Eldeki bütün deliller bu surenin, Hz. Peygamber'e vahyedilmiş olan Kur’an'ın son bölümlerinden biri olduğunu göstermektedir. Bu konudaki görüş birliği, surenin, H. 10. yılda, Hz. Peygamber'in Vedâ Haccı sırasında nazil olduğu şeklindedir. Surenin adı, Hz. İsa'nın havarileri tarafından talep edilen “gök sofrası”ndan (ayet 112) ve Hz. İsa'nın bununla ilgili duasından (ayet 114) alınmıştır.
Sure, müminlere sosyal ve manevî sorumluluklarını yerine getirmeleri çağrısı ile başlar ve insanın “göklerin, yerin ve onların arasındaki her şeyin hükümranlığı”na sahip bulunan Allah'a kesin bağımlılığını hatırlatarak sona erer. Hz. Peygamber'e bahşedilen son vahiylerden biri olarak sure, dinî vecibeler ve muhtelif sosyal yükümlülükler ile ilgili bir demet sunar: Ama aynı zamanda, Kur’an izleyicilerini, ilahî buyrukların alanını sübjektif kıyas yoluyla genişletmemeleri için uyarır (ayet 101). Çünkü böyle bir tavır, onların Allah'ın Şeriatı'na göre davranmalarını güçleştirebilir ve sonuçta vahyin doğruluğunu inkar etmelerine yol açabilir (ayet 102). Onlar, ayrıca, Yahudileri ve Hristiyanları kelimenin ahlakî anlamıyla “dost” edinmemeleri konusunda uyarılmışlardır: Bu, İslamî prensipleri terk ederek onların hayat tarzlarını ve sosyal kavramlarını taklit etmemeleri demektir (ayet 51 vd.). Bu sonuncu uyarı, bu surede sıkça vurgulanan, hem Yahudilerin hem de Hristiyanların peygamberleri tarafından kendilerine iletilen hakikatleri terk ettikleri ve çarpıttıkları, böylece Kitâb-ı Mukaddes'in, asıl mesajı ile artık bir ilgilerinin kalmadığı (ayet 68) gerçeğinin bir sonucudur. Özellikle Yahudiler, “[kalben] kör ve sağır” olmalarından dolayı (ayetler 70-71 ve diğerleri), Hristiyanlar ise Hz. İsa'nın ilahî kaynaklı öğretisine açıkça ters düşerek o'nu tanrılaştırdıkları için sorumlu tutulmuşlardır (ayetler 72-77 ve 116-118).
Kur’an, 48. ayette, muhtelif dinî toplulukları kasdederek şöyle buyurur: “Her biriniz için [farklı] bir sistem ve [farklı] bir hayat tarzı belirledik ... O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın!” Ve bir kez daha bütün müminlere -hangi kanaatte olurlarsa olsunlar- şu teminat verilmiştir: “Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıp, doğru ve yararlı fiillerde bulunanlar -ne korkacak ne de üzüleceklerdir” (ayet 69).
Bütün surenin en çarpıcı ifadesi, vefatından kısa bir süre önce Hz. Peygamber'e indirilmiş olan 3. ayettedir: “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve Bana teslimiyeti (islâm) sizin dininiz olarak belirledim.”
1 SİZ EY imana ermiş olanlar! Andlaşmalarınıza sadık olun!1
[Bundan sonra] belirtilecek olanlar dışında2 ot ile beslenen hayvanlar[ın eti] sizin için helaldir: ancak ihramda iken avlanmanıza izin verilmemiştir. Bilin ki Allah, iradesinin gereğini3 emreder.
2 Siz ey imana ermiş olanlar! Allah'ın koyduğu sembollere ve kutsal [Hac] ayına ve süslenmiş kurbanlıklara4 ve Rablerinin lütuf ve rızasını isteyerek Beytu'l-Harâm'a koşanlara karşı saygısızlıkta bulunmayın; [ancak] hac göreviniz bittikten sonra5 serbestçe avlanabilirsiniz.
Sizi Mescid-i Harâm'dan alıkoyanlara karşı öfkeniz, saldırganlık yapmanıza yol açmasın:6 erdemi ve ilahî sorumluluk bilincini geliştirmede birbirinizle yardımlaşın, kötülüğü ve düşmanlığı artırmada değil; Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: Ve unutmayın ki Allah'ın intikamı çetindir!
3 ÖLÜ ETİ, kan ve domuz eti ve üstünde Allah'tan başkasının adının anıldığı7 hayvanlar ve boğulan, dövülerek öldürülen veya düşerek ölen veya derisi yüzülerek öldürülen veya vahşî bir hayvan tarafından parçalanan hayvanlar, canlı iken [bizzat] kestikleriniz hariç, size yasaklanmıştır ve putperest sunaklarında8 kesilenler [de yasaktır].
Kehanet yoluyla gelecekte sizi neyin beklediğini öğrenmeye çalışmanız da [yasaklanmıştır]:9 Bu günahkarca bir davranıştır.
Bugün hakikati inkara şartlanmış olanlar, sizin dininiz[i terk edeceğiniz]den artık ümitlerini tamamen kestiler: Öyleyse, onlardan korkmayın, yalnız Benden korkun!
Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve Bana teslimiyeti sizin dininiz olarak belirledim.10
Günaha eğiliminden değil de hayatî bir zaruret sonucu11 [yasak şeylere] sürüklenenlere gelince, bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
4 Kendilerine neyin helal kılındığını sana soracaklar. De ki: “Hayatın bütün güzel şeyleri size helaldir.”12
Allah'ın size öğrettiği bilgiden bir kısmını öğreterek eğittiğiniz av hayvanlarına13 gelince, onların sizin için yakaladığı her şeyi yiyin, ama üstünde Allah'ın adını anın ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde o-lun: şüphe yok ki Allah hesap görmede hızlıdır.
5 Bugün, hayatın bütün güzel şeyleri size helal kılınmıştır. Ve daha önce kendilerine vahiy verilenlerin yiyecekleri size helaldir,14 sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Ve [bu ilahî kelâma] inananlar içindeki iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine vahiy verilenler arasında bulunan kadınları nikahlamanız, -onlara mehirlerini vermeniz şartıyla ve onları gayrimeşru yolla ya da gizli dost tutma yoluyla değil de meşru bir nikah ile almanız şartıyla- [size helaldir].15
[Allah'a] inanmayı reddedene gelince; onun bütün işleri boşa gidecek: zira o, öteki dünyada zarara uğrayanlar arasında yer alacaktır.16
6 SİZ EY imana ermiş olanlar! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü, ellerinizi ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın ve [ıslak] ellerinizi başınızın üzerine hafifçe sürün ve bileklere kadar ayaklarınızı [yıkayın]. Eğer boy abdestini gerektiren bir halde iseniz kendinizi temizleyin.17 Ama eğer hasta iseniz yahut seyahatteyseniz yahut tabii ihtiyacınızı gidermişseniz yahut bir kadınla birlikte olmuşsanız ve su bulamıyorsanız, o zaman, temiz toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun. Allah sizi zora koşmak istemez; ama sizi tertemiz kılmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek ister ki şükredenlerden olasınız.
7 [Daima] hatırlayın, Allah'ın size bahşettiği nimetleri ve “Duyduk ve itaat ettik!” dediğinizde Allah'a karşı altına girdiğiniz kesin taahhüdü.18 O halde, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah, [insanların] kalpler[in]de olanı kesinlikle bilir.
8 SİZ EY imana ermiş olanlar! İnsaf ile hakikate şahitlik yaparak Allah'a bağlılığınızda sıkı durun; ve herhangi bir kimseye19 karşı nefretiniz, sizi adaletten sapma günahına itmesin. Adil olun: bu, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaya en yakın olan (davranış)tır. Ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
9 Allah, imana eren ve iyi işler yapanlara günahlarının bağışlanacağını ve büyük bir mükafatın onların olacağ[ını] vaad etmiştir: 10 ama, hakikati inkara şartlanmış olanlar ve mesajlarımızı yalanlayanlar var ya; işte onlar yakıcı ateşe mahkum olanlardır.
11 Siz ey imana ermiş olanlar! Hatırlayın [düşman] toplumun sizi altetmek üzere olduğu20 ve Allah'ın sizi onların elinden kurtardığı zaman bahşettiği nimeti. O halde Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: ve iman edenler yalnız Allah'a güvensinler.
12 VE GERÇEK ŞU Kİ, liderlerinden onikisini [casus olarak Kenan'a] gönderdiğimiz zaman,21 Allah İsrailoğulları'ndan [benzer] bir kesin taahhüt22 almıştı. Ve Allah demişti: “Bilin ki sizinle beraber olacağım! Eğer namazlarınızda dikkatli ve daim olur ve karşılıksız yardımda bulunursanız; Benim Peygamberlerime inanır ve onlara yardım ederseniz ve Allah'a büyük bir borç verirseniz23 kötü fiillerinizi mutlaka silerim ve sizi içinden ırmakların aktığı hasbahçelere koyarım. Ama bundan sonra içinizden kim, hakikati inkar ederse, doğru yoldan kesinlikle sapmış olacaktır!”
13 Daha sonra, kesin taahhütlerinden caydıkları için24 onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık; [öyle ki, şimdi] onlar, [vahyedilmiş] sözleri, asıl bağlamlarından kopararak çarpıtıyorlar;25 ve onlar, akıllarından çıkarmamaları emredilen şeylerin çoğunu unutmuşlar; birkaçı dışında onların hepsinden daima ihanet göreceksin. Ama onları bağışla ve (yaptıklarına) katlan: şüphe yok ki Allah iyilik yapanları sever.
14 Ve [aynı şekilde], “Biz Hristiyanız!”26 diyenlerden kesin bir taahhüt almıştık; ama onlar da, akıllarından çıkarmamaları emredilen şeylerin çoğunu unutmuşlardır; bu nedenle, onlar arasında Mahşer Günü'ne kadar [sürecek] düşmanlık ve kini arttırdık:27 ve zamanı geldiğinde Allah onlara neler işlediklerini gösterecektir.
15 Ey Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicileri! Şimdi size, [kendi kendinizden] gizlediğiniz Kitab'ın birçoğunu açıklamak28 ve bir kısmını da bağışlamak amacıyla Elçimiz gelmiştir. Şimdi Allah'tan size bir ışık ve apaçık bir ilahî kelâm ulaşmıştır, 16 ki onunla Allah, kendi rızasını arayan herkese kurtuluşa götüren yolları29 gösterir, rahmetiyle onları karanlığın derinliklerinden aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola yöneltir.
17 “Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir!” diyenler hakikati inkar ederler. De ki: “Eğer Meryem oğlu İsa'yı ve o'nun annesini ve yeryüzündeki herkesi –onların tümünü– helak etmek isteseydi kim Allah'a mani olabilirdi? Zira, göklerin ve yerin ve onlar arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah'a aittir; O dilediğini yaratır: ve Allah dilediğini yapmaya kâdirdir!”
18 [Hem] Yahudiler ve [hem de] Hristiyanlar, “Biz Allah'ın çocuklarıyız,30 ve O'nun sevgili kulları!” derler. De ki: “Öyleyse, Allah, neden günahlarınızdan dolayı size azap çektirsin? Hayır, siz O'nun yarattığı insanlardan başka bir şey değilsiniz! O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap çektirir: Zira göklerde ve yerde ve ikisi arasında bulunan her şey üzerindeki hükümranlık Allah'a aittir ve bütün yolculuklar O'nda nihayet bulur.”
19 Ey Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicileri! Hiçbir peygamberin gelmediği uzun bir aradan sonra, size [hakikati] bildiren bu Elçimiz gönderildi ki “Bize ne bir müjdeci, ne de uyarıcı gelmedi” demeyesiniz: işte size bir müjdeci ve uyarıcı geldi, çünkü Allah dilediğini yapmaya kâdirdir.
20 BİR ZAMAN Musa, halkına31: “Ey halkım!” demişti, “Allah'ın size bahşettiği nimetleri hatırlayın ki O, aranızdan peygamberler çıkarmış, sizi kendi-kendinizin efendisi yapmış32 ve dünyada başka hiç kimseye göstermediği [lütfu]nu size göstermişti. 21 Ey halkım! Allah'ın size vaad ettiği kutsal topraklara girin: ama [inancınızdan] vazgeçmeyin, yoksa kaybedenlerden olursunuz!”
22 Onlar, “Ey Musa!” diye seslendiler, “Unutma ki o topraklarda33 zorba bir halk yaşıyor, ve onlar uzaklaşmadıkça biz kesinlikle oraya girmeyeceğiz; ama eğer oradan uzaklaşırlarsa o zaman gireriz”.
23 [Bunun üzerine] Allah'ın nimetine mazhar olan ve [O'ndan] korkanlar arasından iki kişi: “Onların üzerine kapıdan gidin!”34 dediler, “Çünkü, unutmayın, siz oraya girerseniz galip geleceksiniz! Ve eğer [gerçek] müminler iseniz Allah'a güven duymalısınız!”
24 [Ama] onlar: “Ey Musa!” dediler, “Ötekiler orada oldukça biz o [topraklar]a asla girmeyeceğiz. O halde sen ve Rabbin gidin ve birlikte savaşın! Biz burada kalacağız!”
25 [Musa,] “Ey Rabbim! Benim sadece kendime ve kardeşim [Harun]a sözüm geçiyor! O zaman, bizimle bu sapkın halk arasına bir çizgi çek!” diye yalvardı.
26 “Öyleyse, bu [topraklar] onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır, bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşsınlar; sen artık bu sapkın halk için kendini üzme!” diye cevap verdi Allah.
27 VE ONLARA gerçeği göstermek için Âdem'in iki oğlunun kıssasını35 anlat; nasıl ikisinin birer kurban sunduklarını ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmediğini.
[Onlardan biri, Kâbil,] “Seni mutlaka öldüreceğim!” demişti.
[Kardeşi Hâbil] cevap vermişti: “Unutma ki Allah, yalnız O'na karşı sorumluluk bilinci duyanların [kurbanı]nı kabul eder. 28 Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben öldürmek için sana el uzatmayacağım: Ben bütün âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım. 29 (Beni öldürürsen,) dilerim, hem kendi günahlarını, hem de benim günahlarımı[n yükünü] yüklenir36 ve böylece cehennemin yolunu tutarsın! Çünkü zalimlerin cezası budur”.
30 Fakat diğerinin ihtirası37 onu kardeşini öldürmeye sürükledi ve onu öldürdü: Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.
31 Bunun üzerine Allah, kardeşinin cesedinin çıplaklığını nasıl gizleyebileceğini ona göstersin diye toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. [Bunu gören Kâbil,] “Eyvah” diye haykırdı, “Yazıklar olsun bana! Ben, bu karganın yaptığını yapamayacak kadar38 ve kardeşimin cesedinin çıplaklığını gizleyemeyecek kadar aciz miyim?” Ve bunun üzerine vicdan azabı ile çarpıldı.39
32 Bu yüzden Biz İsrailoğulları'na bildirdik ki, -cinayetin ve yeryüzünde fesadı yayma[nın cezası] olarak işlenmesi dışında- eğer bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir; ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.40
Gerçekten elçilerimiz, onlara41 hakikatin bütün delilleri ile geldiler: ama, buna rağmen, onların çoğu yeryüzünde her çeşit aşırılığa meyletmeye devam etti.42
33 Allah'a ve Elçisi'ne43 karşı savaş açanların ve yeryüzünde fesadı yaymaya çalışanların büyük kısmının öldürülmeleri veya asılmaları veya döneklikleri yüzünden büyük kısmının ellerinin ve ayaklarının kesilmesi44 yahut yeryüzünden [tamamiyle] sürülmeleri, yalnızca bir karşılıktan ibarettir: İşte bu, onların bu dünyada uğradıkları zillettir.45 Öteki dünyada ise [daha] korkunç bir azap bekler onları, 34 ancak [ey müminler,] siz onlardan daha güçlü hale gelmeden önce46 tevbe edenler hariç: çünkü, bilmelisiniz ki Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
35 SİZ EY imana ermiş olanlar! Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, O'na daha yakın olmaya çalışın ve Allah yolunda gayret gösterin ki mutluluğa erişebilesiniz.
36 Şüphe yok ki, hakikati inkara şartlanmış olanlar, Kıyamet Günü'ndeki azaptan kurtulmak için yeryüzündeki her şeyi ve hatta iki kat fazlasını47 fidye olarak teklif etseler de kabul ettiremezler; çünkü şiddetli bir azap bekler onları. 37 Onlar ateşten kurtulmak isterler, ama kurtulamazlar; uzun sürecek bir azap bekler onları.
38 HIRSIZLIK eden erkeğe ve hırsızlık eden kadına gelince, işlemiş oldukları fiillere karşılık, Allah'tan (gelen) caydırıcı bir müeyyide olarak her ikisinin ellerini kesin:48 zira Allah kudretlidir, hikmet sahibidir. 39 Bu suçu işledikten sonra tevbe edip kendisini ıslah edene49 gelince, kuşkusuz Allah onun tevbesini kabul eder: Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
40 Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır? O, dilediğini cezalandırır, dilediğini bağışlar: Zira Allah her şeye kâdirdir.
41 EY PEYGAMBER! Hakikati inkarda birbirleriyle yarışanlardan dolayı üzülme: şu, ağızlarıyla “Biz inanıyoruz!” diyen, halbuki kalben inanmayanlardan50 ve her türlü yalanı can kulağıyla dinleyen ve [aydınlanmak için] sana gelmek yerine51 başka insanlara kulak veren Yahudilerden. Onlar, [vahyedilen] sözleri asıl bağlamlarından kopararak anlamlarını çarpıtırlar ve “Eğer size şöyle şöyle [bir öğreti] verilirse onu kabul edin; ama verilmezse uzak durun!”52 derler.
[Onlara bakıp üzülme,] çünkü Allah, bir kişinin kötülüğe meyletmesini dilemişse Allah'ın onun hakkındaki iradesine hiçbir şekilde mani olamazsın.53
İşte onlar kalplerini Allah'ın temizlemek istemedikleridir. Onları bu dünyada zillet, öteki dünyada da korkunç bir azap bekler; 42 onlar, her türlü yalanı can kulağıyla dinleyenler, kötü olan her şeyi aç gözlülükle yutanlardır!54
Öyleyse [bir karar vermen için] sana gelirlerse55 ister onlar arasında karar verirsin, ister kendi hallerine bırakırsın: Çünkü eğer onları kendi hallerine bırakırsan sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Ama eğer bir karar verirsen, onlar arasında adaletle karar ver:56 Allah adil davrananları bilir.
43 Onlar Allah'ın buyruklarını ihtiva eden Tevrat'a sahip oldukları halde nasıl senden bir hüküm vermeni isterler ve ondan sonra da [senin verdiğin hükümden] yüz çevirirler? O halde böyleleri [gerçek] müminler değildir.57
44 Şüphe yok ki, içinde rehberlik ve aydınlık bulunan Tevrat'ı indiren Biziz. Kendilerini Allah'a teslim eden peygamberler, ona dayanarak yahudi itikadına uyanlar hakkında hüküm verirlerdi;58 [eski] din adamları ve hahamları da öyle yaptılar, çünkü Allah'ın kelâmının bir kısmı onların himayesine emanet edilmişti;59 ve hepsi onun doğruluğuna şahitlik yaptılar.
Bu nedenle, [ey İsrailoğulları,] insanlardan korku duymayın, yalnız Benden korkun; ve Benim mesajlarımı önemsiz bir kazanç karşılığı değiştirmeyin:60 Çünkü Allah'ın indirdiklerine göre hüküm vermeyenler, gerçekten hakikati inkar edenlerdir!
45 Ve onlar için [Tevrat'ta] hükmettik: cana can, göze göz, dişe diş, kulağa kulak, buruna burun ve yaralamalarda [benzer] bir karşılık;61 ama kim hayır için ondan vazgeçerse, bu geçmiş günahlarının bir kısmına kefaret olacaktır.62 Allah'ın vahyettiğine göre hüküm vermeyenler, işte onlar zalimlerdir!
46 Biz, Meryem oğlu İsa'yı, o [geçmiş peygamber]lerin izleri üzerinde Tevrat'tan (o güne) kalanın63 doğruluğunu tasdik edici olarak gönderdik. Biz, o'na, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara bir rehber ve bir öğüt olarak Tevrat'tan (o güne) kalanı tasdik eden, içinde rehberlik ve aydınlık bulunan İncil'i verdik. 47 O halde İncil'e uyanlar, Allah'ın onunla vahyettikleri doğrultusunda hüküm versinler: Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlardır gerçek fasıklar!
48 Ve sana, [ey Peygamber], hakikati ortaya koyan bu ilahî kelâmı, geçmiş vahiylerden bu/güne kalanı tasdik edici ve içinde hangi doğruların bulunduğunu belirleyici64 olarak indirdik. Öyleyse, [ey Peygamber,] geçmiş vahyin izleyicileri arasında Allah'ın indirdiklerine uygun olarak hüküm ver,65 ve sana gelmiş olan hakikati terk ederek onların mesnedsiz görüşlerine uyma.
Biz, her biriniz için [farklı] bir sistem ve [farklı] bir hayat tarzı belirledik.66 Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek topluluk yapardı: ama indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için [başka türlü diledi].67 O halde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah'adır; o zaman Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size gösterecektir.68
49 O halde, geçmiş vahyin mensupları arasında69 Allah'ın indirdiğine göre hükmet ve onların mesnedsiz görüşlerine uyma; ve onlardan sakın ki Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni uzaklaştıramasınlar. Eğer onlar [Allah'ın buyruklarından] yüz çevirirlerse, bil ki bir kısım günahlarından dolayı onları [böylece] cezalandırmak, Allah'ın iradesi gereğidir:70 Unutma ki insanların çoğu gerçekten sapkındır. 50 Yoksa onlar, cahiliyye kanunu [ile yönetilmek] mi istiyorlar?71 Halbuki, kalben mutmain olan insanlar için Allah'tan daha iyi kanun-koyucu olabilir mi?
51 SİZ EY imana ermiş olanlar! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin: Onlar yalnızca birbirlerinin dostlarıdır.72 Ve hanginiz onları dost edinirse kesinlikle onlardan olur: Bilin ki Allah böyle zalimlere73 doğru yolu göstermez!
52 Ve kalplerinde hastalık olanların, [kendi kendilerine] “Şansımızın kötü gitmesinden korkuyoruz!” diyerek onların işine yarayan bir tavır sergilemekte yarıştıklarını74 görebilirsin. A-ma Allah, [müminler için] büyük bir başarı takdir ettiğinde yahut kendi planının75 [başka] bir tezahürünü gerçekleştirdiğinde o [kararsız]lar, kendi içlerinde gizlice barındırdıkları düşüncelerden dolayı vicdan azabı duymaya başlarlar. 53 Oysa imana erenler, [birbirlerine], “Sizinle birlikte olacaklarına dair kararlı şekilde Allah'a yemin edenler bu kişiler midir? Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir, çünkü onlar ziyandadır!” derler.
54 Siz ey imana ermiş olanlar! Eğer imanınızı kaybederseniz,76 Allah, zaman içinde [sizin yerinize] O'nun sevdiği ve O'nu seven insanlar geçirecektir; müminlere karşı alçak gönüllü, hakikati inkar edenlere karşı onurlu; Allah yolunda üstün çaba gösteren ve kendilerini kınayabilecek kimselerin kınamasından korkmayan [insanlar]: Bu, Allah'ın dilediğine bağışladığı lütfudur. Allah (lütfunda) sınırsızdır ve her şeyi bilendir.
55 Unutmayın ki sizin yardımcılarınız sadece Allah ve Elçi'si ve imana erenler olacaktır; (yani) namazlarında devamlı ve dikkatli olanlar, arındırıcı [malî] yükümlülüklerini yerine getirenler ve [Allah'ın karşısında] boyun eğenler: 56 Çünkü Allah ve Elçi'si ve imana erenler ile dost olanlar; işte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır, onlardır zafere ulaşanlar!
57 Siz ey imana ermiş olanlar! Eğer gerçek müminler iseniz, inancınızı küçümseyen ve onunla eğlenenleri –bun-lar ister sizden önce vahiy verilenlerden, isterse [bu vahyin] hakikati[ni] inkar edenlerden olsunlar– dost edinmeyin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: 58 Zira, namaz için çağrı yaptığınızda onu küçümserler ve alaya alırlar– bu durum, sırf akıllarını kullanmamalarındandır.
59 De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! [Yalnız] Allah'a ve Allah'ın hem bize hem bizden öncekilere indirdiğine inandığımız için mi bizde kusur buluyorsunuz? [Yoksa bu, sadece] çoğunuzun sapkınlığından mı[dır]?”
60 De ki: “Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size söyleyeyim mi? Onlar, Allah'ın lânetledikleridir; onlar Allah'ın gazab ettikleridir ve şeytanî güçlere taptıkları için Allah'ın maymuna ve domuza çevirdikleridir:77 Bunlar durumu en kötü olanlar ve doğru yoldan [küçümser davrananlardan] daha da fazla sapanlardır”.78
61 Onlar, sana geldiklerinde, “İnanıyoruz!” derler: Oysa, aslında hakikati inkar niyeti ile gelirler ve aynı şekilde ayrılırlar.79 Ama Allah, onların gizlediği her şeyin farkındadır. 62 Onların çoğunun, günah işlemede, gaddarca davranmada ve kötülüğe saplanmada birbirleriyle yarıştıklarını görebilirsin. Yaptıkları şey ne kötüdür. 63 Neden onların din adamları ve hahamları80 onları günahkarca iddialardan ve her türlü kötülüğe saplanmaktan alıkoymadılar? Ortaya koydukları şey ne kötüdür!
64 Yahudiler, “Allah'ın eli sıkıdır” derler. Sıkı olan onların elidir: Ve bu iddialarından dolayı [Allah tarafından] lânetlenmişlerdir.81 Tersine, O'-nun elleri sonuna kadar açıktır: O, [lütfunu] dilediği gibi dağıtır. Ama [ey Peygamber,] Rabbin tarafından sana indirilen her şey, onların çoğunu kibirli küstahlıklarında ve hakikati inkarda daha inatçı yapacaktır.
Böylece biz, Kitâb-ı Mukaddes'in takipçileri arasına82 Mahşer Günü'ne kadar [sürecek] kin ve nefret tohumları saçtık: ne zaman savaş ateşi yaksalar Allah onu söndürür;83 ve onlar yeryüzünde yozlaşmayı ve çürümeyi arttırmak için ellerinden geleni yaparlar: Allah ise yozlaşmaya ve çürümeye yol açanları sevmez.
65 Eğer Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicileri [gerçek] inanca ve Allah'a karşı sorumluluk bilincine ulaşmış olsalardı, Biz gerçekten onların [geçmiş] kötülüklerini siler ve onları nimet bahçelerine sokardık; 66 eğer onlar Tevrat'a, İncil'e ve Rableri tarafından kendilerine indirilmiş olan bütün [vahiy]lere uymuş olsalardı, gökyüzünün ve yerin tüm nimetlerinden yararlanırlardı. Onların bir kısmı doğru bir yol tutarlar; çoğuna gelince, yaptıkları ne kötüdür onların!84
67 EY ELÇİ! Rabbinin sana indirdiklerini tebliğ et: Sen onu tam yapmadığın sürece Rabbinin mesajını [hiç] yaymamış olursun. (Görevini yaparsan) Allah seni [inanmayan] insanlardan koruyacaktır. Allah, hakikati inkar eden insanları doğru yola iletmez.
68 De ki: “Ey Kitâb-ı Mukaddes'in takipçileri! Siz, Tevrat'a, İncil'e ve Rabbiniz tarafından size indirilen her şeye85 [tam olarak] uymadıkça inançlarınızı sağlam bir temele oturtmuş olmazsınız!
Fakat [ey Peygamber,] Rabbin tarafından sana indirilenler, onların çoğunu kibirli küstahlıklarında ve inkarcılıkta daha inatçı yapacaktır. Ama hakikati inkar eden insanlara üzülme: 69 çünkü, [bu ilahî kelâma] iman edenler ve Yahudi itikadına uyanlar ile Sâbiîler86 ve Hristiyanlardan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıp, doğru ve yararlı fiillerde bulunanlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.
70 GERÇEK ŞU Kİ, Biz İsrailoğulları'ndan kesin bir taahhüt almış ve onlara elçiler göndermiştik: [ama] ne zaman bir elçi, onlara hoşlanmadıkları bir şey getirdiyse [isyan ettiler:] o [elçi]lerin bir kısmını yalanladılar, diğerlerini de öldürdüler;87 71 (bunu yapmakla) kendilerine bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorlardı; böylece [kalben] kör ve sağır oldular. Sonra Allah onların tevbesini kabul etti: (ama sonra) onların çoğu yine körleşti, sağırlaştı. Allah onların bütün yaptıklarını görür.
72 Gerçekten, “Allah Meryem oğlu Mesih'dir” diyenler hakikati inkar etmiş olurlar; [bizzat] Mesih'in, “Ey İsrailoğulları! [Yalnızca] hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin!”88 dediğini gördükleri halde. Unutmayın, kim Allah'tan başka bir varlığa ilahlık yakıştırırsa, Allah onu cennetten mahrum edecek ve böylelerinin varış yeri cehennem olacaktır: ve böyle zalimler kendilerine bir yardımcı bulamayacaklardır.
