na kulluk eyle! Ve O'na tevekkül eyle! Her işte emir ve kumandayı, yetkiyi O'na verip, O'na güvenip, O'nun emirlerine uygun hareket eyle! Yani, ibadetsiz ve amelsiz kuru kuruya tevekkülün de faydası yoktur. Sen kulluğunu yap, O'nun emrini yerine getir ve öyle tevekkül eyle. Rabbin amellerinizin hiçbirinden ga f il değildir.

Bu sûrenin sonu ile Tevbe Sûresinin sonu arasında belagatlı bir tekrar ve teyid bulunmaktadır. Zira onun son emri de yalnızca Allah'la yetinmek ve yalnızca O'na güvenmek gerektiğini vurguluyordu.

Bu sûrenin bu şekildeki hatimesi, bundan sonra gelecek olan Yusuf Sûresi'ne de bir geçiş, bir hazırlık özelliği taşır. zira Yusuf Sûresi, Allah'a tevekkül eden bir kulun, ne kadar çok yönlü haksızlığa uğrarsa uğrasın, Allah'ın yardımıyla hepsinden kurtulup düze çıkacağını göstermektedir.

HUD SÜRESİ(Muhammed ESED)

Onuncu surenin (Yûnus) indirilişinden çok kısa bir süre sonra -yani, Hz. Peygamber'in Mekke'de geçen son yılı içinde- vahyedilen Hûd suresi, hem metod ve üslup bakımından, hem de konusu ve muhtevası bakımından, kendinden önce gelen sureyle büyük bir benzerlik göstermektedir. Bu surede de, Yûnus'da olduğu gibi, başlıca tema, Allah'ın iradesinin peygamberleri aracılığıyla vahyedildiği gerçeği ve peygamberlik olgusunun gelmiş geçmiş toplumlardaki tezahürüdür. Yûnus suresinde şöyle bir temas edilen önceki peygamberlere ilişkin kıssaların bazıları bu surede oldukça ayrıntılı olarak anlatılmakta ve insanla insan arasında cereyan eden gerçek ilişkilerin özellikle altı çizilerek bu kıssalar değişik açılardan yansıtılmaktadır. Bu ele alış tarzının doruk noktası, “Halkı [birbirlerine karşı] dürüst davrandığı sürece, senin Rabbin (hiç) bir toplumu [sırf] bâtıl [inançları] yüzünden helak etmez” anlamındaki 117. ayettir. (Ayet'in bu şekildeki yorumu için bkz. 149. not.)
Bazı otoriteler surenin 12, 17 ve 114. ayetlerinin daha sonraki bir tarihte Medine'de vahyedildiği görüşündedirler; ne var ki, Reşid Rıza bu görüşü pek ikna edici bulmayarak reddetmekte ve surenin tamamının Mekke'de vahyedildiğini ileri sürmektedir (Menâr XII, 2).
1 Elif-Lâm-Râ.1
[BU] İLAHÎBİRKİTAPTIR ki, ayetleri her şeyden bütünüyle haberdar olan hikmet sahibi [Allah] tarafından kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılınmış, birbirleriyle açıklanmış ve ayrıca2 birbirleriyle bağlantılı olarak etraflı bir biçimde dile getirilmiştir 2 ki, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz.
[Ey Peygamber, de ki:] “Bakın ben size O'nun tarafından bir uyarıcı ve müjdeci [olarak] görevlendirildim3: 3 Rabbinizden günahlarınız için bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde O'na yönelin ki, O da sizi [bu dünya] hayatında [O'nun belirlediği] bir süre doluncaya kadar güzel bir geçimle geçindirsin;4 ve [öte dünyada da] erdem sahibi herkese erdemliliğinin karşılığını [fazlasıyla] versin.5 Fakat eğer (doğru yoldan) dönerseniz, o zaman, doğrusu o zorlu Gün [gelip çattığında] azabın6 sizin başınıza gelmesinden korkarım! 4 Hepinizin dönüşü Allah'adır; ve O her şeyi edip-eylemeye yeten sınırsız bir kudrete sahiptir”.
5 Bakın hele, [kitabın doğruluğunu inkara şartlanmış olanlar] kendilerini O'nun gözetiminden gizlemek için7 kalplerini (nasıl) kat kat örtülerle örtüyorlar. Bilin ki, [hakikati görmemek ya da duymamak için kat kat] giysiler içine girdikleri zaman [bile]8 O, onların gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bütünüyle bilmektedir; çünkü, O, kalplerde olan hakkında mutlak ve eksiksiz bilgi sahibidir.
6 Ve yeryüzünde yaşayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a bağlı olmasın; ayrıca O, her canlının [yeryüzünde] yaşama süresini de, [ölümden sonra] yerleşip kalacağı yeri de bilmektedir:9 Bütün bunlar apaçık bir kitapta yer almış bulunmaktadır.
7 O'dur, gökleri ve yeri altı evrede yaratan; Ve [hayatı yarattığı sürece] O'nun kudret tahtı suyun üstündeydi.10
[Allah size böylece O'na olan bağımlılığınızı hatırlatıyor] ki sizi sınayıp hanginizin eylem ve davranışca iyi olduğunu ortaya koysun. Şöyle ki: eğer (sen, ey Peygamber,) [insanlara:] “Unutmayın ki, ölümden sonra diriltileceksiniz!”11 desen, hakkı inkara şartlanmış olanlar hemen, “Açıkçası, bu büyüleyici bir vehimden başka bir şey değil!”12 diye karşılık verirler.
8 Ve ayrıca, onların (hak ettiği) azabı [tarafımızdan] belirlenmiş bir vakte kadar ertelesek13 hemen şöyle derler: “Onun [hemen gerçekleşmesini] önleyen ne?”14
Bilin ki, o Gün (o sözü geçen azap) onların başına geldiği zaman, onu kendilerinden uzak tutacak hiçbir güç olmayacak; ve alay edip durdukları şey onları kuşatıp bunaltacaktır.15
9 Bunun gibi, insana katımızdan bir rahmet tattırsak,16 sonra da onu kendisinden çekip alsak, hemen [önceki lütfumuzu] nankörce unutup umutsuzluğa düşer.17 10 Yine, başına gelen bir darlıktan, sıkıntıdan sonra bir bolluk, bir genişlik18 tattıracak olsak hemen “Musibetler yakamı bıraktı!” di-yerek, kendinden bilir, kurumlu boş bir sevince kaptırır kendini.19
11 [İnsanların çoğu böyledir; pek tabii] güçlüklere göğüs geren, dürüst ve erdemli davranan kimseler bunun dışında; işte bu sonrakiler ki, onları günahlarından ötürü arınma, bağışlanma ve büyük bir mükafat beklemektedir.
12 O HALDE, [ey Peygamber, sırf inkarcılar hoşlanmıyor diye ve] onların “Niçin o'na (gökten) bir hazine inmedi” ya da, “[niçin] o'nunla [gözle görülebilen] bir melek gelmedi?” diye söylenmelerinden ötürü yüreğin daralıyor diye20 sana vahyedilen mesajın bir kısmını gözardı etmen hiç doğru olur mu?21
[Unutma ki,] sen sadece bir uyarıcısın; Allah ise her şeyin üzerinde gözetici olarak bulunuyor,22 13 ve bunun içindir ki: “Onu [Kur’an'ı] [Muhammed'in kendisi] uydurdu!”23 diyorlarsa, [onlara] de ki:
“Madem öyle, doğru sözlü kimselerdenseniz,24 o zaman, onunkilerle aynı değerde insan zihninden çıkma on sure getirin (de görelim); hem [bu iş için] Allah'tan başka kimi [yardıma] çağırabilirseniz çağırın. 14 Ve eğer [bu yardıma çağırdıklarınız] size yardım edemiyorlarsa25 o zaman bilin ki, [bu Kur’an] ancak ve ancak Allah'ın ilminden26 indirilmiştir, (ve yine bilin ki) O'ndan başka ilah yoktur. O halde, şimdi artık O'na teslim olacak mısınız?”
15 DÜNYA HAYATINI ve onun görkemini, zenginliğini isteyenlere gelince, onlara bu [hayatta] yapıp-ettiklerinin karşılığını tam olarak ödeyeceğiz ve onlar orada hak ettiklerinden asla yoksun bırakılmayacaklar: 16 İşte bunlar, ahirette paylarına ateşten başka bir şey düşmeyen kimselerdir- çünkü onların bu [dünyada] yapıp-ettikleri hep boşa gidecektir; yapıp-ettikleri değersizdi zaten.27
17 O halde, [hiç dünya hayatından ötesini umursamayan biriyle28] Rabbinin katından apaçık bir kanıta dayanan kimse bir tutulabilir mi? O kanıt ki, O'nun katından olan [bu] tanıklık belgesiyle29 ulaştırılmaktadır, hem de ondan önce [bir tanıklık belgesi], bir rehber ve rahmet olarak Musa'ya vahyedilen kitap da ortada iken.
Onlar, [bu mesajı anlayan kimseler, işte yalnız onlar] o mesaja inanırlar;30 ama [düşmanlık için] örgütlenmiş31 inkarcılarınsa [ahirette] varacakları yer ateştir.
Bunun içindir ki,32 bu [vahyin gerçekliğinden] asla bir şüphen olmasın: o elbette Rabbinden (gelen) bir ger-çektir, insanların çoğu ona inanmasa da.33
18 Kendi yalanlarını Allah'a yakıştıran kimselerden daha zalim kim olabilir?34 [Hesap Günü'nde] böyleleri Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında [kendilerine karşı] tanıklığa çağırılanlar35 (onlar için): “Rableri hakkında36 yalan söyleyen kimseler işte bunlardı!” diyecekler.
Unutmayın, Allah'ın lâneti37 zalimlere yönelmiştir, 19 o zalimler ki, başkalarını Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve o yolu eğri bir yol olarak göstermeye çalışırlar; öte dünya hayatını yok sayan zaten onlardır!38 20 Böyleleri, yeryüzünde [yaptıkları yanlarına kalsa bile, nihaî hesaptan] yakalarını asla kurtaramayacak,39 kendilerini Allah'a karşı koruyacak bir dost da bulamayacaklar. (Hakkı) işitme yetilerini kullanmadıklarından ve görmek, fark etmek istemediklerinden ötürü40 [öte dünyada] azap kat kat41 artırılacaktır onlar için.
21 İşte kendi kendilerine (kendi güçlerine, yeteneklerine) yazık edenler böyleleridir; onların o yalana dayalı çürük tezlerinin42 kendilerine [Hesap Günü'nde] bir yararı olmayacak: 22 Ve hiç şüphe yok ki, öte dünyada kaybedecek olan da onlar olacak!
23 (Buna karşılık,) gerçek imana erişen, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rablerine alçak gönüllülükle boyun eğen kimseler; cennetlik olanlar, orada yerleşip sonsuza kadar yaşayacak olanlar işte böyleleridir.
24 Bu iki bölük insanın43 kıyaslanması, kör ve sağır olan kimseyle gören ve işiten kimsenin kıyaslanması gibidir: bu ikisi yapı olarak44 hiç bir tutulabilir mi?
Hiç değilse, bunu aklınızda tutmayacak mısınız?
25 VE GERÇEK ŞU Kİ, Biz Nûh'u [da aynı mesajla] kavmine gönderdik:45 “Bilin ki, ben size açık, yalın bir uyarıyla geldim 26 ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz, çünkü sizin için çok acıklı bir Gün'ün azabından korkuyorum!”46
27 Kavminden hakkı kabule yanaşmayanların ileri gelenleri: “Biz senin kişiliğinde bizim gibi ölümlü bir insandan başka bir şey görmüyoruz” dediler, “üstelik, hemen ilk bakışta, içimizde, aşağı tabakadan birtakım (dar görüşlü) insanların dışında kimsenin seni izlediğini de görmüyoruz;47 dolayısıyla, bize karşı bir üstünlüğünüz olduğu görüşünde değiliz;48 tersine, yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz!”
28 [Nûh:] “Ey kavmim!” dedi, “Ne dersiniz, ya benim, Rabbimin katından apaçık bir kanıta dayandığım; O'nun katından bana (aydınlatıcı) bir rahmetin, [bir vahyin] bahşedildiği doğruysa ve siz de buna karşı kör kalmışsanız, söyleyin, hoşunuza gitmediği halde onu görüp fark etmeniz için sizi zorlayabilir miyiz?49
29 “Ey kavmim; üstelik bu mesaj[ı size ulaştırdığım] için sizden bir çıkar da ummuyorum; benim (çabalarımın) karşılığı ancak Allah katındadır. Ayrıca, ben imana erişenleri[n hiç birini] yanımdan kovmayacağım.50 Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar[ını biliyorlar]; ama size gelince, sizin [doğrudan eğriden habersiz, yol yordam] bilmez bir topluluk olduğunuzu görüyorum! 30 Hem, ey kavmim, eğer onları yanımdan kovarsam, söyleyin, Allah'a karşı kim korur, kim savunur beni? Bunu hiç aklınıza getirmiyor musunuz?
31 “Öte yandan, size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum,51 insanın duyu ve algı alanının ötesini bilirim de [demiyorum], bir melek olduğumu da söylemiyorum; sizin o hor gördüğünüz kimselere52 Allah'ın bir hayır ulaştırmayacağını ise zaten söyleyemem, çünkü onların kalplerinde olanı53 Allah daha iyi bilir. [Ve eğer bu kabil şeyler söyleyecek olsaydım] kuşkusuz, zalimlerden biri olurdum.”
32 [İnkarcıların ileri gelenleri:] “Ey Nûh, bizimle çok tartıştın, tartışmayı [gereksiz yere] fazla uzattın”54 dediler, “eğer doğru sözlü kimselerdensen artık getir şu bizi tehdit edip durduğun şeyi!”55
33 “Eğer dilerse” dedi, “onu size ancak Allah getirebilir ve siz de yakanızı kurtaramazsınız: 34 çünkü size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizin azgınlık içinde kalmanızı56 dilemişse, benim öğüdümün size hiçbir yararı olmaz. Rabbiniz O'dur ve hepiniz er geç O'na döneceksiniz.”
35 “[MUHAMMED] kendisi bu [kıssayı]57 uydurdu” diyorlar, öyle mi?
[Ey Peygamber] de ki: “Eğer onu ben uydurduysam bu günahımdan ben sorumlu olayım; ama (hiç değilse) sizin işlediğiniz günahtan uzağım”.58
36 VE NÛH'A: “Senin kavminden, şimdiye kadar inanmış olanların dışında kimse inanmayacak” diye vahyettik, “Bu yüzden, onların yapabilecekleri şeylerden ötürü sakın tasalanma, 37 Bizim gözetimimizde59 ve vahyettiğimiz biçimde [seni ve seninle beraber olanları kurtaracak olan] tekneyi60 inşa et ve haksızlığa sapanlar için bana başvurma, çünkü onlar boğulacaklar!”
38 Ve böylece [Nûh] gemiyi yapmaya başladı; (o bu işle uğraşırken) kavminin ileri gelenleri her ne zaman yanından geçseler onunla alay eder eğlenirlerdi; o da onlara: “Siz bizimle alay ediyorsanız, bilin ki, sizin alay ettiğiniz gibi biz de [yaklaşan azaptan yana bilgisizliğinizden ötürü]61 sizinle alay ediyoruz” derdi. 39 “Çünkü, yakında siz de öğreneceksiniz, [dünya hayatında] alçaltıcı azabın kimin başına geleceğini ve [öte dünyadaki] sürekli azabın da kimin başına konacağını!”