73 Gerçekten, Tek Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığını gördükleri halde “Bakın, Allah üçlünün üçüncüsüdür” diyenler, hakikati inkar etmiş olurlar. Ve onlar bu iddialarından vazgeçmedikçe, hakikati inkar eden bu gibilerin başına şiddetli bir azap gelecektir. 74 Öyleyse pişmanlık içinde Allah'a yönelip O'nun bağışlamasını hâlâ dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
75 Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir: [Diğer] bütün peygamberler o'ndan önce gelip geçti; o'nun annesi, hakikatten asla sapmamış olan biriydi; ve onların ikisi de [diğer ölümlüler gibi] yiyecekle beslenirdi.89
Bakın, bu mesajları onlara nasıl açıkladık: ve sonra bakın, nasıl tersyüz olmuştur onların zihinleri!90 76 De ki: “Allah'ın yanısıra size ne bir fayda sağlama ne de zarar verme gücü olmayan şeye mi taparsınız? Oysa yalnız Allah'tır her şeyi duyan, her şeyi bilen!”
77 De ki: “Ey İncil'in takipçileri! İnançlarınız[ın içerdiği hakikat]in sınırları[nı] ihlal etmeyin;91 ve daha önce kendileri sapmış olup bir çoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hâlâ sapmakta devam eden92 bir topluluğun mesnedsiz görüşlerine uymayın.”
78 HAKİKATİ inkara şartlanmış bulunan şu İsrailoğulları [zaten] Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânetlenmişlerdir:93 Böyledir, çünkü onlar [Allah'a] isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı davrandılar. 79 Onlar birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar: yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!
80 [Ve şimdi] onların bir çoğunun hakikati inkar edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği94 şey [öyle] kötüdür [ki] Allah onlara gazap etmiştir; ve onlar azap içinde yaşayacaklardır. 81 Çünkü, eğer onlar Allah'a, kendilerine gönderilen Peygamber'e95 ve o'na indirilen her şeye [gerçekten] inansalardı, bu [hakikat inkarcı]larını dost edinmezlerdi: Ama onların çoğu sapkındır.
82 Bütün insanlar içinde [bu ilahî kelâma] inananlara en çok düşmanlık yapanların Yahudiler ve Allah'tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar olduğunu kesinlikle göreceksin; ve bütün insanlar içinde96 [bu ilahî kelâma] inananlara en çok şefkat gösterenlerin ise “Biz Hristiyanız” diyenler olduğunu göreceksin: böyledir, çünkü onlar arasında öyle keşişler ve rahipler var ki bunlar kibre kapılmamışlardır.97 83 Onlar Bu Elçi'ye indirileni anlamaya başladıkları zaman gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün, çünkü ondaki hakikatin bir kısmını tanırlar;98 [ve] “Ey Rabbimiz” derler, “Biz inanıyoruz: öyleyse bizi hakikate şahitlik yapanlar ile bir tut. 84 Ve Rabbimizin bizi dürüst ve erdemliler arasına katmasını o kadar şiddetle arzuladığımız halde nasıl Allah'a ve bize indirilen hakikate inanmakta zaaf gösterebilirdik?”
85 Ve bu inançları karşılığı99 Allah onları, mesken edinecekleri, içinden ırmaklar akan hasbahçelerle ödüllendirecektir: bu, iyilik yapanların ödülüdür; 86 hakikati inkara ve mesajlarımızı yalanlamaya şartlanmış olanlara gelince, onlar yakıcı ateşe mahkumdurlar.
87 SİZ EY imana ermiş olanlar! Allah'ın size helal kıldığı hayatın güzelliklerinden kendinizi yoksun bırakmayın,100 ama hakkın sınırlarını da aşmayın: Allah, sınırları aşanları asla sevmez. 88 O halde, Allah'ın rızık olarak size bağışladığı meşru güzelliklerden yararlanın ve iman ettiğiniz Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.
89 ALLAH, düşünmeden ağzınızdan kaçırıverdiğiniz yeminlerden dolayı101 sizi sorumlu tutmaz, ama bilerek ve isteyerek yaptığınız yeminlerden sorumlu tutacaktır. Böylece, yemininizi bozma karşılığında, on yoksulu kendi ailenize yedirdiğinizin hemen hemen aynısı ile102 beslemeniz veya onları giydirmeniz veya bir insanı özgürlüğüne kavuşturmanız gerekir;103 buna imkanı olmayan ise [onun yerine] üç gün oruç tutacaktır. Her ne zaman yemin eder [ve onu bozar]sanız yeminlerinizin kefareti işte bu olacaktır. Öyleyse yeminlerinize sadık olun!104
Allah mesajlarını size böylece açıklar ki şükredici olasınız.
90 SİZ EY imana ermiş olanlar! Sarhoşluk veren şeyler, şans oyunları, putperestçe uygulamalar ve gelecek hakkında kehanette bulunmak, Şeytan işi iğrenç kötülüklerden başka bir şey değillerdir:105 O halde onlardan kaçının ki mutluluğa eresiniz! 91 Şeytan, sarhoşluk verici şeyler ve şans oyunları ile sadece aranıza düşmanlık ve nefret sokmaya ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymaya çalışır. O halde, (artık) vazgeçmeyecek misiniz?106
92 Öyleyse Allah'a itaat edin, Elçisi'ne de itaat edin ve [kötülüklere karşı] her zaman hazırlıklı olun: Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Bizim Elçimiz'in görevi, [kendisine emanet edilen] mesajı apaçık tebliğ etmekten ibarettir.107
93 İmana ermiş olup doğru ve yararlı işler yapanlar, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duydukları ve [gerçekten] inanıp doğru ve yararlı işler yaptıkları sürece her istediklerinden serbestçe yararlanabilirler:108 yeter ki Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymaya ve iman etmeye devam etsinler ve Allah'a karşı sorumluluklarının bilincine daha çok varsınlar109 ve iyilik yapmakta arzulu ve kararlı davransınlar. Allah iyilik yapanları sever.
94 SİZ EY imana ermiş olanlar! Allah, [hac esnasında] ellerinizin ve silahlarınızın menziline girebilen (hayvanları) avlama yoluyla110 sizi mutlaka sınayacaktır, ki insan idrakinin ötesinde olmasına rağmen kendisinden korkanları ayırd edebilsin.111 Bütün bunlardan sonra hakikat sınırlarını aşana gelince, onu şiddetli bir azap beklemektedir!
95 Siz ey imana ermiş olanlar! Hac yaparken av hayvanı öldürmeyin. Ve sizden kim onu kasden öldürürse,112 öldürdüğüne eş değerdeki hayvanı –iki dürüst kişinin onunla ilgili vereceği karara istinaden– kurban edilmek üzere Kâbe'ye getirerek113 tazmin etmekle yükümlüdür; yahut muhtaçları doyurmak suretiyle veya ona denk olacak kadar oruç tutarak günahının kefaretini ödemelidir:114 [Bu,] yaptığı fiilin tam ağırlığını hissedebilsin diyedir. Allah geçmişi silmiştir. Ama her kim onu yeniden işlerse, Allah cezasını ona gösterecektir. Zira Allah kudret sahibidir, kötülerden intikam alandır.
96 Sularda yapılan her türlü avlanma ve denizin hem [yerleşik olan] sizler için hem de gezginler için rızık olarak su yüzüne çıkardıkları115 sizin için meşrudur;116 ama hacda iken karada avlanmanız size yasaklanmıştır. Ve hepinizin varıp toplanacağı Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.
97 Allah, Kâbe'yi, o Beytu'l-Harâm'ı bütün insanlık için bir sembol kıldı;117 ve [aynı şekilde] kutsal [hac] ayı ve boyunlarında takı olan kurbanlıklar, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyden haberdar olduğunu ve Allah'ın her şeyin tam bilgisine sahip bulunduğunu size anlatmayı amaçla[yan sembollerdi]r.118
98 Bilin ki Allah cezalandırmada çetindir; ve Allah çok bağışlayıcıdır, bir rahmet kaynağıdır.
99 Peygamber, [kendisine emanet edilen] mesajı tebliğ etmekten başka bir şeyle yükümlü değildir: ve Allah, sizin açıktan yaptığınız her şeyi ve bütün gizlediklerinizi bilir.
100 De ki: “Kötü ve çirkin olan şeyler ile iyi ve güzel şeyler mukayese edilemez,119 kötü şeylerin bir çoğu sana büyük zevk verse bile. O halde, siz ey derin kavrayış sahipleri, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki mutluluğa erebilesiniz!”
101 SİZ EY imana ermiş olanlar! [Kesin hukukî kurallar şeklinde] açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın;120 zira, Kur’an vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size [hukukî kurallar şeklinde] açıklanabilirlerdi.121 Allah, bu konuda [sizi her türlü yükümlülükten] azad etmiştir:122 Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halîmdir. 102 Sizden önceki insanlar da böyle sorular sormuş ve sonuçta hakikati inkara varmışlardı.123
103 BAZI hayvan cinslerinin bâtıl inançlarla işaretlenmesi ve insanların kullanımından alıkonması, Allah'ın emri değildir:124 Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, kendi uydurdukları yalanları Allah'a yakıştırırlar. Ve onların bir çoğu akıllarını asla kullanmaz: 104 Zira onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Elçisi'ne gelin!” denildiğinde, “Atalarımızdan gördüğümüz inançlar ve fiiler bizim için kafidir” diye cevap verirler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzak kimseler idiyseler de mi?
105 Siz ey imana ermiş olanlar! Siz [yalnız] kendinizden sorumlusunuz: Sapkınlığa düşenler, eğer doğru yolda iseniz, size hiçbir zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah'a olacaktır: Ve o zaman Allah, size [hayatta] yapmış olduğunuz her şeyi bildirecektir.
106 SİZ EY imana ermiş olanlar! Ölüm size yaklaştığında ve vasiyette bulunmak üzereyken yapacaklarınız için şahitler bulundurun:125 Kendi aranızdan iki dürüst kişi, yahut; eğer evinizden uzakta, seyahatte iken126 ölüm işaretleri baş göstermişse- namazdan sonra, misafir olduğunuz topluluktan iki kişiyi alıkoyun; ve eğer içinize bir şüphe düşerse her birini Allah'a şöyle yemin ettirin: “Bu [sözümüzü], yakın bir akraba[nın hatırı] için olsa da hiçbir bedel karşılığında satmayacağız; ve Allah'ın huzurunda şahit olduğumuz hiçbir şeyi gizlemeyeceğiz,127 yoksa günahkarlar arasına gireriz”.
107 Ama sonradan bu iki [şahid]in [bu] günahı işledikleri ortaya çıkarsa, bu iki kişi tarafından hakları gasbedilenler arasından128 başka iki kişi onların yerini alacak ve Allah adına şöyle yemin edecekler: “Bizim şahitliğimiz öteki iki kişinin şahitliğinden daha doğrudur ve biz hak ve adalet sınırlarını aşmadık, yoksa zalimler arasına girmiş olurduk!”
108 Böylece insanların hakikat gereğince şahitlik yapmaları mümkün olur; yoksa onlar, yeminlerinin başkalarının yeminleri ile tekzip edileceği129 korkusuna kapılacaklardır.
Öyleyse Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve [O'na] kulak verin: Zira Allah sapkın bir halka doğru yolu göstermez.
109 ALLAH'IN bütün peygamberleri toplayıp onlara, “Size ne cevap verildi?” diye soracağı Gün onlar, “Bizim bir bilgimiz yok: Yalnız Sensin yaratılmışların idrakini aşan her şeyi tümüyle bilen!”130 diyecekler.
110 İşte o zaman131 Allah şöyle diyecek: “Ey İsa, ey Meryem oğlu! Hatırla sana ve annene bağışladığım nimetleri, seni nasıl Kutsal Ruh132 ile güçlendirerek insanlarla beşikte iken ve yetişkin bir adam olarak konuşmanı sağladığımı; ve nasıl sana Tevrat'ı ve İncil'i ihtiva eden vahiy133 ve hikmeti öğrettiğimi; nasıl Benim iznimle çamurdan, [sana uyanların] kaderini şekillendirdiğini ve sonra bunun Benim iznimle [onların] kaderi olabilmesi için ona üflediğini; ve nasıl iznimle körleri ve cüzamlıları134 iyileştirdiğini ve ölüyü ayağa kaldırdığını;135 sen İsrailoğulları'na hakikatin bütün kanıtları ile geldiğinde ve onlardan hakikati inkara şartlanmış olanların, “Bu aldatmacadan başka bir şey değildir!” dedikleri zaman onların sana zarar vermelerine nasıl mani olduğumu.
111 VE [hatırla o vakti ki] beyazlara bürünmüş olanlara,136 “Bana ve Benim Elçim'e inanın!” diye vahyetmiştim.
Onlar, “Biz inanıyoruz; ve şahit ol ki kendimizi [Sana] teslim etmişiz!” diye cevap verdiler.
112 [Ve] o zaman beyaz elbiseliler, “Ey İsa, ey Meryem'in oğlu!” dediler, “Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir miydi?”137
[İsa] cevap verdi: “Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, eğer [gerçek] müminler iseniz!”
113 Onlar, “Biz ondan nasiplenmek isteriz, ki kalplerimiz sükûnete ulaşsın, bize hakikati söylediğini bilelim ve biz ona şahitlik yapanlardan olalım!” dediler.
114 İsa, Meryem'in oğlu, “Ey Allah'ım, ey Rabbimiz!” dedi, “Gökten bize bir sofra gönder: o, bizim için -ilkimizden sonuncumuza kadar- sürekli tekrarlanan bir ziyafet ve senden bir işaret olacaktır. Ve bize rızkımızı ver, zira Sen rızık verenlerin en iyisisin!”
115 Allah, “Şüphe yok ki” dedi, “Ben onu size [her zaman] gönderirim.138 Ve bu şekilde, hanginiz bundan sonra [bu] hakikati inkar ederse, bilin ki onu bu dünyada benzerine [daha] hiç kimseyi çarptırmadığım bir azaba çarptıracağım!”
116 VE İŞTE O ZAMAN Allah, “Ey İsa, ey Meryem oğlu!” dedi,139 “Sen insanlara, ‘Allah'tan başka tanrılar olarak bana ve anneme kulluk edin’ dedin mi?”
[İsa] cevap verdi: “Sen yücelikte sonsuzsun! [Söylemeye] hakkım olmayan bir şeyi hiç söyleyebilir miyim? Bunu söylemiş olsaydım Sen muhakkak bilirdin! Sen benim içimdeki her şeyi bilirsin, halbuki ben Senin Zâtın'da olanı bilemem. Şüphe yok ki, yaratılmış varlıkların idrakini aşan her şeyi tam bilen yalnız Sensin. 117 Ben onlara [söylememi] emrettiğin şeyden başkasını söylemedim: ‘Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz [olan] Allah'a kulluk edin’ (dedim). Ve onların arasında yaşadığım sürece yaptıklarına şahitlik ettim: Ama Sen bana ölümü verdikten sonra onların koruyucusu yalnız Sen oldun:140 Zaten Sen her şeye şahitsin. 118 Şayet onları azaba çarptırırsan -şüphesiz onlar Senin kullarındır; ve eğer onları bağışlarsan- şüphesiz yalnız Sensin kudret sahibi, hikmet sahibi!”
119 [VE Hesap Günü] Allah şöyle diyecektir:141 “Bugün sözlerine sadık olanlar hakikate sadakatlerinin faydasını görecekler: sonsuza kadar kalacakları, içinden ırmaklar akan hasbahçeler onların olacak; Allah onlardan çok hoşnuttur ve onlar da Allah'tan çok hoşnutturlar: Bu büyük bir mazhariyettir”.
120 Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin hükümranlığı Allah'ındır: O, dilediğini yapmaya kâdirdir.
DİPNOTLAR
1 ‘Akd (andlaşma) terimi, birden fazla tarafı içine alan kesin taahhütleri yahut yükümlülükleri ifade eder. Râğıb'a göre bu ayette atıfta bulunulan andlaşmalar üç türlüdür: “insan ile Allah arasındaki andlaşmalar [yani, insanın Allah'a karşı yükümlülükleri], insan ile kendi ruhu arasındaki ve birey ile [toplumun] diğer bireyleri arasındaki andlaşmalar” -böylece insanın bütün ahlakî ve sosyal sorumluluk alanı kapsanmış olmaktadır.
2 Yani, 3. ayette. Behîmetu'l-en‘âm ifadesi, lafzen, “sığır [cinsi] bir hayvan” olarak çevrilebilir; ama bu gereksiz bir benzetme olacağı için, müfessirlerin çoğu, burada kasdedilenin, “otlarla beslenmesinden dolayı ve bir av hayvanı olmadığı için [ehlileşmiş] sığıra benzeyen herhangi bir hayvan” olduğu görüşünü benimsemişlerdir (Râzî; ayrıca Lisânu'l-‘Arab, ne‘ame maddesi). Yukarıdaki ifadenin çevirisinde ben de, bu ikna edici yorumu benimsedim.
3 Lafzen, “dilediği” yahut “uygun gördüğü”: yani, yalnızca O'nun bildiği bir plana uygun olarak. Hac esnasında avlanmanın yasak olduğu konusunda bkz. bu surenin 94-96. ayetleri.
4 Lafzen, “ne kurbanlara, ne de süslere” -Allah adına kurban edilmek ve etlerinin çoğu yoksullara dağıtılmak üzere hac esnasında Mekke'ye getirilmiş olan hayvanlara bir atıf. Bu tür hayvanları işaretlemek ve onların istemeyerek dünyevî (yani, ticarî) hedefler için kullanılmasını önlemek amacıyla boyunlarına geleneksel olarak süsler asılırdı. Bkz. ayrıca 2:196 -Bu ayetin ilk kısmında geçen şe‘âirallâh (lafzen, “Allah'ın sembolleri”) terimi, hem özel dinî merasimler için ayrılan yerleri (mesela Kâbe'yi), hem de bizzat bu dinî merasimleri gösterir. (Karş. Safâ ve Merve'nin “Allah tarafından konulmuş semboller” olarak tanımlandığı 2:158.) Yukarıdaki bağlamda özellikle hac merasimlerine atıfta bulunulmaktadır.
5 Lafzen, “hac ile ilgili sorumluluklardan kurtulduğunuz zaman” (izâ haleltum).
6 Bu sure, tartışmasız olarak H. 10. yılda nazil olduğundan (Taberî, İbni Kesîr), yukarıdaki ayetin, müşrik Kureyşliler'in Hz. Peygamber'i ve izleyicilerini hac için Mekke'ye girmekten alıkoymayı başardıkları H. 6. yılda Hudeybiye Andlaşmasıyla sonuçlanan olaylara atıfta bulunduğu şeklindeki bazı müfessirlerin görüşünü kabul etmek zordur. Bu surenin nüzulü esnasında Mekke zaten Müslümanların eline geçmişti ve dolayısıyla Müslümanların, o zamana kadar hemen hemen tümü İslam'ı kabul etmiş olan Kureyşliler tarafından engellenmeleri diye bir sorun yoktu. Bu nedenle, yukarıdaki emrin tarihî bir atıf (olay) ile sınırlandırılamayacağı, ama zamana bağlı olmayan, genel bir muhteva taşıdığı sonucuna varırız: Başka bir deyişle, onun, müminleri “Mescid-i Harâm” ile sembolize edilen dinî görevlerini ifa etmekten -fiziksel veya mecazî anlamda- alıkoyan ve böylece onları inançlarından kopmaya zorlayan herkese işaret ettiği sonucuna varırız.
7 Bkz. 2: 173.
8 Nusub (tekili nâsibeh), İslam öncesi dönemde müşrik Kureyşlilerin çevresinde hayvanları putlarına kurban ettikleri Kâbe'nin etrafında kurulmuş olan taş sunaklardı. Ancak, Zeyd b. ‘Amr b. Nufeyl'in naklettiğine (Buhârî) göre, sadece kurbanlık hayvanlar değil, ortak tüketime tahsis edilmiş olan hayvanlar da, farazî bir “kutsama” adına orada sıkça boğazlanırdı (bkz. Fethu'l-Bârî VII, 113). Bazı dilbilimciler nusub formunu tekil olarak almış, çoğulunun ise ensâb olduğunu ileri sürmüşlerdir (bkz. bu surenin 90. ayeti). Her iki durumda da sözkonusu terim, “putperestlik” olarak tanımlanabilecek olan her türlü uygulama tarzına yakınlığı gösterir ve sadece lafzî anlamı ile karşılanması yanlış olur. Bu hususta keza karş. bu surenin 90. ayeti ve ilgili not 105.
9 Lafzen, “fal okları aracılığıyla [gelecek hakkında] kehanette bulunmayı amaçlamanız”. Bu, İslam öncesi Arapların gelecekte kendilerini neyin beklediğini anlamak için kullandıkları tüysüz ve uçsuz fal oklarına bir atıftır. (Bu uygulamanın kapsamlı bir tarifi Lane III, 1247'de bulunabilir.) Kur’an'da bu tür tarihsel atıflarda hep görüldüğü gibi, bu da, mecazî olarak kullanılmıştır ve gelecek hakkında kehanette bulunmaya veya gelecekten haber vermeye yönelik her türlü teşebbüsü yasaklamaktadır.
10 Hz. Peygamber'in çağdaşlarının şahitliğine dayanan eldeki bütün rivayetlere göre, yukarıdaki ayet -ki, bilindiği gibi Kur’an vahyini noktalayan ayettir- Hz. Peygamber'in vefatından seksenbir veya sekseniki gün önce, H. 10. yılda Zilhicce'nin 9'unda bir Cuma günü öğleden sonra Arafat'ta nazil olmuştu. Bu ayetten sonra başka hiçbir buyruk indirilmiş değildi: bu durum, Allah'ın dini kemale erdirmesine ve nimetlerinin tamamını müminlere bahşetmesine yapılan atfın sebebini de açıklamaktadır. İnsanın Allah'a kendini teslim etmesi (islâm), sahih dînin temeli veya temel ilkesi olarak kabul edilmiştir. Bu teslimiyet, yalnızca Allah'a inanmakta değil, ama aynı zamanda O'nun emirlerine itaat etmekte tam ifadesini bulur: ve bu, Kur’an mesajının tamamlandığı duyurusunun, neden, Peygamber Muhammed (s)'e vahyedilmiş olan son yasal buyrukları ihtiva eden bir ayet metnine konulduğunu açıklamaktadır.
11 Lafzen, “[bir] boşluk [durumun]da” (fî mahmesah). Bu ifade, genellikle “aşırı açlık durumunda” şeklinde anlaşılır; ama bu ifade, ilk bakışta “açlığın doğurduğu boşluğu” gösterdiği halde yukarıdaki ayette kehanete yapılan atıf, mahmesah teriminin aynı zamanda mecazî olarak kullanıldığına da işaret eder: Yani, burada yalnızca fiilî aşırı açlık durumlarını (ki, 2:173'de açıkça işaret edildiği gibi, bu durumda normal olarak yasaklanmış et cinslerini yemeye izin verilmiştir) değil, ama aynı zamanda, bir kimsenin kontrolü dışındaki zorlayıcı dış güçlerin onu, iradesinin tersine, normal olarak İslamî hükümlerin yasakladığı bir şeyi yapmaya zorlayabileceği diğer durumları da kapsar -mesela, hastalığın gerektirdiği ve kaçınılmaz kıldığı durumlarda uyuşturucu ilaçların kullanılması gibi.
12 Bu, ilkin, yasaklanan şeyin “hayatın güzel şeyleri” (tayyibât) kategorisine dahil olmadığını ve ikinci olarak da, açıkça yasaklanmayan şeylerin helal olduğunu gösterir. Kaydedilmesi gereken bir husus da şudur: Kur’an, yalnızca fiziksel, ahlakî ve sosyal olarak zararlı olan şeyleri veya eylemleri yasaklar.
13 Lafzen, “eğitilmiş av hayvanlarına” (mine'l-cevârihi mukellebîne). Mukelleb terimi, “[av] köpeği gibi eğitilmiş” anlamına gelir ve av için kullanılan her türlü hayvanı kapsar -tazı, atmaca, vb.
14 Öteki vahiy mahsulü dinlerin mensuplarının yiyeceklerinden yararlanma izni, elbette, yukarıda 3. ayette sayılan yasaklanmış et cinslerini kapsamaz. Aslına bakılırsa Hz. Musa Şeriatı da onları açıkça yasaklamıştır; ve bu yasakların Hz. İsa tarafından iptal edildiğine dair İnciller'de de hiçbir kayıt yoktur: Hatta Hz. İsa'nın, “[Musa'nın] Şeriatı[nı] iptal etmek için geldiğimi düşünmeyin ... : onu iptal için değil, icra için [geldim]” (Matta v, 17) dediği rivayet edilir. Böylece, Hz. İsa'nın Paul sonrası izleyicilerinin yiyecek konusunda takındıkları bu hoşgörü, onun bizzat kendi uygulamasına ve koyduğu ilkelere aykırı düşmektedir.
15 Müslüman erkeklere diğer vahyedilmiş dinlere mensup olan kadınlarla evlenme izni verildiği halde Müslüman kadınlar gayrimüslim erkeklerle evlenemezler. Sebebi: İslam'ın bütün peygamberlere saygıyı emretmesine rağmen diğer dinlerin mensuplarının bir kısım peygamberleri -mesela, Muhammed (s)'i veya Yahudilerde olduğu gibi, hem Muhammed (s)'i hem de Hz. İsa'yı- reddetmeleridir. Böylece bir Müslüman ile evlenen gayrimüslim bir kadın, -bütün itikadî farklılıklara rağmen- kendi inandığı peygamberlerin İslamî çevrede tam bir saygı ile anılacaklarına emin olduğu halde, bir gayrimüslim ile evlenen Müslüman bir kadın Allah'ın Elçisi olarak gördüğü kimsenin tahkire uğraması ile her zaman karşılaşabilir.
16 Yukarıdaki pasaj, Allah'a imanı ve emirlerine uymayı işleyen bu surenin başlangıç cümlesini, yani “Siz ey imana ermiş olanlar, andlaşmalarınıza sadık olun” cümlesini adeta tamamlar. Bunun hemen ardından namaza işaret gelir: çünkü, insanın Allah'a bağlılığı, en anlamlı ve bilinçli ifadesini ancak namazda bulur.
17 Bu ve izleyen pasaj ile ilgili bir açıklama için bkz. 4:43 ve ilgili notlar. Buradaki namaza atıf, Allah'a inançtan bahseden önceki ayetin son cümlesi ile bağlantılıdır.
18 Lafzen, “O'nun sizi bağlayan güçlü ahdini”. Bu söz, Allah'ın müminlere verdiği değil de müminlerin O'na verdiği söz olduğundan “O'nun ... sözünü” ifadesindeki şahıs zamiri yalnızca bir anlama gelir: Allah'ın onunla müminleri Kendisine karşı taahhüt altına sokması.
19 Lafzen, “insanlara”.
20 Lafzen, “Size el atmak üzere olduğu”: Kur’an vahyinin başlangıç dönemindeki müminlerin zayıflığına ve -dolayısıyla- her dinî hareketin başlangıçtaki güçsüzlüğüne işaret.
21 Lafzen, “Onlar arasından oniki lideri gönderdiğimiz zaman”. Bu, Allah'ın Hz. Musa'ya oniki kabilenin her birinden bir öncü kişiyi İsrailoğulları'nın işgalinden önce “Kenan topraklarında istihbarat yapmak üzere” göndermesini emrettiğini söyleyen Kitâb-ı Mukaddes'deki hikayeye bir atıftır (Sayılar, xiii). (Burada “önder” olarak çevrilen nakîb ismi, aynı zamanda “istihbaratçı” yahut “casus” anlamına da gelir, çünkü “inceledi” veya “araştırdı” anlamına da gelen nekabe fiilinden türetilmiştir.) İsrailoğulları'nın sonraki ayaklanma girişimlerine -ki Kenan'da yerleşen güçlü kabilelerden duydukları korku ile buna kalkışmışlardı (karş. Sayılar, xiv)- bu surenin 13. ayetinin ilk cümlesinde kısaca değinilmiş ve 20-26. ayetlerde ise daha geniş şekilde açıklanmıştır.
22 Parantez içindeki “benzer” ifadesi, yukarıda 7. ayete yapılan açık atıftan kaynaklanmaktadır. Buradaki taahhüt, Allah'ın emirlerine itaat ile ilgili olması açısından benzerdir.
23 Yani, doğru ve yararlı fiiller işlemek suretiyle.
24 Onların Allah'a güvenlerinin yetersizliğine ve inatçı günahkarlıklarına bir atıf.
25 Aynı suçlamanın İsrailoğulları'na yöneltildiği 4:46'ya bkz.
26 Kur’an, böylece, onların Hz. İsa'nın gerçek izleyicileri olduğu şeklindeki iddialarını dolaylı biçimde reddetmektedir: çünkü Hz. İsa'yı haksız şekilde uluhiyet makamına yükselterek getirdiği mesajın özünü reddetmiş oldular.
27 Yani, onların Hz. İsa'nın gerçek öğretisinden -ve böylece sahih Allah inancından- uzaklaşmaları, sözde Hristiyan kavimleri sık sık birbirine düşüren ve sonu gelmez savaşlara ve karşılıklı öldürmelere yol açan düşmanlığın ve nefretin asıl sebebidir.
28 Bu 15-19. ayetler, Yahudilere ve Hristiyanlara seslendiğinden, el-Kitâb teriminin burada “Kitâb-ı Mukaddes” olarak çevrilmesi yerinde bir çeviridir. Unutulmamalıdır ki hafiye fiilinin birincil anlamı, “kavranamaz oldu” yahut “görünmez” veya “gizlenir oldu” şeklindedir ve geçişli ahfâ fiiline de aynı anlamlar yüklenmektedir. Elbette, geçişli haliyle fiilin aynı zamanda “[bazı şeyleri] gizledi”, yani başkalarından gizledi anlamına geldiği de şüphesizdir: ama, “... size açıklamak için Elçimiz geldi” ibaresi karşısında, bu bağlamda işaret edilen şeyin kendinden bir şeyi gizlemek olduğuna şüphe yoktur: Başka bir deyişle bu, Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicilerinin şimdi kendilerine bile itiraf etmeye yanaşmadıkları Kitab'ın orijinal hüviyetini tedricî olarak gizlemelerine bir işarettir.
29 Burada “kurtuluş” olarak çevrilen selâm kelimesi, İngilizce'de uygun bir karşılığa sahip değildir; içhuzurunu, kararlılığı ve hem fiziksel hem de ruhsal nitelikteki her türlü kötülükten emin olmayı ve Hristiyan terminolojisinde “kurtuluş” olarak tanımlanan hale ulaşmayı gösterir: Ancak şu farkla ki, Hristiyanî kurtuluş kavramı, “ilk günah” doktrininin Hristiyanlıkta haklı gösterdiği, ama bu doktrine iltifat etmeyen İslam'ın haklı görmediği peşin (a priori) bir günahkarlık durumunun varlığını kabul eder. Sonuç olarak, “kurtuluş” terimi -ki daha iyi bir kelime olmadığı için kullanıyorum- selâm'ın tam anlamını yeterli biçimde yansıtmaz. Onun Batı dillerindeki en yakın karşılığı, her ikisi de Hristiyanî kurtuluş doktrini ile zorunlu (yani, dilbilimsel) bir bağlılık içinde olmadan ruhsal barış ve tatminkarlık fikrini ifade eden Almanca Heil veya Fransızca salut kelimeleridir.
30 Karş. Çıkış iv, 22-23 (“İsrail Benim oğlumdur”), Yeremya xxxi, 9 (“Ben İsrail'in babasıyım”) ve İnciller'deki birçok paralel ifade.
31 Kur’an, bu sözler ile 12 ve 13. ayetlerde işaret edilen İsrailoğulları kıssasına yeniden dönmektedir -yani, onların “kesin taahhütlerini bozmuş” olduklarını ve Allah'a inançlarından geri döndüklerini anlatan kıssaya. Daha sonra gelen kıssa, ayrıca, önceki ayet ile doğrudan bağlantılıdır, çünkü Hz. Musa burada İsrailoğulları'na “bir müjdeci ve uyarıcı” olarak seslenmektedir.
32 Lafzen, “sizi melikler yapmış”. Müfessirlerin çoğunluğuna göre (mesela, Taberî, Zemahşerî, Râzî), İsrailoğulları'nın “efendiliği/melikliği”, onların Mısır'daki köleliklerinden sonraki özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına mecazî bir işarettir ve “melik/efendi” terimi burada “kendi işlerine hakim olan” ve bu nedenle seçtiği herhangi bir hayat tarzını serbestçe uygulayabilen “özgür kişi”yi ifade eder (Menâr VI, 323 vd.).
33 Lafzen, “onun içinde”. Bkz. bu surenin 12. ayetinde zikredilen oniki casusun haberini duyunca İsrailoğulları'nın kapıldığı dehşeti anlatan ve korkaklıkları ile iman zayıflıklarından dolayı cezalandırıldıklarına değinen Sayılar xiii, 32-33 ve ayrıca xiv. bâb'ın tamamı.
34 Yani, cepheden saldırarak. Kitâb-ı Mukaddes'e göre (Sayılar xiv, 6-9, 24, 30, 38) Allah'tan korkan iki kişi, Kenan'ı araştırmak için gönderilen ve dehşete düşmüş İsrailoğulları'nı yalnızca Allah'a güvenmeleri için ikna etmeye çalışan oniki casus arasında bulunan Yeşu ile Kaleb idi. Kur’an'da bu kadar sık yer almakla bu İsrailoğulları kıssası, gerçek, samimi iman ile dünyevî bencillik arasındaki farklılığı göstermeye hizmet eder.
35 Yani, Tekvîn iv, 1-16'da zikredilen Kâbil ve Hâbil kıssasını. “Onlara anlat” ifadesindeki zamir, Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicilerine râcidir ve anlamı yukarıda 28. notta açıklanan bu surenin 15. ayeti ile açıkça bağlantılıdır: “şimdi size, [kendinizden] gizlediğiniz Kitab'ın bir çoğunu açıklamak... için Elçimiz geldi.” Bu Kitâb-ı Mukaddes kıssasının ahlakî yönü -Kitâb-ı Mukaddes izleyicilerinin “kendi kendilerinden gizledikleri” bir ahlakîlik- 32. ayette özetlenmiştir.
36 Lafzen, “hem benim günahlarımı hem de sizin günahlarınızı”. Çok sayıda sahih Hadis'ten açıkça anlaşılacağı gibi, eğer bir kimse, doğrudan veya dolaylı olarak kendi günahından doğmayan bir şiddet eylemi sonunda ölürse önceki günahları affedilir (sebebi, eğer yaşamasına izin verilseydi edebileceği tevbeye vakit bulamamasıdır). Bir tahrikin olmadığı ölümlerde katil, -cinayet günahına ilaveten- masum kurbanının geçmişte işlemiş olabileceği, ama şimdi affedilmiş olan günahları da yüklenir: Yukarıdaki ayetin bu tatmin edici yorumu, (Taberî'den naklen) Mücâhid tarafından yapılmıştır.
37 Nefs ismine yüklenen birçok anlam arasında (başlıca, “can”, “akıl” yahut “kişilik”) aynı zamanda “istek” yahut “ihtiraslı bir kararlılık” da vardır (Kâmûs, bkz. ayrıca Zemahşerî'nin Esâs'ı): Bu bağlamda en iyi karşılık “ihtiras” görünmektedir.
38 Lafzen, “bu karga gibi”.
39 Lafzen, “vicdan azabı duyanlardan oldu”. Karganın yeri eşelemesinin Kâbil'e telkin ettiği, ölü kardeşinin cesedini gömme fikri, suçunun büyüklüğünü ona açıkça gösterdi.
40 Bu ahlakî hakikat, bu surenin 15. ayetinin ilk cümlesinin işaret ettiği hususlar arasındadır ve bu hakikatin vecîz ifade tarzı, Hâbil ve Kâbil kıssasının neden bu bağlamda zikredildiğini tam olarak açıklamaktadır. “Biz İsrailoğulları'na bildirdik” ifadesi, elbette, bu ahlakın evrensel geçerliliğinden bir sapma teşkil etmez: sadece onun en eski yansımasına bir işarettir.
41 Yani, Kitâb-ı Mukaddes'in hem Yahudi hem de Hristiyan izleyicilerine.
42 Le-müsrifûn şimdiki zaman ortacı, onların “sürekli olarak aşırılıklara meylettikleri (yani, suçlar işledikleri)”ni gösterir ve en doğrusu, “işlemeye devam ettiler” olarak çevrilebilir. Daha önceki pasajlar ışığında bakıldığında, bu “aşırılıklar”ın şiddet suçlarına ve özellikle insanların acımasızca öldürülmesine işaret ettiği anlaşılır.
43 “Elçi” terimi, bu bağlamda cins ismi olarak kullanılmıştır. “Allah'a ve Elçisi'ne savaş açmak” ile, başka insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik bilinçli davranışlarının yanısıra Allah'ın koyduğu ve bütün elçilerinin açıkladığı ahlakî ilkelere düşmanca bir muhalefet ve onların kasıtlı olarak gözardı edilmesi anlatılmaktadır.
44 Çoğu zaman klasik Arapça'da “birinin elini ve ayağını kesmek” deyimi, “birinin gücünü yok etmek” ile eş anlamlıdır ve burada da muhtemelen bu anlamda kullanılmıştır. Alternatif olarak, hem fiziksel hem de mecazî anlamda “mefluç/kötürüm hale getirilme”yi gösteriyor olabilir -tıpkı “asılma” ibaresinin “işkenceyle/azap çektirerek öldürülme” anlamında (mecazî) kullanımındaki gibi. Min hilâf deyimi, -ki genellikle “çapraz olarak” şeklinde çevrilir- halefehû (“onunla anlaşmazlığa düştü” yahut “ona muhalefet etti” veya “ona aykırı şekilde davrandı”) fiilinden türetilmiştir: Sonuç olarak, min hilâf'ın öncelikli anlamı, “döneklikleri” veya “sapkınlıkları yüzünden”dir.
45 Klasik müfessirlerin çoğunluğu, bu pasajı bir şer‘î hüküm olarak değerlendirir ve bu nedenle şöyle yorumlarlar: “Allah'a ve Elçisi'ne savaş açan ve yeryüzünde fesadı yayanların cezası, onların öldürülmeleri, yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi yahut yeryüzünden sürülmeleri olacaktır: bu, onların bu dünyadaki zilletleridir.” Ancak metin, aşağıdaki sebeplerle, bu yorumu teyid etmemektedir:
(a) Bu cümlede geçen dört edilgen fiil -“öldürülme”, “asılma”, “kesilme” ve “sürülme”- geniş zaman kipindedirler ve bu şekilde iken gelecek zaman veya emir halini ifade etmezler.
(b) Yukattelû formu, sadece “onlar öldürülüyor” yahut (müfessirlerin yaptığı gibi) “onlar öldürülecek” anlamlarını ifade etmez; tersine -Arap gramerinin temel bir kuralı gereğince- “onların büyük kısmı öldürülüyor” anlamını gösterir; aynı şey yusallebû (“pek çoğu asılıyor”) ve tukatta‘a (“büyük kısmının kesilmesi”) fiilleri için de geçerlidir. Şimdi eğer bunların “emredilmiş cezalar” olduğuna inanırsak, bu, “Allah'a ve Peygamberi'ne savaş açanlar”ın -tamamının değil- büyük kısmının bu şekilde cezalandırılması gerektiğini gösterirdi: Ancak bu, İlahî Kanun-Koyucu'ya (Şâri‘) atfedilemeyecek olan bir keyfîlik varsayımıdır. Ayrıca, eğer “Allah'a ve Peygamberi'ne savaş açan” taraf, yalnızca bir kişiyi yahut birkaç kişiyi kapsıyorsa, “büyük kısmı” emri ona veya onlara nasıl uygulanabilir?
(c) Dahası, yukarıdaki ayet şer‘î bir hüküm olarak alınacaksa, “onlar yeryüzünden sürüleceklerdir” ibaresinin anlamı ne olabilir? Bu nokta, gerçekten müfessirleri büyük ölçüde şaşırtmıştır. Onların bir kısmı, mütecavizlerin “[İslam] topraklarından çıkarılmaları” gerektiğini düşünmüşlerdir: ama Kur’an'da “yeryüzü” (arz) teriminin böyle sınırlı bir anlamda kullanıldığının örneği yoktur. Diğerleri de, suçluların, “yeryüzünden çıkarılmaları” anlamına gelecek bir yeraltı zindanına hapsedilmeleri gerektiği görüşündedirler.
(d) Son olarak -ve yukarıdaki ayetin bir “şer‘î emir” şeklinde yorumlanmasına karşı en güçlü itiraz olarak- Kur’an, kitlesel asılmaya ve kitlesel imhaya işaret eden tamamen aynı ifadeleri (ama bu defa geleceğe yönelik kesin bir niyet ile) Firavun'un ağzından müminlere karşı bir tehdit olarak nakleder (bkz. 7:124, 20:71 ve 26:49). Firavun, Kur’an'da her zaman kötülüğün ve Allah'ı inkarın tipik örneği olarak tanımlandığından, aynı Kur’an'ın başka bir yerde “Allah'ın düşmanı” olarak vasıflandırdığı bir kişiye izafe ettiği ifadelerin aynısı ile bir ilahî kanunu yürürlüğe koyması düşünülemez.
Kısaca, müfessirlerin yukarıdaki ayeti “şer‘î bir hüküm” olarak yorumlama gayretleri, bunu iddia eden isimler ne kadar büyük/saygın olursa olsun, kesinlikle reddedilmelidir. Diğer taraftan, ayeti -okunması gerektiği gibi- geniş zaman kipinde okursak gerçekten ikna edici bir yorum hemen kendini ortaya koyar: çünkü, bu şekilde okunduğunda ayet, hemen bir durum tesbiti olarak kendini gösterir -“Allah'a karşı savaş açanlar”ın hak ettikleri cezanın kaçınılmazlığının bir ifadesi. Onların ahlakî yükümlülüklere düşmanlıkları, bütün dinî/manevî değerlerini kaybetmelerine yol açar; ve sonuçta düştükleri uyumsuzluk ve “sapıklık”, aralarında dünyevî kazanç ve güç uğruna hiç bitmeyen bir çatışmayı teşvik eder; birbirlerinden çok sayıda insan öldürürler ve birbirlerine büyük ölçüde işkence eder ve sakat bırakırlar ve sonuçta bütün bir toplum silinip gider veya Kur’an'ın belirttiği gibi, “yeryüzünden sürülürler.” Sadece bu yorum, ayette geçen bütün ifadeleri tam anlamıyla dikkate almaktadır -aşırı şiddet fiilleriyle bağlantılı “büyük kısmı” kaydı, “yeryüzünden sürülme” ifadesi ve, son olarak, bu dehşetin “Allah düşmanı” Firavun tarafından kullanılan terimlerle ifade edilmiş olması.
46 Yani, Allah'a ve O'nun koyduğu ahlakî prensiplere inancın hakim duruma geçmesinden önce: Çünkü o durumda, “Allah'a ve Peygamberi'ne savaş açanlar”ın tevbesi hakim eğilime uyum sağlamaktan başka bir anlam ifade etmez ve bu nedenle hiçbir ahlakî/manevî değer taşımaz. Ayrıca hatırlatmalıyız ki azaptan muafiyet, âhiret ile ilgilidir.
47 Lafzen, “ve onun aynısını”.
48 Kur’an'ın öngördüğü bu cezanın son derece şiddetli oluşunun hikmeti, ancak, kimseye karşılığında bir (hak) verilmeksizin hiçbir görev (teklîf) yüklenmeyeceği şeklindeki temel İslam Hukuk prensibi dikkate alınırsa anlaşılabilir; ve “görev” terimi, bu bağlamda, aynı zamanda ceza ehliyetini de kapsar. Şimdi, İslam toplumunun her üyesinin -hem müslim hem de gayrimüslim- devrolunamaz haklarından birisi, bir bütün olarak toplum tarafından korunma hakkıdır. Sayısız Kur’an buyruğundan ve Peygamber'in öğütlerini nakleden sahih Hadisler'den açıkça anlaşılacağı gibi, her vatandaş, toplumun ekonomik kaynakları üzerinde bir paya ve böylece sosyal güvenlikten yararlanma hakkına sahiptir: Başka bir deyişle, her vatandaşa, toplumun tasarrufundaki kaynaklar ile mütenasip adil bir hayat standardı sağlanmalıdır. Çünkü Kur’an, hayatın nihaî değerlerinin ruhsal mahiyette olmasından dolayı insan hayatının yalnızca fiziksel varoluş terimleriyle ifade edilemeyeceğini açıklığa kavuştururken, müminler, ruhsal gerçekleri ve değerleri insan varlığının fiziksel ve sosyal faktörlerinden ayrı görmezler. Kısaca İslam, insanın sadece ruhî ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda bedenî ve zihnî ihtiyaçlarını da karşılayacak bir toplum tasarımına sahiptir. Bu nedenle, -gerçekten İslamî olması için- bir toplum (veya devlet) öyle oluşturulmalıdır ki kadın ve erkek her birey, onsuz ne insan onurunun, ne gerçek özgürlüğün, ne de, son tahlilde, ruhî gelişmenin olamayacağı asgarî maddî refah ve güvenlikten yararlanabilsin: Çünkü, mensuplarından bir kısmının hak etmedikleri bir yoksulluktan yakınmalarına göz yumarken diğerlerinin ihtiyaçlarından fazlasına sahip olmalarına izin veren bir toplumda gerçek bir mutluluk ve istikrara yer yoktur.
Eğer bütün bir toplum, kendi kontrolü dışındaki şartlardan dolayı mahrumiyet yaşıyorsa (İslam'ın ilk günlerindeki Müslüman toplulukta yaşandığı gibi), bu şekilde paylaşılan mahrumiyet, ruhî sağlamlığın ve bu sayede parlak bir geleceğin kaynağı olabilir. Ama eğer bir toplumun mevcut kaynakları, bazı toplumsal grupları refah içinde yaşatırken, toplumun çoğunluğunu emeklerinin ancak günlük yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaya yettiği bir duruma düşürecek şekilde adaletsiz dağıtılmışsa, yoksulluk, ruhî gelişmenin en tehlikeli düşmanı olur ve bazan da bütün toplumu Allah'a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaştırarak ruhî gelişmeyi öldürücü bir materyalizmin kollarına iter. Hz. Peygamber şu uyarıcı sözleri ile (Câmi‘u's-Sağîr'de Suyûtî tarafından nakledilmiştir) kesinlikle bunu kasdetmiştir: “Yoksulluk kolayca hakikatin inkarına (küfr) dönüşebilir”.
Sonuç olarak İslam'ın sosyal düzenlemeleri, her erkeğin, kadının ve çocuğun, (a) yeterli yiyecek ve giyecek, (b) yeterli barınak, (c) eğitimde fırsat ve imkan eşitliği, ve (d) sağlık ve hastalık esnasında bedava tıbbî bakım sahibi olduğu bir idarî yapı amaçlar. Böyle bir yapının gereği, toplumun her üyesine, çalışma çağında ve sağlıklı iken üretken ve kazançlı iş sahibi olma hakkının; hastalık, dulluk, zorunlu işsizlik, yaşlılık veya küçüklükten doğan imkansızlık hallerinde ise, (toplum veya devlet tarafından) yeterli beslenme, barınak, vb. imkanların sağlanmasıdır. Biraz önce zikredildiği gibi, böyle kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi oluşturma toplumsal yükümlülüğü, bir çok Kur’an ayetinde ortaya konulmuş ve Hz. Peygamber'in çok sayıdaki tavsiyesinde de desteklenmiş ve açıklanmıştır. Bu emirleri somut bir idarî programa dönüştüren kişi ikinci Halife Ömer b. Hattâb oldu (bkz. İbni Sa‘d, Tabakât III/1, 213-217); ama onun erken vefatından sonra ardından gelenler, Hz. Ömer'in yarım kalmış işlerini devam ettirecek ne geniş bir görüş ve düşünce ufkuna, ne de yeterli devlet adamlığı vasfına sahiptiler.
Kur’an'ın, hırsızlığı caydırıcı bir ceza olarak şiddetli el kesme hükmü getirmesi, İslam'ın öngördüğü bu sosyal güvenlik programının gereğidir. Yukarıda belirtilen şartlarda “tahrik”in haklı bir mazeret olarak kabul edilmemesi nedeniyle ve İslam'ın sosyo ekonomik sistemi son tahlilde mensuplarının inancına dayalı olduğundan, sistem son derece hassas bir denge üzerinde durmaktadır ve her zaman titizlikle gözetilmesi gereken bir korunma ihtiyacı içindedir. Herkese tam güvenlik ve sosyal adaletin sağlandığı bir toplumda bir kimsenin toplumun diğer mensuplarının aleyhine olarak kolay ve haksız kazanç sağlama teşebbüsünde bulunması, bir bütün olarak sisteme karşı bir saldırı olarak görülmeli ve buna göre cezalandırılmalıdır: Hırsızın elinin kesilmesini öngören yukarıdaki hükmün sebebi budur. Ancak, bu notun başında zikredilen prensip de akıldan çıkarılmamalıdır: yani, insanın hakları ile mukabil yükümlülükleri (cezaya muhatap olma da dahil) arasındaki mutlak karşılıklı bağımlılık. Bütün mensupları için eksiksiz bir sosyal güvenlik sistemi oluşturamayan bir toplumda veya devlette, bir kimsenin gayrimeşru yollarla zenginleşmeye eğilimi çoğunlukla karşı konulamaz hale gelir -ve sonuçta hırsızlık, sosyal güvenliğin tam anlamıyla yürürlükte olduğu bir toplumdaki kadar şiddetle cezalandırılamaz ve cezalandırılmamalıdır. Eğer toplum, mensuplarının her biriyle ilgili yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, münferit ihlallere karşı ceza hukukunun (hadd) en sert müeyyidelerini uygulama hakkına da sahip olamaz ve bu durumda kendisini idarî cezaların daha yumuşak şekilleri ile sınırlamalıdır. (Büyük Halife Hz. Ömer'in, el kesme cezasını, o dönemde Arabistan'ı etkileyen kıtlık süresince ertelemesi, bu prensibin doğru bir değerlendirmesiydi.) Özetlersek, hırsızlığın cezası olarak el kesilmesinin, başka hiçbir şartta değil, yalnızca halihazırda mevcut olan ve tam olarak işleyen bir sosyal güvenlik programının bulunması halinde uygulanabileceği sonucuna rahatlıkla varabiliriz.
49 Yani, görevliler tarafından yakalanmadan önce çalınan malları iade etmek suretiyle (Menâr VI, 382).
50 Lafzen, “... arasından”.
51 Bu ayet, zahiren Hz. Peygamber'e seslendiği halde Kur’an'ın bütün izleyicilerini ilgilendirmektedir ve bu nedenle bütün zamanlar için geçerlidir. Aynı kapsam genişliği, bu ayetin bahsettiği insanlar için de sözkonusudur: o, sadece münafıkları ve Yahudileri zikrettiği halde, aslında, dolaylı olarak, İslam'a karşı önyargılı olan ve onun öğretileri hakkındaki yalan beyanlara isteyerek kulak veren; aydınlanmak için Kur’an'a dönmek yerine İslam'a karşı düşmanca duygular besleyen gayrimüslim “uzmanlar”ı dinlemeyi tercih eden -ki, “sana gelmek yerine...” ibaresinin anlamı budur- herkese işaret eder.
52 Yani, onlar, kendi zihnî saplantılarına uygun gördükleri için Kur’an'ın bu gibi öğretilerini kabul etmeye hazır olurlar, ama kendi eğilimlerine ters düşen hiçbir şeyi de kabul etmeye yanaşmazlar.
53 Bu, ayetin başlangıcı ile bağlantılıdır; bu nedenle parantez içi ifadeyi ekledim. Fitne'nin anlamı için bkz. sure 8, not 25.
54 Suht ismi, sehate, “[bir şeyi] tamamen yok etti” fiilinden türetilmiştir ve öncelikle “yıkıma götüren herhangi bir fiilde bulunma”yı gösterir, çünkü o fiil iğrençtir ve bu nedenle yasaklanmıştır (Lisânu'l-‘Arab). O halde sözkonusu kelime, bizâtihî kötü olan herhangi bir şeyi ifade eder. Yukarıdaki bağlamda, ekkâlûne li's-suht mübalağa ifadesi, “yasak olan her şeyi (yani, gayrimeşru kazancı) açgözlülükle tıkıştıranlar”ı, yahut daha doğrusu, “kötü olan her şeyin -yani, düşmanları tarafından Kur’an'ın etkisini yok etmek için uydurulmuş her yalan ifadenin- üstüne açgözlülükle atlayanlar”ı gösterir.
55 Yani, Allah katında neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda. Müfessirlerin çoğunluğu, bu pasajın, Medine Yahudileri tarafından karar vermesi için Hz. Peygamber'in önüne getirilen belli bir hukukî duruma veya durumlara işaret ettiği görüşündedirler. Ama, Kur’an'daki her tarihî atfın aynı zamanda genel bir muhtevaya sahip olduğu şeklindeki Kur’an prensibi ışığında bakıldığında, bu ayette işaret edilen “karar”ın, Kur’an'ın açıkça teyid veya reddettiği inançların dışındakilerin doğru olup olmadığına karar verme ile ilgili bulunduğuna inanıyorum.
56 Yani, onların kişisel sevgi veya nefretine göre değil, Allah tarafından vahyedilen ahlakî kanunları esas alarak.
57 Bu ayet, -Tevrat'ın İlahî Hukuk'un tümünü içerdiğine inanmalarına rağmen- inanmadıkları bir dinî düzenlemenin belli ahlakî sorunlar hakkındaki hükümlerinin Tevrat ile çatışan kendi kuruntularına uyum sağlayabileceği ümidiyle belli etmeden sözkonusu hükümlere yönelen Yahudilerin tuhaf düşünce tarzlarını tasvir eder. Başka bir deyişle, onlar, -inandıklarını iddia etmelerine rağmen- ne Tevrat'ın hükmüne, ne de Tevrat'ın bazı kanunlarını tasdik, bazılarını da iptal eden Kur’an'ın hükmüne teslim olmaya gerçekten hazır değildirler: Nitekim, Kur’an'ın kendi zihnî saplantılarına uygun olmadığını anlar anlamaz ondan uzaklaştılar.
58 Hz. Musa Şeriatı'nın (Tevrat) yalnız İsrailoğulları için geçerli olduğuna ve evrensel bir geçerlilik iddiası taşımadığına işaret.
59 “Allah kelâmının (kitâb) bir kısmı” ifadesi, Tevrat'ın Allah'ın vahyinin tümünü kapsamadığına ve büyük bölümünün henüz vahyedilmediğine işarettir. Rabbâniyyûn teriminin izahı için bkz. sure 3, not 62.
60 Yani, İsrailoğulları'nın “Allah'ın seçilmiş halkı” ve dolayısıyla Allah'ın rahmetinin ve vahyinin biricik muhatabı olduğu şeklindeki temelsiz inanca dayanan üstünlük yanılsaması karşılığında. Bu cümlede atıfta bulunulan “mesajlar”, Kur’an'a ve Muhammed (s)'in gelişi ile ilgili Kitâb-ı Mukaddes'deki gaybî haberlere ilişkindir.
61 Bkz. Hz. Musa Şeriatı'nın öngördüğü son derece şiddetli cezaların ayrıntılarının verildiği Çıkış xxi, 23 vd.
62 Lafzen, “onun için bir keffaret olacaktır”. Tevrat (Pentateuch -Kitâb-ı Mukaddes'de Eski Ahid'in ilk beş kitabı, -T.ç.n.), yalnızca Kur’an'da değil, ama aynı zamanda Hz. İsa'nın öğretilerinde, özellikle Dağdaki Vaaz'da da büyük bir açıklıkla ortaya konulmuş bulunan bu affetme çağrısını kapsamaz: Ve sonraki ayetler ışığında okunduğu zaman bu, Hz. Musa Şeriatı'nın zamanla kayıtlı niteliğine bir işaret olarak görünür. Alternatif olarak, yukarıdaki tavsiye, Kur’an'ın “vahyedilmiş sözlerin anlamını çarpıtmak” ile suçladığı (bkz. yukarıda 41. ayet) Tevrat izleyicilerinin sonradan tahrif ettikleri veya terk ettikleri Tevrat'ın orijinal öğretilerinin bir parçası olabilir.
63 Bu ayette iki kez ve 48. ayette de bir kez geçen mâ beyne yedeyhi (lafzen, “onun elleri arasındaki”) ifadesinin anlamı konusunda bkz. sure 3, not 3.
64 Muheymin ortacı, heymene, “[bir şeyi] gözetledi” veya “[onu] kontrol etti” rubâ‘î fiilinden türetilmiştir ve burada Kur’an'ı geçmiş kitaplarda neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğuna karar vermenin belirleyici ölçüsü olarak tanımlamak için kullanılmıştır (bkz. Menâr VI, 410 vd.).
65 Lafzen, “onlar arasında ... hüküm ver”. Bu, yalnızca hukukî ihtilaflar için değil, ama aynı zamanda ahlakî anlamda neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair hükümler için de geçerlidir (bkz. yukarıdaki not 55). Önceki ayette “İncil'in izleyicileri”nin ve baştaki pasajlarda da Tevrat'ın anılmasından açıkça anlaşılacağı gibi, burada sözü edilen halk hem Yahudiler hem de Hristiyanlardır.
66 “Her biriniz için” ifadesi, insanlığı oluşturan çeşitli toplumları anlatır. Şir‘a yahut şerî‘a terimi, lafzî olarak, (insanların ve hayvanların yaşamaları için zorunlu olan su ihtiyacını karşıladıkları) “su kaynağına giden yol”u gösterir ve Kur’an'da bir topluluğun sosyal ve manevî refahı için gerekli olan bir hukuk sistemini göstermek için kullanılır. Diğer taraftan minhâc terimi, genellikle soyut anlam taşıyan “açık yol”, yani bir “hayat biçimi” anlamına gelir. Ancak, şir‘a ve minhâc terimleri, yalnızca belli bir inanç sistemi ile ilgili kanunları değil ama aynı zamanda Kur’an'a göre Allah'ın her peygamberi tarafından tebliğ edilen bütün değişmez, temel manevî hakikatleri de kapsayan dîn teriminden anlam olarak daha dar kapsamlıdır. Çünkü Peygamberler tarafından tesis edilen belli bir hukuk sistemi (şir‘a veya şerî‘a) ve tavsiye edilen hayat biçimi (minhâc), zamanın ihtiyaçlarına ve her toplumun kültürel gelişmesine bağlı olarak değişir. İşte bu “çoklukta birlik” Kur’an'da sıkça vurgulanmıştır (mesela, 2:148'in ilk ayeti, 21:92-93, yahut 23:52 vd.). Öğretilerinin evrensel geçerliliği ve metinsel değişmezliği ile Peygamber Muhammed (s)'in “hâtemu'l-enbiyâ’”, yani, peygamberlerin sonuncusu (bkz. 33:40) olması gerçeği nedeniyle, Kur’an, bütün vahiylerin zirvesini temsil eder ve ruhî/manevî tatminin en son, en mükemmel yolunu ortaya koyar. Ancak Kur’an mesajının bu benzersizliği, önceki inançların mensuplarını Allah'ın rahmetine ulaşmaktan alıkoymaz: çünkü -Kur’an'ın sıkça işaret ettiği gibi- onlar arasından Tek Allah'a ve Hesap Günü'ne (yani, bireyin ahlakî sorumluluğuna) katıksız biçimde inananlar ve erdemlice bir hayat yaşayanlar, “ne korkacak ne de üzüleceklerdir.”