40 [Bu böylece devam etti] tâ ki, hükmümüz vaki olup da yeryüzünde sular taşkınlar halinde kaynayıp coşuncaya62 kadar. [Nûh'a]: “Her cins [hayvandan] birer çift63 ve haklarında hüküm verilmiş olanları değil,64 yalnız aileni ve imana erişenleri gemiye bindir!” dedik, çünkü o'nun inancını paylaşanlar zaten küçük bir topluluktu.
41 Böylece [kendisini izleyenlere Nûh]: “Haydi, binin artık,” dedi, “yürümesi de, demir atması da Allah adıyla olan bu gemiye! Doğrusu, benim Rabbim gerçekten bağışlayıcıdır, esirgeyicidir!”
42 Ve derken, onları götüren gemi dağ gibi dalgaların arasında seyre ko-yuldu.
Ve o an kıyıda kalan oğluna [Nûh]: “Oğulcuğum”65 diye bağırdı, “gel bin bizimle gemiye, o inkarcıların yanında kalma!”
43 [Fakat oğlu:] “Ben, beni sulara karşı koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi.
[Nûh:] “Bugün, [Allah'ın] acımasını, esirgemesini hak etmiş olanların dışında, kimse için Allah'ın hükmünden kurtuluş yoktur!”
Ve tam o anda aralarında bir dalga yükseldi ve [oğul] boğulup gidenlerin arasına karıştı.
44 Ve derken, “Ey yer, suyunu yut!” denildi; “Ey gök, [yağmurunu] durdur!” Ve böylece sular çekildi, [Allah'ın] hükmü yerine geldi, gemi Cûdî Dağı'na oturdu.66
Ve böylece, zulmeden bu halk için “uzak olsunlar!” sözü söylenmiş oldu.
45 Bu arada Nûh Rabbine yakarıp “Rabbim!” dedi, “O benim kendi oğlumdu, ailemden biriydi;67 demek ki, Senin vaadin (herkes için) geçerli ve Sen hüküm verenlerin en adili, en söz geçirenisin!”
46 [Allah:] “Ey Nûh!” dedi, “O senin ailenden sayılmazdı; çünkü iyi ve doğru olmayan bir şey yaptı o.68 Ayrıca hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şey isteme Benden:69 böylece, sana cahillerden olmamanı öğütlüyorum”.70
47 “Ey Rabbim!” dedi [Nûh], “Senden, hakkında bilgi sahibi olmadığım herhangi bir şey istemekten Sana sığınırım! Çünkü, beni bağışlamaz, beni acıyıp esirgemezsen, şüphesiz, kaybedenlerden olurum!”
48 Bunun üzerine [Nûh'a] “Ey Nûh!” denildi, “Sana ve seninle beraber [olanlara; senin ve] onlar(ın soyun)dan gelecek olan [iyi] insanlara katımızdan bir barış ve güvenlik,71 bir bolluk bereket (vaadi) ile gemiden in. Fakat [senin ve onların soyundan gelecek olan zalim ve inkarcı] insanlara gelince,72 Biz onların [bu dünyada belli bir süre] tutunup geçinmelerine fırsat verecek, sonra da başlarına katımızdan bir azap saracağız.”
49 BÜTÜN BUNLAR [ey Muhammed,] sana vahyettiğimiz bilinmedik haberlerdendir ki onları ne sen ne de soydaşların bundan önce [bu haliyle ve tam olarak] bilmiyordunuz.73 Öyleyse, sen de artık [Nûh gibi] sabırlı ol. Çünkü, unutma ki, gelecek, mutlaka, Allah'a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlardan yana olacaktır!
50 ‘ÂD TOPLUMUNA da soydaşları Hûd'u gönderdik.74 O (da onlara): “Ey kavmim! [Yalnızca] Allah'a kulluk edin!” dedi, (çünkü) sizin O'ndan başka tanrınız yok. [Bu halinizle] aslı olmayan şeyler uyduran kimselersiniz sadece!75
51 “Ey kavmim! Bu [uyarılar] için sizden bir karşılık da bekliyor değilim; benim (çabalarımın) karşılığı beni yaratan (Allah'tan) başkasına düşmez. Öyleyse, artık aklınızı kullanmayacak mısınız?”
52 “Ey kavmim! Haydi artık günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O'na yönelin ki, size gökten bolca rahmet ve bereket yağdırsın;76 gücünüze güç katsın ve iflah bulmaz suçlular olarak [benden] yüz çevirmeyin!”
53 (Soydaşları:) “Ey Hûd!” dediler, “Bize [peygamber olduğunu kanıtlayan] açık bir delil, bir belge getirmedin; bu yüzden, senin bir tek sözünle tanrılarımızı bir kenara atıp sana inanacak değiliz. 54 Seni tanrılarımızdan biri fena çarpmış77 demekten başka sözümüz yok sana!”
[Hûd:] “Allah'ı tanık tutarım, ve siz de tanık olun ki, kesinlikle uzağım ben, sizin yaptığınız gibi tanrılar edinmekten;78 55 yani, O'ndan başkalarını! Haydi, bana karşı topunuz [istediğiniz kadar] tuzak kurun, elinizden geleni ardınıza komayın!79 56 Ama unutmayın ki, ben, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenip dayanıyorum; çünkü hiçbir canlı yoktur ki ipini O tutuyor olmasın.80 Rabbimin yolu elbette (yolların) dosdoğru olanıdır!81
57 (Bu yoldan) dönüp gitmeyi seçerseniz, o zaman, [bilin ki] ben, size ulaştırmakla görevlendirildiğim mesajı size duyurdum; (artık bundan sonra, dilerse) Rabbim başka bir kavmi sizin yerinize82 getirir; bu konuda O'na hiçbir şekilde engel olamazsınız. Çünkü, muhakkak ki her şeyin gözetimi O'nun elindedir!”
58 Ve böylece, hükmümüz vaki olunca,83 Hûd'u ve o'nunla aynı inancı paylaşanları katımızdan bir koruma lütfuyla kurtardık; kendilerini [ahiretteki] ağır ve zorlu azaptan (da) kurtardık.84
59 İşte, Rablerinin ayetlerini reddeden, O'nun elçilerine baş kaldıran ve hak-hakikat düşmanı her inatçı zorbanın85 koyduğu yasaya boyun eğen ‘Âd toplumu[nun sonu] böyle (oldu). 60 Bu dünyada da [Allah'ın] lâneti kovaladı durdu onları, ölümden sonra kalkış gününde de [sonuç olarak yine onunla kuşatılacaklar].86
Bakın, işte Rablerini böyle yok saymıştı ‘Âd [toplumu]! Bakın, işte böyle yok olup gitti Hûd'un kavmi ‘Âd.
61 SEMÛD [toplumuna da] soydaşları Salih'i gönderdik.87(Salih onlara:) “Ey kavmim! [Yalnızca] Allah'a kulluk edin!” dedi, “(Çünkü) sizin O'ndan başka tanrınız yok. Sizi topraktan yaratıp geliştiren,88 orayı bayındır kılmanızı sağlayan O'dur.89 Bunun içindir ki, artık günahlarınızdan ötürü Rabbinizden bağışlanma dileyin ve sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O'na yönelin, çünkü, benim Rabbim, [Kendisine yönelen herkese] her zaman yakınlık gösterir, [dualara] cevap verir!”90
62 “Ey Salih!” diye karşılık verdiler, “Sen bundan önce aramızda büyük umutlar beslenen biriydin!91 (Şimdi) bizi atalarımızın kulluk edegeldiği şeylere kulluk etmekten mi alıkoyacaksın? Doğrusu şu ki, bizi çağırdığın (dâvâ) hakkında son derece ciddî bir şüphe ve kaygı içindeyiz!”92
63 “Ey kavmim!” diye karşılık verdi (Salih), “Ne dersiniz, ya ben, katından bana bir rahmet bahşeden Rabbimden apaçık bir kanıt üzerindeysem, (söyleyin), O'na tutup baş kaldırırsam o zaman kim Allah'a karşı kol kanat gerer bana?93 Bu durumda, sizin önerdiğiniz şey yıkımımı artırmaktan öteye gitmez!”94
64 Ve “Ey kavmim!” diye, devam etti, “Bu, Allah'a ait olan dişi deve sizin için bir işaret olacaktır; bunun için, onu bırakın Allah'ın arzında otlasın; ona bir kötülük yapmayın, yoksa beklenmedik bir azaba dûçâr olursunuz!”95
65 Bu (uyarıya) rağmen, hunharca boğazladılar onu.96 Bunun üzerine [Salih]: “Artık [sadece] üç gün(ünüz) kaldı, barınaklarınızda eyleşecek” dedi, “bu (söylediğim) yalanlanamayacak bir yargıdır!”97
66 Ve derken, hükmümüz vaki olunca, katımızdan bir esirgemeyle Salih'i ve o'nunla aynı inancı paylaşanları kurtardık; ve [onları] o [kıyamet] Gün[ü Bizim lânetimize uğramanın vereceği] alçalmadan [da kurtardık].
Doğrusu, senin Rabbin, gerçekten sınırsız kuvvet ve kudret sahibi O yüceler yücesidir.
67 O zulmedenlere gelince, onları [Allah katından cezalandırıcı] bir sayha yakalayıverdi de kendi evlerinde cansız olarak yere yığılıp kaldılar;98
68 sanki (daha önce) orada hiç yaşamamışlar gibi.
Bakın, işte Rablerini böyle yok saydı Semûdlular! Bakın, işte böyle yok olup gitti Semûd!
69 VE GERÇEK ŞU Kİ, İbrahim'e [semavî] elçilerimiz müjdeyle geldiler,99 (ve) “Selâm olsun!” dediler; o da (onlara): “[Size de] selâm olsun!” diye karşılık verdi ve sonra da onların önüne kızarmış bir buzağıyı getirip koymakta gecikmedi.100
70 Fakat ellerinin yemeğe gitmediğini görünce onların bu davranışı tuhafına gitti; onlardan yana içine bir korku düştü.101 [Ama] onlar: “Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik” dediler.102
71 Ve (yanlarında) ayaküstü bekleyen karısı, orada öyle [sevinçle] gülümsüyordu;103 işte bu haldeyken o'na İshâk'ı[n doğumunu] müjdeledik ve İshâk'ın ardından da [o'nun oğlu] Yakub[un doğumunu].
72 “Vah bana!”104 dedi, “Ben yaşlı bir kadın, kocam da yaşlı bir adam iken, hâlâ çocuk mu doğuracağım? Doğrusu, yadırganacak bir şey bu!”
73 “Allah'ın dilediğini gerçekleştirmesini mi yadırgıyorsun?”105 dediler, “Allah'ın rahmet ve bereketi sizin üzerinize olsun ey bu evin insanları, (hemen hatırlayın ki,) her zaman her övgüye layık olan O'dur; şanı çok yüce olan O!”
74 Böylece İbrahim'in korkusu geçtikten ve kendisine (sözü geçen) müjde verildikten sonra Lût kavmi hakkında Bize yakarmaya başladı;106 75 çünkü, İbrahim ince ruhlu, yumuşak başlı, çok içli, merhametli ve dönüp dönüp Rabbine yönelmek, O'na yakın olmak isteyen biriydi.
76 [Elçiler:] “Ey İbrahim, vazgeç bu yakarıdan!” dediler, “Rabbinin hükmü bir kere gelmiş bulunuyor: artık onlara geri çevrilmez bir azap vaki olacak!”
77 VE ELÇİLERİMİZ Lût'a geldiğinde, kendilerini koruyacak gücü olmadığını görerek onlar hesabına derin bir kaygı duydu107 ve “Zor bir gün, bu!” diye belirtti, (kaygısını).
78 Ve [çirkin arzularla] eve doğru108 sürüklenen kavmi seğirterek ona geldiler; bunlar, daha önce de hep [buna benzer] çirkin işler işleyip durmuşlardı.
(Lût): “Kavmim! İşte kızlarım!” dedi, “Onlar [erkeklerden] daha uygun olur sizler için!109 Allah'tan korkun da konuklarıma [saldırarak] beni rüsvay etmeyin! Aranızda hiç mi aklı başında kimse yok?
79 “Sen de biliyorsun ki senin kızlarında gözümüz yok”110 dediler, “Sen, aslında bizim neyin peşinde olduğumuzu çok iyi bilirsin!”
80 “N'olurdu, size karşı koyabilecek gücüm olsaydı!” diye hayıflandı, “ya da sırtımı dayayabileceğim bir dayanak!”111
81 [Bunun üzerine melekler:] “Ey Lût, bak, biz senin Rabbinin elçileriyiz! (Korkma,) [düşmanların] sana asla ilişemeyecekler! Artık, ailenle beraber gecenin bir vaktinde yola çık; aranızdan kimse arkasına bakmasın,112 karının dışında [ailenden kimse arkada kalmasın]: çünkü, bil ki, onların başına gelecek olan onun da başına gelecek.113 Onlar için belirlenmiş vakit tam da (bu) sabah; eh, sabah da zaten yaklaşmadı mı?
82 Ve böylece hükmümüz vaki olunca bu [günahkar şehirlerin] altını üstüne getirdik; ve önceden yazılmış bir cezanın infazı için üzerlerine birbiri ardından püskürtü halinde sert taşlar yağdırdık.114 83 O taşlar ki, [günaha gömülüp gitmiş böyle toplumları tepelemek için] Rabbinin katında hazırlanmış, işaretlenmiştir.
O taşlar ki, zalimlerin başından hiç eksik olmaz!115
84 VE MEDYEN halkına da kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik.116 onlara:] “Ey kavmim! [yalnızca] Allah'a kulluk edin!” dedi, “(Çünkü) sizin O'ndan başka tanrınız yok. Ve [birbirinizle olan alış verişinizde] ölçüyü tartıyı eksik tutmayın.117 Gerçi [şimdi] sizi refah ve zenginlik içinde görüyorum; ama, doğrusu sizin için, [dehşetiyle] kuşatacak bir Gün'ün azabından korkuyorum! 85 Bunun içindir ki, ey kavmim, ölçüyle tartıyla yaptığınız alış verişte dürüst ve duyarlı olun; insanları kendi hakları olan şeylerden yoksun bırakmayın;118 ve kötülüğü yayarak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın. 86 Eğer [O'na] inanıyorsanız, Allah'ın bıraktığı şey119 sizin için en hayırlısıdır! (Bütün bu sınırları kendiniz gözetin,) ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim”.
87 “Ey Şuayb!” dediler, “(Şu) senin dua [alışkanlığın] mı, atalarımızın tapınageldiği şeyleri bırakmamız ve malımız mülkümüz üzerine keyfî tasarruflarda120 bulunmamamız yönünde bizi uyarmanı zorunlu kılıyor?121 Çünkü, [biz] sen[i] aslında yumuşak başlı, aklı başında biri [olarak biliriz].
88 (Şuayb:) “Ey kavmim!” diye karşılık verdi, “Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir kanıta dayanıyorsam, ya beni kendi katından güzel bir rızıkla rızıklandırmışsa, [söyleyin, o zaman, başka nasıl davranabilirim?]122 Hem ben, sizden yapmamanızı istediğim şeyi, sizin hilafınıza yapmak istiyor da değilim.123 Ben sadece gücümün elverdiği kadar ıslah etmek istiyorum; ama (bunda ne kadar) başarı göstereceğim bütünüyle Allah'a bağlıdır. Ben O'na güvenip dayanıyor ve her zaman, her konuda O'na yöneliyorum!”