67 Yani, “kendinizi Allah'a teslim etme ve O'na itaat etme niyetinizi çeşitli bağlayıcı dinî kurallar aracılığıyla sınamak için” (Zemahşerî, Râzî), “ve böylece, ilahî kaynaklı evrim kanununa uygun biçimde sosyal ve manevî olarak gelişmenizi sağlamak için” (Menâr VI, 418 vd.).
68 Lafzen, “ihtilaf ettiğiniz şeyleri size bildirir” (karş. sure 2, not 94). Böylece Kur’an, Allah'a inanan müslim ve gayrimüslim herkese, dinî uygulamalarındaki farklılıkların, onları karşılıklı düşmanlığa sürüklemek yerine “hayırlı işlerde birbirleriyle yarışma”ya yöneltmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
69 Lafzen, “onlar arasında”; bkz. yukarıda not 55 ve 65.
70 Bunun anlamı, Allah'ın buyruklarının bilinçli olarak gözardı edilmesinin kendi cezasını da birlikte taşıdığıdır: yani, toplumun ahlakî değerlerinin tedricî olarak çürümesi ve böylece sosyal parçalanmanın ve toplumu yok olmaya götüren çatışmaların artması.
71 Câhiliyye ile, burada, yalnızca Peygamber Muhammed (s)'den önceki tarihsel zaman değil, ama genelde, ahlakî bir kavrayış eksikliğinin ve bütün kişisel ve toplumsal olguların yalnızca “yararlılık” kriterine teslim edilmesinin, yani, belli bir amacın veya eylemin, sözkonusu kişinin veya mensup olunan toplumun (kısa vadede ve kelimenin pratik anlamıyla) menfaatleri açısından yararlı olup olmadığı endişesinin karakterize ettiği her türlü durum kasdedilmektedir. Bu “yararlılık ilkesi”, bütün ulvî dinlerin tebliğ ettiği ahlakîlik kavramına temelden ters düşmesi nedeniyle Kur’an'da “cahiliyye kanunu” (hükm) olarak tanımlanmıştır.
72 Birçok müfessire (mesela Taberî) göre bu iki toplumun her biri gerçek dostluğu yalnızca kendi mensupları için -yani, Yahudiler Yahudiler için ve Hristiyanlar da Hristiyanlar için- kabul ederler ve bu nedenle Kur’an'a tâbi olanlara gerçek bir dostlukla yaklaşmaları beklenemez. Bkz. ayrıca 8:73 ve ilgili not.
73 Lafzen, “zalim halka”: yani, bu konuda bilerek kötülük yapanlara. Burada atıfta bulunulan “dostluğ”un anlamı için bkz. 3:28 ve özellikle 4:139 ve bir müminin gayrimüslimlerin hayat tarzını taklid etmesi veya -Kur’an terminolojisine göre- onlarla “dost olması” durumunda ahlakî kimliğini yitireceği vurgulamasını açıklayan ilgili dipnot. Ancak 60:7-9'da yeterince açıklığa kavuşturulduğu (ve bu surenin 57. ayetinde işaret edildiği) gibi, gayrimüslimler ile “ahlakî dostluğ”un yasaklanması, Müslümanlara karşı iyi niyetli olanlarıyla kurulan normal, dostça ilişkilere karşı bir anlam taşımaz. Unutulmamalıdır ki velî terimi birbirine yakın farklı anlam alanlarına/tonlarına sahiptir: “dost”, “arkadaş”, “yardımcı”, “koruyucu”, vb. Hangi terimin -veya hangi terim kombinezonlarının- seçileceği daima hangi bağlamda kullanıldığına bağlıdır.
74 Lafzen, “onlarla ilgili olarak birbirleri ile yarıştıklarını” -onlar zamiri, düşman Yahudi ve Hristiyanlara işaret eder. Çünkü, İslam toplumu içindeki münafıklar, onların hayat tarzlarını taklide çalışarak iyi niyetleri konusunda birbirleriyle yarışırlar.
75 Lafzen, “Kendisinden...” Bazı müfessirler, bu cümlede geçen feth kelimesinin (lafzî anlamı, “zafer” veya “üstünlük”) Mekke'nin Müslümanlar tarafından fethedileceğine gaybî bir işaret olduğu görüşündedirler. Ancak bu varsayım doğru olamaz, çünkü bu surenin nüzulü sırasında Mekke zaten Müslümanların elindeydi. Bu nedenle feth terimi, burada açıkça ilk karşılığı olan “açma” anlamında kullanılmıştır -yani, başarı yolunun açılması. (Karş. Zemahşerî'nin Esâs'ında ve Tâcu'l-‘Arûs'ta zikredilen futiha ‘alâ fulân deyimsel ifadesi: “şunlar şanslı oldular” veya “başarılı oldular”.) “Kendi planının başka bir tezahürü”, gerçek müminler için hazırlanan başarıdan ayrı olarak muhtemelen münafıkların [karşılaşacağı] ilahî bir cezaya işaret olabilir.
76 Lafzen, “sizden her kim imanını kaybederse” -yani, İslam'a düşman olan gayrimüslimlere güvenmelerinin ve onları “dostları” ve manevî önderleri olarak kabul etmelerinin sonucunda.
77 “Maymun” ve “domuz”a yapılan bu göndermeyi lafzî anlamıyla alan birçok müfessirin tersine tâbi‘în'in meşhurlarından Mücâhid, onu, bu tür günahkarların maruz kalacağı ahlakî çöküntünün mecazî bir tanımı (mesel) olarak açıklar: Onlar, maymunlar gibi ne yapacakları önceden tahmin edilemeyen ve domuzlar gibi şehvet kurbanı olurlar (Menâr VI, 448). Bu yorum, Taberî tarafından da 2:65 ile ilgili açıklamasında nakledilmiştir -“şeytanî güçler” (tâğût) ifadesi konusunda bkz. sure 2, not 250.
78 Ardından gelen ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, küçümseyicilerden de daha kötü durumda olan günahkarlar, münafıklar ve özellikle onlar arasından Kitâb-ı Mukaddes'e inandıklarını iddia edenlerdir: çünkü, vahiy aracılığıyla aydınlatılmış olduklarından bu tür davranışlarının hiçbir mazereti yoktur. 64. ayette özellikle Yahudilerden söz edildiği halde 66. ayette İncil'e yapılan atıf, Hristiyanların da bu ithamın dışında kalmadıklarını açıkça gösterir.
79 Lafzen, “onlar hakikatin inkarı ile gelir ve onunla ayrılırlar”.
80 Beğavî’ye göre rabbâniyyûn (din adamları -bkz. sure 3, not 62), bu bağlamda, Hristiyanların ruhanî liderlerini; ahbâr ise Yahudi alimlerini (“rabbiler”) temsil eder. “Kötülüğe saplanma” konusunda bkz. yukarıdaki 54. not.
81 “Bir kimsenin eli sıkıdır” ibaresi, cimriliği gösteren mecazî bir ifadedir, tıpkı tersinin -“onun eli açıktır”- cömertliğe işaret etmesi gibi (Zemahşerî). Ancak bu iki ibare daha geniş bir anlama da sahiptirler: sırasıyla, “güç/kudret eksikliği” ve “sınırsız güç/kudret” (Râzî). Öyle görünüyor ki Medine Yahudileri, Müslümanların yoksulluğunu görünce, onların Allah yolunda mücadele ettikleri ve Kur’an'ın ilahî vahiy olduğu şeklindeki inançlarını küçümsediler. Böylece, bu ayette zikredilen Yahudilerin, “Allah'ın eli sıkıdır” deyişi ve 3:181'deki paralel söz, “Allah fakir olduğu halde biz zenginiz”, onların İslam'a ve Müslümanlara karşı tavırlarının dolaylı bir tanımıdır. O öyle bir inkar ve tezyif tavrıdır ki şu şekilde ifade edilebilir: “Eğer siz Müslümanların Allah'ın iradesini yerine getirdiğiniz doğru olsaydı, Allah size kudret ve zenginlik verirdi; oysa sizin yoksulluğunuz ve zayıflığınız sizi yalanlamaktadır; yahut sizin bu iddianız, aslında Allah'ın size yardım edemediğini söylemek demektir.” Ancak Kur’an'da çok sık başvurulan bu çarpıcı dolaylı ifade tarzı (îcâz) işaret ettiği tarihsel şartları çok aşan bir anlam taşır: yani, dünyevî zenginlikleri yahut güçleri manevî açıdan “doğru yolda olmak” ile haksız biçimde özdeşleştiren bir zihinsel tavrı tasvir eder. Bir sonraki ayette Kur’an, bu tavrı ele alır ve maddî başarıyı Allah'ın rızasını kazanmış olmanın bir kanıtı olarak görenlerin manevî hakikatlere karşı körleştiklerini ve bu nedenle ahlâken zaaf sahibi ve Allah katında lânetlenmiş olduklarını aynı dolaylı ifade tarzı ile ilan eder.
82 Lafzen, “onlar arasına”. Buradaki şahıs zamiri, 57-63. ayetlerde sözü edilen Kitâb-ı Mukaddes'in -hem Yahudi hem de Hristiyan- münafık takipçilerine işaret eder (Taberî): karş. “kendilerine unutmamaları emredilen şeylerin çoğunu unutmuş” olan Hristiyanlar ile ilgili benzer bir ifade içeren bu surenin 14. ayeti.
83 Yani Allah, savaşan taraflardan hiç birine çatışmalarını nihaî bir zafer ile sonuçlandırmaları izni vermez ve sonuçta “düşmanlık ve kin” ile yaşamaya devam ederler.
84 “Gökyüzünün ve yerin bütün nimetlerinden yararlanırlardı” ibaresi (lafzen, “üstlerindekinden ve ayaklarının altındakilerden yerlerdi”), hem manevî bir hakikatin gerçekleştirilmesi ile birlikte ortaya çıkan nimete, hem de Kitâb-ı Mukaddes'in gerçek öğretilerinde mevcut olan ahlakî prensiplere uygun davranmanın ardından gelen sosyal mutluluğa bir işarettir. Unutulmamalıdır ki, “eğer onlar Tevrat ve İncil'e... gerçekten uymuş olsalardı (lev ennehum ekâmû)” ibaresi, bu kitaplara, Kur’an'ın Yahudileri ve Hristiyanları sıkça suçlamasına konu teşkil eden “kuruntu ve zan” eseri keyfî çarpıtmalardan uzak şekilde ve aslî anlamlarıyla uymayı kasdeder -Yahudilikteki “seçkin halk” kavramı yahut Hz. İsa'nın sözde uluhiyeti ve Hristiyanların “vekaleten kefaret” doktrini gibi.
85 Yani, Allah'ın birliğini vurgulayan ve Peygamber Muhammed (s)'in gelişi ile ilgili gaybî haberlerle dolu olan Eski Ahid'in bütün diğer ilahî kaynaklı kitaplarına (Râzî). Bu ifade, Kitâb-ı Mukaddes'in bugünkü şekliyle birçok değişiklik ve tahrifata uğradığını vurgulayan mükerrer Kur’ânî beyanlar ile bağlantılı olarak değerlendirilmelidir.
86 Bkz. sure 2, not 49.
87 Lafzen, “ve diğerlerini de öldürüyorlar”. Geçmiş zaman kipinden şimdiki zamana (yektulûn) geçişin anlamı konusunda bkz. sure 2, not 72.
88 Karş. Matta iv, 10; Luka iv, 8; Yuhanna xx, 17.
89 Bu pasajın anlamı, Hz. İsa'nın kendisinden önce yaşamış diğer bütün peygamberler gibi sadece bir fâni olduğu ve Hz. Meryem'in kendisinin hiçbir zaman “Allah'ın annesi” olduğunu iddia etmediğidir.
90 Lafzen, “onlar [hakikatten] nasıl sapmışlardır”. Efeke fiili, öncelikle, “[bir kimseyi veya bir şeyi] geri çevirdi” anlamına gelir: soyut anlamıyla, çoğunlukla “o yalan söyledi” demektir (çünkü, yalan, hakikatten uzaklaşmaya işaret eder). Ufike edilgen kalıbı, çoğu zaman, “o, görüşünden (yahut “yargısından”) saptı” ve böylece, “onun zihni tersyüz oldu” veya “saptırıldı” anlamlarına sahiptir. (Karş. Kâmûs ve Tâcu'l-‘Arûs; ayrıca Lane I, 69.)
91 Karş. 4:171. Bu pasaj, öncekiler gibi, Hz. İsa'ya sevgilerinin, o'nu uluhiyet derecesine yükselterek “hakikatin sınırlarını ihlal etme”lerine sebep olduğu Hristiyanlara hitab etmektedir: ehlu'l-kitâb'ı bu bağlamda “İncil'in takipçileri” olarak çevirmemin sebebi budur.
92 Lafzen, “doğru yoldan sapmış olan”; yani, bugüne kadar bu durumda ısrar eden (Râzî): zaman içinde ilahlığı dinî önderlerine yakıştırmaya başlayan -dinler tarihinde çok sık karşılaşılan bir olgu- birçok topluluğa işaret.
93 Karş. Mezmurlar lxxviii, 21-22, 31-33 ve diğerleri; ayrıca Matta xii, 34 ve xxiii, 33-35.
94 Lafzen, “ihtiraslarının (enfusuhum) onlara telkin ettiği”. Nefs'in “ihtiras” olarak çevrilmesi konusunda bkz. bu surenin 30. ayeti, not 37. Burada kasdedilen, onların kendilerini “Allah'ın seçkin topluluğu” olarak görmedeki inatçılıkları ve sonuçta, başkalarına bahşedilmesi muhtemel olan vahiyleri reddetmeleridir.
95 Lafzen, “Peygamber'e”. Zemahşerî ve Râzî’ye göre, işaret edilen peygamber, Yahudilerin tâbi olduklarını iddia ettikleri -Kur’an'ın dolaylı olarak reddettiği bir iddia- Musa peygamberdir.
96 Lafzen, “onlardan”.
97 Yani, onlar Yahudilerin yaptığı gibi o vahyin İsrailoğulları'na özgü bir lütuf olduğuna inanmazlar: ve onların “papazları ve keşişleri”, tevazuun bütün gerçek itikatların özü olduğunu onlara öğretirler -Burada kayda değer husus şudur: Kur’an, bu bağlamda, Hristiyanları “Allah'ın yanısıra başka herhangi bir kimseye veya şeye ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar” (ellezîne eşrakû -geçmiş zaman kipinin kullanımında ifadesini bulan kasıt unsuru burada da vardır tıpkı ellezîne keferû ve ellezîne zalemû'da olduğu gibi) arasında saymamıştır: çünkü Hristiyanlar Hz. İsa'yı ilahlaştırarak şirk günahı (“Allah'ın yanısıra başka bir kimseye veya şeye ilahlık yakıştırmak”) işledikleri halde birden fazla ilaha bilinçli olarak tapmazlardı, çünkü onların akîdesi, teorik olarak, kendisini, bir görüntüler veya “kişiler” üçlüsünde -ki Hz. İsa'nın da bu üçlüden birisi olduğu kabul edilir- tezahür ettirdiği düşünülen Tek Allah inancını varsayar. Bu doktrin Kur’an'ın öğretilerine ne kadar ters düşse de onların şirk'i bilinçli bir niyete dayanmaz; tersine, onların Hz. İsa'yı kutsamaları da “hakkın sınırlarını ihlal etme”lerinden kaynaklanır (bkz. 4:171, 5:77). Karş. bu bağlamda 6:23 ile ilgili not 16'da zikredilen Râzî'nin mülahazaları.
98 Mimmâ ‘arafû mine'l-hakk ibaresinin bu şekildeki çevirisi konusunda bkz. Zemahşerî ve Râzî; ayrıca Menâr VII, 12. İzâ semi‘û ifadesini “anlamaya başladıkları zaman” şeklinde çevirmeme gelince, unutulmamalıdır ki semi‘a fiili, ilk anlamı olan “işitti”nin ötesinde, çoğu zaman “anladı” veya “anlamaya başladı” karşılıklarına da sahiptir (karş. Lane IV, 1427).
99 Lafzen, “söyledikleri karşılığı” -yani, inanç olarak ifade ettikleri (Zemahşerî).
100 Müfessirlerin çoğunluğu -Taberî, Zemahşerî ve Râzî de dahil olmak üzere- lâ tuharrimû (lafzen, “yasaklamayın” yahut “yasak ilan etmeyin”) ifadesini benim yukarıda verdiğim anlamda açıklamışlar ve bunun özellikle, Hristiyan papazlar ve keşişler tarafından uygulanan, kendisine eziyet etme tavrına (çileciliğe) işaret ettiğini belirtmişlerdir. Tayyibât terimi, hayatın bütün iyi ve güzel şeylerini kapsar- “insanların arzuladığı ve kalplerinin eğilim duyduğu zevk verici şeyleri” (Taberî): onu “hayatın güzellikleri” olarak çevirmemin nedeni budur.
101 Lafzen, “yeminlerinizdeki düşüncesizce bir söz (lağv) için”. Bu deyim, öncelikle, kişinin İslamî kuralların yasaklamadığı şeylerden (yani, “hayatın güzelliklerinden”) kendini mahrum etmesini amaçlayan yeminlere ve genel olarak da önceden düşünülmeden, yani, kızgınlıkla yapılmış bütün yeminlere işaret eder (karş. 2:224-225; ayrıca 38: 44 ve ilgili not 41).
102 Lafzen, “ailenizi beslediğinizin benzeri ile”.
103 Lafzen, “onun kefareti ... olacaktır” -buradaki zamir, yemini bozma günahına işaret eder. Kullanıldığı bağlamdan açıkça anlaşıldığı gibi, bu kefaret ihtimali -bu surenin başlangıç cümlesinde açıkça ifade edildiği gibi- bir müminin elinden geldiği kadar dürüstçe riayet etmek zorunda olduğu, başka kişileri etkileyen bilinçli taahhütler ile değil, yalnızca “düşünmeden telaffuz edilen yeminler” ile ilgilidir. Bu genel kuralın istisnaları konusunda bkz. sure 2, not 212.
104 Yani, “onları iyice düşünmeden ve sıkça yapmayın” (Râzî).
105 Bütün lugat bilginlerine göre hamr (hamera fiilinden türetilmiştir: “gizledi” yahut “örttü/engelledi”) kelimesi, aklın işleyişini engelleyen her türlü maddeyi, yani, sarhoşluk veren maddeleri ifade eder. Bu nedenle, bu ayette ortaya konulan sarhoşluk veren maddeler ile ilgili yasaklama, yalnızca alkollü içecekleri değil, ama aynı zamanda benzer etki yapan ilaçları da kapsar.
Bu genel yasağın tek istisnası, bu surenin 3. ayetinin son cümlesinde öngörüldüğü gibi, “zaruri ihtiyaç” (bu kelimelerin en dar anlamları ile) hallerinden doğar: bu da, hastalığın veya bir bedensel yaranın uyuşturucu ilaçları yahut alkolü gerekli ve kaçınılmaz kıldığı hallerdir -“putperestçe uygulamalar” (ensâb, lafzen, “putperestçe sunak taşları”) ifadesi konusunda bkz. bu surenin 8. notu. Bu terimin mecazî olarak kullanıldığına ve putperestçe nitelikler taşıyan bütün uygulamaları -azîzlere tapınma, bazı cansız nesnelere “olağanüstü” vasıflar yükleme, her türlü bâtıl inanca dayalı tabulara teslim olma, vb.- kapsadığına inanıyorum. “Gelecek hakkında kehanette bulunmak” olarak çevirdiğim ifadenin (ezlâm, lafzî anlamı, “fal-okları”) bir açıklaması için bkz. bu surenin 3. ayetinin ikinci paragrafı ile ilgili not 9.
106 Lafzen, “Artık vazgeçersiniz, değil mi?” -vazgeçmenin gerekliliğini anlatan beliğ bir soru.
107 Bu, Hz. Peygamber'in halkı inanmaya zorlayamayacağına ve bu nedenle, bunu gerçekleştirememekten dolayı sorumlu tutulamayacağına işaret eder.
108 Lafzen, “her yediklerinde” yahut “tattıklarında” (fî-mâ ta‘imû) bir günah yoktur.” Öncelikli anlamı “yemek yedi” olan ta‘ime fiili, hem yeme ve içmeyi, hem de -mecazî olarak- arzu edilen herhangi bir şeyden “yararlanma”yı kapsar. Müfessirlerin çoğunluğu, bu ayetin yukarıda 90. ayette zikredilen yasakların ilanından önce ölmüş olan müminler ile ilgili olduğunu varsayarlar. Ancak, bana öyle görünüyor ki bu ayet daha geniş bir anlama sahiptir ve “hayatın güzelliklerinden nasip alma” ile ilgilidir -yani, Allah'ın yasaklamadığı ve bu nedenle, müminlerin kendilerini onlardan mahrum etmek zorunda olmadığı şeyler ile (karş. yukarıdaki 87. ayet).
109 Lafzen, “ve sonra (sümme)”: artışı ve yoğunlaşmayı ifade eden bir ifade tarzı (Râzî). Bu nedenle, sümme bağlacı -bu cümlede iki defa geçmiştir- benim tarafımdan ilk örnekte “[onlar] ... etmeye devam etsinler” olarak ve ikinci örnekte “[Allah'a karşı sorumluluklarının bilincine] daha çok varsınlar” şeklinde çevrilmiştir.
110 Lafzen, “sizin ellerinizin ve mızraklarınızın ulaş[abil]eceği bir av ile”.
111 Bu ayet ile Kur’an, bu surenin 1. ayetinde dile getirilen hac süresince avlanmanın yasaklanması konusuna geri dönmektedir. “Sınama”, aslında meşru olmasına [ve bu nedenle, önceki ayet gereğince, müminlerin normal olarak yapabilecekleri şeyler arasında bulunmasına] rağmen, avlanmanın hac zamanında yasaklanması gerçeğinden doğmaktadır -benim “insan idrakinin ötesinde olmasına rağmen” şeklinde çevirdiğim bi'l-ğayb ifadesi konusunda bkz. sure 2, not 3.
112 Bu ayetin son cümlesinden anlaşıldığına göre, burada atıfta bulunulan “kasden” öldürme ile, önceki ayetin o kadar şiddetle kınadığı, “hakikat sınırlarının” isteyerek ve ısrarla “aşılması” değil, yalnızca münferit bir olay (yahut bir ilk ihlal) kasdedilmektedir. Unutulmamalıdır ki “av” (sayd) terimi, bu bağlamda, yalnızca eti yenebilir hayvanlar ile ilgilidir: Nitekim, birçok sahih Hadis'e göre, tehlikeli veya vahşi bir hayvanın, mesela bir yılanın, akrebin, kuduz köpeğin vb. öldürülmesi hac zamanında bile serbest bırakılmıştır.
113 Yani, yoksullar arasında dağıtılmak üzere. Bu bağlamda Kâbe, mecazî olarak, yalnız mâbedin kendisini değil ama Mekke'nin kutsal çevresini de ifade eder (Râzî). “İki dürüst kişi”den, öldürülen yabanî hayvanın yaklaşık et değerini tesbit etmeleri ve buna dayanarak hangi evcil hayvanın bunun karşılığında kurban edileceğine karar vermeleri beklenir.
114 Lafzen, “yahut muhtacı doyurmak veya oruç tutmak suretiyle buna denk bir kefaret [ödeyecektir].” Bu iki alternatif, öldürdüğü ava değer olarak denk düşecek bir baş sığırı veya sığırları temin edemeyecek kadar, yahut -son olarak zikredilen alternatifte- başka insanları doyuramayacak kadar yoksul olan bir hacı için geçerlidir. Ne Kur’an ne de sahih Hadisler, doyurulması gereken yoksul adedi veya oruç tutulacak gün adedi hakkında hiçbir belirleme yapmadıklarından, bu ayrıntılar, açık olarak kişinin vicdanına terk edilmiştir.
115 Lafzen, “denizin avı ve ... onun yiyeceği”. Bahr terimi, herhangi bir geniş su birikintisini gösterdiğinden, klasik müfessirler ve hukukçular, yukarıdaki emrin denizlerden, ırmaklardan, göllerden veya havuzlardan çıkan bütün av hayvanlarını kapsadığında ittifak etmişlerdir (Taberî). Ta‘âmuhû (lafzen, “onun yiyeceği”) ibaresindeki zamir bahr kelimesine râcidir ve böylece, dalgaların kıyıya sürüklediği balıkları ve diğer deniz hayvanlarını gösterir (Taberî, Râzî). Ancak Zemahşerî, zamirin bu şekildeki avın (sayd) nesnesi ile ilgili olduğunu söyler ve sonuçta ibareyi “onu yeme” şeklinde anlar. Bu her iki okuma şekli de orijinal metin ile uyumludur, çünkü yukarıdaki ayet, karada avlanmak (saydu'l-berr) hacıya yasak olduğu halde her türlü su avının müminler için -hac sırasında bile- meşru olduğu ilkesini koymaktadır.
116 Hasan Basrî'ye göre (Taberî'nin naklettiği gibi), bu ayette zikredilen “gezginler”, bu anlam örgüsü içinde “hacılar” ile eş anlamlıdır: Başka bir deyişle, her türlü su avı, müminlere hacda olup olmadıklarına bakılmaksızın meşru kılınmıştır.
117 Hacılar veya hacı olmayanlar tarafından yapılan bütün avlanmalar Kâbe alanı içinde -yani, Mekke bölgesinde ve çevresinde- yasaklanmıştır; çünkü orası bütün canlılar için bir sığınaktır (emn bkz. 2:125). Bunun Hz. İbrahim ile ilişkisi konusunda bkz. 2:125 vd. ve ilgili dipnotlar. Bu sığınağa şeklinden dolayı verilmiş olan Kâbe ismi, herhangi bir “kübik yapı”yı ifade eder. Öyle görünüyor ki Kâbe'yi ilk inşa eden kişi (çünkü Hz. İbrahim zamanından beri Kâbe, birçok defa, her zaman aynı şekilde olmak üzere yeniden inşa edilmiştir), insanın mimari güzellik aracılığıyla tasavvur edebileceği her şeyin ötesinde bir ihtişam sahibi olan Allah fikri karşısındaki hiçliğinin ve ürküntüsünün bir temsîli olarak, onu hayal edilebilir en basit üç boyutlu bir küp şeklinde inşa etmeyi tercih etmiştir. Bu sembolizm, soyut anlamıyla, “[insanların] işlerinin sağlamlaştırılması veya düzeltilmesinin ölçüsü”nü gösteren kıyâm (lafzî karşılığı, “destek” veya “orta-direk”) teriminde açıkça ifade edilmiştir (Râzî): kıyâm li'n-nâs'ı “bütün insanlık için bir sembol” olarak çevirmemin sebebi budur.
118 Lafzen, “bu, Allah'ın ... olduğunu bilmeniz içindir”. “Boyunlarında takı olan kurbanlıklar” (lafzen, “kurbanlıklar ve takılar”), kurbanlık hayvanlara bir atıftır (bkz. bu surenin 4. notu). Böylece hac ve ona bağlı merasimler, insanın Allah'a teslimiyetinin sembolleri olarak ifade edilmektedirler.
119 Lafzen, “kötü şeyler ile iyi şeyler eşit olamazlar”.
120 Bu ayet, 99. ayet ile doğrudan bağlantılıdır: “Peygamber, [kendisine emanet edilen] mesajı tebliğ etmekten başka bir şeyle yükümlü değildir”. Yukarıdaki ifade, “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim” (bu surenin 3. ayetinde geçmiştir) cümlesi ile birlikte okunduğunda, müminlerin, Kur’an'ın ve Hz. Peygamber'in açık şekilde ortaya koydukları emirlerden “ilave” kurallar çıkarmaya çalışmamaları gerektiğine işaret eder, çünkü bu onlara “zorluk çıkarabilir” -yani, (yüzyılların akışı içinde ortaya çıktığı gibi), müminlere, Kur’an'da ve Hz. Peygamber'in mütevatir emirlerinde hukukî kurallar olarak vaz‘edilmiş olanların üstünde ve dışında ilave yükümlülükler getirir. Bazı büyük Müslüman alimler, bu ayete dayanarak şu sonuca varmışlardır: İslam Hukuku, bir bütün olarak, Kur’an'ın ve Hz. Peygamber'in emirlerinin zahirî anlamlarından çıkarılan açık kurallardan başka şeyleri kapsamaz. Bu nedenle, bu tür açık seçik buyrukların kapsamını sübjektif metodlar ile genişletmeye izin verilmemiştir. (Bu problemin en yararlı, aydınlatıcı bir değerlendirmesi, İbni Hazm'ın Muhallâ'sının girişinde görülebilir, cilt I, 56 vd.) Bu, elbette, Müslüman toplumu, gerekli olduğunda Kur’an'ın ve Hz. Peygamber'in öğretilerinin ruhu ile uyumlu, geçici her türlü düzenlemeyi yapmaktan alıkoymaz: ama açıkça anlaşılmalıdır ki bu tür ilave düzenlemeler, İslam Hukuku'nun (şerî‘at) aslî unsuru olarak görülemezler.