89 “Ey kavmim! Benimle ayrı yol tutmanız sakın sizi günaha sürüklemesin; yoksa Nûh halkının, Hûd halkının, halkının başına gelen sizin de başınıza gelir; ve [hatırlayın ki,] Lût kavmi sizden fazla uzak değil!124
90 Öyleyse günahlarınız için Rabbinizden bağışlanma dileyin ve sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O'na yönelin! Çünkü O acıyıp-esirgeyenlerin en yücesi, sevginin kaynağı, gö-zesidir!”
91 [Fakat soydaşları o'na:] “Ey Şuayb! Söylediklerinden pek bir şey anlamıyoruz”125 dediler, “ayrıca aramızda ne kadar zayıf olduğunun da açıkça farkındayız;126 eğer ailen olmasaydı seni mutlaka öldüresiye taşlardık! Öyle ya, bizim üstümüzde bir gücün, bir nüfûzun yok ki!”
92 (Şuayb:) “Ey kavmim! Aileme olan saygınız Allah'a olandan daha mı fazla? Ki O'nu, arkanıza atıp unutabileceğiniz bir şey gibi görüyorsunuz!127 Muhakkak ki, benim Rabbim [sınırsız bilgi ve kudretiyle] yapıp-ettiğiniz her şeyi biliyor-kuşatıyor!” dedi. 93 “Bunun içindir ki, ey kavmim, artık [bana karşı] gücünüz neye yetiyorsa onu yapın; çünkü, bilin ki, ben [Allah yolunda] eyleme devam edeceğim: zamanı gelince, alçaltıcı, rüsvay edici bir azabın [aramızdan] kimin payına düşeceğini ve [aramızdan] kimin yalancı olduğunu öğreneceksiniz! Gözleyin öyleyse, [olacak olanı]; ve bilin ki, ben de sizinle birlikte gözlüyorum!”
94 Ve derken, hükmümüz vaki olunca, katımızdan bir rahmetle Şuayb'ı ve o'nunla aynı inancı paylaşanları kurtardık; zulüm ve haksızlık içinde olanları ise bir sayha, bir gürlemeyle tepeledik; öyle ki, kendi evlerinde cansız yere yığılıp kaldılar,128 95 sanki daha önce hiç orada yaşamamışlar gibi.
İşte böyle silinip gitti Medyen [halkı], tıpkı Semûd [halkının] silinip gittiği gibi.
96 VE GERÇEK ŞU Kİ, Biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir yetkiyle 97 Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik. Ama berikiler, Firavun'un hükmüne boyun eğdiler oysa, Firavun'un hükmü hiçbir şekilde sağduyu ürünü değildi.129
98 [Ve bu yüzden de] Kıyamet Günü halkının önüne düşüp, (bu dünyadaki bâtıl yönetimin bir) sonuc(u) olarak onları ateşe sürükleyecek; ne kötü bir menzil bu sürüklendikleri! 99 Öyle ya; burada [bu dünyada, Allah'ın] lâneti kovaladı durdu onları, Kıyamet Günü'nde de [onunla tepelenecekler:]130 ne kötü bir pay, bu paylarına düşen!
100 [İNSANLIĞA BİR ders olsun diye]131 bu sana anlattıklarımız132 [gelip gitmiş] kasaba [halk]ları[nı]n başından geçenlerdir ki, bu [kasaba]ların bazıları hâlâ yerinde duruyor, bazılarıysa biçilmiş tarlalar gibi [silinip gitmişler]: 101 Pek tabii, onlara Biz zulmetmedik; tersine onlar kendi kendilerine zulmettiler. Ve Rablerinin hükmü vaki olduğunda, Allah'ı bırakıp yalvarıp yakardıkları o (düzmece) tanrıları hiçbir işe yaramadı, yok olup gitmelerini hızlandırmaktan başka!
102 İşte senin Rabbin, tepelediği zaman böyle tepeler; halkı zalim olan kasabaları gerçekten de O'nun tepelemesi çok acı verici, çok zorludur!
103 Aşikar olan şu ki, bütün bu [anlatıla]nlarda, o Son Gün başa gelebilecek azaptan korkanlar için apaçık bir ders, bir uyarı vardır; o Gün ki, bütün insanlık için bir toplanma, bir araya gelme Gün'ü olacaktır; o Gün ki, her şeyin apaçık ortaya serildiği Gün olacaktır. 104 Ve o Gün'ü Biz, belli bir sürenin dışında artık ertelemeyeceğiz.133
105 O Gün gelince, O'nun izni olmadıkça kimse konuşamayacak; ve [bir araya getirilenlerden] kimileri bedbaht, kimileri de bahtiyar olacak.
106 Bedbaht olanlar [dünyadayken yaptıklarından ötürü] ateşte [yaşayacak] ve orada ah çekip inleyecekler. 107 (Ve) Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece orada kalacaklar:134 çünkü, dilediğini yapan (Allah')tır, senin Rabbin.
108 Bahtiyar olanlara gelince, onlar [da dünyada yaptıklarından ötürü] cennette [yaşayacak] ve Rabbin bunun aksini dilemedikçe,135 gökler ve yer yerinde durduğu sürece -bitmeyen bir lütfun sonucu olarak- orada kalacaklar.
109 BUNUN İÇİNDİR Kİ, [ey Peygamber], o [eğri yolda olan] insanların tapınıp durdukları şeylerin ne idüğü hakkında en küçük bir şüphen olmasın:136 onların [ahmakça] tapınıp durduğu şeyler, atalarının da vaktiyle tapındığı şeylerdir. Onlara [iyi ya da kötü, her ne ki kazanmışlarsa] paylarına düşeni elbette eksiksiz vereceğiz.137
110 Ve gerçek şu ki, Biz Musa'ya da [öz olarak aynı ilkeleri içine alan bir] kitap verdik, insanların bir kısmı ona karşı (da) kendi görüşleriyle karşı çıktılar.138 Eğer Rabbin tarafından önceden takdir edilmiş bir karar olmasaydı, şüphesiz, aralarında [hemen, o safhada] yargı gerçekleştirilir (ve işleri bitirilir)di:139 çünkü, onlar da (sana karşı çıkan kimseler gibi) [kendilerini Allah'a çağıran] kişi hakkında ciddî bir şüphe ve güvensizlik göstermişlerdi.140
111 Şüphesiz, Rabbin onların her birine edip-eyledikleri her şeyin karşılığını tam olarak ödeyecektir: çünkü O, onların edip-eylediği her şeyin mutlaka farkındadır!
112 Öyleyse, artık emredildiğin yönde, yanında yer alanlarla birlikte, doğru yolu tutun ve sizden hiç biriniz gurura kapılıp da çizgiyi aşmasın:141 çünkü, unutmayın, yaptığınız her şeyi O görüyor.
113 Ve asla zulümde ısrar edenlerden yana eğilim göstermeyin.142 Yoksa, [ahirette] ateş size de dokunur; ve Allah'tan başka koruyucunuz olmadığına göre, o zaman [O'nun tarafından da] yardım edilmez size!143
114 Ve gündüzün başında ve sonunda,144 bir de gecenin erken saatlerinde145 salâtta devamlı ol; çünkü muhakkak ki iyi eylemler kötü eylemleri giderir; [Allah'ı] hatırında tutanlar için bir öğüt, bir hatırlatmadır bu.
115 Ve sabret, sonuna kadar dayan: çünkü Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez!
116 FAKAT, NE YAZIK Kİ, [yok ettiğimiz] sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan -[doğru yolu izledikleri i-çin] kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl/iz‘ân ve erdem sahibi kimseler çıkmadı.146 Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp147 günaha gömülüp gittiler.
117 Yoksa, senin Rabbin, halkı [birbirlerine karşı] dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu148 [sırf] [çarpık inançları] yüzünden asla helak etmez.149 118 Hem, Rabbin dileseydi, bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı; fakat [O, yollarını seçmekte kendilerini özgür bıraktı diye] hâlâ farklı görüşler benimsemekteler;150 119 pek tabii, Rabbinin (aydınlatıcı, yol gösterici) lütfunu bahşettiği kimseler başka.151
Oysa, (işte) bu (lütfa erişmeleri) için yarattı152 [hepsini.]
Fakat, [bu ilahî yol gösterme lütfunu tepenler için] Rabbinin, “Muhakkak ki Ben cehennemi hep, görünmeyen varlıklarla ve insanlarla dolduracağım” sözü yerini bulmuş olacak.153
120 VE BÖYLECE, elçilerin haberlerinden senin yüreğini güçlendirecek her şeyi sana anlatıyoruz.154 Öyle ki, bu kıssalarla hak ulaşıyor sana ve ayrıca müminlere de bir öğüt, bir hatırlatma.
121 Ve inanmayanlara gelince, onlara şöyle de: “Artık elinizden ne geliyorsa yapın; ama bilin ki, biz de [Allah yolunda elimizden geleni] yapacağız; 122 Ve [olacak olanı] bekleyin bakalım; doğrusu, biz de bekleyeceğiz!”
123 Göklerin ve yerin bilinmeyen, görülüp gözlenemeyen yüzü Allah'ın elindedir;155 ve var olan her şey [çıktığı kaynak olarak] hep O'na döndürülmektedir.
Öyleyse, O'na kulluk et; O'na güven/O'na dayan; çünkü Rabbin yapıp-ettiklerinizden asla habersiz değildir.
DİPNOTLAR
1 Bkz. Ek II. Sîbeveyh'in (karş. Menâr XII, 3) ve bu ayeti tefsir ederken Râzî'nin ileri sürdüğü pek alışılmadık bir görüşe göre, ayetin başında yer alan Elif-Lâm-Râ harfleri bu surenin başlığı durumundadır ve bunun içindir ki müteakip cümleyle bağlantılı olarak okunmaktadır, yani: “Elif-Lâm-Râ ilahî bir kitaptır ilh...” şeklinde. Oysa, bu görüş, (Râzî'nin kaydettiğine göre) Zeccâc gibi önde gelen otoritelerin bu konudaki görüşüne açıkça ters düşmekle kalmıyor, ayrıca, bu gibi sembolik harflerin birer başlık olduklarını gösterir hiçbir sözdizimsel imkan ya da bağlantı taşımaksızın pek çok surenin başında yer almış olmaları da bu görüşün pek kabul edilebilir olmadığını gösteriyor.
2 Zemahşerî ve Râzî'ye göre sümme fussilet (“ve sonra açık ve etraflı bir biçimde dile getirilmiş/tafsil edilmiş”) cümlesinin başındaki sümme bağlacı burada zamanda bir peşpeşelik değil, daha çok nitelik ve şartlarda bir sıra ve uyum bildirir: bu bakımdan, bizim yaptığımız gibi bu bağlacı “ayrıca” ibaresiyle aktarmak yerinde olacaktır. -Bizim “ayetleri kendi içlerinde açık ve sağlam kılınmış, birbirleriyle açıklanmış” ifadesiyle aktardığımız uhkimet âyâtuhû ibaresine gelince, bkz. 3:7'nin ilk cümlesi ve ayrıca, âyât muhkemât ifadesini açıklayan 5. not. Bu ayeti Reşid Rıza da bizim anladığımız anlamda yorumlamıştır (bkz. Menâr XII, 3 vd.).
3 Sonraki ayetin başında yer alan en (“ki, diye”) bağlacı bu çeviride üstüste iki nokta ile karşılanmıştır. “Ey Peygamber, de ki” sözcükleriyle yapılan parantez içi ilave, birinci tekil şahsa hitab eden cümlenin yapısı gereğidir; 4. ayetin sonuna kadar devam eden sonraki kısım, ayetin başında geçen “uyarma” ve “müjdeleme” olgularının her ikisinin yüklemine ilişkindir ve dolayısıyla Hz. Peygamber'e tevdî edilen mesajın tamamını vecîz bir dille hulasa etmekte, çerçevelemektedir.
4 Yani, “hayatınızın sonuna kadar” (ecel müsemmâ terimi üzerine yapılmış bir açıklama için bkz. 6:2 ile ilgili 2. not). Hikmetinin derinliğine inilemez olan Allah, inanan ve doğru bir çizgi izleyen herkese her zaman dünyevî mutluluk ve maddî refah nasip etmediğine göre, “[dünya] hayatında sizi iyi bir geçimle geçindirsin” ifadesindeki vaadin mutlaka bireylerle değil de, daha çok bir bütün olarak inananlar cemaatiyle ilgili olduğunu düşünmek daha yerinde olur. Reşid Rıza'nın da görüşü bu yöndedir (Menâr XII, 7 vd.). (Karş. 3:139 -“eğer [gerçekten] inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz”.)
5 Fazl ismi Allah için kullanıldığı zaman mutlaka “lütuf/kerem ya da inayet” anlamlarını çağrıştırır; ama insanlar için kullanıldığında daha çok “erdem” ve bazan da “üstünlük, seçkinlik” anlamına gelir. Yukarıdaki ayet açıkça göstermektedir ki, bu dünyadaki kısmî ve çoğu zaman da sadece ahlakî planda kalan ceza ve mükafatın tersine, öte dünyada Allah, inanç ve eylemleri yoluyla erdemliliğe, yetkinliğe ulaşan herkese lütuf ve cömertliğinin azamisiyle karşılık verecektir. (Karş. 3:185 -“yaptıklarınızın tam karşılığını ancak Kıyamet Günü'nde elde edeceksiniz”.)
6 Lafzen, “zorlu bir Gün'ün azabının”. Bu konuda bkz. 9:128.
7 Burada söz edilen kimseler Hz. Muhammed'in getirdiği mesajın Allah'tan olduğuna inanan kimseler olmadıklarına göre, bunların “kendilerini Allah'tan gizlemeleri”nin, bu anlam örgüsü içinde olsa olsa bir tek anlamı olabilir ki, o da, onların Allah'tan gelen hakikat çağrısına karşı kendilerini kapalı tutmaları, bu çağrıya kulak vermekte isteksizlik göstermeleridir. Ayette bu, vecîz ve mecazî bir üslup içinde dile getirilmiştir. Bu, aynı zamanda, “kalplerini (lafzen, “göğüslerini/sînelerini”) kat kat örtülerle örtüyorlar” ifadesine de açıklık getirmektedir. Bu son ifadeyle, sözü geçen kimselerin akıllarını ve kalplerini bâtıl inançlarla, hurafelerle örtmüş oldukları ve bunun da kendilerini manevî gerçeklere karşı kapalı ve duyarsız kıldığı belirtilmektedir. Bu konuda bkz. 8:55 ve ilgili 58. not.
8 Yukarıdaki parantez içi ilave, önceki ibareye pek çok lugatçinin verdiği anlama dayanılarak yapılmıştır (karş. Lane VI, 2262).
9 Mustekarr ve mustevde‘a tabirlerine verdiğimiz karşılıklar için bkz. 6:98'de 83. not. Yukarıda Allah'ın her şeyi kucaklayan ilmi konusundaki atıf sonraki ayetle bağlantılıdır. (“O kalplerinde olan hakkında mutlak ve eksiksiz bilgi sahibidir”.)
10 Eyyâm (lafzen, “günler”) sözcüğünü “evre/safha” ve ‘arş (taht) sözcüğünü de “kudret tahtı” olarak aktarmamız hakkında. bkz. 7. sure 43. not. “O'nun kudret tahtı suyun üstündeydi” ifadesiyle yapılan atıf, Allah'ın iradesine bağlı olarak hayatın bütünüyle suda başlayıp evrimleştiğini işaret eder gibi gözüküyor ki, bu husus Kur’an tarafından açıkça ortaya konduğu gibi (bkz. 21:30 ve ilgili 39. not) yakın zamanlarda biyoloji alanında yapılan araştırmalarla da doğrulanmıştır. Yine de kesin gözüyle bakılamayacak olan bu yorumun, önceki ayette geçen “yaşayan hiçbir canlı” ifadesiyle de desteklendiği söylenebilir. “Hayatı yarattığı sürece” ifadesiyle yaptığımız parantez içi ilave Reşid Rıza'nın bu ayet hakkındaki uzun yorumunda ileri sürdüğü görüşle bağdaşım içindedir (Menâr XII, 16 vd.).
11 Bu ayette olduğu gibi sonraki üç ayetin de başında yer alan le-in (“nitekim, eğer”) ifadesi, atıfta bulunulan durumun tipik karakterini -yani, sık rastlanan bir durum olduğunu- belirtmek içindir. Kanaatimizce, yerine göre, “nitekim, eğer...”, “şöyle ki, eğer” ya da “yine, eğer” ifadeleriyle aktarılması yerinde olacaktır.
12 Çoğu zaman “büyü” ya da “sihir” anlamında kullanılan sihr terimi öncelikle “bir şeyi asıl (yahut tabii) durumundan çıkarıp başka bir duruma sokmayı, mahiyetini değiştirmeyi” ifade eder (Tâcu'l-‘Arûs); dolayısıyla, sahte ya da gerçek dışı olan bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek anlamına gelir. Bununla birlikte, “ölümden sonra tekrar diriltileceksiniz” şeklindeki Kur’ânî ifade, Râzî'nin de belirttiği gibi, sihr sözcüğüyle doğrudan nitelendirilebilecek “fiilî” bir durumu işaret etmediğine göre, bu ifadenin, bununla dile getirilen olguya inanmayanlar tarafından bile “büyücülük” ya da “sihirbazlık” olarak tanımlandığını ileri sürmek mantık dışı olacaktır. Öte yandan, inanmayanların ölümden sonra kalkış doktrinini, sırf, dünya hayatının tadını çıkarabilecek durumda olanları bundan alıkoymayı (Râzî), yoksul ve talihsiz insanları da bu dünyadaki kötü talihlerine uyuşuk bir biçimde boyun eğdirmeyi amaçlayan “büyüleyici ya da uyuşturucu bir vehim, bir kuruntu” olarak görüp küçümseme tavrı içinde reddettikleri ortadadır. Ayette geçen sihr sözcüğünün bu bağlam içindeki anlamı da budur zaten. (Karş. inanmayanların, Muhammed (s) için, “gözbağcı” anlamında, kullandıkları “sâhir” lakabının geçtiği 10:2.)
13 Lafzen, “[Bizim tarafımızdan] belirlenmiş/hesap edilmiş bir vakte kadar”, yani, Kıyamet Günü'ne kadar: yukarıda 3. ayette Hz. Peygamber'e söyletilen “O zorlu Gün [gelip çattığında] azabın sizin başınıza gelmesinden korkarım!” sözüne ilişkin bir atıf. Ümmet isminin muhtelif anlamları içinde buraya en uygun olanı “vakit/zaman” ya da “süre”dir (Zemahşerî, İbni Kesîr ve diğer klasik müfessirler).
14 İnanmayanların umursamaz tavırlarıyla ilgili bu bahis hakkında bir açıklama için bkz. 8:32, 10:50 ve ilgili notlar; ayrıca 6:57-58. Yukarıdaki alaycı soruya ilişkin müteaddid Kur’ânî atıflar açıkça göstermektedir ki, bu soruyla ortaya çıkan zihinsel tavır yalıtılmış belirli bir tarihsel örnekle sınırlı değil (bkz. 8. sure 32. not), fakat “hakikati inkara şartlanmış olan” herkeste olmasa da, bu eğilimi gösteren çoğu insanda bu eğilimin bir belirtisi olarak kendiliğinden ortaya çıkan bir tavırdır.
15 Lafzen, “alay edip durdukları şey onları sarıp kuşatacak (hâka bihim)”. Hemen bütün müfessirlere göre hâka fiilinin, gelecek zaman ifade edilmek istendiği halde geçmiş zaman çekimiyle kullanılması, bahsedilmek istenen olay ya da olgunun kaçınılmazlığını îma ve tekid özelliği gösteren bir üslup değeri taşımaktadır. (Ayrıca bkz. 6:10 ile ilgili 9. not.)
16 Ayetin devamı göstermektedir ki, burada ve sonraki ayette geçen tür bildirici “insan” terimi, öncelikle ya Allah'ın varlığına kani olmayan ya da hakkı inkar eğiliminde olan bilinemezci (agnostic)/vahye ilgisiz, umursamaz kimseleri îma etmektedir; bununla birlikte, terimin, daha geniş anlamıyla, Allah'a inandıkları halde dinî çaba ve duyarlık olarak zayıf olan ve dolayısıyla haricî şartların ve özellikle de çıkar ve statü hesaplarının tesiriyle kolayca sarsılıp yön değiştiren kimseleri de ifade ettiği söylenebilir.
17 Lafzen, “umutsuzdur [ya da umutsuz olur]” yahut “umutsuzluğa kapılır” (yeûs); geçmişteki mutlu, müreffeh durumunu sadece sebep sonuç zincirinin rastlantıya bağlı bir ürünü olarak, yahut kısacası, Allah'ın bir lütfu olarak değil de, uluorta “şans” denen şeyin bir sonucu olarak gören birinin musibet karşısında düştüğü durumu dile getiren bir ifade. Bu açıdan, yeûs terimi, Kur’ânî kullanımıyla, manevî nihilizmin bir göstergesidir.
18 Kur’an'da bu tarzda yalnızca bir kere geçen ne‘mâ’ isminin anlamını tam olarak aktarabilmek için çeviride zorunlu olarak iki sözcük (bolluk ve genişlik) kullanıldı. Le-in sözcüğü için burada kullandığımız “yine” ifadesine gelince, bu konuda bkz. yukarıda 11. not.
19 Lafzen, “Ölçüsüz sevinç içinde; aşırı kendini beğenen biridir/(biri olur çıkar)” -yani, talihinin iyiye dönmesini kendinden bilir, kendi marifeti sanır; ya da kendi şanslılığına yorar.
20 Lafzen, “... diyecekler [korkusuyla] göğsün daraldığı için”. Konu üzerinde söz sahibi bütün otoriteler, yukarıdaki cümlenin başında yer alan le‘alle (lafzen, “olabilir ki”) ifadesinin Muhammed (s)'in mesajına karşı çıkanların gösterecekleri olumsuz tepkiye ilişkin bir beklentiyi işaret ettiğini söylemektedirler; bu itibarla, cümlenin kendi olumsuzlamasını (reddini) içinde taşıyan bir soru formu içinde, yani “... hiç doğru olur mu?” şeklinde çevirilmesi yerinde olacaktır. Hz. Peygamber'in kendisine vahyedilen mesajın bir kısmını terk etmesi ya da gözardı etmesi ihtimaline ya da beklentisine gelince, bu konuda Abdullah İbni ‘Abbâs ve diğer sahâbîlerden aktarılan rivayetlere göre (bkz. Râzî'nin bu ayete ilişkin yorumu) Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber'den şöyle bir istekte bulunmuşlar: “Bize, bizim ilahlarımızı karalamayan bir vahiy (kitâb) getir ki, sana uyabilelim, sana inanalım”.
21 Bu ayeti açıklarken İbni ‘Abbâs, Mekke'nin ileri gelen müşriklerinden bazılarının, “Ey Muhammed, eğer gerçekten bir rasûlsen, şu Mekke dağını altına çevir”; bazılarının da: “senin bir peygamber olduğuna şahitlik yapacak melekler getir bize” dediklerini ve bunun üzerine yukarıdaki ayetin vahyedildiğini nakletmektedir (Râzî). Karş. 6:8 ve 17:90-93.
22 Zımnen, “ve dolayısıyla hakkın üstün gelmesini sağlayacak olan da O'dur” demek isteniyor. Hz. Peygamber'in, kendi adına mucize göstermek gücünde olmadığı yolundaki açıklaması hakkında bkz. 6:50 ve ilgili 38. not.
23 Cümlenin başındaki em edatını “ve” olarak çevirmem konusunda bkz. 10. sure 61. not.
24 Yani, Kur’an gibi ilahî bir kitap bir insan tarafından uydurulabilirse. Karş. 2:23, 10:37-38 ve 17:88 ve ayrıca ilgili notlar.
25 Lafzen, “eğer onlar [yani, şairleriniz, bilginleriniz] çağrınıza cevap veremiyorlarsa”. Karş. “Ve eğer bunu yapamıyorsanız -ki kesinlikle yapamayacaksınız- o zaman...” sözleriyle benzer bir meydan okumanın yer aldığı 2:24.
26 Lafzen, “ancak Allah'ın ilmiyle”.
27 Yani, iyi davranışları, yararlı eylemleri Hüküm Günü'nde her ne kadar hesaba katılacak ise de, ölümden sonra kalkışa ve ahirete inanmamakla işlemiş oldukları günah bunlardan ağır basacak.
28 Bu ilave, Beğavî, Zemahşerî ve Râzî'nin yaptığı yoruma dayanmaktadır.
29 Lafzen, “O'nun katından bir şahidin okuduğu” ya da “duyurduğu”. Zemahşerî, Râzî ve öteki bazı klasik müfessirlere göre bu ibare Kur’an'ı îma etmektedir; bizim “tanıklık belgesi” şeklindeki aktarımımız da bu yoruma dayanmaktadır. Bunun yerine, bazı müfessirlerin söylediği gibi bu terim Hz. Peygamber'e ya da o'na vahyi aktaran Cebrail'e işaret ediyor olsaydı, o zaman, tanık olarak tercüme edilmesi gerekecekti. Hangi yorum benimsenirse benimsensin, netice olarak ayetin dile getirdiği mesaj, hep aynıdır; çünkü, bu ayetle ilgili açıklamasında İbni Kesîr'in de belirttiği gibi, “Kur’an Cebrail tarafından Muhammed (s)'e ulaştırılmış, o da insanlara tebliğ etmiştir”.
30 Zımnen, “böylece ahirette mutluluğa erişeceklerdir”. Bu pasajda kullanılan îcâz (kısa ve özlü ifade tarzı -elliptic) taşıdığı incelik açısından 10:103'dekiyle karşılaştırılabilir.
31 Yani, ifade ettiği anlam ve amacı anlamaksızın Kur’an'ın mesajına peşinen muhalefet için örgütlenmiş gruplar. Ahzâb terimiyle işaret edilen muhalefet örgütlerini, bazı müfessirlerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber'e karşı düşmanlıkları doğrultusunda bir araya gelen müşrik Araplarla sınırlı “tarihî” örneklerle özdeşleştirmek, hiç şüphesiz ki, bu ayetin anlam sahasını bir hayli daraltmak olur.
32 Râzî, genel anlamda insana hitab eden bu cümlenin başındaki fe (“Bunun içindir ki”) bağlacının yukarıda 12-14. ayetlerle bağlantı sağladığını söylemiştir ki, sonraki ayetlerin anlam akışı da bunu doğrulamaktadır.
33 Lafzen, “fakat” ya da “yine de ... inanmazlar.”
34 İnkarcıların, Kur’an'ı Muhammed (s)'in kendisinin uydurduğu, (karş. yukarıda 13. ayet ve ayrıca 10:17) ve sonra da onu şarlatanlıkla Allah'a yakıştırdığı yolundaki iddialarına karşı bir red, bir çürütme.
35 Lafzen, “şahitler”; ilk müfessirlerden çoğu bununla, insanların yapıp-ettiklerini kaydeden meleklerin kasdedildiği görüşündeyken başkaları (Beğavî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs) bununla, Hesap Günü'nde gönderildikleri toplum için şahitliğe çağırılacak olan peygamberlerin îma edildiğini söylemişlerdir. Bu sonraki görüş (Taberî ve Beğavî'nin kaydettiğine göre) konuyla ilgili açıklamasını 16:84'de “her ümmetten bir şahit çıkarırız” şeklinde, şahit olarak açıkça insanlardan söz eden ifadeye dayandıran Dehhâk tarafından da desteklenmiştir.
36 Ya da: “Rablerine karşı”.
37 Batı dillerinde çoğu zaman “beddua, kargış” karşılığı olarak yetersiz bir çeviriyle aktarılan la‘neh sözcüğü birincil anlamıyla ib‘âd (“uzaklaşma” “yabancılaşma” ya da “sürgün etme”) sözcüğüyle manevî planda eş anlamlıdır; bunun içindir ki, “iyi olan her şeyden uzak tutmak” manası ifade eder (Lisânu'l-‘Arab) ve Allah'a izafe edildiğinde de “günahkarın O'nun rahmetinden yoksun bırakılması” demektir (Menâr II, 50).
38 Karş. 7:44-45, yukarıdaki ayet 7:45'le hemen bütünüyle eşdeğer gözükmektedir; bir farkla ki; 7:45'de “onlar” zamiri bir tek kere geçerken (ve bunun bir sonucu olarak, ibare “ve onlar ki ahiret hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmazlar!” şeklindeyken) yukarıdaki ayette bu zamir, hem pekiştirme hem de sebeplilik belirtmek üzere tekrarlanmakta (Türkçeye çeviride zamir tekrarlanmayarak pekiştirme ve sebeplilik ‘zaten’ kelimesi ile karşılanmıştır. T.ç.n.) ve böylece sözü edilen kimselerin haksız davranışlarının asıl sebebinin onların ölümden sonraki hayata inanmamaları olduğu dile getirilmektedir. Bir başka deyişle, ölümden sonra kalkışa, Allah'ın nihaî yargısına ve ahiret hayatına dair inanç burada insanın ahlakî endişelerinin gerçek ve sürekli tek kaynağı olarak gösterilmektedir.
39 Bu ibarenin yüksek derecede özlü ve kısa söyleyiş tarzı (elliptic) taşıdığı gözönünde bulundurulursa, kanaatimizce yukarıdaki parantez içi ilave gerekli gibidir. Taberî, Zemahşerî ve İbni Kesîr'e göre ayet, Allah'ın azabının sözü geçen günahkarlar için bu dünyada muhtemel, ama ahirette muhakkak olduğunu ifade etmektedir. Karş. 3:185 -“yapıp-ettiklerinizin tam karşılığı size ancak kıyamet günü ödenecektir.”
40 Lafzen, “işitmez durumdaydılar (ya da işitecek güçten yoksundular) ve görmüyorlardı”: karş. 2:7 ve ilgili 7. not; ayrıca 7:179.
41 “Kat kat azap” hakkında bir açıklama için bkz. 7. sure 29. not.
42 Lafzen, “uydurup durdukları ne varsa ...” Bununla sadece, Allah'tan başka tanrı ya da yarı-tanrı yerine konan birtakım reel güçler ve varlıklar hakkındaki bâtıl inanç ve görüşler değil, aynı zamanda “şans,” zenginlik, kişisel nüfûz, milliyetçilik, ırkçılık, materyalizm vb. insanın manevî değerlere olan ilgi ve itibarını yok eden ve dolayısıyla “kendi kendine yazık etmesi” ve “kendi gücünü, yeteneklerini boşa harcaması”na sebep olan bütün fikr-i sabitler, yanıltıcı idealler, “zihin çelmeyi amaçlayan parlak yarı-hakikatler” (bkz. 6:112 ve ilgili not) işaret edilmektedir.