121 Yani, arzu edilmeyecek bazı sonuçlar ihtiva eder şekilde. Bu meselenin bir tasviri, Ebû Hureyre'den rivayeten Müslim'de nakledilen şu Hadis'te görülebilir: Hz. Peygamber, vaazlarından birinde şöyle dedi: “Ey ümmetim! Allah size haccı farz kıldı: öyleyse onu ifa edin.” Bunun üzerine birisi sordu: “Her yıl mı, ey Allah'ın Rasûlü?” Hz. Peygamber sesini çıkarmadı; adam soruyu iki defa daha tekrarladı. Sonra Hz. Peygamber şunları söyledi: “Eğer evet deseydim [haccı her yıl ifa etmek] üzerinize farz olurdu: ve bu da şüphesiz gücünüzün üzerinde bir şey olurdu. Değinmeden bıraktığım konular hakkında bana soru sormayın; nitekim sizden önce, peygamberlerine çok soru sordukları ve sonra da [onların öğretileri üzerinde] anlaşmazlığa düştükleri için helak olmaya kadar giden toplumlar vardır. O halde, size herhangi bir şeyi emredersem onu gücünüzün yettiği kadar yapın ve size bir şeyi de yasaklarsam ondan uzak durun.”
Bu Hadisi yorumlayan İbni Hazm şunları söyler: “Bu Hadis, dinin bütün kurallarını (ahkâmu'd-dîn) baştan sona içine alır -Hz. Peygamber'in ne emrederek ne de yasaklayarak hiç sözkonusu etmediği şeyler serbest bırakılmış (mübâh) demektir, yani, ne yasaktır, ne de zorunludur; emrettiği şeyler zorunludur (farz), yasakladığı şeyler ise gayrimeşrudur (harâm); ve bize yapılmasını emrettiği şeyler yalnızca gücümüz ölçüsünde bizi bağlayıcıdır” (Muhallâ I, 64). Ancak unutulmamalıdır ki “Peygamber” terimi, bu bağlamda Kur’an'ı ifade eder, çünkü Kur’an'ın mesajı Hz. Peygamber aracılığıyla insanlığa iletilmiştir.
122 Yani, Allah, bazı konuları değinmeden bırakmak suretiyle onları insanların ihtiyârına terk etmekte; böylece insanların kendi vicdanları ve toplumun menfaatleri doğrultusunda hareket etmelerine imkan vermektedir.
123 İbni Hazm'ın geliştirdiği yasama prensiplerini esas alan Reşid Rıza yukarıdaki ayeti şöyle açıklar: “Birçok hukukçumuz (fukahâ’), kendi sübjektif kıyas yöntemleriyle insanların dinî yükümlülüklerini (tekâlîf) gereksiz yere genişletmişler, böylece, [Kur’an'ın] apaçık dilinin sona erdirdiği güçlüklere ve karmaşıklıklara yeniden hayatiyet kazandırmışlardır: Bu da, birçok Müslümanın ve yönetimlerinin İslam Hukuku'nun bütünlüğünden uzaklaşmalarına yol açmıştır” (Menâr VII, 138).
124 Lafzen, “Allah, behîra, sâibe, vesîle ve hâm [şeklindeki hayvanlar]dan bir şey emretmemiştir”. Bu ifadeler, İslam öncesi Arapların, meralara salarak ve kullanılmalarını veya kesilmelerini yasaklayarak muhtelif tanrılarına adamayı âdet edindikleri bazı evcil hayvan cinslerini gösterir. Bu hayvanlar, sayılarına, cinsiyetlerine ve soylarına göre seçilirlerdi: ama lugatçiler ve müfessirler, bunların tanımında hiçbir şekilde anlaşamamışlardır. Bu sebepten dolayı -ve içlerinde taşıdıkları karmaşıklık nedeniyle- yukarıdaki dört terim başka herhangi bir dile çevrilemezler. Sonuç olarak, onları metin içinde, “bâtıl inançlarla işaretlenmiş ve insanların kullanımından alıkonmuş belli hayvan cinsleri” olarak çevirdim: bu, bütün otoritelerin ittifakıyla, dört cins hayvanın ortak vasfı olarak görülür. Onların burada (ve dolayısıyla, 6:138-139 ve 143-144'de) zikredilmeleri, önceki iki ayette işaret edilen ve ilgili dipnotlarında açıklanan, bazı sözde “dinî” yükümlülüklerin ve yasakların keyfî şekilde uydurulmasının bir tasvirini amaçlar.
125 Lafzen, “herhangi birinize ölüm yaklaştığında vasiyet[inizi yaptığınız] zaman aranızda” -yani, sizinle mirasçılarınız arasında- “şahit bulunsun”.
126 Lafzen, “yeryüzünde dolaşırken”. Müfessirlerin çoğuna göre (karş. Râzî) minkum (lafzen, “aranızdan”) ifadesi, burada, “kendi aranızdan”, yani, İslam toplumunun içinden anlamına gelir.
127 Lafzen, “Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz”.
128 Yani, ölenin hak sahibi mirasçıları arasından.
129 Lafzen, “onların yeminlerinden sonra [karşıt] yeminler yapılmasın”.
130 Karş. yukarıda 99. ayet: “Peygamber, [kendisine emanet edilen] mesajı tebliğ etmekten başka bir şeyle yükümlü değildir” -çünkü o, ne insanları doğru yola gelmeleri için zorlayabilir ne de onların kalplerinden ne geçtiğini bilebilir. (Bkz. 4:41-42.)
131 Cümlenin başında kullanıldığında iz'i bazan “İşte o zaman” diye çevirmem konusunda bkz. sure 2, not 21. Bu ünlem, yukarıdaki bağlamda, dolaylı olarak, peygamberlerin ilahî mesajı tebliğ ettikleri kimselerin tepkilerinden sorumlu olmadıklarını ifade eden önceki pasaj ile bağlantılıdır: aşağıdaki 116-117. ayetlerde tam anlamıyla ortaya konulan bir bağlantı.
132 Bkz. sure 2, not 71.
133 Lafzen, “ve Tevrat ve İncil”i. Bu cümleciğin başındaki “ve” bağlacı, hem Tevrat'ın hem de İncil'in Hz. İsa'ya bahşedilen vahiyde (kitâb) kapsandıkları gerçeğini vurgulamayı amaçlar. Tevrat daha önceki bir vahiy olmasına rağmen, onun “İsa'ya öğretildi”ği belirtilmiştir; çünkü Hz. İsa'nın risalet vazifesi, İncil tarafından lağvedilmeyip sadece tasdik edilen Hz. Musa Şeriatı'na dayanmaktaydı (karş. Matta v, 17-19). “Beşiğinde” ifadesi konusunda bkz. sure 3, not 33 (ilk cümle).
134 Bkz. 3:49 ve ilgili not 37.
135 Bkz. sure 3, not 38.
136 Yani, Hz. İsa'nın havarilerine (bkz. sure 3, not 42).
137 Kur’an'ın genel kabul görmüş olan kıraat şeklinde, bu ifade, hel yestetî‘u rabbuke, yani, “Rabbinin gücü yetebilir mi?” yahut “yeter miydi?” yahut “muktedir midir?” şeklindedir. Ancak bu kıraat şekli, zahiren, Allah'ın dilediği herhangi bir şeyi yapabilme kudreti ile ilgili esaslı bir şüpheyi (ki, Kur’an'da Hz. İsa'nın havarilerinin sağlam müminler olarak tanımlanmaları ile uyuşmayan bir isnad) îma edebileceğinden, müfessirlerin çoğunluğu, havarilerin bu sorusunu, bir kimsenin başka birine “Benimle gelir misin?” diye sormasına benzetirler -ki bu, sorulan kişinin gitme kudreti ile ilgili bir şüpheyi değil, tersine gitme arzusu ile ilgili bir belirsizliği yansıtır (karş. bu konuda Taberî, Beğavî, Râzî, Râğıb, ayrıca Menâr VII, 250 vd.) Ancak Hz. Peygamber'in önde gelen birçok sahâbîsi'nin -Hz. Ali, İbni ‘Abbâs, Hz. Ayşe ve Mu‘âz b. Cebel- sözkonusu ifadeyi “Rabbinden isteyebilir miydin?” şeklinde çevrilebilecek olan hel testetî‘ rabbeke olarak okudukları gerçeği ile ilgili bazı delillere sahibiz (Taberî, Zemahşerî, Beğavî, Râzî, İbni Kesîr): Bu, havarilerin Hz. İsa'nın Allah'tan yukarıdaki talepte bulunabilme kudreti (kelimenin manevî anlamıyla) hakkındaki tereddütlerini yansıtan bir kıraattır. Genel kabul gören hel yestetî‘ rabbuke şeklindeki kıraati reddeden Hz. Ayşe'nin, “İsa'nın havarileri, Allah'ın dilediği şeyi yapıp yapamayacağının sorulamayacağını iyi bilirlerdi: onlar, sadece [İsa'ya], ‘Rabbinden dileyebilir misin?’ diye sordular” dediği rivayet edilmiştir (Râzî). Ayrıca Mustedrek'de nakledilen bir Hadis'e göre, Mu‘âz b. Cebel, Hz. Peygamber'in kendisine hel testetî‘ rabbeke (“Rabbinden dileyebilir miydin?”) kıraatini öğrettiğini kesin bir dille belirtmiştir. Bana göre delillerin ağırlığı ikinci şıkka işaret etmektedir: ama daha yaygın kıraatı gözönüne alarak ibareyi yukarıdaki şekilde çevirdim.
Havarilerin bir gök “sofra”sı (mâide, bu sureye ismini veren kelime) istemeleri -ve arkasından Hz. İsa'nın duası- konusuna gelince, bu, Hz. İsa'nın (Rabb'in: Lord's) Duasında (karş. Matta vi, 11) yer alan günlük yiyecek isteğinin bir yansıması olabilir. Çünkü dinî terminolojide insana gelen her fayda, “gökten gönderilmiş” -yani, Allah tarafından gönderilmiş- sayılır, bu fayda insanın kendi çabasıyla ortaya çıkmış olsa bile. Ancak, diğer taraftan, havarilerin “sofra”yı isteme şekilleri -ve özellikle onların bir sonraki ayette verilen açıklamaları- daha çok Allah'tan imanlarını “kabul ettiği”ni gösterecek bir mûcize istediklerine işaret ediyor gibidir. (Bkz. ayrıca bir sonraki not.)
138 İnnî münezziluhâ (lafzen, “Ben onu gönderiyorum”) ibaresindeki münezzil gramer kalıbı, sürekli tekrarlanan bir bağışa -ki bu sürekliliği parantez içindeki “her zaman” kelimesiyle ifade ettim- işaret eder. Allah'ın süreklilik arzeden bu maddî ve manevî rızık vericiliğinin vurgulanması, O'nun, bu açık hakikati -insanın kendi kendine yeterli ve bağımsız olduğunu küstahça varsayarak- inkar edenlere lânetinin şiddetini açıklamaktadır: ayrıca Allah'ın varlığının “delil”i olarak bir mucize gösterilmesi talebinin kınandığına işaret eder.
139 Zımnen, “İsa'nın ölümünden sonra”: bu, Hz. İsa'nın 117. ayette kendi ölümüne geçmiş zaman kipi ile işaret etmesinden (“Sen bana ölümü verdikten sonra”) açıkça belli olmaktadır. Diğer taraftan kâle (“dedi”) fiili, aynı zamanda “diyecektir” anlamına da gelebilir (bkz. aşağıda not 141).
140 Ente'r-rakîb'deki belirtme takısı (harf-i tarif), Allah'ın rakîb (“koruyucu”) olma fonksiyonundaki eşsizliğinin bir ifadesidir ve ancak (o cümlede mahzûf olan) “yalnız” kelimesinin ilavesiyle çevrilebilir. Allah ile ilgili benzer ifadelere Kur’an'da çok sık rastlanır -mesela, bir sonraki ayetin sonunda.
141 Lafzen, “dedi” -ancak klasik müfessirlerin çoğunluğu kâle fiilinin burada gelecek zamanı gösterdiği (“diyecektir”) kanaatindedirler, yani “Hesap Günü'nü”.
9 Mayıs 2007 Çarşamba
8 Mayıs 2007 Salı
NİSA SÜRESİ(Muhammed GAZALİ)
Nisa Sûresi'nİn ilk üçte biri aile ve aile meseleleriyle ilgilidir. Aile ise, küçük bir toplumdur. Sûrenin diğer üçte ikilik bölümü de, ümmet ve bu ümmetin problemleriyle ilgilidir. Ümmet ise, büyük bir toplumdur. Sonuçta sûrenin tümü toplumsal İlişkiler ve bu ilişkilerin sağlamlaştırılmasının gerekliliğini ifâde etmektedir. Bu gerekliliğe çekilen dikkat, hemen sûrenin girişinde başlamaktadır:
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar yaratan Rabbinizden sakının." (Nisa, 4/1)
İnsanlar, birbirlerine karşı yabancı gibi de gözükseler, gerçekte birbirleriyle akrabadırlar: Zira tek bir babanın soyundan ve onları bir birine bağlayan ve akraba kılan ortak rahimden gelmektedirler.
Her insanın bu akrabalık bağını hatırlaması, hem yakın hem de uzak tüm akrabalarına iyi muamelede bulunması gerekir. Zira sıla-i rahim, İslâm'ın önde gelen özelliklerinden birisidir. Her ne kadar bazı insanlar arasında akrabalığın din ve kardeşlik bakımından yakınları kapsadığı bilinmekteyse de, insanlık dairesinin daha geniş olması ve renkler ve ırklar arasındaki yardımlaşmanın gerçekleşmesi gerekmektedir.
Sûrenin ilk âyetindeki nasihat, her şeyin yaratıcısı ve sahibi yüce Allah (c.c.)'tan korkmaya ve O (c.c.)'nun kapsamlı gözetimine dayanmaktadır. Ancak biz bu sûrede Allah (c.c.)'a ümit bağlamanın ve O (c.c.)'nun rahmetini istemenin gerekliliğini ifâde eden pek çok âyete de rastlamaktayız. Örneğin şu âyetler bu hususa açık birer örnektir;
"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz." (Nisa, 4/31)
"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır." (Nisa, 4/110)
NisS Sûresi • 57
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 4/48)
"Allah'ın kabul edeceği levbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin levbesidir." (Nisa, 4/17)
"Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir ve yegâne hikmet sahibidir. Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise, büsbütün yoldan çıkmanızı ister. Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (Nisa, 4/26-28)
Şüphesiz ki Allah (c.c), (onlara) zor gelecek derecedeki ibadetlerle, kullarına yük yüklemek istemez. Kulların Allah (c.c.)'a eda etmeye çalıştıkları ibadetler, (tıpkı) ilim tahsil etmek için öğrencinin yüklendiği ve olgunlaşmak için eğitilen kişinin yüklendiği yük gibidirler. İşte böyle bir yük de taşınabilir ve verimli bir yüktür.
Her şeye kadir olan Allah (c.c.)'ın gözetiminden korkmak ve günahları çokça bağışlayan Rahman'dan ümit beklemek mü'minleri canlı tutar ve onlar, ömür uzasa da kisalsa da son ve kesin buluşma için hazırlık yaparlar. Bu sûredeki ailenin prensiplerinden bahseden bölüm, söze yetimlerin haklarıyla ilgili olarak başlamıştır. Çünkü Müslümanlar, bitmez tükenmez düşman saldırılarına karşı savaşan bir toplumdur. Ölü sayısı artıkça yetimlerin sayısının da artması sebebiyle, toplumsal problemlerden bahseden bir sûrenin, yetimlerle ilgili bir hükümle başlamasında garipsenecek bir durum yoktur.
Şu yaşadığımız yüzyılda, yetimlerin misyonerlik cemiyetlerinin, inanç ve ideoloji hırsızlarının hedeflerine maruz kaldıklarını görmekteyiz. İşte bu sebeple Müslümanların kendi yetimlerine gereken önemi göstermeleri ve haklarını korumaları gerekmektedir.
İşte burada yetimlerle ilgili sözlerin arasında evlilik konusu geçmektedi. Burada da bir veya birden fazla kadınla evlenilebileceğine dair bir ruhsat verilmektedir. İslâm; çok evlilik konusunda, kendisinden önceki dinlerin hükümlerinden sapmış değildir, zira Allah (c.c.)'tan bir emir gereği, çok evliliği yasaklayan hiçbir din yoktur.
Yaşadığımız çağdaki insanların durumlarına baktığımız zaman Avrupa ve Amerikalıların, kadınlarla ilişkilerde, insanların en kötüleri olduğunu görmekteyiz. Yasak olan çok evlilik (yani dörtten fazlasıyla evlenme) onlarda oldukça yaygındır. Herhangi sefih bir kimse, onlarca kadınla ilişki kurabilmektedir.
Biz müslümanlara göre serbest olan çok evliliğin önceden tespit edilmiş ve çizilmiş sınırları vardır. Zira İslâm, evlenmeye gücü yetmeyen kimseye şahsen oruç tutmayı emrediyor. Tek bîr eşin geçimini sağlayamayan evli bir kimseye, nasıl olur da
58 • Nİsâ Sûresi
Muhammed Gazalî
başka bir eş daha mubah olur? Onların geçimini sağlayacak güçte olsa bile, aralarında adaletli davranamaz. Biz Müslümanlara göre, zorla evlilik gerçekleşmez. Çok evlilikle ilgili herhangi bir isteksizlik ve gönülsüzlük, bu çok evliliği ortadan kaldırabilir.
Bunun yanısıra, eşinin ikinci bir kadınla evleneceğinden korkan bir kadın, evlilik akdinde, kendi üzerine kuma getirmemesini şart koşabilir. İmam Ahmed b. Han-bel (r.a.)'in dediği gibi; Koca, bu şarta bağlı kalmak zorundadır, eğer uymazsa ikinci evlilik sebebiyle birinci eşin nikahı düşmüş ve boşanmış sayılır.
Bunun ardından sûre miras taksimiyle ilgili hükümlerden bahsetmektedir. Kadına her türlü mirastan pay ayrılmaktadır, oysa önceden kadın mirastan mahrumdu. Miskin ve zayıf kimselere o mirastan bir pay verilmesini mendup kılmıştır. Sünnetin açıkladığı gibi erkeğin, malından üçte biri geçmemek şartıyla, dilediği kadar, vasiyet edebilmesi sağlanmıştır.
İslâm'ın, çeşitli şekillerde, erkeğin payının kadının payından iki katı daha fazla kıldığı bilinen bir şeydir. Zira İslâm'a göre erkek, kadından daha fazla yüklerle sorumludur: örneğin mihri veren ve evinin geçimini sağlamakla sorumlu olan odur.
Zengin bir yakını olduğu sürece kadının çalışıp para kazanma sorumluluğu yoktur. Eğer zengin bir yakını yoksa bile Beytü'1-Mâl bu kadının geçiminden sorumludur. Bunun sebebi ise, tıpkı kadının koruyucusu ve destekçisi olduğunu yapmacık ifâdelerle söyleyen Batı'da olduğu gibi, kadınların ırzlarını kaybetmek ve ayağa düşmekle karşı karşıya gelmemeleri içindir.
Ben bunları söylerken, akılları ve kalpleri paramparça olmuş, kadınlığı hakir gören ve küçümseyen, eşini, kız kardeşini ve kız çocuğunu aşağılayan, onları evde hapsetmeyi ve cahil bırakmayı benimseyen ve onlara karşı küstahlık yapan Müslüman grupları savunuyor değilim.
Hz. Aişe (r.a.)'den gelen bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor; "İman bakımından mü'minlerin en kâmil olanı, ahlâk bakımından en iyi ve aile ferlerine karşı şefkatli davranandır." İbn Abbas (r.a.)'dan gelen rivayete göre de Hz. Peygamber (s.a.v.) diyor ki; "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi davrananızdır. Ben ise, ailesine karşı sizin en hayırlınızım." Üzücü olan, bazı dindar kimselerin takvalarını, kadına kaba davranmak, ona kötü muamele etmek ve onun konumunu kısıtlamak üzerine oturtmasıdır. Öyle ki, tüm dünyadaki kadınlar İslâm'dan nefret eder ve bu yanlış anlayışla birlikte İslâm'ın topluma hakim olmasından korkar hale gelmişlerdir.
İslâm'dan önce kadın, şahsiyeti yok edilmiş ve tüm haklan İhlal edilmiş bir halde idi. Bir kadının eşi öldüğünde, o erkeğin en yakın akrabası gelir ve o kadına el koyardı; sanki o kadın mirastan bir parçaymışçasma!
Nisa Sûresi • 59
RüT'âtı-ı Kerîm 'in Konulu Tefsiri
Araplannın kadınlar üzerindeki tasarrufları, Yahudilerin yaptıklarına benzemektedir. Çünkü Yahudiliğe göre evli bir erkek öldüğünde, onun çocuğu olmadıysa ölen erkeğin kardeşinin, o dul kadını alıp ondan çocuk sahibi olması ve çocuğu da Ölen kardeşine nispet etmesi gerekirdi.
Böyle bir şeyin nasıl olabileceğini kafam almıyor; gönülsüz ve isteksiz bir evlilik ve asılsız bir nesep. Yahudilikteki bu uygulamanın ilahî bir kanun olduğunu zannetmiyorum. Bu olsa olsa Yahudilerin yalanlarından bir yalandır. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor;
"Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helâl değildir. Apaçık bir terbiyesizlik yapmadıkça^ onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın." (Nisa, 4/19)
Ayetteki "Adal=sıkiştırmak." kelimesinden maksat; evin, kadının kendisinden kurtulmak için çırpındığı bir hapishaneye dönüşecek şekilde kötü muameledir. Hatta kadının önceden almış olduğu ftıihrî geri ödemesi için bile olsa yapılan kötü muamele bu kavram ile ifâde edilin Aynı âyette, erkeklerin en güzel ve en şerefli yolu tutmaları emredilmektedir;
"Onlarla iyi geçinin. İEğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (Nisa, 4/19)
Erkek, eşinden ayrılmak istediği zaman, kadının önceden aldığı mihir de -bu mi-hri ne kadar çok olursa olsun- indirim yapması İçin eşiyle pazarlık yapmasını, İslâm yasaklamıştır. Kadının mihri artık onun özel malı olmuştur, bu mihir büyük bir servet olsa bile.
Eşinden hoşlanmayan bir erkek, ikinci bir evlilik yapmak istiyorsa, dilediği kadar cebinden para harcayabilir. Ancak ilk eşinden hiçbir şey geri almaya çalışamaz.
"Eğer bir eşi bırakıp da başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahî, ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle haşır-neşir oldunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde, onu nasıl geri alırsınız!" (Nisa, 4/20-21)
Eşlerle güzel geçinme hususuna geçmeden önce, çirkin olan toplumsal suçlardan ikisini hatırlamayı uygun görüyoruz; Bunlar lezbiyenlik ve homoseksüelliktir. Bu iki suçla mücadele etmek, aile için gerçek bir korumadır. O'nun temiz havasını muhafaza etmektir. Zira bağlamla ilgisi olmayan söze geçmek bir hatadır.
Lezbiyenlik hakkında Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kadınlardan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhid getirin. Eğer şâhidlik ederlerse,
60 • Nfsâ Süresi
MuMnımed Gaialî
o kadınları ölüm alıp götürünpeye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin." (Nisa, 4/15)
Homoseksüeller hakkında da şöyle söylüyor;
"İçinizden fuhuş yapan İki erkeğe de ceza verin." (Nİsâ, 4/16)
Batı'nın, Allah (c.c.)'ı, O (c.c.)'nun huzuruna çıkmayı ve dinin tavsiyelerini unutması sonucu, böylesi dinî suçları küçümsemektedirler ve onu sevmemektedirler. Tıpkı, AİDS ve diğer cinsel hastalıkların yayıldığını duyduğumuz gibi, hiç önemseme^ inektedirler. Gerçek şu ki; Batı medeniyetinin tabiatı çürüktür. Bu medeniyet, kendi yerine gelecek olan medeniyet olmadığı zaman, yanj dinlerini unu^rı Müslümanların yokluğunda ancak ayakta kalabilir.
Görevini yerine getirebilmesi ve başarılı olabilmesi için ailenin» tabiatının, karakterinin temizlenmesi, bencilliğin yok olması ve fertler arasında iyilik ve yardımlaşmaya alışması zorunludur.
Eşinden şikâyetçi olan bayanlardan birisi bana telefon etti. Konuşmasından onun gerçekten acı çekmekte olduğunu hissettim. Şayet zorunlu şartlar olmasa bu kadın eşinden ayrılmayı tercih edecek. Ona Firavun'un karısının, Firavun'un serkeşlik ve küstahlığına sabrettiği gibi sabretmesini tavsiye ettim. O da istemeye istemeye bu tavsiyemi kabul etti.
Kendi kendime dedim ki; şayet bu adamın, adî bir adamla evli olan bir kız kardeşi olsa, o adî adam da, -deyim yerindeyse- Kayser ya da Firavun gibi davransa acaba ne yapardı? O kişinin cinsel soğukluk İçinde olması ise en büyük felakettir. Zira evin havası artık dert ve çile yumağı haline gelecektir.
İşte böyle bir ortamda İslâm, sırasıyla öğüt verme, yatağım ayırma ve hafifçe dövme süreci içerisinde cezayı serbest bırakmaktadır. Bir şartla kû bu dövme kırıcı ve incitici olmamalı ve yüze vurmaktan sakmılmalıdır. Kadım dövme suçuyla ilgili sünnette sadece şu iki gerekçeyi gördüm; kadının serkeşlik etmesi ve erkeğin yatağına gelmekten yüz çevirmesi ya da yatağına yabancı kimseleri almasıdır. Her iki gerekçe de, gördüğünüz gibi, çok tehlikelidir.
Bu yüce öğretilerden Önce, haksız yere İnsanların mallarını yemekle ilgili âyetlerde gelmiştir. Tıpkı elde olana rıza gösterme eve başkalarının malına göz dikmemenin gerekliliği ile ilgili âyetler geldiği gibi. Sonra da söz genel olarak tüm insanlara yönelmektedir;
"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, yolcuya, cariye ve kölelere iyi davranın" (Nisa, 4/36)
NisâSûres '61
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Bu, öncelikle aileyi kastetse de etmese de, toplumun bütün fertlerini kapsayan bir talimattır. Sonra nafakadan söz edilmektedir. Nafakada ne cimrilik yapılmalı ne de saçıp savurmalıdır. Ancak ilahî emir birbirine zıt iki insan grubunu ifşa etmektedir; birincisi cimriler, ikincisi ise, gösteriş yapan israfçılar.
Âyet, bir ortamda cimrilik yapan ve başkalarına da cimriliği Öven, başka bir ortamda da riya ve gösteriş için saçıp savuran tek bir grup insandan da bahsediyor olabilir. En iyisi malı, o malı verenin rızasına uygun olarak harcamaktır ve takip ettiği yolda maksadı da şu olmalıdır;
"Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu sanki!" (Nisa, 4/39)
Bugünü ve geleceğiyle ilgili İslâm ümmetini ilgilendiren âyetlerden çok azı kaldı. Sonra sûrenin konuları, öncekinden farklı olarak başka mecraya yönelmektedir. Risalet günlerinde Arap toplumunun oluştuğu grupların durumlarını, onlardan her birisinin gerçek yapılarını ve onların karşısında nelerin yapılması gerektiğini anlatmaya başlamaktadır.
İlginç olan; bu grupların, günümüzdeki İslâm ümmetinin karşı karşıya bulunduğu grupların aynısı olmasıdır.
Geçmişte Müslümanlar Yahudilerle yakın ilişki kurma ve onların ilk vahiy sahibi kimseler olduklarını kabullenme hususunda çok özen gösteriyorlardı. Kendileriyle putperestler arasında bir çatışma çıktığında, Yahudilerin kendi yanlarında olmalarını umuyorlardı.
Ancak Yahudiler sû-i zan sahibi kimselerdi; hiçbir antlaşmayı ve komşuluğu takmıyorlar ve güçlerinin yettiği kadar İslâm'a kötülük yapıyorlardı. Onların bu yaptıkları şeylere karşılık hayrete düşürücü ve reddedici bir anlayışla yüce Allah (c.c.) Nebisine şöyle buyuruyor;
"Kendilerine Kitap'tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! Allah, düşmanlarını sizden daha iyi bilir." (Nisa, 4/44-45)
"Ellerinde Kitap'tan bir pay" tabiri, onların kendilerine indirilen vahiyden çoğunu kaybettiklerine işarettir. Aslında kitaplarının kaybolması meselesi, bir kısmının kaybolmasına ve diğer bir kısmının da karışmasına ses çıkarmayan hafızlar tarafından kesin bir yolla gelmiştir. Kitap'tan ellerinde kalan kısmıyla da güzelce amel etmemektedirler. Tüm dünyaya zina ve faizin yayılmasının ardından, bu güne kadar da kendi kitaplarına göre yaşamadılar.
Kokuşmuş dindarlık, bazen kalbin dinden uzak ve boş olmasından daha zararlı
62- NisS Süresi
Muhammed Gazalî
olabilmektedir. Cehennem ateşinin, putperestlerden önce, Yahudi Kurcalarından günahkâr olanlara daha çabuk davranmasıyla ilgili gelen hadisin sırrı da işte budur. Sapıklığı satın almalarının, günahlara dalmalarının ve Müslümanların, Kur'ân'ı unutarak tekrar putperestliğe dönmeleriyle ilgili garip arzu ve isteklerinin gerisinde, Yahudilerin kalplerindeki gizli kötülük vardır.Gerçeği arayıp bulmakta samimi olan hangi insan, böylesi karanlık bir yol tutabilir ki?
Kendilerine farz kılman bu savaşta Allah (c.c.), Müslümanların (yardımcısı) ve velisi olacağını vaadetmektedir.
"Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir." (Nisa, 4/45)
Ancak bu yardım ve dostluğa miskin miskin oturanlar kavuşamazlar. Aksine nefsi müdafaayı terkeden, yeni stratejiler çizmeyi ve kaderi sağlamlaştırmayı ihmal eden toplumlar Allah (c.c,)'ın yardım ve dostluğunu kesinlikle elde edemezler.
Menar sahibi şunları söylüyor: Hikmet sahibi yüce Allah (c.c); ismi ve unvanı ya da seçkin kullarından birisinin adına intisap etmesi sebebiyle sünnetullahını ne bir Müslüman ne bir Yahudi ve ne de bir Hıristiyan için bozmaz. Aksine Allah (c.c.)'m değişmez kanunları (sünnetullah) kendilerinden yardım istenilen seçkin kimseler içindir. Öyle ki, peygamberlerin sonuncusu Hz. Peygamber (a.s.)'ın bile kafası yarılmış, dişi kırılmış ve Uhud günü askerlerin savaş düzenindeki yerlerini terk etmeleri sebebiyle çukura yuvarlanmıştır.
Ey Müslümanlar! Bu dine bağhhğımzdaki basitlikler ne zamana kadar devam edecektir. Sizler Allah (c.c.)'ın Kitabı'na göre amel etmiyor, gösterdiği yolda yürümüyor ve o kitabın içinde bulunan uyarılardan da hiçbir ibret almıyorsunuz! Bu toplulukların saldırılarının nasıl da tekrar başladığım görmüyor musunuz? Gurur ve ki-biri terk ederek ilme ve çalışmaya dört elle sarıldıktan ve toplumsal yasaların onlara uygulanmasından sonra yabancı devletler, ülkelerimizin bir çoğunu ele geçirmiş bulunuyorlar. Şu anda Yahudiler ellerimizde kalan toprakları da almak için hazırlık yapıyorlar ve size ait olan mukaddes beldeleri tekrar alıyorlar ve oralarda saltanatlarını kuruyorlar.
Öyleyse ey Müslümanlar! Allah (c.c.)'ın Hakim olan kitabına ve ümmetler için koymuş olduğu yasalarına uyunuz. İçinize şirk tohumları eken deccalların ve düzenbazların vesveselerini bırakınız. Zira bu düzenbazlar sizin toplumsal ve zihinsel yetilerinizi talan etmekteler. Rabbinizİn kelamına uymaktan alıkoyup ölüme terketmekte ve batıl inançlara tutunmanızı istemektedirler. Bu düzenbazlar sizleri, Allah (c.c.)'ın farz kılmadığı nafile namaz ve virdlerle oyalayarak, hem dininizden hem de dünyanızdan alıkoymaktadırlar. Bunların tek hedefi, mallarınızı ve servetlerinizi ellerinizden almak ve sizdeki batıl istek ve arzulan körüklemektir.
Nis5 Sûresi ■ 63
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Ey Müslümanlar! Uyanın, uyanık olun; dikkatli olun ve iyi bilin ki yüce Allah (c.c), hiç kimseye zerre miktarı zulüm etmemiştir de, etmezde. Topraklarınızın kaybolması ve azminizin kırılması sadece ve sadece Rabbinizin hidâyetini terketmeniz ve içinizdeki bu düzenbazlara uymanız sebebiyledir.
Menar sahibi Muhammed Abduh çok doğru söylüyor: Bu anlatılanların dışında yeni yeni hastalıklar varsa, bu çok daha kötü ve çetindir. Biz Müslümanların da aynı hatalara düşmekten sakınması için, Kur'ân-ı Kerim, Yahudilerin kendi dinlerine neler yaptıklarını şu şekilde açıklamaktadır:
"Yahudilerden bir kısmı, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar..." (Nisa, 4/46)
Yahudilerin, kelimeleri tahrif etmesi birkaç şekilde olmuştur; bunlardan ilki, he-va ve heveslerine uyarak, sözü zahirî ve yakın olan anlamından çıkarıp diğer anlamlara yöneltmektir.
Yahudilerin elinde, yakında gönderilecek bir peygamberin müjdesi olmasına rağmen, Hz. Muhammed (s.a.v.)'i tasdik etmemek ve onun doğruluğuna şahitlik etmemek için, kelâmın kastettiği şeyi kendi arzuladıkları şeyle değiştiriyorlardı.
Bir başka tahrif çeşidi ise, ellerinde bulunan nassın üzerine eklemeler yapıyorlardı. Çünkü, Tevrat'ta, Allah (c.c.) tarafından indirilmiş olan vahiyle hiçbir ilgisi olmayan garip eklemeler mevcuttur. Şeyh Rahmetullah el Hindî, "Izhâr'ul Hak" isimli eserinde, Kitabı Mukaddes'te kesinleşmiş tahriflerden yüz tanesini tek tek tespit etmiştir. "Ehl-i Kitap'tan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye, kitabı okurken dillerini eğip bükerler halbuki okudukları kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde; 'Bu Allah kalındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar." (Âl-i İmrân, 3/78)
El-Hindî'nin eseri, bu alanda yazılmış en kapsamlı ve en iyi eserdir. Yahudilerin dik kafalılık, inatçılık ve kötü ahlâklarından birisi de, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e söyledikleri şu sözdür:
"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı): İşittik ve isyan ettik, dinle dinlemez olası, "Râinâ" derler." (Nisa, 4/46)
Eğer Yahudiler bu inatlarını sürdürürlerse, Allah (c.c), onlara şiddetle vurmak ve süründürmekle tehdit etmektedir.
"Ey Ehl-i Kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları Cumartesi adamları gibi lanetlemeden önce, size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (kitaba) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir." (Nisa, 4/47)
64 • NisS Sûresi
Muhammcd Gazalî
Yahudiler İnatlarını sürdürünce, Allah (c.c.) da onların izlerini Hicaz'dan sildi ve varlıklarını ortadan kaldırdı. Şimdilerde ise, Müslümanlar Allah (c.c.)'la olan sözleşmelerini terk etmeleri sebebiyle, Yahudiler bu topraklara geri döndüler ve Müslümanların miraslarım hiç Önemsemediler. Gelecek, bu iki gruptan Allah (c.c.)'ın dinine ve O (c.c.)'nun Resûlü'ne yardım hususunda en çok uyan ve gayretli olan grubun olacaktır. Belki de Rabbimize tekrar döneriz, Allah (c.c.)'ta bize İzzet ve şerefimizi geri verir! Sonra yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını ise, dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 4/48)
Şirk iki kısımdır: İlki, bir kimsenin, evrenin iki veya daha fazla yaratıcısı, nzık vericisi ve düzenleyicisi olduğunu varsay maşıdır. İkincisi ise, kişinin, hüküm koyma, haram kılma, helal kılma, dua, adak ve tevekkül gibi hususlarda Allah (c.c.)'tan başka bir şeye güvenmesi ve sığınmasıdır.
Yahudiler, müşrik kelimesinin birinci anlamı itibariyle, müşrik değillerdi. Onların ve benzerlerinin şirkleri, Allah(c.c.)'tan başka hakem tayin etmek ve ondan yardım istemekten gelmektedir. Her iki şirk çeşidi de, büyük bir suçtur ve bağışlanamaz. Zira şirk, insanlığın benliğinde derin bir bozulmadır.
Modern medeniyetle birlikte bozulma ve dinsizlikte, daha derin bir şirk çeşidi ortaya çıktı; Uluhiyyeti temelden inkâr etmek, heva ve heveslerin isteklerine takılmak ve Yüce Yaratıcı'nın öğretilerini tamamen unutmak. Yaşadığımız çağda İslâm, çeşit çeşit inkâr, şirk, Allah (c.c.)ın indirdiği dışında hükümler koyma ve şer'î hükümlere karşı yapılan terbiyesizliklerle mücadele etmektedir. Bu dinin müntesiplerine de, taşımakta oldukları yükün ağırlığını fark etmeleri ve yeryüzünün her tarafını, ellerinde bulunan Allah (c.c.)'ın nuru ile aydınlatmaları gerekir.
Müslümanlar, kendilerinin Allah (c.c.)'m seçkin kulları olduklarını iddia eden Yahudiler gibi olmamalıdırlar. Yok eğer Yahudilere benzer ve Yahudileşirlerse, insanlar bu Yahudileşen Müslümanlardan ne bir iyilik, ne de teşekkür edilecek iş görürler.
Yahudilerin ileri gelenlerine, iki gruptan hangisinin hakka ve zafere daha yakın oldukları sorulduğunda, kökleşmiş Yahudi çılgınlığı o dereceye ulaşmıştı ki, cevapları şu oldu: Putperestlik İslâm'dan daha üstün ve faziletli, cahiliyye taraftarları da, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ashabından daha hayırlıdır.
Yahudilere göre din; adalet, hoşgörü ve takva değildir; aksine, kendi ırklarını öven ve bencillikleriyle gururlarını besleyen her şey, dindir. Geçmişte olduğu gibi, şimdi de Arapları kötü görüyorlar. Çünkü onlar, İsrâiloğu ilan'nın vahye karşı kötü davranmaları ve vahyin getirdiği yükümlülükleri yerine getirmekten kaçınmalarının ardından, yüce Allah (c.c.)'ın vahiy emanetini taşıması için seçmiş olduğu bir toplu-
NisS SOresİ • 65
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
luktur.
Hz. Yâkub (a.s.)'un çocukları, Hz. İbrahim (a.s.)'in soyunun sadece belirli bir kolunu oluşturmaktadırlar. Öyleyse, niçin Hz. İbrahim (a.s.) ve O (a.s.)'nun soyuna verilen Allah (c.c.)'ın nimetini tekellerine geçirmeyi isteyerek, Hz. İsmail (a.s.)'in çocuklarına o nimetlerden hiçbir pay bırakmıyorlar. Allah (c.c.)'ın ihsanından aldıkları şeyler sebebiyle, niçin amca oğullarından intikam alıyorlar? Ve niçin onlara karşı, putperestlere destek veriyorlar?
"Bunlar, Allah'ın lanetlediği kimselerdir. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye, gerçek bir yardımcı bulamazsın. Yoksa onlann mülkten bir nasipleri mi var? öyle olsaydı, insanlara zırnık bile vermezlerdi." (Nisa , 4/52-53)
Âyet, Yahudilerin bilinen cimriliğine işaret etmektedir. Şayet onlar Allah (c.c.)'ın hazinelerine sahip olsalar, ondan hiçbir ihtiyaç sahibine ve kendileri dışındaki insanlara bir şey koklatmazlar. Onlar, nail oldukları iyilikler sebebiyle, Arapları çekemediler. O zaman Arapların bu iyiliklere nail olması, onları niye ilgilendiriyor ve bunca itirazları niçindir?
"Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükümden, içlerinde bir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe gerçekten iman etmiş olmazlar." (Nisa, 4/65)
Vahyin Araplara geçmesi sebebiyle, kızgınlıklarının şiddetinden Yahudiler, Hz, Muhammed (s.a.v.)'İ yalanlama ve onun kavmine düşman olmayı nesiller boyu birbirlerine miras olarak bıraktılar. Arapların İslâm mirasının terk etmelerini ve onda gevşeklik göstermelerini, sosyal hayatta geri kalmalarını ve oyun ve eğlenceye dalmalarını fırsat bilerek, eski şeref ve onurlarını yeniden kazanmak için, tam on dört asır sonra Filistin'e tekrar döndüler. Onlar Kudüs'e nara atarak girerlerken, tüm dünya onlann şu haykırışlarını dinledi: "Ey Hayber devrimcileri! Muhammed artık öldü ve geride sadece kızlarını bıraktı!"
Hatalarımızdan dolayı utanıp, şu şekilde haykırılması için, halâ dinimize tekrar dönmeyecek miyiz?: "Muhammed (s.a.v.), yanında aslanlarıyla birlikte geri döndü."
Yahudilerin putperestler lehine şahitlik etmeleri sebebiyle, konunun akışı onları kınayarak devam etmektedir. Zira şahitlik, emanettir ve şahitliğin sahiplerine verilmesi bir borçtur. Onlar, putperestliği İslâm'dan daha faziletli ve üstün göstermede zerre kadar hakkı ve adaleti gözetmemişlerdir. İşte bu sebeple yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar öğütler veriyor! Şüp-
66 ■ Nisa Sûresi
Muhammed Gazali
hesiz ki Allah, her şeyi işitir ve görür." (Nisa, 4/58.)
Emanet kavramının maddî ve manevî birçok anlamlan vardır. Ama bu anlamların hepsi de, tüm iş ve davranışlarda Allah (c.c.)'ın ve insanların haklarını koruma çerçevesinde dönüp dolaşmaktadır. Emanete riâyet etmeyen kimsenin imam, ahde vefa göstermeyen kimsenin de dini yoktur.
Yahudilerle ilgili haberleri anlattıktan sonra Kur'ân, İslâm ve müslümanlar için büyük bir tehlike olan ikinci grubun haberlerini vermeye başlıyor. Bu grup, küfürlerini gizleyip imanlarını gösteren, münafıklar grubudur. Bunları anlatmasının sebebi ise, münafıkların yaptıklarım açığa çıkarmak ve sırlarını ifşa etmektir. Münafıklarla ilgili anlatım şu âyetle başlamaktadır:
"Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde yargılanmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor." (Nisa, 4/60)
Ayetin, onların iddialarını "zeame" kelimesi ile İfâde etmesi, iddialarının yalan olduğuna işaret eder. Buradaki "tâğut" kavramının anlamı ise: Allah (c.c.)'ın dışında, insan, cin ve cansız varlıklardan herhangi birisine, kendilerine hakemlik etmesi için, başvurmaktır. İmanın gereği, bütün tâğutları inkâr etmek ve onların kışkırtmalarından uzak durmaktır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Allah inananların dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlere gelince, onların dostları da tâbuttur; onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür." (Bakara,2/257)
Nisa Sûresi'nde İse şöyle buyurmaktadır:
"İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkarcılar ise tâğut yolunda savaşırlar," (Nisa, 4/76)
Tâğut sıfatı, Allah (c.c.)'in dışında ibadet edilen, onun yoluna engel olan ve koyduğu hükümlere düşmanlık eden herkes ve her şey için geçerlidir. Burada münafıklar, Müslümanların Allah (c.c.) ve Resûlü'ne(s.a.v.) uymaları ile ilgili verilen öğütleri dinliyorlar. Ancak kendi yollarında gidiyorlar. Kendi yollarında attıkları her adım sebebiyle, inat ve sapıklık onlara hakim oluyor, sonuçta da zulüm ve haksızlıkla uzun mesafeler kat ediyorlar. Nihayetinde öğütçünün sesi onlara ulaşamaz oluyor. "(Sanki) onlara uzak bir mekândan çağrılıyor (da dâvetçinin ne söylediğini anlamıyorlar.)" (Fussilet, 41/44)
Münafık, dış görünüş olarak sizlere yakın olabilir. Fakat o, hevâ ve arzularının kapladığı kalbiyle, sizlerden çok uzaktadır. Zira o, ne söyleneni tam olarak anlar ve ne de o sözden etkilenir.
Nişi Sûresi • 67
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Resule gelin, denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün." (Nisa, 4 /61)
Bir diğer sûrede de şöyle denmektedir: "Onlara: Gelin, Allah'ın peygamberi sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman baslarım çevirirler ve sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün" (Münâfikûn, 63/5)
Açık ya da gizli her inkarcının, kendisine göre bir bakış açısı vardır ki, buna sımsıkı sarılır ve hararetle savunur. Hak, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile, kendi bakış açısını terk etmez. Batıl yolda olan birçok kimse, gerçekte kendisinin haklı olduğuna inanır! "Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi?" (Fâtır, 35/8) Ancak uzun bir zaman geçmeden, ektikleri kötülükleri biçerler. İzlenen kötü yol ve yöntemlerin yakın veya uzak neticeleri vardır. İşte bu kötü yol, acı meyvelerini vermeye başlayınca, bu yolun sakinleri özür dilemeye başlarlar:
"Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak isledik, diye yemin ederek sana nasılda gelirler!" (Nisa, 4/62)
Çağımızın mutaassıpları, beşerî hukuku savunuyorlar ve kendilerinin doğru yol üzere olduklarını zannediyorlar. Fitneler ülkeleri kasıp kavurduğu ve suçlar artmaya başladığı zaman ise düşünmeye, fikir değiştirmeye ve özür beyan etmeye başlıyorlar;
"Onlar, Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara kendileri hakkında tesirli söz söyle." (Nisa, 4/63)
Nifakın açığa çıktığı ve çirkin yüzünün göründüğü İki yer vardır: Birincisi, Allah (c.c.)'ın indirmiş olduğu hükümleri kötü görmektir. İkincisi ise, hakkı savunma ve Allah (c.c.) yolunda savaşmayı hoş karşılamamaktır. Genelde münafıklar namaz ve zekât gibi itaat gerektiren işlerde kendilerini sıkarak da olsa bu ibadetleri yapıyorlar. Belki de bu sıkıntılarını gizleyebiliyorlar veya gösteriş yapıyorlar. Ancak Allah (c.c.)'m indirdiği hükümlerin önünde ve Allah (c.c.) yolunda cihatta, içlerinde gizledikleri sıkıntı açığa çıkıyor ve sırları ifşa oluyor.
Peygamberier(a.s.), Allah (c.c.) katından, doğru bir yaşam için gerekli olan tam bir yaşam tarzı getirirler. Bunların takipçileri de, iman, amel etme, söz dinleme ve itaat etmeleri sebebiyle, bu eksiksiz hayat tarzını uygular ve dosdoğru yol üzerinde giderler. Mü'minler için, bu yolun haricinde tutulacak başka hiçbir yol yoktur. İşte bu sebeple yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Hayır, Rabbİne andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe, tam iman etmiş olmazlar." (Nisa, 4/65)
68 • NisS Sûresi
Muhammed Gazali
Aslında dinin öğretilerinde kişiyi zarara sokacak ve ona sıkıntı verecek hiçbir şey yoktur. Fakat aciz ve şaşkın kimseler, cihad ve diğer itaat çeşitlerini ağır bulabilirler. Eğer bu kimseler çalışıp çaba gösterseler ve dinin Öğretilerini tasdik etselerdi, onlar için daha iyi olurdu.
Nisa Sûresi, münafıkların ahlâkını kesintisiz bir bağlamda açıklamaya devam etmektedir. Bu açıklama biraz uzadığı zaman, toplumlarda sıkça bulunan ve fakat dikkatlice bir tedaviye ihtiyaç duyan, diğer hastalıkları ortaya koymaya başlamaktadır. İşte bu özelliklere sahip, "zayıf imanlılar" grubu. Hasta ile ölü ve imansızlık ile şayet tedavi edilmezse imanı yok olacak olan hastalıklı iman arasında sıkı bağlar vardır. Hastalıklı bir inancın, birden çok görüntüleri vardır. Bunlardan ilkinin göstergesi Allah (c.c.)'ın şu âyetinde açığa çıkmaktadır:
"İçinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felaket dokunursa: 'Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım,' der. Eğer size bir lütuf gelirse, sanki sizinle onun arasında bir dostluk yokmuş gibi, 'keşke onlarla beraber olsaydım da, ben de büyük bir başarı kazansaydım!' der." (Nisa, 4/72-73)
İşte bu kişi istek ve arzularının esiri olmuştur. Artık onun emelleri, şahsî menfa-atleriyle birliktedir, yoksa dinin gidişatı ve geleceği İle ilgili değil. Onun kalbi; ihlas ile bencillik arasında gidip gelen bir duyguyla doludur. Böyle kimsenin bir benzeri de, namazını kılan, orucunu tutan ve günahları terk eden, ancak kendisine cihad emri ulaştırıldığında endişeye kapılan ve mühlet isteyen şu kimsedir:
"Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca içlerinden bir grup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da, 'Rabbİmiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?' dediler." (Nisa, 4/77)
Sûre, birçok yerde zayıf imanlı kimseleri iyileştirmek İçin gayret sarfediyor. Bunları, dinlerini kaybedecek derecede çılgınca kuruntularıyla baş başa bırakmamak, Allah (c.c.)'m rahmeti gereğidir. Birinci grup için Allah (c.c.) şöyle seslenmektedir: Sevgi ve korkunun esiri, kulu kölesi olma. Eğer böyle olursan, tek başına şahsi menfaatin senin ileri gitmene veya geri kalmana sebep olur. Zafer anında ganimetleri kaçırdığın için üzülmenin ya da yenilgi anında kurtulduğun için sevinmenin anlamı nedir! Bu tavır, açıkçası, mü'mine yakışmayan bir alçaklıktır. Kendini Allah (c.c.)'a ada ve sadece "Kelimetullah"ı yüceltmek için savaşa git.
"O halde, dünya hayatım âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşırda öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz." (Nisa, 4/74)
Nisa Sûresi • 69
Kut 'ân -ı Kerîm 'İti Konulu Tefsiri
İkinci grup için de yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Ecellerin süreleri sınırlıdır. Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine tabi olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır." (Al-i İmran, 3/145) Uzun bir süre yaşamakla belki de, uçaktan düşer ve uzun süre sakat olarak kalabilirsin. Kısa süre yaşamakla ise, ecelinle ölür ve ruhunu evinde rahatça teslim edersin.
Nifak ile iman zayıflığı arasında gidip gelen sınıflar çoktur. İşte Nİsâ Sûresİ'nin saymış olduğu örneklerden birisi de şudur:
"Kendilerine bir iyilik dokunsa, 'bu Allah'tan derler, ama başlarına bir kötülük gelince de 'bu senden', derler. De ki: Hepsi Allah'tandır. Bu adamlara ne oluyor ki, bir türlü laf anlamıyorlar!" (Nİsâ, 4/78)
Bu âyet bizlere, Fir'avun'un Hz. Mûsâ karşısındaki konumunu ve tavrını hatırlatmaktadır; "Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, 'Bu bizim hakkımızdır' derler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse Mûsâ ve O'nunla beraber olanları uğursuz sayarlardı." (A'raf, 7/131) Semûd kavmi de Hz. Salih (a.s.) peygambere aynı şeyleri yapmıştır.
Ayeltte geçen "Hasene" kelimesinden, bereket, bolluk, afiyet ve zenginlik gibi güzel durumlar kastedilmektedir. "Seyyie" kelimesinden de, bu söylenenlerin tam zıddı kastedilmektedir. Dolayısıyla isyan ve itaatlerle ilgili, şer'î ıstılahlarla bu kelimeler arasında anlam bakımından bir benzerlik yoktur.
Peygamberlerin gönderilmesi hakkında ileri geri söz söylemek ve sövmek, küfürdür. Belki de Yahudilerin konumu bu idi. Müslüman olduktan sonra hiç beklemedikleri problemlerle karşı karşıya kalınca, yeni Müslüman olanların durumu da buydu. Bizim inancımıza göre fayda da zarar da Allah (c.c.)'tandır. Zira O (c.c), fayda ve zararları koyan ve kaldırandır. O (a.s.), her şeyin yaratıcısı ve yöneticisidir. Zira hiçbir beşerin yaratmaya ve yoktan varetmeye gücü yetmez. Ancak insanların, sadece çok az bir kısmını bilebildiğimiz şu büyük kâinatın İçinde sınırları çizilmiş bir alan dahilinde, iş yapma ve hareket etme iradeleri vardır.
"De ki: Hepsi Allah katındandır." âyetinin anlamı bunu ifâde etmektedir. Sonra insanların başına gelen çoğu kötülüklerin, insanların işledikleri suçlar veya ihmalkârlıklar sebebiyle olduğunu açıklayan ek bilgiler gelmektedir ki, şu âyetin anlamı bunu ifâde etmektedir:
"Sana gelen iyilik Allah'tandır. Basma gelen kötülük ise, nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter." (Nisa, 4/79)
"İnsanlara isabet eden kötülüklerin büyük bir çoğunluğu" dememizin sebebi Allah (c.c.) bazen şu yöntem üzere dereceleri yükseltmek içinde kullarını imtihan edebilir: "Kul, amelleri vesilesiyle ulaşamadığı bir mertebeye varmak istiyorsa, Allah
70 ■ Nisa Sûresi
Muhammed Gazalî
(c.c.) o kulu, varmak istediği mertebeye yükseltecek bir imtihana tabi tutar. O da sabrı ve teslimiyeti sebebiyle, o yüksek makama ulaşmış olur."
Yaratma ve yönetme bakımından her şey Allah (c.c.)'a aittir. Biz insanlara düşen görev ise, çalışmak ve kazanmaktır. Bize isabet eden kötülüklerin büyük bir çoğunluğunun gerçek müsebbibi, yine bizleriz.
Nifak ile zayıf iman arasında gidip gelen gruplardan bir diğeri de şunlardır:
"Onlara güven veya korkuya dair haber gelince, hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resule veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilebilirlerdi." (Nisa, 4/83)
Sıradan insanların ağır sorumluluk isteyen devlet işleriyle uğraşması ve devlet işleriyle ilgili en ufak bîr bilgisi olmayan kimselerin devletin gidişatı ve geleceği ile İI~ giü görüş bildirmesi, büyük felaketlerdendir. Hiçbir anlayışı ve hukuk bilgisi olmadığı halde İslâm hukuku hakkında konuşan ve yine hiçbir fikri olmadığı halde savaş ve barış konuları ile ilgili fikirler serdeden, kendi evini düzeltmeye gücü yetmediği halde, dünyayı ıslah etmeyi isteyen, nice insanlar gördüm. Niçin işleri erbabına bırakmıyoruz ki? Niçin savaş ve ekonomi her tarafta konuşulur oldu?
"Ey yay yapmakta gösteriş yapan kimse! Yay güzel olmuyor, Hiç olmazsa yaya zulmetme de, onu ustasına ver!"
Şüphesiz ki Allah (c.c), bilmediği şeyden dolayı bir kimseyi sorumlu tutmaz. "Bunu bir bilene sor." (Furkan, 25/59) Uzman ve mütehassıs kimselere saygı göstermemiz ve bilgimiz dahilinde kalmamız, bizim için daha hayırlıdır. Büyük milletler, uzman kişilere saygı gösteriyor ve onlara üretim yapabilecekleri ortamı hazırlıyorlar. İşte böylesi uzman kişilere kötü davranmak, tüm topluma zarar verir. Toplumun bütün fertleri, sorumlu tutuldukları işleri güzelce yapsalar ve diğer işleri de erbabına bıraksalar, ne olur sanki?
"Liderleri olmadıkça, başıboş toplum düzelmez,
Câhilleri yönettikçe de, o toplumun gerçek liderleri olmaz."
Bir hadisi şerifte şöyle denmektedir: "Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen ve alimlerimizi de hakkıyla bilmeyen kimseler, bizden değildir..."
Allah (c.c.),'Nebîsi (a.s.)'ne, zayıf, korkak ve kalpleri hastalıklı kimselere aldırmamasını ve güçlerini kırıp zayıf düşürene kadar azgın kimselerle savaşmasını emretmektedir.
NisS Sûresi ■ 71
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü'minlerİ de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir." (Nisa, 4/84)
Kim isterse, Resule (s.a.v.) ve mü'minlere katılır, onları güçlendirir ve onlarla birlikte Hakka yardım ederdi. İşte bu katılım şefaat(çilik) olarak isimlendirildi. Çünkü bu destekçi, tek kişinin yanına geldiğinde onu ikiliyordu ve yalnız başına olan kişiye yardım ettiğinde, güçlü iki kişi oluyorlardı. İşte şu âyetin anlamı bunu ifâde etmektedir:
"Kim iyi bir işe aracılık (şefaat) ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim de kötü bir işe aracılık (şefaat) ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir." (Nisa, 4/85)
Allah (c.c.) mü'minlere, savaşlarda düşman ordularını devamlı gözetlemelerini emretmektedir; Zira onlardan iyilik yapanlara, mü'minler de iyilik yapmalı ve barışa istekli olduğunu gösterecek şekilde güler yüzlü ve samimi bir biçimde onları karşıla-malıdır.
"Bir selâm İle selâmlandığınız zaman, siz de ondan güzeli ile selâmlayın; yahut aynısı İle karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyi hesaba çekmektedir." (Nisa, 4/86)
Hatta bütün karşılıklı selamlaşmalarda hiçbir sakınca yoktur. Geçmişte Müslümanlar, tüm insanlara barış ve esenlik diliyorlardı ve kendilerine selâm veren herkese de selâm veriyorlardı. Bu durum, Yahudilerin selâm kelimesini tahrif edene kadar devam etti. Ancak onlar "essâmü aleyküm=kötülük ve Ölüm üzerinize olsun" dediklerinde, Müslümanların da; "Ve aleyküm=kötülük ve ölüm, asıl sizin üzerinize olsun" diye karşılık vermeleri emredildi. Allah (c.c), Müslümanların isteğine cevap verdi ve fakat Yahudilerin isteğine asla cevap vermedi!