43 Lafzen, “iki grup” -inananlar ve ilahî kitabı reddedenler.
44 Mesel (lafzen, “örnek/kıyas/benzerlik”) sözcüğü için bu anlam örgüsü içinde “yapı” karşılığını seçmemiz hakkında bkz. 3:59 üzerine 47. notun ilk kısmı.
45 Cümlenin başındaki ve bağlacı, görünüşe bakılırsa, surenin başındaki ayetlerle bağlantılıdır ve Kur’an mesajının ana hatlarıyla ve öz olarak, daha önceki peygamberlerin tebliğ ettiği mesajla aynı olduğunu vurgulamaktadır (Menâr XII, 59 vd.). Bizim parantez içi ilavemiz bu mülahazaya dayanıyor. Ayrıca bkz. 7. sure, 45. not.
46 Bu ifade de 7:59'da olduğu gibi, hem beklenen tufana hem de Hesap Günü'ne işaret ediyor olabilir.
47 Tüm peygamber kıssalarının -ve özellikle de Hz. İsa ve o'ndan sonra Muhammed (s)'inkinin- gösterdiği gibi, ilk müminlerin çoğu, ilahî mesajın, kendilerine bu dünyada daha adil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, ahirette de ebedî mutluluk vaad ettiği, toplumun aşağı sınıflarına mensup köleler, yoksullar ve ezilenler arasından çıkmıştır; ve peygamberlerin üstlendiği görev, bütünüyle bu devrimci karakteri sebebiyledir ki, kurulu düzeni elinde tutan, toplumun varlıklı ve imtiyazlı kişileri ve grupları katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır.
48 Lafzen, “sizde, bize kıyasla bir üstünlük [ya da bir “erdem”] görmüyoruz.”
49 “Din'de bir zorlama olmayacağı” yolundaki temel Kur’ânî öğretiye (2:256) ve Hz. Peygamber'in “yalnızca bir uyarıcı ve müjdeci” olduğu yolunda sıkça tekrarlanan ve görevinin yalnızca kendisine emanet edilen mesajı duyurmak, tebliğ etmek olduğunu belirten ifadeye ilişkin bir atıf. Bu cümledeki çoğul “biz” zamiri Hz. Nûh ve o'nun ashâbına matuftur.
50 Bu ifade, inkarcıların yukarıda 27. ayette yer alan ve Hz. Nûh'a ashâbının hep aşağı sınıftan kimseler olduğunu küçümseyici bir üslupla dile getiren ve bunu yaparken de dolaylı bir biçimde o'na, eğer bu tür insanları yanından uzaklaştırırsa belki kendisine kulak verebileceklerini îma eden sözlerine bir cevap gibidir (karş. 26:111). Muhammed (s) de, görevinin ilk yıllarında, Kureyş müşriklerinin benzer tepkilerine hedef olmuştu; 6:52 hakkındaki açıklamalarında İbni Kesîr bu konuda muhtelif rivayetler kaydetmiştir.
51 Bkz. 6:50 ve 7:188.
52 Yani, Hz. Nûh'un 27. ayette sözü geçen aşağı sınıftan, yoksul bağlıları (bkz. yukarıda 47. not).
53 Lafzen, “kendi içlerinde bulunan şeyleri”.
54 Zımnen, “hem de bizi ikna etmeksizin” (71:5-6'da tam olarak ifade edildiği gibi). İnkarcı soydaşlarının Hz. Nûh'tan yana duydukları hoşnutsuzluk, en belirgin biçimde “Eğer benim [aranızda] bulunmam ve Allah'ın mesajlarını duyurmam sizi hoşnutsuz kılıyorsa ...” ifadesiyle dile getirilmiştir zaten (bkz. 10:71).
55 Bkz. yukarıda 26. ayetin sonu.
56 Bazı müfessirlere göre, lafzî çevirisi “Allah'ın sizi yoldan çıkarması” şeklinde olan en yuğviyekum ifadesi, “günahlarınızdan ötürü sizi cezalandırması” (Râzî'nin kaydettiğine göre Hasan Basrî), yahut “sizi helak etmesi” (Taberî) ya da “sizi tüm iyiliklerden yoksun bırakması” olarak anlaşılmalıdır (Râzî'nin kaydettiğine göre Cubbâ‘î); bu son görüş bizim 7:16'daki ağveytenî (“beni Sen engellemiştin”) ifadesi için benimsediğimiz ve ilgili 11. notla açıklamaya çalıştığımız karşılıkla az çok çakışıyor. Bununla birlikte, bu ifade akışı içinde, hakkı inkarda inat gösterenlerle ilgili Allah'ın sünnetine ilişkin Kur’ânî öğretiyle daha bir bağdaştığını görerek bu ifadeyi burada “eğer Allah sizin azgınlık içinde kalmanızı dilemişse” sözleriyle aktarmayı daha uygun bulduk (bkz. 2. sure, 7. not). Üstelik bu yorum, ayet hakkındaki tefsiriyle Zemahşerî tarafından da desteklenmektedir: “Allah, hakikati inkar edeni (kâfir), bu günahında ısrar edeceğini bilerek olduğu gibi bu durum içinde bırakıp tevbe etmekten alıkoyduğu zaman, [Allah'ın] bu fiili [Kur’an'da] “insanı hataya meylettirmesi (iğvâ)” ve “saptırması” (idlâl) olarak tanımlanmaktadır; benzer biçimde, Allah, kişinin tevbe edeceğini bilerek onu koruyup ona lütfettiği zaman da, Allah'ın bu fiili “insana doğru yolu göstermesi” (irşâd) ya da “ona rehberlik etmesi/doğru yola yöneltmesi” (hidâyet) olarak tanımlanmaktadır.” (Ayrıca bkz. 14. sure, 4. not.)
57 Bazı klasik müfessirler bu ayetin Hz. Nûh ve kavmiyle ilgili kıssanın bir parçası olduğunu söylemektedirler. Ama, önceki ve sonraki ayetlerde “dedi” ya da “dediler” formundaki geçmiş zaman kipinin âniden “... mı diyorlar” formunda şimdiki zamana dönüşmesi gözönünde bulundurulursa, bu görüşün isabetli olduğu pek söylenemez. Bu konuda tek akla yakın açıklama Taberî'yle İbni Kesîr'in yaptığı (Mukâtil'e dayanarak Beğavî'nin de temas ettiği) açıklamadır ki, buna göre bütün bu 35. ayet, Muhammed (s)'e hitab eden ve Kur’an'da anlatılan Hz. Nûh kıssasına ve dolaylı olarak da Kur’an'a temas eden bir ara pasajdır; bir başka deyişle, bu surenin 13. ayetinde olduğu gibi, Kur’an'ın başka yerlerinde de temas edilen inkarcılara ait iddianın bir tekrarından ibarettir. Bu son derece ikna edici yorum Reşid Rıza tarafından da benimsenmiştir (Menâr XII, 71).
58 Ya da: “sizin sorumlu olduğunuz günahla benim bir ilgim yok” -yani, Allah'ın mesajlarına yalan gözüyle bakmak günahıyla (karş. 10:41) yahut Allah hakkında yalan uydurmak günahıyla...
59 Yani, “Bizim korumamız altında”.
60 Fulk (lafzî karşılığı “gemi” olan ama kelimenin Avrupa dillerindeki tanıdık muhtevasından dolayı tarafımdan “tekne” olarak çevrilmiştir) sözcüğünün başındaki belirtme takısı, yukarıda yaptığımız parantez içi ilaveyi gerekli kılmıştır.
61 Bir peygambere alaycılık gibi hafif meşrep bir tutum yakıştırılamayacağından (Beğavî), yukarıdaki ibarenin anlamı şöyle görünüyor: “Eğer bizi, inancımızdan ve bugün yaptığımız şeylerden ötürü bilgisiz olarak görüyorsanız, biz de sizi hakkı tanımaya yanaşmamanızdan ve böylece Allah'ın azabını kendi elinizle çağırmanızdan ötürü bilgisiz olarak görüyoruz” (Zemahşerî ve daha kısa bir ifade biçiminde Beğavî). Bizim parantez içinde yaptığımız ilave de ayetin bu yöndeki anlamını dile getirmek içindir.
62 Lafzen, “yerin yüzü kaynayıp coşuncaya kadar” (fâra’t-tennûr). Bu ibare, kaynak olarak Talmud'daki menkıbelerden başka dayanağı olmayan çok sayıda çelişik, tutarsız yorumlara konu olmuştur (Menâr XII,75). Ötekiler yanında en akla yakın açıklama İbni ‘Abbâs ve ‘İkrime'ye dayanarak Taberî, Beğavî ve İbni Kesîr'in verdiğidir; buna göre tennûr [lafzen, “ocak/tandır”] yerin yüzü, arzın sathı demektir. Râzî de, Arapların arzın yüzüne “tennûr” dediklerinden söz eder; Kâmûs ise “tennûr”un anlamlarından birinin “suyun kaynayıp fışkırdığı yer” olduğunu kaydetmektedir. Lugat olarak “kaynayıp coştu ya da taştı” anlamına gelen fâra fiili burada “yeryüzünü kaplayıp sulara gark eden” azgın su taşkınlarını, selleri dile getirmektedir (İbni Kesîr; ayrıca bkz. 54:12). Bu “yeryüzünde taşkınlar halinde kaynayıp coşan sular” ifadesi, öyle görünüyor ki, şimdi Akdenizin bulunduğu büyük vadiyi basıp kaplayan (bkz. 7. sure, 47. not), sürekli ve şiddetli yağmurlarla (karş. 54:11) çığırından çıkıp bugünkü Suriye ve Kuzey Irak'a doğru süratle yayılan büyük tufanı dile getirmektedir. Bu çapta bir tufana, Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an'da olduğu gibi, eski Yunan mitolojisinde (örn. Deukalion ve Pyrrhea öyküsünde) ve Sümer-Babil efsanelerinde de temas edilmektedir.
63 Zevc terimi, öncelikle çift oluşturan şeylerden, varlıklardan ya da kişilerden her biri anlamına gelmekle birlikte “çift” anlamında da kullanılmaktadır. Buradaki ifade akışı içinde ilk anlamıyla kullanıldığı açıktır; sonuç olarak da, min kullin zevceyn isneyn ifadesi için yapılabilecek en uygun çeviri yukarıdaki gibidir. Hz. Nûh'a gemiye alması buyurulan hayvanlara gelince, bununla Kitâb-ı Mukaddes'de anlatıldığı gibi, yeryüzündeki bütün hayvanların değil, fakat Hz. Nûh'un hâl-i hazır elinde bulunan evcil hayvanların îma edildiğini düşünmek yerinde olur.
64 Yani, hakkı tanımaktan inatla kaçınmalarından ötürü Allah'ın bu azaba mahkum ettikleri. Ayrıca bkz. 42-43 ve 45-47. ayetler.
65 Yâ buneyye (“oğulcuğum/oğulcağızım”) küçültme ünlemi, oğulun yaşına bakmaksızın, okşama, yüreklendirme ifade eden bir hitap tarzıdır: Söz gelimi, yukarıdaki kıssada bununla hitab edilen Hz. Nûh'un oğlu yetişkin bir insan olarak karşımıza çıkarken, aynı ifadeyle 12:5'de hitab edilen Hz. Yusuf henüz bir çocuk, en fazla bir delikanlıdır.
66 Eski Süryanice'de Kardû olarak bilinen bu dağ, Van Gölü bölgesinde, bugünkü Suriye'nin el-Cezîre eyaletinin merkezi olan İbni Ömer Cezîresi adındaki şehrin takriben yirmibeş mil kuzey batısındadır. Ağrı Dağı'nın değil de sözü geçen bu dağın Hz. Nûh'un gemisinin oturduğu dağ olarak şöhret bulmasını sağlayan Mezopotamya'nın sözlü geleneğidir... Hz. Nûh'un gemisinin oturduğu yerin burası olarak gösterilmesi, şüphesiz, Babil efsanesine dayanmaktadır (Encyclopaedia of Islam I, 1059). Ama hatırlanmalıdır ki, Ararat ismi (Asurcası Urartu) bir zamanlar Cûdî Dağı'nı da içine alacak tarzda Van Gölü'nün güneyine kadar bu bölgenin tamamı için kullanılıyor olabilir: Kitâb-ı Mukaddes'deki “gemi Ararat dağlarının üzerine oturdu (Tekvîn viii, 4)” ifadesi de bununla açıklamasını buluyor.
67 Burada, 40. ayette geçen “aileni ... gemiye bindir” şeklindeki ilahî buyruğa gönderme yapılıyor; Hz. Nûh'un sözlerinden, bu buyruğu bütün ailesinin kurtarılacağı yolunda anladığı, “haklarında hüküm verilmiş bulunanları değil, yalnız...” şeklindeki sınırlandırıcı ifadeyi gözden kaçırdığı anlaşılıyor. Bazı müfessirler 45-47. ayetlerin 43. ayetle bağlantılı olduğu ve bu sebeple bu ayetlerde anlatılanların zaman bakımından 44. ayetle anlatılan olaylardan önce geldiği görüşündedirler; bu görüş çağdaş Kur’an mütercimlerini Hz. Nûh'un Allah'a yakarışını hatalı olarak şimdiki zaman kipinde (yani, Allah'tan oğlunu boğulmaktan kurtarmasını istemek biçiminde) aktarmaya sevk etmiştir. Oysa, Taberî ve İbni Kesîr'in yaptığı gibi, Hz. Nûh'un bu sözleri gemi Cûdî Dağı'na oturduktan sonra (yani, oğlu öldükten sonra) söylediğini düşünmek ve dolayısıyla, bu yakarışı “Hz. Nûh'un, boğulan oğlunun [ahiretteki] durumunu öğrenmek çabası” olarak görmek daha makuldür (İbni Kesîr). Sonuç olarak, hem Hz. Nûh'un, boğulan oğluyla ilgili yakarışı, hem de Allah'ın buna verdiği cevap geçmiş zaman kipinde aktarılmalıdır.
68 Bazı müfessirlere göre (örn. Taberî ve Râzî) innehû ‘amelun ğayru sâlihin cümlesi Hz. Nûh'un oğlu için yakarmasına ilişkindir ve dolayısıyla ilahî bir kınama ifade etmektedir: bu durumda cümlenin, “doğrusu, bu (yakarış senin hesabına) doğru olmayan bir davranıştır” şeklinde çevirilmesi ya da anlaşılması gerekir. Ama diğer müfessirler (Zemahşerî gibi) bu yorumu reddediyor ve yukarıdaki ibareyi bizim çevirdiğimiz tarzda, oğula bağlıyorlar. Kanaatimizce bu yorum “o senin ailenden değildi/sayılmazdı” (yani, kan-bağı yönünden öyle olsa bile, manevî bakımdan inkarcılarla birlikte olmayı tercih etti) ifadesiyle daha uyumlu gözüküyor.
69 Yani, Allah'ın takdirinde yatan en içsel sebepler ve insanın ahiretteki nihaî durumu hakkındaki bilgi; çünkü bu konulardaki “niçin” ve “nasıl” sorularının cevapları insanın duyu ve algı alanının dışında (ğayb alanında) kalmaktadır.