Hadiste ifâde edilen Rasûlüllah (s.a.v.)'ın emrinin, özel bir konumdan olduğu kanaatindeyiz. Buna göre âyetin anlamı geneldir ve herkesi kapsamaktadır. İnsanların kalplerini ısındırmak ve selâmla başlangıç yapmak için herkesi selâmlaması, İslâm ve onun ümmetinin âlîcenaphğındandır. İbn Cerîr'in, İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre Resûlüllah (s.a.v.) şöyle demiştir: "Allah'ın kullarından her kim sana selâm verirse sen de selâmını al ve iade et; hatta bu kimse bir Mecusî bile olsa." Zira yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Bİr selâm ile selâmlandığınız zaman, siz de ondan güzeli ile selâmlayın; yahut aynısı ile karşılık verin." (Nisa, 4/86)
Şa'bî, kendisine selâm veren bir Hıristiyan'a karşılık vererek dedi ki: "Allah (c.c.)'ın selâmı ve rahmeti senin de üzerine olsun." Ona bu hususta soru sorulunca da
72 ■ Nisa Sûresi
Muhammed Gazalî
şöyle cevap verdi: "O, Allah (cc.)'ın rahmeti ile yaşamıyor mu?"
Bundan sonra Kur'ân-ı Kerim, münafıkları anlatmakta ve onlarla ilgili sınırları çizmektedir. Münafıklar bu dönemde, imanlarını açıklayıp küfürlerini gizleyen Abdullah b. Übey b. Selül gibi Medine ehlinden insanlar değillerdi. Aksine onlar uzak kabileler ya da günümüzün ifadesiyle, yabancı devletlerdi ve bizim dostluğumuzu kazanarak, davetimizin başarıya ulaşmasını istiyormuş gibi gözüküp bizlere gizli gizli tuzaklar kuruyorlar ve kötülük yapıyorlardı. Bu arada bazı Müslümanlar da onların dış görünüşüne aklanmışlardı. Bunun Üzerine Allah (c.c), onların gerçek niyetlerini açığa çıkardı.
"Size ne oldu da münafıklar hakkında İki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmişti (küfürlerine geri döndürmüştür)," (Nisa, 4/88)
Bu insanlar hakkında niçin iki farklı görüşe ayrılıyorsunuz? Bakın onların içlerinde gizledikleri gerçek niyetleri ifşa edildi.
"Allah'ın saptırdığım doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bulamazsın!" (Nisa, 4/88)
Âyet, bu garip insanların birden çok gruplarını da tek tek açıklamaktadır. Örneğin onlardan bir grubun, biz Müslümanlara kin beslediği, bizlerin tekrar kâfir olmamızı ümit ettiği ve bizim başımıza felaketlerin gelmesini dört gözle beklediğini açıklamaktadır.
"Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin." (Nisa, 4/89)
Bir grup münafık da vardır ki, tarafsızdır; ne bizimle beraberdir ne de bizim düşmanlarımızla. İşte bunlara karşı tavrımız, barış olmalıdır:
"Ancak kendileriyle aranızda anlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak istemediklerinden yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna." (Nisa, 4/90)
Bir başka grup münafık da vardır ki, yağcılık yapar ve adetâ cambazlık yaparak iki ipte birden oynamak ister. Fırsatını bulsa hiç kaçırmadan değerlendirir. Bunlara karşı da tavizsiz olmalıyız;
"Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak İsteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalar-lar(daldınhrlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmez-
Nisâ Sûresi • 73
Kur'ân-ı Keiîm'iıı Konulu Tefsiri
lerse onları yakalayın ve rastladığınız yerde öldürün..." (Nisa, 4/91)
Bu tiplerle savaşmak, onların İslâm'a girmesinden dolayı değil, aksine Müslümanlarla düşmanları arasında ince bir yol takip etmelerinden dolayıdır. Onların gizlediği şey açığa çıktığına ve düşmanlıkları da göründüğüne göre, onlara karşı susmanın bir anlamı yoktur. İşte bu sebeple onlar hakkında şöyle denilmiştir:
"İşte onlar üzerine size apaçık bir yetki verdik" (Nisa, 4/91)
Biraz önceki sınıflandırma, adil bir sınıflandırmadır. Zira biz Müslümanlar hiçbir kimseyi, dinimize girmeleri için zorlamıyoruz ve bizlerle düşmanlarımız arasında tarafsız olmalarını da kötü görmüyoruz; yalnız bu doğru ve saygın bir tarafsızlık olduğu sürece...
Bizim reddettiğimiz şey, şu şekilde ifâde edildiği sürece, açık ve gizli düşmanlıklardır: "Sahtekâr da değilim, sahtekârlık da beni aldatacak değildir."
Bu hükümden sonra sûre, kasten ve hatalı adam Öldürme olayını anlatmaktadır. Sanki bu şekildeki bir anlatım, Allah (c.c.) yolunda cihad eden Müslümanların kasten veya hatalı adam öldürme olayında aşırıya kaçtıklarım ifâde etmektedir. Müslümanların, düşmanlarını kuşattıkları savaşlardan birisinde, düşman saflarından bir kişi öne çıkarak Müslümanlığını ilan etti. Müslümanlar da bu adamın kendisini kurtarmak için hile yaptığını zannettiler ve adamın barış teklifini reddettiler. Bunun üzerine Üsâme b. Zeyd (r.a.) onu öldürdü. Resûlüllah (a.s.) bu olayı haber alır almaz çok üzüldü ve Üsâme (r.a.)'nin yaptığı işe kızdı ve kızgınlığını da şu şekilde ifâde etti: " 'Lâ ilahe illallah =Allah'tan başka ilâh yoktur.' diyen kimseyi sen nasıl öldürürsün?" Üsâme (r.a.) dedi ki: "O, silahtan korktuğu için onu söyledi." Hz. Peygamber (a.s.) şöyle cevap verdi: " Onun korkudan mı yoksa başka bir şeyden dolayı mı dediğini öğrenmek için, kalbini yarıp da baktın mı?"
Üsâme (r.a.) diyor ki: "Rasûlüllah (s.a.v.) beni o kadar azarladı ki, 'ben o günden önce Müslüman olmasaydım da , o gün Müslüman olsaydım, diye çok arzu ettim."
İşte bu olay üzerine şu âyet nazil oldu:
"Ey İman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, sen mü'min değilsin, demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Nisa, 4/94)
Mü'min bir kimsenin, kâfirlerin arasında yaşamasının hatalı olduğu bir gerçektir. Zira o kimsenin, yeni kurulan İslâm devletinin inşasına yardım etmesi ve yarınların yükünü Müslüman kardeşleriyle birlikte taşıyabilmesi için, hicret diyarına katılması
74* Nişi Süresi
M u h a m m e d Gazalî
şarttır. İnancını gizleyerek kâfirlerin arasında kalması, kendisine sıkıntı ve işkencenin erişmesine sebep olabilir. Belki de bu kimse, şu âyetin ifâde ettiği mustaz'aflar sınıfının hükmüne daha uygundur:
"Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: 'Ne işte idiniz!', dediler. Bunlar: 'Biz yeryüzünde çaresizdik', diye cevap verdiler. Melekler de: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!', dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup da hiçbir çareye gücü yetmeyen mustaz'aflar ve hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır." (Nisa, 4/97-98)
İnanç hicreti, güven ve zaferin yolu; daha güzel ve daha mutlu yarınların kapısıdır. Dini ve dünyası hakkında her türlü çirkinliklere bulaşan bir kimsenin, doğduğu topraklara bağh-çakılıp kalması doğru değildir. Allah (c.c), muhacirlere daha güzel ve müreffeh bir gelecek, dünya ve ahirette de daha büyük hayırlar vaat etmektedir. Ama gerçek şu ki; bizim dışımızdaki fert ve topluluklar, yeryüzünü diyar diyar geziyor ve bu dünyayı hem imar ediyorlar hem de sahipleniyorlar. Sonuçta da o topraklarda, hem inançlarım hem de dillerini yerleştiriyorlar.
Oysa, risâletlerini yaymak ve insanları Rableriyle buluşturmak için Allah (c.c.)'ın arzında diyar diyar gezmek-hicret etmek, Müslümanlara daha çok yakışmaktadır. İşte bu hicret ve yolculuklar esnasında, farz namazları kısaltmak caizdir. Bu hususta şöyle bir âyet nazil olmuştur:
"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanızdır." (Nisa, 4/101)
Bu ve devamındaki âyetlerin "Korku Namazı" na, yani düşmanla karşılaşma anında cephede kılınan namaza delalet ettikleri açıktır. Yolculuk esnasında farz namazların kısaltılması ise, başka nasslarla sabittir. Bu konuyla ilgili birçok özel hüküm ve fetvaları, fıkıh kitaplarından öğrenmek mümkündür.
Şu âyet, savaş esnasında namaz kılmanın hükmünü açıklamaktadır:
"Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde diğerleri arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da, üstünüze birden baskın yapsalar..." (Nisa, 4/102)
Tüm fakihlerin ittifakına göre, Rasûlüllah (s.a.v.) imam, arkasında peşpeşe namaz kılanlar ise Müslümanlardı. Benim görüşüme göre, âyette ifâde edilen bu hüküm, sa-
Nisl Sûresi -75
K U r ' & n - 1 Kerîm'in Konulu Tefsiri
dece Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabına aittir. Zira O (s.a.v.) varken, Müslümanlardan herhangi bir kimsenin namaz için mü'minlere imam olması, doğru değildir. Ancak, örneğin günümüzde, birden fazla imamın olması mümkündür ve çok da kolaydır. Artık savaş yöntemleri değişmiştir. Din veya dünya hususunda bir korku olmaksızın, hem liderlerin hem de cemaatlerin birden fazla olması doğaldır. Belki de âyette ki şu ibare bu anlayışı doğrulamaktadır: "Sen aralarında olduğun sürece..." Benim bu içtihadımın doğru olmasını temenni ederim. Zira cephedeki bir milyon ordunun namazlarını, tek bir imamın kıldırması, zorunlu değildir.
Sûre, zayıf imanlı ve kalpleri hastalıklı olan insanların Özelliklerini anlatmaya devam ediyor ve İlahî vahyin ihtiva ettiği ilginç olaylardan birisini daha anlatıyor. Bu ilginç olay, hafif meşrep, vicdanı Ölü ve İslâm için hiçbir şey yapmamış veya İslâm'ın kurallarına riâyet etmediği halde, İslâm'a intisap eden kimsenin hikayesidir.
Bu adam, hırsızlık suçu İşlemiş ve bu suçun neticelerinden de korkarak çaldığı şeyle birlikte, kendisini gizlemesi için Yahudi komşusuna sığınmıştır. Peşine düşenler bu suçlu kişinin iki evden birisinde gizlendiğini fark etmişler, sonuçta da, "Tû-me(hırsizm ismi)" nin yanında olduğunu söyleyen ve hırsızlık yaptığı şeyi de kendi evine gizlediğini ifâde eden Yahudi'nin evinden çıkarmışlardır. Tüme ise bunu inkar etmiş, asıl hırsızın Yahudi olduğunu iddia etmiştir. Daha sonra kavminin yanına gelmiş ve olan olayları onlara anlatmıştır. Kavmi ise, onun hırsızlık yaptığını bildikleri halde, onu savunmuşlar, asıl suçlunun İslâm düşmanlarından olan Yahudi olduğunda ısrar etmişlerdir ,ve suçu Yahudi'ye yüklemişlerdir.
Bu savunmalara bakarak da Rasûlüllah (s.a.v.), Tüme ve kavminin doğru söyledikleri kanaatine varmıştır. Neredeyse O, Yahudi'yi suçlu bulup İslâm'a intisap etmiş olan bu suçluyu da, hakkında kötü zan beslediği için suçsuzluğunu ispat etmeye yönelmişti ki, yüce vahiy nazil oldu:
"Allah'ın sana lütfü ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir topluluk seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın liitfu gerçekten sana büyük olmuştur." (Nisa, 4/113)
Aynı olayla ilgili olarak şöyle bir yorum da gelmiştir:
"Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur." (Nisa, 4/112)
Ve suçluya tevbe etmesini Önermektedir:
"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulüm eder de, sonra Allah'tan mağfiret
76 • Nisa Sûresi
Muhammed Gazali
dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır." (Nisa, 4/110)
Gerçeği yok etmek ve adaleti saptırmak için suçluların giriştikleri entrikalar hakkında da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onların fısıldaşmalarmın birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka veya bir iyilik ya da İnsanların arasını düzeltmek isteyen(in fısıldaşması) müstesna... Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu gittiği yol üzere bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir." (Nisa, 4/114-115)
İşte bunların hepsi de Hakkı hâkim kılmak, batılı yok etmek ve tüm deliller suçluluğuna işaret ederken, suçsuzluğunu ispat etmeye kalkışan İslâm düşmanlarından bir adama adaletli davranmak içindir. İşte İslâm, ne yüce bir dindir!
Bu kıssayı detaylıca anlattıktan sonra vahiy, Medine'de yaşamaya devam eden bir grup insana yöneliyor. Bu insanlar, kökü kazınmak üzere olan putperestliğin kalıntılarıdır. Bunlar putlara tapmayı bırakan ve fakat hâlâ müşrik olan bir kısım Araplardır. İşte bunlar hakkında kesin bir hüküm geliyor:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse İçin bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa, büsbütün sapmıştır." (Nisa, 4/116)
Şirk: İnsanın bütün değerlerini yok eden aklî ve psikolojik çürüme-bozulmadır. Şirkin asıl hedefi, ibadet, dua, hüküm koyma, yardım dileme ve ricada bulunma gibi hususlarda yaratıcıyla yaratılanı eşik tutmaktır. Oysa gerçek muvahhid, yönünü Allah (c.c.)tan başkasına çevirmeye razı olmaz. Herhangi birşeyin helâl veya haramlığında O (c.c.)'nun koyduğu hükümlere müracaat eder. O, Allah (c.c.)'ın hem müjdesinden ve hem de tehdidinden müsterihtir; çünkü o, Allah (c.c.)'tan uzak olan herhangi bir şeyin korku veya sevgisini umursamaz bile...
"Muvahhid olmayanlara gelince, onlar hayat mücadelesinde, serabın arkasından sürüklenen sahte koruyucu ve vaatlere kanarlar da, hayatlarını, bir hiç uğruna harcarlar. "(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; oysa şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir." (Nisa, 4/120)
Dinlerde kibirli ve gururlu olmak, sahibine hiçbir fayda sağlamaz; önemli olan güzel ve doğru davranış ile dosdoğru bir yoldur. Yaşadığımız modern çağda -tıpkı Muhammed Abduh'un dediği gibi-, İslâm hakkında konuşan ve en büyük övgüleri yağdırarak şöyle diyen insanlar vardır: "Hangi din, insanları İslâm'dan daha iyi ıslah ediyor? Hangi din, müntesiplerini, İslâm'dan daha doğru yola sevkedİyor? Hangi din, kemâl bakımından İslâm'ın koyduğu kanunlardan daha iyi h,Üküm ve kanun koyabiliyor?" Böyle diyerek mangalda kül bırakmayan kişilerden birisine, İslâm için ne
Nisa Sûresi • 77
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
yaptığını ve diğer dinlerin müntesiplerinden farklı ve güzel olarak ne yaptığını sorsanız, şaşırıp kalacak ve cevap veremeyecektir.
Konuşup konuşup da hiçbir şey yapmayanlar hakkında yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i Kitab'm kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da, yardımcı da bulamaz." (Nisa, 4/123)
Bu nazik günlerde elem verici fitnelerden birisi de şudur: Bizler, ısrarla dini kurallarına yapışan ve bu sebeple de kapşon (Yahudilerin giydiği özel şapka) giyerek dini vecibelerini yerine getirmek için, en kalabalık meydanlarda dolaşan Yahudileri gönnekteyiz. Buna karşılık Müslümanlara gelince, onların siyasetçilerinin çok azı hariç, büyük bir bölümü namaz kılmıyorlar, kılanlar da namaz vakitlerine riâyet etmiyorlar...
Sûre, belirli bir zamandan sonra tekrar başladığı konu olan aile-içi ilişkilere dönmektedir ve bu ilişkilerle ilgili genel bir yapıya dikkat çekmektedir: Bu da adalet ve ıslahtır.
"Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kİtap'ta, kendileri için yazılmış (mirası) vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında size okunana âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilmektedir." (Nİsâ, 4/127)
Yetimlerle ilgili hususlar, sûrenin başında uzun uzadıya anlatılmıştı. Burada ise, eşler arasında vuku bulan karşılıklı İsteksizlik ve nefretten uzunca bahsedilmektedir. Burada eşlere, arayı düzeltme, cimrilik ve hırsa karşı koyma, ihsana sarılmayı, karşılıklı iyilik yapmayı, takvayı ve güçleri oranında adaletli olmayı önermektedir.
Şayet sevgi nefrete dönüşür, cam kırılır ve arayı bulmak zor hale gelirse, hem erkek ve hem de kadın, Allah'ın lütfundan kendilerinin payına düşene razı olsunlar.
"Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir, Allah'ın lütfü geniş ve hikmeti büyüktür." (Nisa, 4/130)
Allah'ın hazineleri bitmez, öyleyse gelecekle ilgili karamsar olma; bu günün kay-bolmuşsa bile takvaya ve Allah'a itaata sarıl.
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size, 'Allah'tan korkun' diye emrettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır." (Nisa, 4/131)
78 ■ Nisa Süresi
Muhammed Gazali
İşte bu cümle, birbirine yakın bir bağlamda tam üç kez tekrar edilmiştir. Bunun sebebi; boşanma sebebiyle hasıl olan üzüntüyü gidermek ve şayet takdir-i ilâhî bu ayrılığa hükmetmişse, her ikisinin de durumlarını düzeltmek içindir.
Ardından, sûre ailenin adalet temeli üzerine kurulması gerektiğini bir kez daha belirtmektedir. Hatta, değil aile, bütün bir toplumun adalet temeli üzerine kurulmasını, genel bir âyetle belirtmektedir.
"Ey iman edenler! adaleti titizlikle ayakta tutan, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun..." (Nisa, 4/135)
adaletle hükmetmek ve onu tatbik etmek, İslâm'la başlayan bir şeriat değildir, aksine o, tüm peygamberlerin bir şeriatıdır. "Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için, beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik..." (Hadîd, 57/25)
İşte şu âyetin gelişinin sırrı da budur:
"Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz." (Nisa, 4/136)
Aile içi şiddet, eşler ve çocuklarla birlikte tüm aileye kötü bir etki bırakan, büyük bir fitnedir. Problemli ev, kötülüklerini tüm çevreye yayar.
Nisa sûresi, sadece aile problemleri ile ilgili değil, toplumun tüm katmanlanyla ilgili hususlardan bahsetmiştir. Evet, başlık kadın ve aileye özgüdür, ancak sûrenin konusu geneldir. Örneğin sûrenin, münafıkların konumunu nasıl ele aldığını, onların sırlarını nasıl ifşa ettiğini ve onlardan nasıl sakındırdığını, önceki sayfalarda gördük.
Sûre sona ermeden önce, kendilerinden uzaklaştırmak ve önemli bir iş hususunda onlardan sakındırmak için tekrar münafık ve kâfirlere dönmektedir. Gerçek mü'min, Rabbinin sözlerine saygı gösterir, onun için sevgi, saygı ve muhabbet atmosferini oluşturur, Rabbi ve onun kelâmının alaya alındığı toplantı ve meclisleri protesto eder ve o kimselerin yanından açıkça ayrılır gider. Ancak yakînî bilgiye sahip olmayan kimseler, vahiyle alay edilmiş ve onun ahkâmının aleyhinde konuşulmuş hiç Önemli değil, o toplantı ve mecliste oturmaya devam eder. İşte bu yapıya sahip olan insanlar için şu uyarı gelmiştir:
"Münafıklara, kendileri için can yakıcı-bir azap olduğunu müjdele! Mü'minle-ri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında İzzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah'a aittir." (Nisa, 4/138-139)
Düşman cephesinde ne kadar izzet olursa olsun, o tarafa yönelme ve dininin ve dinine saygının aleyhine, onlarla kesinlikle ateşkes yapma.
Nlsâ Sûresi • 79
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Hakka ve hakikate ihaneti ve hakikat ehli kimselerin kötülenmesini umursamayan kimseler, sadece münafıklardır.
"O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmişti: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze da-lmcaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz..." (Nisa, 4/140)
Münafıkların entrikaları, bi'set günleri boyunca İslâm'a musallat olmuştur, dolayısıyla bunun tekrar etmesinde ve İslâm'ın da bunlarla uğraşmak zorunda kalmasında, şaşılacak hiçbir durum yoktur...
Nisa Sûresi, sonlarına doğru tekrar Ehl-i Kitab'a döndü ve elzem olan yeni bilgiler ekledi. Ehl-i Kitap, Yahudi ve Hrıstİyanlardan oluşmaktadır. Yahudiler, hem Hz. İsa (a.s.)'yı ve hem de Hz. Muhammed (a.s.)'i kabul etmiyorlardı. Hz. İsâ (a.s.) hakkında; 'O, doğru olmayan bir yolla geldi, O'nun babası belli değildir ve annesi de kötü bir iş yapmıştır,' diyorlar. Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında ise; 'O, kendisine vahiy geldiğini iddia eden ve fakat vahiyle hiçbir ilişkisi olmayan bir bedevîdir,' diyorlar. Hıristiyanlar ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah (c.c.)'la bir ilişkisinin olmadığını iddia ediyorlar ve O (a.s.)'nu kötü vasıflarla anıyorlar...
Allah (c.c.)'ın elçilerini yalanlayan bu insanlar, Allah (c.c.)'a, kitaplarına ve peygamberlerine (a.s.) inanan mü'minler olarak nitelendirilebilirler mi? İşte bu kimseler hakkında bu sûrede şöyle denmektedir:
"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip, 'Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız' diyenler ve iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte gerçekten kâfirler onlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap ha-zırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince), işte Allah onlara bir gün mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." (Nisa, 4/150-152)
Ehl-i Kitap'Ia tartışmadan sonra Allah (c.c.)'ın, Resulü Hz. Muhammed (a.s.)'e vahyettiği şu sözleri düşünmeliyiz:
"Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyet-tik. Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yâkub'a, torunlar(ın)a, İsa'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u'verdik." (Nisa, 4/163)
Bu peygamberlere vahyeden Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v.)'e de vahyet-miştir. Bunların hepsi de Allah (c.c.)'ın kullarına gönderdiği elçilerdir. Görevlendirildiler ve görevlerini yerine getirdiler; ne ihanet ettiler ve ne de ihmal ettiler. Eğer Hz.
80 • NisS Sûresi
Mulıammed Gazalî
Muhammed (s.a.v.). diğer peygamberlerden farklı bir şeyle nitelenecekse, O (s.a.v.)'mın; içlerinde en iyi tebliğ eden, en çok sıkıntılara maruz kalan, fıtratı diriltme ve aklı devreye sokma açısından en güçlüleri olarak nitelendirilmesi gerekir. Zira O (s.a.v.)'nun bıraktığı kültürel birikim, şu anda olduğu gibi kıyamet gününe kadar da, kesin bilgiyi tesis etmeye, gafilleri gaflet uykusundan uyarmaya ve âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a giden bir yol oluşturmaya devam edecektir. İşte bu sebeple yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah sana indirdiğine şahitlik eder, zira onu kendi ilmiyle indirdi. Melekler de buna şahitlik ederler. Aslında şahit olarak Allah kâfidir." (Nisa, 4/166)
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in getirmiş olduğu Kitab'a tarafsız bir bakış, O'nun, tüm peygamberlerin kültürlerinin arasında eşsiz bir yerinin olduğunu teyit eder. Tıpkı yine tarafsız bir bakışın, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatının, zikir, şükür, sabır, tevekkül ve uzak görüşlülük bakımından eşsiz bir yapıya sahip olduğuna işaret ettiği gibi. İşte bütün bunlar, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'den peygamberlik alınacaksa, gelmiş geçmiş hiçbir insanın peygamberliğe hak sahibi olmaması gerektiğine dair kararımızı pekiştirmektedir.
Kur'ân'm Ehl-i Kitap'la olan tartışmasına tekrar dönüyoruz. Gerçekte onların isteği neydi?
"Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Mû-sâ'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi." (Nisa, 4/153)
Bu istekler, hakikati araştıran ve kesin bilgiye ulaşmak İsteyen akim önerileri değildir! Aksine bunlar, katı bir tabiatın ve mütekebbir bir kalbin önerileridir. Bu sebeple Hz. Mûsâ (a.s.)'dan bu tip isteklerde bulundular. O (a.s.)'nun kavmi bu yol üzere yürümeye devam ettikleri için, onların kökünü kazıyan bir yıldırım çarptı.
Yahudiler, tabiat olarak insanların en sertleri ve katılık olarak da onların en katı kalplileridir. Belki de bu sebepten dolayı onlardan, tehditle söz alınmıştır!! Hani dağ üstlerinde toplu bir mezar olması için, onların tepelerine dikilmişti de, neredeyse onların üzerine yıkılacaktı ya... Ama tüm bunlara rağmen yine de sözlerinde durmadılar:
"Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve 'Kalplerimiz kilitlidir' demeleri sebebiyle onları lanetledik, türlü belâlar verdik. (Onların kalpleri kilitli değildir;) lam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesna artık İman etmezler. Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem'in üzerine büyük bir iftira atmalanndan (dolayı onları lanetledik)." (Nisa, 4/155-156)
Oğlunu öldürmeye doğru koştuklarında bile Hz. Meryem'i çirkin iş yapmakla
NisS Sûresi • 81
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
suçluyorlardı; özellikle öldürmek istedikleri o kişi beşikteyken peygamberlik iddiasında bulunduğu sırada. Sonuçta Allah (c.c.), Hz. İsâ (a.s.)'yı onların hilelerinden kurtardı ve onların gayretlerini boşa çıkardı:
"Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri kişi) onlara Isâ gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak da onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi nezdine kaldırmıştır. .." (Nisa, 4/157-158)
Fakat herkese hakim olan kuruntu ve önyargıların bıraktığı kültürel miras, birçok insanı, çarmıha germe ve kendisini feda etme yaygarasını doğru kabul etmeye ve bunu de kesin inanç kılmaya sevk etmiştir. Bu hüküm süren baskın olumsuzluğun, hiçbir aklî ve naklî delile dayanmadığı ve sadece boş kuruntulara hizmet ettiği bilinen bir gerçektir. Şayet bilgi alanı genişlese ve düşünce, hürriyetine kavuşsa, durum kesinlikle değişir. İşte bu sebeple Kur'ân-ı Kerim, Hz. İsâ (a.s.)'nın kurtulduğunu ve tek olan Allah (c.c.)'a ibadet ettiğini şu şekilde tekit etmektedir:
"Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler ve Allah'a ve âhiret gününe inananlar var ya; işte onlara çok yakında büyük bir mükâfat vereceğiz." (Nisa, 4/162)
Sûrenin son kısmı, buraya kadar zikredilen tüm gruplar için, kesin hükümler koyarak geliyor. Örneğin kâfirler ve münafıklar için çok kötü bir son vardır, zira onlar, hem cahildirler, hem cahillikte ısrar ederler ve hem de başkalarının cahil kalması için çalışırlar. Onlar hem Allah (c.c.)'ı inkâr ederler ve hem de başkalarının iman etmesini engellerler. İşte bu kimseler hakkında yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İnkâr edenler ve (başkalarını da) Allah yolundan alıkoyanlar, şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları (cehennem yolundan) başka bir yola iletecek de değildir." (Nisa, 4/167-168)
Benzer tavırlar gösteren modern sömürgeciliğin aslanları da, dinsizlikle, halklara zulmü ya da İslâm'ı kötü görmekle, Müslümanları zelil kılmayı birlikte götürüyorlar.
Sonra sûre, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken, Yahudilere bir çağrı yapıyor:
"Ey insanlar! Resul size Rabbinizden gerçeği getirdi. Şu halde kendi iyiliğinize olarak ona iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa, şüphesiz hepsi de Allah'ındır. (O'nun sizin İmanınıza ihtiyacı yoktur.) Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir." (Nisa, 4/170)
82 • NisS Sûresi
Muhammed Gazali
Burada Yahudilere, her hangi bir ilmî intisaptan soyut olarak (yani 'Ey insanlar' diyerek), hitap edilmiştir. Çünkü onlara geçmişte Tevrat yüklenmişti de, onlar bunu gereği gibi taşımamışlardı! Cehalet ve inkarcılıkta putperestlere benzemeleri dolayısıyla, Ehl-i Kitap olarak kabul edilmemişlerdir. Hatta o kadar aşın gitmişlerdir ki onlara, tıpkı Mekke müşriklerine ve hiçbir vahiyle ilişkisi olmayanlara hitap edildiği gİ-bi, "Ey insanlar!" diye hitap edilmiştir.