70 Yani, “Allah'tan, takdirini, kendi heva ve heveslerini tatmin edecek yönde değiştirmesini isteyen cahil kimselerden biri olmamayı” (Menâr XII, 85 vd.).
71 Burada “barış ve güvenlik” sözcükleriyle aktarılan selâm terimi, kötü olan her şeye karşı hem iç, hem de dış güvenliği ifade eder. Terim hakkında daha etraflı bir açıklama için bkz. 5. sure, 29. not.
72 Yukarıdaki parantez içi ilave klasik müfessirlerin ittifakına dayanmaktadır. Ayetin aslında “seninle beraber olan (gelen) insanlar [ya da “kuşaklar”]dan” şeklinde geçen ifade henüz doğmamış olan kuşakları işaret ediyor; ama Allah'ın rahmet ve bereketi bütün müminleri içine alacağı için ister istemez Hz. Nûh'un kendi kuşağı da bunun içine girmektedir; “hakikati inkar edenler” (kâfirûn) Allah'ın selâm ve bereketinin dışında tutulduğuna göre bu ilk müminlerin soyundan gelen insanlar arasında yalnız inanıp doğru yolda gidenlerin O'nun lütuf ve rahmetinden bir payları olacaktır (karş. Hz. İbrahim'in soyu için kullanılan benzer bir ifadenin yer aldığı 2:124): Bizim sonraki cümlede, “[senin ve onların soyundan gelecek olan zalim ve inkarcı] insanlara gelince” ifadesindeki parantez içi ilavemiz de bu düşünceye dayanmaktadır.
73 Bkz. yukarıda 35. ayet. Hz. Nûh kıssası her ne kadar Muhammed (s)'den önce de Araplar tarafından bulanık bir biçimde biliniyor olsa da, bu bilgi Kur’an'da yukarıda anlatıldığı kadar tutarlı, ayrıntılı değildi (Râzî). Kıssanın anlatım akışında araya giren bu bölümün başında -3:44, 11:100 ve 12:102'de benzer cümlede kullanılan tekil ifadenin (“bu anlatılan” şeklindeki) tersine- “bütün bunlar” şeklinde çoğul ifadenin kullanılması, kanaatimizce, sadece yukarıda anlatılan Hz. Nûh kıssasını değil daha sonra anlatılacak olan öteki peygamber kıssalarının da îma edildiğini göstermektedir. Bu itibarla, sık sık hatırlatılmasa da, unutulmamalıdır ki, Kur’an'ın bu kıssaları ele almasındaki asıl amaç asla onları “hikaye” etmek değildir. Ne zaman önceki peygamberlere ait kıssalar anlatılsa, ne zaman İslam'dan önce ya da Hz. Peygamber zamanında vuku bulan bir olaya temas edilse bunun altında mutlaka ahlakî bir ders yatmaktadır. Öte yandan, aynı olay ya da kıssanın, çok kere, birden çok ahlakî anlamlar, çağrışımlar taşıyan değişik veçheleri olduğundan, Kur’an aynı olay ya da kıssaları değişik surelerde tekrar tekrar anlatmakta ama her seferinde bunlarda, bir bütün olarak Kur’ânî vahyin, Kur’ânî öğretinin değişik bir yanına ışık tutmakta, bütünü oluşturan şu ya da bu temel gerçeğe dikkat çekmektedir.
74 Hûd ismi ve ‘Âd kavmiyle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. 7. sure, 48. not.
75 Yani, hiçbir gerçekliği olmayan düzmece tanrılar uyduran kimseler (karş. Hz. Hûd'la ilgili 7:71). Mufterûn terimi için bkz. 7. sure, 119. not.
76 Lafzen, “göğü bolluk içinde üzerinize salıversin”. Semâ’ terimi klasik Arapça'da çoğu zaman mecaz olarak “yağmur” anlamında kullanılır; yağmurun kıtlığı ise Ahkâf (“kum tepeleri”) diye bilinen ve bir vakitler ‘Âd kavminin yerleşim sahası olup onlardan bu yana terk edilmiş bulunan beldenin karakteridir. 46:24'de görüleceği üzere, yukarıdaki bölümde sözü edilen dönem ciddî bir kuraklığın hüküm sürdüğü bir dönemdi ve bu bakımdan ayetteki “bolca rahmet-bereket” tabiriyle “yağmur”un kasdediliyor olması kuvvetle muhtemeldir.
77 Cinnet ya da delilik kasdediliyor.
78 Yahut: “ki, sizin [Allah'a] ortaklar koşmanızdan (mimmâ tuşrikûn) ben suçlu ya da sorumlu değilim...” - Bu ifadeyle Hz. Hûd, soydaşlarının, düzmece tanrılarından biri tarafından çarpılmış olabileceği yolundaki alaycı iddialarını reddetmiş oluyor.
79 Karş. 7:195'in son cümlesinde bütünüyle benzer bir meydan okuma.
80 Yani, üzerinde O'nun kontrol ve gözetiminin olmadığı, bütünüyle O'na bağlı/bağımlı olmayan tek bir canlı yoktur (karş. bu surenin 6. ayeti). Birinin bir başkasına boyun eğip teslim olmasını ifade ederken eski Araplar: “falancanın yuları filancanın elinde” derlerdi. Bu konuda bkz. sözkonusu deyimin Kur’ânî vahyin iniş sırasına göre ilk kez geçtiği 96:15-16.
81 Lafzen, “benim Rabbim dosdoğru bir yoldadır” -Allah'ın var olan her şeyi mutlak doğru ve mutlak adil bir düzen içinde hükmü altında tuttuğunu, çekip çevirdiğini bile isteye kötülük yapanın, yapıp-ettiklerinin bu dünyada ya da öte dünyada (insan hayatı, bir bütün olarak ancak bu iki safhanın bir bileşimi olarak düşünülebileceğine göre) cezasız, iyiliğin de mükafatsız kalmasına asla izin vermeyeceğini dile getiren bir ifade.
82 Lafzen, “sizin yerinizi almak üzre...”.
83 ‘Âd kavminin şiddetli fırtına yüzünden helak olmasının öyküsü için bkz. 54:19 ve özellikle 69:6-8.
84 Yani, ‘Âd kavminin geride kalanlarının başına gelecek olan azaptan. Bizim parantez içinde “ahiretteki” sözcüğüyle yaptığımız ilave Taberî, Zemahşerî ve Râzî tarafından yapılan yoruma dayanmaktadır. Adı geçen müfessirlere göre Hz. Hûd ve o'na uyanlar hakkında bahsi geçen ilk kurtarma ‘Âd kavminin bu dünyada uğradığı felakete, ikincisi ise sonrakilerin ahirette çekecekleri cezaya ilişkindir.
85 Bununla “inkarcıların ileri gelenleri” kasdediliyor (7:66). Cebbâr terimiyle ilgili yukarıdaki açıklama için bkz. 26:130 ile ilgili 58. not.
86 La‘net terimini “[Allah'ın] lâneti” şeklinde çevirmem ile ilgili olarak bkz. yukarıda 37. not.
87 İslam öncesi Arap şiirinde “İkinci ‘Âd” olarak geçen Semûd kavmi hakkında kısa bir açıklama 7. sure 56. notta bulunmaktadır. Hz. Salih'in, Hz. Hûd'dan sonra gönderilen ikinci Arap peygamber olduğuna inanılmaktadır.
88 Yani, beslenmelerini ve bu yolla büyüyüp gelişme, üreme ve evrimleşme yeteneklerini dolaylı ya da dolaysız olarak yerden yani, topraktan sağlayan organik unsurlardan (Râzî). Bu yorum, aynı zamanda insanın “topraktan yaratıldığı”nı ifade eden Kur’ânî atıfların da bir açıklaması durumundadır (karş 3:59, 18:37, 22:5 ve 30:20).
89 Bkz. 7:74 ve ilgili notlar.
90 Bkz. 2:186.
91 Lafzen, “Bundan önce aramızda umut beslenen biriydin”; Hz. Salih'in geleneksel inançlarını bırakıp Tek Allah'a kulluk etmeleri yolunda içten bir istek ve büyük bir çabayla karşılarına çıkıp da onları şaşırttığı güne kadar, kavmi tarafından muhtemelen müstakbel bir lider olarak görülmesine önayak olan parlak zekasına, seçkin niteliklerine ve sağlam kişiliğine işaret eden bir îma.
92 Lafzen, “gerçek şu ki, bizi davet ettiğin şey hakkında kaygılandırıcı bir şüphe içindeyiz”. Hatırlanmalıdır ki, İslam öncesi Araplar, düzmece tanrılarına da, Allah'ın kızları olarak gördükleri meleklere de, insan ile, varlığını bu anlayış içinde reddetmedikleri Allah arasında meşru aracılar gözüyle bakıyorlardı; bunun sonucu olarak, peygamberlerinin kendilerinden bu düzmece tanrıları ya da yarı-tanrıları bırakmalarını istemesi onlar için son derece sarsıcı bir vaka durumundaydı. Semûdluların yukarıdaki cevabı sanki, “sizin O'ndan başka tanrınız yok!” şeklindeki tevhîdî uyarısından vazgeçse, Hz. Salih'in, peygamber olduğu yolundaki iddiasını kabule hazır olduklarını îma eder gibidir; Hz. Salih'in sonraki ayette verdiği karşılığı da bütünüyle açıklayan bir yorumdur bu.
93 Yani, “şayet -ilahî vahiy yoluyla ulaşılan bütün delillere, kanıtlara rağmen- Allah'tan başka tanrı olmadığı ve O'na tanrılığında herhangi bir kimseyi ya da şeyi ortak koşmanın bağışlanmaz bir günah olduğu temel gerçeğini gözardı edecek, bilmezlikten gelecek olursam” (karş. 4:48 ve ilgili 65. not).
94 Lafzen, “yıkımı[mı] artırmaktan başka bir şey yapamazsınız bana”. Bu karşılıklı konuşma Hz. Salih'le Semûd'un ileri gelenleri arasında geçiyor olsa da, verdiği mesaj -Kur’ânî kıssa ve mesellerin hepsi için söylenebileceği üzere- bütün çağlar için geçerli evrensel bir öneme sahiptir. Burada altı çizilmek istenen husus, mutlak ilmi ve mutlak kudretiyle var olan her şeyi kuşatan, var olan her şeye egemen olan Tek ilah fikriyle, tanrısal ya da yarı-tanrısal nitelik ve fonksiyonları Allah'tan başkasına yakıştırma tavrını barıştırmanın, uzlaştırmanın temelden imkansız olduğudur. Semûd'un üstü örtülü önerisi (bkz. 92. not) ve bunun Hz. Salih tarafından reddedilmesi, insanla Allah arasında tasavvur edilen birtakım sahte “aracıların” vasıtasıyla “Allah'ı insana” ya da “insanı Allah'a” yaklaştırma fikrine dayanan bütün dinî tavır ve yaklaşımlar için esastan uyarıcı bir yüklem, temel bir mesaj taşımaktadır.
İlkel dinlerde bu aracılık fikri birtakım tabiat güçlerinin tanrılaştırılmasına ve giderek belirsiz, bulanık bir Üstün Güç (örn. eski Yunanlılarda Moira) tasavvuruna ve onun bu belirsizliğinden, dalgınlığından, geride durmasından bilistifade onun adına edip-eylediği vehmedilen birtakım hayal ürünü biçimsel mabutların/tanrıların ihdasına önayak olmuştur.
Daha gelişmiş, daha karmaşık dinî kültürlerde aracıya duyulan bu ihtiyaç, Allah'ın, daha alt düzeydeki tanrılar aracılığıyla kişileşmiş olarak tecelli ettiği (Hindu dininde, Upanişadların ve Vedaların Mutlak Brahma'sının Vişnu ya da Şiva'nın varlığında kişileştirilmesi gibi) ya da insan biçiminde tecessüm ettiği (Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu, Üç'ün -Teslis'in- İkincisi olduğu yolundaki Hristiyan inancında olduğu gibi) inancıyla kendini göstermektedir.
Bu tevhid dışı eğilim bir adım daha giderek velî ya da azîz diye bilinen, ölmüş ya da yaşayan, birtakım seçilmiş kişilere “Allah'ı insana yaklaştırma”ya kadir bir aracılık rolü yakıştırmakta ve ne yazık ki, kendilerini “monoteist/tek tanrıcı” sayan insanlar bile böyle bir aracılığa ihtiyaç duymaktadırlar; velîlerin Allah'la insan arasında aracı rolü oynadıklarına inanmanın İslam'ın en temel ilkesine aykırı olduğunu anlamayan yanlış yönlendirilmiş pek çok Müslümanın da bu grup içinde yer aldığını eklemeliyiz.
Allah'ın birliğine, eşsiz ve benzersiz oluşuna ve dolayısıyla ister somut bir varlık, ister soyut bir güç olsun, hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin O'nun tanrılık vasfı üzerinde pay sahibi olmadığına; âlemin tasarrufunda, çekilip çevirilmesinde O'na nüfûz ve müdahale edebilecek kimsenin bulunmadığına dair sürekli tekrarlanan Kur’ânî vurgunun amacı, insanı, kendi kendini mahkum ettiği hayal mahsulü bir “aracı-güçler” hiyerarşisine kul-köle olmaktan kurtarmak ve ona “nereye dönerseniz dönün Allah'ın yönü orasıdır” (2:115) gerçeğini, ya da “Allah'ın “[kendisine dua eden herkese] yakın olduğu” gerçeğini (2:186; ayrıca özlü biçimde bu surenin 61. ayeti) anlatmaktadır.
95 Bu pasaja dair bir açıklama için bkz. 7. sure, 57. not.
96 Bkz 7. sure, 61. not.
97 Lafzen, “sözdür/vaaddir”.
98 Lafzen, “kendi evlerinde yere kapanıp kaldılar”. Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs sayha (lafzen, “şiddetli bağırma/nâra” ya da “çığlık”) terimini sâ‘ika (“yıldırım” yahut “gök gürlemesi”) sözcüğünün eş anlamlısı olarak açıklamıştır. Aynı olay, 7:78'de, oradaki anlatım akışı içinde açıkça bir yer sarsıntısına işaret ettiği görülen racfeh (“şiddetli sarsıntı”) sözcüğüyle anlatıldığına göre, mümkündür ki, burada da Kur’an'da başka yerlerde de sözü geçen bu sayha (“şiddetli bağırma/gürültü”) ya çoğu zaman yer sarsıntısından önce yahut onunla birlikte işitilen ve yer altından gelen bir gürültüyü/gürüldemeyi ya da volkanik bir patlamanın gök gürlemesini andıran gürültüsünü ifade etmektedir (bkz. 7. sure, 62. not). Bununla birlikte, aynı ifadenin değişik bağlamlar içinde birden fazla kullanımını gözönünde bulundurarak sözcüğün, “[Allah katından cezalandırıcı] bir sayha” gibi ya da 50:42'de Son Saat'i işaret eden “son sayha” gibi daha genel bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz.
99 Kur’an, sözü uzatarak Hz. İbrahim'in bu ziyaretçilerinin melek olduğunu ayrıca belirtmiyor; ama rusulunâ (“elçilerimiz”) tabiri çoğu zaman semavî elçiler anlamında kullanıldığı için, klasik müfessirlerin hepsi bu tabiri yukarıdaki anlatım akışı içinde de bu anlama yormuşlardır. “Müjde”nin buradaki içeriği için bkz. aşağıda 71. ayet. Hz. Lût kıssasına Hz. İbrahim'in hayatından kısa bir kesitle girilmesinin sebebi, sonrakinin ileriki bir evrede Sodom'un günahkar halkı için Allah'a yapacağı yakarmada (74-76. ayetler) ve ayrıca, mümkündür ki, Allah'ın “Seni insanlara önder yapacağım” ifadesiyle ona önceden verdiği sözde yatmaktadır (bkz. 2:124) ki bu söz o'nda yalnız kendi ailesinden yana değil, aynı zamanda yeğeni Hz. Lût aracılığıyla dolaylı olarak ilişki içinde bulunduğu Sodom halkından yana da derin bir ahlakî sorumluluk duygusu uyandırmış olmalı.
100 Lafzen, “getirmekte geç kalmadı”. Bu ayette geçen selâm (“barış/güvenlik”) sözcüğünün daha derin çağrışımları için bkz. 5. sure, 29. not.
101 Lafzen, “onlar[ın bu davranışlarına] bir anlam veremedi ve onlardan korku duydu”. Sözü geçen elçiler melek oldukları için (Kitâb-ı Mukaddes, Tekvîn xviii, 8'deki ifadenin tersine) yemek yemediler; ve Arap geleneğine göre bir misafirin kendisine ikram edilen yemeği yememesi onun dostça olmayan niyetine yorulduğu için, o ana kadar ziyaretçilerinin melek olduğunu fark etmemiş olan Hz. İbrahim, onların düşmanca bir niyetleri olmasından kaygı duydu.
102 Kur’an'daki anlatılanların tersine, Kitâb-ı Mukaddes'in anlatımına göre Hz. İbrahim'in kardeşi oğlu Hz. Lût, Ürdün'de, bugünkü Ölü Deniz (Arapça'da Bahru Lût: “Lût Denizi/Lût Gölü”) yakınlarında yaşadı. “Lût kavmi” olarak geçen halk aslında Hz. Lût'un mensup olduğu kavmi belirtmez, çünkü o da, Hz. İbrahim gibi güney Babil'deki Ur şehrinin yerlilerindendi ve amcasıyla beraber oradan göç etmişti; bu yüzdendir ki, “Lût kavmi” tabiri Kur’an'da geçtiği her yerde, Hz. Lût'un aralarında yaşamaya karar verdiği ve peygamberlik göreviyle gönderildiği Sodom şehri (ya da ülkesi) sakinlerini ifade etmektedir.
103 Yani, yabancıların Allah'ın elçileri olduğunu ve kendilerinin onlardan korkmaları için bir sebep bulunmadığını anladığı için sevinç ve rahatlama içinde gülüyordu (Zemahşerî); parantez içindeki “sevinçle” ifadesi bu durumu belirtmek içindir. Kitâb-ı Mukaddes'de (Tekvîn xviii, 12-15), Sarah'ın kocamış kadın haliyle çocuk doğuracağı kendisine bildirilmesi üzerine “kendi kendine güldüğü”nü ifade eden anlatım Kur’an'ınkinden ayrılmaktadır, çünkü Kur’an'da yukarıda görüldüğü gibi, doğacak çocuğun müjdelenmesi kadının güldüğünü nakleden ifadeden sonra gelmekte ve bu anlatım akışı içinde “bunun üzerine” ya da “bundan sonra” anlamı ifade eden fe bağlacıyla başlamaktadır.
104 Bu yazıklanma ya da yerinme ifadesi açıktır ki, kadının, hem kendini o güne kadar kısır olarak bilmesiyle, hem de bu şaşırtıcı haberin (ya da müjdenin) bir yanılgıyla sonuçlanmasından yana duyduğu korkuyla ilgilidir.
105 Lafzen, “Allah'ın buyruğu mu seni şaşırtıyor?” yahut: “Allah'ın buyruğunu mu tuhaf buluyorsun?” Bununla birlikte, bu vecîz soru, bizce ancak, Kur’an'da sıkça tekrarlanan, “Allah bir şeyin olmasını isteyince, ona sadece ‘Ol!’ der -ve (o şey) oluverir” ifadesinin bir yankısı olmak üzere bizim yapmaya çalıştığımız tarzda açıklayıcı bir ifadeyle aktarılabilir.
106 Müfessirlerin hemen hemen tamamı, bu ifadenin “Bizimle (yani, Allah'ın Kendisiyle) değil, fakat (29:31'de de aşikar olduğu üzere, Hz. İbrahim'e Sodom'un yaklaşan felaketini haber veren) “elçilerimizle tartışmaya koyuldu” [lafzen, “cedelleşiyor/du”] anlamına geldiği görüşündedirler.
107 Lafzen, “onlara kol kanat germekten aciz idi” -Hz. Lût'un, ziyaretçilerini, Sodomluların, bugün bile “Sodom” denince hemen akla gelen gayritabii eğilimlerine karşı korumak konusundaki çaresizliğini dile getiren ve klasik Arapça'da kullanılan deyimsel bir ifade. Hz. Lût, ziyaretçilerinin eli yüzü düzgün genç insanlar olduğunu görmüş olmalı ki, sapık hemşehrilerinin saldırısına maruz kalacaklarına muhakkak gözüyle bakıyor.
108 Lafzen, “ona doğru.” Ne var ki, Sodomluların sapıkça bir amaçla yöneldikleri kimse Hz. Lût'un kendisi değil de o'nun konukları olduğuna göre, bizim aktarımımız ayetin maksadına uygun gözükmektedir. Belirtmeliyiz ki, burada kullanıldığı biçimde, yuhra‘ûn fiili edilgen çatı halindeyken sadece “koşarak geldiler/seğirttiler” anlamına değil, belki daha çok “bir güç tarafından sürüklenircesine/kovalanırcasına koştular” anlamına gelmektedir (Zemahşerî) -yukarıdaki vakada bu güç onların sapık arzularıdır.
109 Müfessirlerin çoğu “işte kızlarım” ifadesinin (bir peygamberin kendi kavminin manevî babası sayılacağı mülahazasıyla) burada “benim kavmimin ya da kabilemin kızları” anlamına geldiği görüşündedirler. Fakat, ister kavmin kızlarını, isterse Hz. Lût'un kendi kızlarını işaret ediyor olsun -ki sonraki ihtimal daha kuvvetlidir- her iki durumda da bu söz, en geniş anlamıyla, Sodomluların sapık eğilimleri yüzünden uzak kaldıkları erkekle kadın arasındaki doğal ilişkiye dikkat çekmektedir.
110 Lafzen, “senin kızların üzerinde bir hak(kımız) yok”.
111 Lafzen, “yahut güçlü bir dayanağa sığınabilseydim/başvurabilseydim”. Bazı müfessirler her ne kadar bu ifadenin “kabilevî himaye”yi (ki, Hz. Lût Sodom'da bir yabancı olduğuna göre bu pek mümkün gözükmüyor) dile getirdiği görüşünde iseler de, bu konuda elimizde, Hz. Lût'un kasdettiği himayenin Allah'ın himayesi olduğunu gösteren (Taberî'nin geniş yer verdiği) çok sayıda güvenilir Hadis kaydı bulunmaktadır ki, bunlara göre Muhammed (s)'in, Kur’an'ın bu ayetine işaret ederek: “Allah Lût'a rahmetini eriştirdi; çünkü o kendini gerçekten kudret sahibi bir himayeye havale etti!” dediği rivayet edilmektedir.
112 Yani, soyut anlamda, “geride bıraktıklarına” (Râzî) -maddî anlamda geriye bakmanın değil, günahkar şehir halkıyla bütün ilişkileri kesmenin sözkonusu olduğu aşikar.
113 Karş. 7:83 ve ilgili not; ayrıca 66:10 (ki bu ayette, Sodom'un yerlilerinden olup kocasından yana inançsızlık gösteren, yani o'nun peygamber olarak görevlendirildiğine inanmayan Hz. Lût'un karısından söz edilmekte ve bu kadının öyküsü inkarcıların durumunu yansıtan bir mesel, bir örnek olarak gösterilmektedir).
114 Lafzen, “siccîl taşları”. Siccîl sözcüğü, bazı dilbilimcilere göre, Farsça seng-i gil (“pişirilmiş balçık taş” ya da “taşlaşmış balçık”) sözcüğünün Arapçaya intikal etmiş şeklidir: karş. Kâmûs ve Tâcu'l-‘Arûs. Eğer bu görüş doğruysa, “taşlaşmış balçık” tabiri, muhtemelen (önceki cümlede “[o günahkar şehirlerin/kasabaların] altını üstüne getirdik” ifadesiyle îma edilen büyük yer sarsıntısıyla da bağlantılı olarak hemen bir volkanik püskürtüyü akla getiren “lav” parçalarıyla az çok aynı şeyi işaret ediyor gibidir. Fakat, Zemahşerî ve Râzî'nin belirttikleri bir ihtimal daha var ki, buna göre siccîl terimi Arapça kökenlidir ve lugat anlamı “yazı”, terim anlamı “yazılar, takdir edilen şey” olan sicill sözcüğünün anlamdaşıdır: bu görüşten yola çıkıldığında, hicâra min siccîl ifadesinin, mecazî anlamda, “Allah'ın takdiriyle vaki olan cezalandırıcı darbeler/taşlar” anlamını dile getirdiği söylenebilir (Zemahşerî ve Râzî; hem yukarıdaki ayetle hem de 105:4 hakkındaki yorumlarıyla bağlantılı olarak). Bizce, sonraki ayetin son cümlesinde işaret edilen husus da, “önceden yazılan cezanın sert taş püskürtüleri” ifadesinde yatan bu mecazî anlamdır.
115 İlk Kur’an müfessirlerinden (Taberî'nin kaydettiğine göre Katâde, ‘İkrime gibi) bazılarına göre bu büyük ve çetin azap tehdidi her çağın zalimleri için sözkonusudur -ki bu da, hicâra min siccîl ifadesinin mecazî çağrışımı konusunda söylenenleri destekleyen bir görüştür.
116 Bkz. 7. sure, 67. not.
117 Böylece, Tevhid inancıyla (Allah'tan başka tanrı olmadığına inanmak) insanlar arası ilişkilerde adaleti gözetmek ilkesi (bkz. 6. sure, 150. not), burada doğruluğun, doğru yolun, biri olmazsa olmaz iki ana ilkesi, iki temel boyutu olarak konuluyor. Bazı müfesirlere göre, Medyen halkı özellikle ticarî zihniyetin, karmaşık ticarî ilişkilerin geliştiği ve buna bağlı olarak ticarî hile ve sahtekarlıklara yaygın olarak başvurulan bir toplumdu. Bununla birlikte, açıktır ki, bu ayet ve devamının ifade ettiği mesaj, sadece “tarihsel” boyuta bağlı kalınarak yapılan yorumların çok ötesine geçmektedir. Hz. Şuayb kıssasının bu versiyonuyla güdülen amaç, Kur’an'ın daima yaptığı gibi, her çağda ve her toplum için geçerli genel bir ahlakî ilkenin dile getirilmesidir ki, bu da, kişinin insan ilişkileri alanında dürüst olmadıkça -yani, hem manevî planda hem de toplumsal planda dürüst olmadıkça- Allah'a karşı da dürüst olamayacağı ilkesidir. Bu husus, aynı uyarının, sonraki ayette, bu sefer olumlu cümlede bir emir olarak yeniden tekrarlanıp vurgulanmasını da açıklamaktadır.
118 Bkz. 7. sure, 68. not.
119 Yani, iyi davranışlarınız ve birbirinizle giriştiğiniz dürüst ilişkiler, helal alış verişler sonucu hak ettiğiniz gerçek ve kalıcı kazanç, kalıcı değer (karş. 18:46 ve 19:76'da el-bâkıyyâtu's-sâlihât ifadesi).
120 Yani, başkalarının ve özellikle de yoksulların haklarını ve ihtiyaçlarını düşünmeksizin. Sonraki cümledeki, Hz. Şuayb'ın yumuşak başlı ve aklı başında biri olduğuna dair alaycı îma da buradan gelmektedir.
121 Lafzen, “Salâtın/duaların mı emrediyor ...”
122 Zemahşerî, Râzî ve öteki pek çok müfessire göre parantez içinde verdiğimiz bu ilave, Hz. Şuayb'ın cevabı içinde zımnen ifade edilmektedir. Hz. Şuayb'ın, Allah'ın kendisine güzel ve bol rızık verdiğini vurgulaması, soydaşlarına birbirlerine karşı dürüst davranmayı öğütlerken bunu kendi çıkarı için yapmadığını hatırlatmak içindir.
123 Yani, “gerçekten sizin hakkınız olan şeylerden sizi yoksun bırakmak istemiyorum” -yukarıda 85. ayete ilişkin bir atıf.
124 Hz. Şuayb'ın, 7. sureye ilişkin 67. notta belirtildiği gibi, görevli olduğu toplumun bulunduğu bölge, bugün Akabe Körfezi olarak bilinen yerden Ölü Deniz'in doğusundaki Moab dağlarına kadar uzanmaktaydı. Sodom ve Gomore bu bölgeye komşu oluyordu.
125 Karş. 6:25. Medyen halkı, bu sözle her ne kadar kendi anlayış, kavrayış eksikliğini itiraf eder gibi ise de bu ifade aslında, “neden bahsettiğini pek anlamıyorum” derkenki yarı kızgınlık yarı sıkılmışlık tavrını dile getirmektedir.
126 Lafzen, “seni aramızda gerçekten zayıf biri olarak görüyoruz” -yani, kayda değer kabilevî bir dayanağı olmayan biri olarak.
127 Hem klasik Arapça'da, hem de günümüzde belli bazı bedevî kabilelerin dilinde ittehazehû (ya da ce‘alehû) zıhriyyen tabiri “onu küçümsedi”, “onu unuttu/gözden çıkardı” ya da “onu unutulacak/gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü” anlamına gelmektedir ki, bu sonuncusu, yukarıdaki anlam örgüsü içinde en uygunu olarak gözüküyor.
128 Bkz. bu surenin 67. ayeti ve ilgili 98. not; ayrıca 7. sure, 73. not.
129 Lafzen, “doğru yolda (raşîd) değildi”. Firavun ve onun yandaşları hakkındaki bu kısa bölüm (96-99. ayetler), “her inatçı zorbanın koyduğu yasaya boyun eğen” ‘Âd kavmiyle ilgili olarak (bu surenin 59. ayeti) işaret edilen gerçeklerle paralellik göstermekte ve onları pekiştirmektedir. Bu itibarla, bu bölümün ana teması, liderliğin bâtıl, tevhid dışı bir yol izlemesi sorunu ve böyle bir “yüksek otoriteye” baş eğmek konusunda insanın bireysel olarak ve ahlaken sorumlu olup olmayacağı sorusudur. Kur’an bu soruya üstüne basarak olumlu cevap veriyor ve diyor ki: bu durumda hem yöneten, hem de yönetilenler eşit derecede sorumludur; hiç kimse bütün suçunun, statü olarak kendisinden üstte bulunan kimselerin verdiği emirleri körü körüne yerine getirmek olduğu mazeretiyle bu sorumluluktan kendini kurtaramaz. İnsanın nisbî olarak serbest irade sahibi olduğuna -yani, doğru ile eğri arasında seçim yapma özgürlüğüne sahip olduğuna- ilişkin bu dolaylı atıf, bu surede sözü geçen peygamberlerin ve onların zalim ve inkarcı toplumlarının kıssalarından çıkarılacak en uygun ders durumundadır.
130 Bkz. bu surenin 18. ayetinin son cümlesine dair 37. not; ayrıca ‘Âd kavminin akibetine benzer terimlerle işaret eden 60. ayet.
131 Lafzen, “Bu şehirlerin/kasabaların haberlerindendir ki, sana anlatıyoruz”. 3:44, 11:49 ve 12:102'de de kullanılan bu ifade tarzı, ilgili kıssaların tamamının değil, sadece belli yanlarının, belli bir açıdan anlatıldığını (karş. aşağıda 120. ayet) göstermektedir: asıl amaç, Kur’an'da hep gözetildiği üzere, ahlakî ilke ya da ilkeleri açıklığa kavuşturmak ve Allah'ın, gerek peygamberleri aracılığıyla doğrudan, gerekse yarattığı âlemdeki müşahede edilebilir olay ve olgular aracılığıyla dolaylı olarak ulaştırdığı doğru-yol bilgi ve rehberliğine insanların gösterdiği değişik tepkileri yansıtmaktır. (Bkz. bu konuda, bu surenin 49. ayetiyle ilgili 73. notun ikinci kısmı.)
132 Bkz. bundan önceki not.
133 Lafzen, “[Tarafımızdan] sayılı bir sürenin dışında ...”.
134 Yani, Allah durdurmadıkça ya da ertelemedikçe (karş. 6:128'in son paragrafı ve ilgili 114. not; ayrıca 40:12 hk. 10. not). “Gökler ve yer yerinde durdukça” ifadesine gelince; bu söz, Kıyamet Günü'yle aynı anlama gelen Son Gün gelip çatınca bildiğimiz dünyanın da sona ereceğini işaret eden pek çok Kur’ânî ifadenin varlığı sebebiyle, klasik müfessirlerden çoğunu yorum zorluğuna sürüklemiştir. Ne var ki, Taberî'nin bu ayet hakkındaki yorumunda belirttiği gibi, eski Arapça'da “gökler ve yer yerinde durdukça” tabirinin ya da “gece ile gündüz peş peşe geldikçe” tabirinin “sonu gelmeyen süre” ya da “sonsuz” (ebed) anlamına mecaz olarak kullanıldığını hatırlarsak bu ifade problem olmaktan çıkacaktır. Ayrıca bkz. 20:105-107 ve ilgili 90. not; keza, 14:48 hk. 63. not.
135 Yani, Allah onlara daha büyük bir mükafat bahşetmeyi istemedikçe (Râzî, ayrıca Menâr XII, 161) ya da -ki bizce daha muhtemel olan budur- insanın (insan türünün) önünde yeni bir evrim sahnesi, daha yüksek bir evre açmadıkça.
136 Yani, “onların inançlarının akla, sağduyuya dayandığını sanma”: Öncelikle, geçen pasajlarda anlatılan inkarcı toplumlar gibi, kendi eski inançlarıyla uyuşmuyor gerekçesiyle Allah'ın mesajına karşı çıkan müşrik Araplara ve genel olarak da, kelimenin en geniş anlamıyla, atalarından devraldığı sahte değerlere bağlı kalan ve bunun sonucu olarak sahte ya da gayritabii ahlakî standartlara uyan toplumlara ilişkin bir atıf. İnkarcı toplumları karakterize eden bu tutum -bu ayetin son cümlesinde işaret edildiği gibi- ya bu dünyada, ya ahirette, ya da her ikisinde birden kaçınılmaz olarak beraberinde acıyı, azabı ge-tirmektedir.
137 Lafzen, “Paylarını tam olarak, eksiltmeden ödeyeceğiz”. Bu cümle hakkında yapılmış bir açıklama için bkz. bu surenin 15-16. ayetlerine dair 27. not.
138 Lafzen, “onda (da) anlaşmazlığa/ayrılığa düşüldü”, ya da “onun hakkında (da) karşıt görüşler ortaya atıldı”: bu cümlenin anlamı şu ki: Muhammed (s)'in çağdaşlarının yaptığı gibi, Hz. Musa'nın tebliğ ettiği insanlardan bir kısmı kitabı kabul etti, bir kısmı da onun gösterdiği yolda yürümeyi reddetti.
139 Lafzen, “aralarında elbette karar verilirdi/verilmiş olurdu”. -Yani, cezalandırılmalarının Kıyamet Günü'ne kadar erteleneceği konusunda Allah'ın takdiri (kelime, lafzen, “söz”) olmamış olsaydı bu toplumlar yok edici bir felaketle hemen cezalandırılırlardı (karş. 10:93'ün son cümlesi ve ilgili 114. not).
140 Karş. 2:55 -“Ey Musa, doğrusu Allah'ı kendi gözümüzle görmedikçe sana asla inanmayacağız!”
141 İkinci çoğul şahsa hitab eden bu buyruğu açıklarken, İbni Kesîr bunun inananların hepsine hitab ettiğini ve onların, inanan-inanmayan herkese karşı kaçınmaları gereken davranışlara dikkat çektiğini belirtiyor: ve bunu yaparken de, belli ki, İbni ‘Abbâs'ın bu ayet için yaptığı (Râzî tarafından da kaydedilen) şu açıklamaya dayanıyor: “Ayet şunu demek istiyor: Allah'a boyun eğin/O'na karşı alçak gönüllü olun; birbirinize karşı büyüklenmeyin, kurum satmayın”. Sonraki müfessirlerin bazılarına göre ise (Taberî, Zemahşerî, Beğavî, Râzî gibi) ayetin en geniş anlamı: “Allah tarafından konulmuş sınırları aşmayın”, ya da “hak ve adalet sınırlarını aşmayın” şeklindedir.
142 Rakene fiili, kişinin duygu ya da düşünce planında, bir kimseye ya da bir şeye karşı hem eğilim göstermesi anlamını, hem de o şeye ya da kimseye güvenmesi, dayanması anlamını ifade ettiği için bir tek sözcükle bir başka dile aktarılamıyor; bizim yukarıdaki lâ terkenû ibaresine ilişkin çevirimizde de bu husus gözönünde bulunduruldu. Ellezîne zalemû ifadesinde geçmiş zaman çekiminin kullanılmış olması, Kur’an'da sıkça görüldüğü üzere, zulümde kasdı ve ısrarı belirtmek içindir; bu gözönünde bulundurularak çeviride bu ifade “zulümde ısrar edenler” şeklinde aktarıldı.
143 Zemahşerî'ye göre son cümlenin başındaki sümme takısı “ve sonra” ya da “bunun ardından” şeklinde çevrilemiyecek tarzda bir zamanda peşpeşelik değil, fakat daha çok başına geldiği olumsuz ifadenin olumsuzluğunu, burada “onlara Allah'ın yardım etmesinin” ihtimal dışı olduğunu (istib‘âd) pekiştiren bir vurgu ifade etmektedir.
144 Lafzen, “gündüzün iki ucunda”.
145 Bu buyruk, uygulamanın biçimini ve tam olarak ne zaman yapılacağını belirtmeksizin -çünkü bu iki husus Hz. Peygamber'in, sahih eylem ve sözleriyle biçimlenen sünnetiyle açıkça ortaya konmuştur- tüm farz namazları kapsamaktadır. Hz. Peygamber'in uygulamalarına göre farz namazlar (vaktin girişine göre) şöyledir: sabah (fecr) namazı; gün ortasından az sonra öğlen namazı (zuhr), ikindi namazı (‘asr); günbatımından hemen sonra akşam namazı (mağrib) ve gecenin erken saatlerinde yatsı namazı (‘işâ’). Yukarıdaki ayetin, salâtın genel anlamda taşıdığı büyük öneme dikkat çektiği gözönünde bulundurulursa; bundan, muhakkak ki, insanın sadece beş vakit farz namazlarda değil, fakat uyanık geçirdiği bütün saatlerini Allah'tan yana bilinç ve duyarlığı diri tutma çabası içinde yaşaması gerektiği sonucu rahatlıkla çıkarılabilir.
146 Cümlenin başında yer olan lev-lâ takısı için bizim tercih ettiğimiz “ne yazık ki” karşılığı hakkında bkz. 10. sure 119. not. Bu pasaj hem önceki ayette geçen “Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez” ifadesiyle, hem de yukarıda 111. ayette geçen “şüphesiz, Rabbin onların her birine edip-eyledikleri her şeyin karşılığını tam olarak ödeyecektir” ifadesiyle bağlantılıdır. Karn (“nesil“) teriminin daha geniş çağrışımları için bkz. 6. sure, 5. not.
147 Terife fiili “kolay ve müreffeh bir hayat sürdü” anlamına geliyor; mutraf sözcüğü, “kolay, müreffeh bir hayat yaşayan/hayatın tadını çıkaran”, yani, ahlakî endişelere hayatında pek yer vermeyen demektir. Aynı kökten türetilen mutarraf sözcüğünün bunlardan biraz daha değişik bir anlam boyutu var: “kolay ve müreffeh bir hayatın küstahlaştırdığı kimse”, yahut “haz ve keyif peşinde koşmanın yozlaştırdığı kimse” anlamına geliyor (Muğnî). Mâ utrifû fîhi ibaresinin yukarıdaki çevirisi sözcüğün bu son anlam boyutuna dayanmaktadır.
148 Bkz. 6. sure, 116. not.
149 Bu pasaj önceki ayetin son cümlesiyle (“günaha gömülüp gittiler”) bağlantılıdır. Klasik müfessirlerin çoğuna göre zulm terimi (lafzen, “haksızlık veya kötülük”) bu anlam akışı içinde “çarpık inançlar” anlamına gelmektedir ki bu da, peygamberler aracılığıyla Allah tarafından vahyedilmiş gerçekleri inkar etmek, O'nun varlığını tanımamak ya da ilahî kudret ve nitelikleri Allah'tan başka varlıklara yakıştırmak demektir. Râzî, yukarıdaki ayeti açıklarken şöyle diyor: “Hiçbir toplumun başına, sırf inanç düzleminde şirk ve küfr içinde olmaları yüzünden bu dünyada yok edici türden cezalandırıcı bir azap gelmez; bu kabil bir ceza toplumun başına, ancak toplumun insanları [birbirlerine karşı] ısrarla haksızlık yaptıkları; [başkalarının] hukukunu, hayatını ve onurunu tehlikeye sokacak tarzda insanlık dışı, ahlak dışı davrandıkları zaman gelir. Bunun içindir ki, Müslüman hukukçular (fukahâ’) insanın Allah'a karşı olan yükümlülüklerinin O'nun bağışlayıcı, affedici olduğu ilkesiyle birlikte düşünülebileceğini, (yani yerine getirilmediği takdirde O'nun affının umulabileceğini), ama insanlara karşı olan yükümlülüklerin hassas, esnemez bir özellik taşıdığını, dolayısıyla mutlaka ve duyarlı bir biçimde gözetilmesi gerektiğini söylemişlerdir”. Meselenin böyle ele alınmasının sebebi, Allah'ın mutlak kudret sahibi olması ve hiçbir korunmaya ihtiyacı olmaması, ama insanın zayıf ve korunmaya muhtaç olmasıdır. (Karş. 28:59'un son cümlesi ve ilgili 61. not.)
150 Yani, her konuda, hatta Allah tarafından vahyedilen değişmez gerçekler konusunda bile. Ümmeten vâhideten (bir tek topluluk) terimi ve onun değişik anlam boyutları hakkında bir açıklama için bkz. 2. sure, 197 ve 198. notlar; 2:253'ün ikinci kısmı ve ilgili 245. not; ve 5:48'in ikinci kısmıyla ilgili 66 ve 67. notlar. Burada böylece, Kur’an bir kere daha işaret etmektedir ki, insanların birbirleriyle hep görüş ayrılıkları içinde olmaları, farklı düşüncelerin peşinden gitmeleri bir rastlantı değil, tersine Allah'ın ilim ve iradesinin bir ürünü olan insan varlığının temel unsurlarından birinin tezahürüdür. Eğer Allah bütün insanların aynı inanca bağlı olmasını irade etseydi -ki bu onun için asla zor olmazdı- o zaman zihinsel gelişme tamamen dururdu ve “ve insanların hepsi yaratılışlarının zoruyla hakka inanıp Allah'a itaat ederek manevî hayatları itibariyle belki melekler gibi olurlardı ama tür olarak sahip oldukları üstün ve ayırıcı niteliklerinden yoksun düşüp toplumsal hayatları itibariyle karıncalara ya da arılara benzeyip çıkarlardı (Menâr XII, 193) -Bu, insanın, ona doğruyla eğri arasında seçim yapma ve böylece hayatına onu diğer bütün canlılardan ayıran, ahlakî bir anlam, manevî boyut kazandırma imkanını veren, izafî de olsa, serbest irade ve seçme özgürlüğünden yoksun bırakılması olurdu.
151 Yani, O'nun (aydınlatıcı, yol gösterici) rahmetinden -ki bu O'nun varlığını tanıyıp kabul etmek (karş. 7:172 ve ilgili 139. not) ve O'nun, peygamberleriyle insanlığa bahşettiği yol gösterici mesajı benimsemek konusundaki Allah-vergisi görme, kavrama yeteneğinden ibarettir- yararlanmasını bilenler. (Râzî)
152 Mücâhid ve ‘İkrime gibi ilk müfessirlerden bazıları, bizim yukarıda çeviride “bu (lütfa erişmeleri) için” ifadesiyle aktardığımız li-zâlike ibaresindeki zâlike (“bu”) işaret isminin Allah'ın insana bahşettiği rahmet/lütuf anlamına geldiği görüşündedirler. Hasan Basrî ve ‘Atâ gibi müfessirler ise bununla, insanların zihinsel tercihleri bakımından birbirlerinden farklı olabilme kabiliyetlerinin kasdedilmiş olduğunu söylemişlerdir. Zemahşerî'ye göre bu, insanı diğer yaratıklardan ayıran ahlakî seçim serbestisidir ki buna önceki bölümlerde de zaten işaret edilmiştir; gerçekten de insanı diğer yaratıkların üstüne çıkaran Allah-vergisi en özgün nitelik (karş. 2:30-34'deki Âdem ile melekler meseli) bu seçme özgürlüğü olduğu içindir ki, Zemahşerî'nin yorumu, ötekilerin içinde bizce en ihatalı, doğruya en yakın olanıdır.
153 Burada da 32:13'de geçtiği anlamda tekrarlanan “Allah'ın kelimesi” ifadesi ilk defa ya da orijinal ifade biçimiyle 7:18'de “şeytanın yandaşları”yla, yani, kendilerine Allah'ın teklif ettiği yol gösterici mesajı reddedenlerle ilgili olarak telaffuz edilmişti; bizim yukarıda paragraf başında parantez içinde yaptığımız ilavede de bu husus gözönünde bulundurulmuştur. Bizim yukarıda ve benzer durumlarda “görünmeyen varlıklar” ifadesiyle karşıladığımız cinn teriminin anlamı konusunda bkz. Ek III.
154 Yani, Kur’an bütün bunları sırf olayların seyrini vermek için, sırf hikaye etmiş olmak için anlatmıyor, tersine bu olayları, bu kıssaları (ya da onların işe yarar kesitlerini) ahlakî gerçekleri sergilemek ve inananların inancını güçlendirmek, pekiştirmek için kullanıyor (bkz. yukarıda 73. notun ikinci kısmı ve ayrıca 131. not).
155 Lafzen, “Göklerin ve yerin gizil gerçekleri[ne dair mutlak bilgi] Allah'ındır”. Ğayb teriminin bu anlamı için bkz. 2:3'e dair 3. not.