Yahudilerle ilgili açıklamaları, kendilerini şaşkınlık kaplamış ve bu şaşkınlık sebebiyle yanlış yola sapmış olan Hırİstiyanlara yapılan çağrı takip etmektedir. Onların bu şaşkınlıklarının ve sapıklıklarının sebebi ise, aşırı derecede azgınlıkları ve taşkınlıklarıdır. Taşkınlık; bir şeyi yaparken kişiyi aşırıya kaçmaya sevk eder ve doğru yoldan alıkoyar. Bu sebeple yüce Allah (c.c.) onlar hakkında şöyle diyor:
"Ey Ehl-İ Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında,gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsâ Mesih, ancak Allah'ın Resulüdür. (O) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı 'kün=ol' kelimesi(nin eseri)dir. O'ndan bir ruhtur. Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. 'Tanrı üçtür' demeyin ve sizin için daha hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilahtır. O, çocuğu olmaktan münezzehlir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak da Allah yeter." (Nisa, 4/171)
Gerçek şu ki, bu evreni; gökleri ve yeryüzünü araştırıp incelemek, yaratıcının ancak tek bir olduğunu göstermektedir. Öyleyse diğeri nerede? Yarattığı ve nzık verdiği şeyler nerede? Atom taneciklerini ve galaksileri yaratırken kim Allah (c.c.)'a ortak oldu? Evet, nutfeyi ve yumurtacıkları yaratırken O (c.c.)'na kim eşlik etti? Bütün işleri düzenlerken O (c.c.)'na kim yardım ediyor? Şüphesiz ki bu büyük evreni, hangi cinsten olursa olsun hiçbir ortaklık düzenleyip organize edemez! İşte bu sebeple Allah (c.c), tek bir ilahtır. O (c.c.)'na boyun eğmek ve itaat etmek haktır, O (c.c.)'na yaklaşmak zorunludur ve O (c.c.)'na ibadet etmek herkese farzdır. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ne Mesih ve ne de Allah'a yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri dururlar. O'na kulluktan geri durup büyüklenen kimselerin hepsini (Allah), yakında huzuruna toplayacaktır." (Nisa, 4/172)
Nisa sûresi, Kelâle (Ne anne-babası ve ne de çocukları olan kimse)'nin mirastan payım açıklayan bir âyetle, son bulmaktadır. İşte bu şekilde sûre, aile, ailenin oluşumu, korunması ve aile sorunlarının açıklanmasıyla ilgili başladığı konuyla sona ermektedir.
"Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir." (Nisa, 4/176)
NisS Sûresi ■ 83
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Nisa Sûresi'nin konusunun genel olduğunu, tüm toplumu kapsadığını, toplumu oluşturan değişik insan gruplarının davranışlarım içerdiğini gördüm. Meselâ kadınlar konusu, bütünden bir parçadır, bir başka ifâdeyle aile; küçük bir toplum, toplum ise büyük bir ailedir. Allah (c.c.)'ın hidâyeti herkese şamildir, çünkü O (c.c), her şeyi bilmektedir. Sûreyi tam olarak araştırıp incelemeyenler onun, dağınık parçalardan oluşmuş cüzlerden ibaret olduğunu zannediyorlar ki bu hatadır ve Allah (c.c.) böyle bir hatalı bakıştan, düşünce ve ilim erbabını korusun.
Ben unvan ve başlık aldatmacasını kabul etmiyorum. Kur'ân sûrelerinin isimleri, sûrenin konularından farklıdır, zira konular genelde dolu dolu, kapsamlı ve ayrıntılıdır, buna karşılık isimler kısmî ve lokal delalete sahiptirler. Örneğin Bakara Sûre-si'ne bir bakın; İsrâiloğulları'nin kesmekle emredildikten inekle ilgili kıssa, kırk sayfanın üzerindeki sûrenin yarım sayfasını bile kapsamıyor. Bu kıssadan sonra sûre, tarih, yasama, hikmet ve edeple ilgili daha birçok konuyu kapsayan adetâ dalgalı bir deniz gibidir. Nisa Sûresi de, tıpkı Bakara Sûresi gibidir! Sûrede aile ile ilgili anlatılanlar sınırlıdır, buna karşılık bizzat sûrenin kendisi, dünyadaki tüm insanların göz önünde bulunduracağı "toplumsal yapı"yı içermektedir.
Büyük ilim adamlarımız, bu sûreden, dost-düşman, büyük-küçük ve zengin-fakir her kesimden insanların istifâde edebilecekleri, yüksek toplumsal görgü kuralları çıkararak sûreyi açıklayan kitaplar yazmışlardır. Özellikle de, farklı dinlere mensup kişiler arasında vuku bulan, alacak-verecek ve savaş-barışla ilgili problemlerin çözümünde, Müslümanların takip etmeleri ve kıyamet gününe kadar da üzerinde sebat etmeleri gereken yol ve yöntemi açıklamışlardır.
"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar yaratan Rabbinizden sakının." (Nisa, 4/1)
İnsanlar, birbirlerine karşı yabancı gibi de gözükseler, gerçekte birbirleriyle akrabadırlar: Zira tek bir babanın soyundan ve onları bir birine bağlayan ve akraba kılan ortak rahimden gelmektedirler.
Her insanın bu akrabalık bağını hatırlaması, hem yakın hem de uzak tüm akrabalarına iyi muamelede bulunması gerekir. Zira sıla-i rahim, İslâm'ın önde gelen özelliklerinden birisidir. Her ne kadar bazı insanlar arasında akrabalığın din ve kardeşlik bakımından yakınları kapsadığı bilinmekteyse de, insanlık dairesinin daha geniş olması ve renkler ve ırklar arasındaki yardımlaşmanın gerçekleşmesi gerekmektedir.
Sûrenin ilk âyetindeki nasihat, her şeyin yaratıcısı ve sahibi yüce Allah (c.c.)'tan korkmaya ve O (c.c.)'nun kapsamlı gözetimine dayanmaktadır. Ancak biz bu sûrede Allah (c.c.)'a ümit bağlamanın ve O (c.c.)'nun rahmetini istemenin gerekliliğini ifâde eden pek çok âyete de rastlamaktayız. Örneğin şu âyetler bu hususa açık birer örnektir;
"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz." (Nisa, 4/31)
"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır." (Nisa, 4/110)
NisS Sûresi • 57
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 4/48)
"Allah'ın kabul edeceği levbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin levbesidir." (Nisa, 4/17)
"Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir ve yegâne hikmet sahibidir. Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise, büsbütün yoldan çıkmanızı ister. Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (Nisa, 4/26-28)
Şüphesiz ki Allah (c.c), (onlara) zor gelecek derecedeki ibadetlerle, kullarına yük yüklemek istemez. Kulların Allah (c.c.)'a eda etmeye çalıştıkları ibadetler, (tıpkı) ilim tahsil etmek için öğrencinin yüklendiği ve olgunlaşmak için eğitilen kişinin yüklendiği yük gibidirler. İşte böyle bir yük de taşınabilir ve verimli bir yüktür.
Her şeye kadir olan Allah (c.c.)'ın gözetiminden korkmak ve günahları çokça bağışlayan Rahman'dan ümit beklemek mü'minleri canlı tutar ve onlar, ömür uzasa da kisalsa da son ve kesin buluşma için hazırlık yaparlar. Bu sûredeki ailenin prensiplerinden bahseden bölüm, söze yetimlerin haklarıyla ilgili olarak başlamıştır. Çünkü Müslümanlar, bitmez tükenmez düşman saldırılarına karşı savaşan bir toplumdur. Ölü sayısı artıkça yetimlerin sayısının da artması sebebiyle, toplumsal problemlerden bahseden bir sûrenin, yetimlerle ilgili bir hükümle başlamasında garipsenecek bir durum yoktur.
Şu yaşadığımız yüzyılda, yetimlerin misyonerlik cemiyetlerinin, inanç ve ideoloji hırsızlarının hedeflerine maruz kaldıklarını görmekteyiz. İşte bu sebeple Müslümanların kendi yetimlerine gereken önemi göstermeleri ve haklarını korumaları gerekmektedir.
İşte burada yetimlerle ilgili sözlerin arasında evlilik konusu geçmektedi. Burada da bir veya birden fazla kadınla evlenilebileceğine dair bir ruhsat verilmektedir. İslâm; çok evlilik konusunda, kendisinden önceki dinlerin hükümlerinden sapmış değildir, zira Allah (c.c.)'tan bir emir gereği, çok evliliği yasaklayan hiçbir din yoktur.
Yaşadığımız çağdaki insanların durumlarına baktığımız zaman Avrupa ve Amerikalıların, kadınlarla ilişkilerde, insanların en kötüleri olduğunu görmekteyiz. Yasak olan çok evlilik (yani dörtten fazlasıyla evlenme) onlarda oldukça yaygındır. Herhangi sefih bir kimse, onlarca kadınla ilişki kurabilmektedir.
Biz müslümanlara göre serbest olan çok evliliğin önceden tespit edilmiş ve çizilmiş sınırları vardır. Zira İslâm, evlenmeye gücü yetmeyen kimseye şahsen oruç tutmayı emrediyor. Tek bîr eşin geçimini sağlayamayan evli bir kimseye, nasıl olur da
58 • Nİsâ Sûresi
Muhammed Gazalî
başka bir eş daha mubah olur? Onların geçimini sağlayacak güçte olsa bile, aralarında adaletli davranamaz. Biz Müslümanlara göre, zorla evlilik gerçekleşmez. Çok evlilikle ilgili herhangi bir isteksizlik ve gönülsüzlük, bu çok evliliği ortadan kaldırabilir.
Bunun yanısıra, eşinin ikinci bir kadınla evleneceğinden korkan bir kadın, evlilik akdinde, kendi üzerine kuma getirmemesini şart koşabilir. İmam Ahmed b. Han-bel (r.a.)'in dediği gibi; Koca, bu şarta bağlı kalmak zorundadır, eğer uymazsa ikinci evlilik sebebiyle birinci eşin nikahı düşmüş ve boşanmış sayılır.
Bunun ardından sûre miras taksimiyle ilgili hükümlerden bahsetmektedir. Kadına her türlü mirastan pay ayrılmaktadır, oysa önceden kadın mirastan mahrumdu. Miskin ve zayıf kimselere o mirastan bir pay verilmesini mendup kılmıştır. Sünnetin açıkladığı gibi erkeğin, malından üçte biri geçmemek şartıyla, dilediği kadar, vasiyet edebilmesi sağlanmıştır.
İslâm'ın, çeşitli şekillerde, erkeğin payının kadının payından iki katı daha fazla kıldığı bilinen bir şeydir. Zira İslâm'a göre erkek, kadından daha fazla yüklerle sorumludur: örneğin mihri veren ve evinin geçimini sağlamakla sorumlu olan odur.
Zengin bir yakını olduğu sürece kadının çalışıp para kazanma sorumluluğu yoktur. Eğer zengin bir yakını yoksa bile Beytü'1-Mâl bu kadının geçiminden sorumludur. Bunun sebebi ise, tıpkı kadının koruyucusu ve destekçisi olduğunu yapmacık ifâdelerle söyleyen Batı'da olduğu gibi, kadınların ırzlarını kaybetmek ve ayağa düşmekle karşı karşıya gelmemeleri içindir.
Ben bunları söylerken, akılları ve kalpleri paramparça olmuş, kadınlığı hakir gören ve küçümseyen, eşini, kız kardeşini ve kız çocuğunu aşağılayan, onları evde hapsetmeyi ve cahil bırakmayı benimseyen ve onlara karşı küstahlık yapan Müslüman grupları savunuyor değilim.
Hz. Aişe (r.a.)'den gelen bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor; "İman bakımından mü'minlerin en kâmil olanı, ahlâk bakımından en iyi ve aile ferlerine karşı şefkatli davranandır." İbn Abbas (r.a.)'dan gelen rivayete göre de Hz. Peygamber (s.a.v.) diyor ki; "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi davrananızdır. Ben ise, ailesine karşı sizin en hayırlınızım." Üzücü olan, bazı dindar kimselerin takvalarını, kadına kaba davranmak, ona kötü muamele etmek ve onun konumunu kısıtlamak üzerine oturtmasıdır. Öyle ki, tüm dünyadaki kadınlar İslâm'dan nefret eder ve bu yanlış anlayışla birlikte İslâm'ın topluma hakim olmasından korkar hale gelmişlerdir.
İslâm'dan önce kadın, şahsiyeti yok edilmiş ve tüm haklan İhlal edilmiş bir halde idi. Bir kadının eşi öldüğünde, o erkeğin en yakın akrabası gelir ve o kadına el koyardı; sanki o kadın mirastan bir parçaymışçasma!
Nisa Sûresi • 59
RüT'âtı-ı Kerîm 'in Konulu Tefsiri
Araplannın kadınlar üzerindeki tasarrufları, Yahudilerin yaptıklarına benzemektedir. Çünkü Yahudiliğe göre evli bir erkek öldüğünde, onun çocuğu olmadıysa ölen erkeğin kardeşinin, o dul kadını alıp ondan çocuk sahibi olması ve çocuğu da Ölen kardeşine nispet etmesi gerekirdi.
Böyle bir şeyin nasıl olabileceğini kafam almıyor; gönülsüz ve isteksiz bir evlilik ve asılsız bir nesep. Yahudilikteki bu uygulamanın ilahî bir kanun olduğunu zannetmiyorum. Bu olsa olsa Yahudilerin yalanlarından bir yalandır. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor;
"Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helâl değildir. Apaçık bir terbiyesizlik yapmadıkça^ onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın." (Nisa, 4/19)
Ayetteki "Adal=sıkiştırmak." kelimesinden maksat; evin, kadının kendisinden kurtulmak için çırpındığı bir hapishaneye dönüşecek şekilde kötü muameledir. Hatta kadının önceden almış olduğu ftıihrî geri ödemesi için bile olsa yapılan kötü muamele bu kavram ile ifâde edilin Aynı âyette, erkeklerin en güzel ve en şerefli yolu tutmaları emredilmektedir;
"Onlarla iyi geçinin. İEğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (Nisa, 4/19)
Erkek, eşinden ayrılmak istediği zaman, kadının önceden aldığı mihir de -bu mi-hri ne kadar çok olursa olsun- indirim yapması İçin eşiyle pazarlık yapmasını, İslâm yasaklamıştır. Kadının mihri artık onun özel malı olmuştur, bu mihir büyük bir servet olsa bile.
Eşinden hoşlanmayan bir erkek, ikinci bir evlilik yapmak istiyorsa, dilediği kadar cebinden para harcayabilir. Ancak ilk eşinden hiçbir şey geri almaya çalışamaz.
"Eğer bir eşi bırakıp da başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahî, ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle haşır-neşir oldunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde, onu nasıl geri alırsınız!" (Nisa, 4/20-21)
Eşlerle güzel geçinme hususuna geçmeden önce, çirkin olan toplumsal suçlardan ikisini hatırlamayı uygun görüyoruz; Bunlar lezbiyenlik ve homoseksüelliktir. Bu iki suçla mücadele etmek, aile için gerçek bir korumadır. O'nun temiz havasını muhafaza etmektir. Zira bağlamla ilgisi olmayan söze geçmek bir hatadır.
Lezbiyenlik hakkında Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kadınlardan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhid getirin. Eğer şâhidlik ederlerse,
60 • Nfsâ Süresi
MuMnımed Gaialî
o kadınları ölüm alıp götürünpeye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin." (Nisa, 4/15)
Homoseksüeller hakkında da şöyle söylüyor;
"İçinizden fuhuş yapan İki erkeğe de ceza verin." (Nİsâ, 4/16)
Batı'nın, Allah (c.c.)'ı, O (c.c.)'nun huzuruna çıkmayı ve dinin tavsiyelerini unutması sonucu, böylesi dinî suçları küçümsemektedirler ve onu sevmemektedirler. Tıpkı, AİDS ve diğer cinsel hastalıkların yayıldığını duyduğumuz gibi, hiç önemseme^ inektedirler. Gerçek şu ki; Batı medeniyetinin tabiatı çürüktür. Bu medeniyet, kendi yerine gelecek olan medeniyet olmadığı zaman, yanj dinlerini unu^rı Müslümanların yokluğunda ancak ayakta kalabilir.
Görevini yerine getirebilmesi ve başarılı olabilmesi için ailenin» tabiatının, karakterinin temizlenmesi, bencilliğin yok olması ve fertler arasında iyilik ve yardımlaşmaya alışması zorunludur.
Eşinden şikâyetçi olan bayanlardan birisi bana telefon etti. Konuşmasından onun gerçekten acı çekmekte olduğunu hissettim. Şayet zorunlu şartlar olmasa bu kadın eşinden ayrılmayı tercih edecek. Ona Firavun'un karısının, Firavun'un serkeşlik ve küstahlığına sabrettiği gibi sabretmesini tavsiye ettim. O da istemeye istemeye bu tavsiyemi kabul etti.
Kendi kendime dedim ki; şayet bu adamın, adî bir adamla evli olan bir kız kardeşi olsa, o adî adam da, -deyim yerindeyse- Kayser ya da Firavun gibi davransa acaba ne yapardı? O kişinin cinsel soğukluk İçinde olması ise en büyük felakettir. Zira evin havası artık dert ve çile yumağı haline gelecektir.
İşte böyle bir ortamda İslâm, sırasıyla öğüt verme, yatağım ayırma ve hafifçe dövme süreci içerisinde cezayı serbest bırakmaktadır. Bir şartla kû bu dövme kırıcı ve incitici olmamalı ve yüze vurmaktan sakmılmalıdır. Kadım dövme suçuyla ilgili sünnette sadece şu iki gerekçeyi gördüm; kadının serkeşlik etmesi ve erkeğin yatağına gelmekten yüz çevirmesi ya da yatağına yabancı kimseleri almasıdır. Her iki gerekçe de, gördüğünüz gibi, çok tehlikelidir.
Bu yüce öğretilerden Önce, haksız yere İnsanların mallarını yemekle ilgili âyetlerde gelmiştir. Tıpkı elde olana rıza gösterme eve başkalarının malına göz dikmemenin gerekliliği ile ilgili âyetler geldiği gibi. Sonra da söz genel olarak tüm insanlara yönelmektedir;
"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, yolcuya, cariye ve kölelere iyi davranın" (Nisa, 4/36)
NisâSûres '61
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Bu, öncelikle aileyi kastetse de etmese de, toplumun bütün fertlerini kapsayan bir talimattır. Sonra nafakadan söz edilmektedir. Nafakada ne cimrilik yapılmalı ne de saçıp savurmalıdır. Ancak ilahî emir birbirine zıt iki insan grubunu ifşa etmektedir; birincisi cimriler, ikincisi ise, gösteriş yapan israfçılar.
Âyet, bir ortamda cimrilik yapan ve başkalarına da cimriliği Öven, başka bir ortamda da riya ve gösteriş için saçıp savuran tek bir grup insandan da bahsediyor olabilir. En iyisi malı, o malı verenin rızasına uygun olarak harcamaktır ve takip ettiği yolda maksadı da şu olmalıdır;
"Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu sanki!" (Nisa, 4/39)
Bugünü ve geleceğiyle ilgili İslâm ümmetini ilgilendiren âyetlerden çok azı kaldı. Sonra sûrenin konuları, öncekinden farklı olarak başka mecraya yönelmektedir. Risalet günlerinde Arap toplumunun oluştuğu grupların durumlarını, onlardan her birisinin gerçek yapılarını ve onların karşısında nelerin yapılması gerektiğini anlatmaya başlamaktadır.
İlginç olan; bu grupların, günümüzdeki İslâm ümmetinin karşı karşıya bulunduğu grupların aynısı olmasıdır.
Geçmişte Müslümanlar Yahudilerle yakın ilişki kurma ve onların ilk vahiy sahibi kimseler olduklarını kabullenme hususunda çok özen gösteriyorlardı. Kendileriyle putperestler arasında bir çatışma çıktığında, Yahudilerin kendi yanlarında olmalarını umuyorlardı.
Ancak Yahudiler sû-i zan sahibi kimselerdi; hiçbir antlaşmayı ve komşuluğu takmıyorlar ve güçlerinin yettiği kadar İslâm'a kötülük yapıyorlardı. Onların bu yaptıkları şeylere karşılık hayrete düşürücü ve reddedici bir anlayışla yüce Allah (c.c.) Nebisine şöyle buyuruyor;
"Kendilerine Kitap'tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! Allah, düşmanlarını sizden daha iyi bilir." (Nisa, 4/44-45)
"Ellerinde Kitap'tan bir pay" tabiri, onların kendilerine indirilen vahiyden çoğunu kaybettiklerine işarettir. Aslında kitaplarının kaybolması meselesi, bir kısmının kaybolmasına ve diğer bir kısmının da karışmasına ses çıkarmayan hafızlar tarafından kesin bir yolla gelmiştir. Kitap'tan ellerinde kalan kısmıyla da güzelce amel etmemektedirler. Tüm dünyaya zina ve faizin yayılmasının ardından, bu güne kadar da kendi kitaplarına göre yaşamadılar.
Kokuşmuş dindarlık, bazen kalbin dinden uzak ve boş olmasından daha zararlı
62- NisS Süresi
Muhammed Gazalî
olabilmektedir. Cehennem ateşinin, putperestlerden önce, Yahudi Kurcalarından günahkâr olanlara daha çabuk davranmasıyla ilgili gelen hadisin sırrı da işte budur. Sapıklığı satın almalarının, günahlara dalmalarının ve Müslümanların, Kur'ân'ı unutarak tekrar putperestliğe dönmeleriyle ilgili garip arzu ve isteklerinin gerisinde, Yahudilerin kalplerindeki gizli kötülük vardır.Gerçeği arayıp bulmakta samimi olan hangi insan, böylesi karanlık bir yol tutabilir ki?
Kendilerine farz kılman bu savaşta Allah (c.c.), Müslümanların (yardımcısı) ve velisi olacağını vaadetmektedir.
"Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir." (Nisa, 4/45)
Ancak bu yardım ve dostluğa miskin miskin oturanlar kavuşamazlar. Aksine nefsi müdafaayı terkeden, yeni stratejiler çizmeyi ve kaderi sağlamlaştırmayı ihmal eden toplumlar Allah (c.c,)'ın yardım ve dostluğunu kesinlikle elde edemezler.
Menar sahibi şunları söylüyor: Hikmet sahibi yüce Allah (c.c); ismi ve unvanı ya da seçkin kullarından birisinin adına intisap etmesi sebebiyle sünnetullahını ne bir Müslüman ne bir Yahudi ve ne de bir Hıristiyan için bozmaz. Aksine Allah (c.c.)'m değişmez kanunları (sünnetullah) kendilerinden yardım istenilen seçkin kimseler içindir. Öyle ki, peygamberlerin sonuncusu Hz. Peygamber (a.s.)'ın bile kafası yarılmış, dişi kırılmış ve Uhud günü askerlerin savaş düzenindeki yerlerini terk etmeleri sebebiyle çukura yuvarlanmıştır.
Ey Müslümanlar! Bu dine bağhhğımzdaki basitlikler ne zamana kadar devam edecektir. Sizler Allah (c.c.)'ın Kitabı'na göre amel etmiyor, gösterdiği yolda yürümüyor ve o kitabın içinde bulunan uyarılardan da hiçbir ibret almıyorsunuz! Bu toplulukların saldırılarının nasıl da tekrar başladığım görmüyor musunuz? Gurur ve ki-biri terk ederek ilme ve çalışmaya dört elle sarıldıktan ve toplumsal yasaların onlara uygulanmasından sonra yabancı devletler, ülkelerimizin bir çoğunu ele geçirmiş bulunuyorlar. Şu anda Yahudiler ellerimizde kalan toprakları da almak için hazırlık yapıyorlar ve size ait olan mukaddes beldeleri tekrar alıyorlar ve oralarda saltanatlarını kuruyorlar.
Öyleyse ey Müslümanlar! Allah (c.c.)'ın Hakim olan kitabına ve ümmetler için koymuş olduğu yasalarına uyunuz. İçinize şirk tohumları eken deccalların ve düzenbazların vesveselerini bırakınız. Zira bu düzenbazlar sizin toplumsal ve zihinsel yetilerinizi talan etmekteler. Rabbinizİn kelamına uymaktan alıkoyup ölüme terketmekte ve batıl inançlara tutunmanızı istemektedirler. Bu düzenbazlar sizleri, Allah (c.c.)'ın farz kılmadığı nafile namaz ve virdlerle oyalayarak, hem dininizden hem de dünyanızdan alıkoymaktadırlar. Bunların tek hedefi, mallarınızı ve servetlerinizi ellerinizden almak ve sizdeki batıl istek ve arzulan körüklemektir.
Nis5 Sûresi ■ 63
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Ey Müslümanlar! Uyanın, uyanık olun; dikkatli olun ve iyi bilin ki yüce Allah (c.c), hiç kimseye zerre miktarı zulüm etmemiştir de, etmezde. Topraklarınızın kaybolması ve azminizin kırılması sadece ve sadece Rabbinizin hidâyetini terketmeniz ve içinizdeki bu düzenbazlara uymanız sebebiyledir.
Menar sahibi Muhammed Abduh çok doğru söylüyor: Bu anlatılanların dışında yeni yeni hastalıklar varsa, bu çok daha kötü ve çetindir. Biz Müslümanların da aynı hatalara düşmekten sakınması için, Kur'ân-ı Kerim, Yahudilerin kendi dinlerine neler yaptıklarını şu şekilde açıklamaktadır:
"Yahudilerden bir kısmı, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar..." (Nisa, 4/46)
Yahudilerin, kelimeleri tahrif etmesi birkaç şekilde olmuştur; bunlardan ilki, he-va ve heveslerine uyarak, sözü zahirî ve yakın olan anlamından çıkarıp diğer anlamlara yöneltmektir.
Yahudilerin elinde, yakında gönderilecek bir peygamberin müjdesi olmasına rağmen, Hz. Muhammed (s.a.v.)'i tasdik etmemek ve onun doğruluğuna şahitlik etmemek için, kelâmın kastettiği şeyi kendi arzuladıkları şeyle değiştiriyorlardı.
Bir başka tahrif çeşidi ise, ellerinde bulunan nassın üzerine eklemeler yapıyorlardı. Çünkü, Tevrat'ta, Allah (c.c.) tarafından indirilmiş olan vahiyle hiçbir ilgisi olmayan garip eklemeler mevcuttur. Şeyh Rahmetullah el Hindî, "Izhâr'ul Hak" isimli eserinde, Kitabı Mukaddes'te kesinleşmiş tahriflerden yüz tanesini tek tek tespit etmiştir. "Ehl-i Kitap'tan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye, kitabı okurken dillerini eğip bükerler halbuki okudukları kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde; 'Bu Allah kalındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar." (Âl-i İmrân, 3/78)
El-Hindî'nin eseri, bu alanda yazılmış en kapsamlı ve en iyi eserdir. Yahudilerin dik kafalılık, inatçılık ve kötü ahlâklarından birisi de, Hz. Peygamber (s.a.v.)'e söyledikleri şu sözdür:
"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı): İşittik ve isyan ettik, dinle dinlemez olası, "Râinâ" derler." (Nisa, 4/46)
Eğer Yahudiler bu inatlarını sürdürürlerse, Allah (c.c), onlara şiddetle vurmak ve süründürmekle tehdit etmektedir.
"Ey Ehl-i Kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları Cumartesi adamları gibi lanetlemeden önce, size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (kitaba) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir." (Nisa, 4/47)
64 • NisS Sûresi
Muhammcd Gazalî
Yahudiler İnatlarını sürdürünce, Allah (c.c.) da onların izlerini Hicaz'dan sildi ve varlıklarını ortadan kaldırdı. Şimdilerde ise, Müslümanlar Allah (c.c.)'la olan sözleşmelerini terk etmeleri sebebiyle, Yahudiler bu topraklara geri döndüler ve Müslümanların miraslarım hiç Önemsemediler. Gelecek, bu iki gruptan Allah (c.c.)'ın dinine ve O (c.c.)'nun Resûlü'ne yardım hususunda en çok uyan ve gayretli olan grubun olacaktır. Belki de Rabbimize tekrar döneriz, Allah (c.c.)'ta bize İzzet ve şerefimizi geri verir! Sonra yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını ise, dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 4/48)
Şirk iki kısımdır: İlki, bir kimsenin, evrenin iki veya daha fazla yaratıcısı, nzık vericisi ve düzenleyicisi olduğunu varsay maşıdır. İkincisi ise, kişinin, hüküm koyma, haram kılma, helal kılma, dua, adak ve tevekkül gibi hususlarda Allah (c.c.)'tan başka bir şeye güvenmesi ve sığınmasıdır.
Yahudiler, müşrik kelimesinin birinci anlamı itibariyle, müşrik değillerdi. Onların ve benzerlerinin şirkleri, Allah(c.c.)'tan başka hakem tayin etmek ve ondan yardım istemekten gelmektedir. Her iki şirk çeşidi de, büyük bir suçtur ve bağışlanamaz. Zira şirk, insanlığın benliğinde derin bir bozulmadır.
Modern medeniyetle birlikte bozulma ve dinsizlikte, daha derin bir şirk çeşidi ortaya çıktı; Uluhiyyeti temelden inkâr etmek, heva ve heveslerin isteklerine takılmak ve Yüce Yaratıcı'nın öğretilerini tamamen unutmak. Yaşadığımız çağda İslâm, çeşit çeşit inkâr, şirk, Allah (c.c.)ın indirdiği dışında hükümler koyma ve şer'î hükümlere karşı yapılan terbiyesizliklerle mücadele etmektedir. Bu dinin müntesiplerine de, taşımakta oldukları yükün ağırlığını fark etmeleri ve yeryüzünün her tarafını, ellerinde bulunan Allah (c.c.)'ın nuru ile aydınlatmaları gerekir.
Müslümanlar, kendilerinin Allah (c.c.)'m seçkin kulları olduklarını iddia eden Yahudiler gibi olmamalıdırlar. Yok eğer Yahudilere benzer ve Yahudileşirlerse, insanlar bu Yahudileşen Müslümanlardan ne bir iyilik, ne de teşekkür edilecek iş görürler.
Yahudilerin ileri gelenlerine, iki gruptan hangisinin hakka ve zafere daha yakın oldukları sorulduğunda, kökleşmiş Yahudi çılgınlığı o dereceye ulaşmıştı ki, cevapları şu oldu: Putperestlik İslâm'dan daha üstün ve faziletli, cahiliyye taraftarları da, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ashabından daha hayırlıdır.
Yahudilere göre din; adalet, hoşgörü ve takva değildir; aksine, kendi ırklarını öven ve bencillikleriyle gururlarını besleyen her şey, dindir. Geçmişte olduğu gibi, şimdi de Arapları kötü görüyorlar. Çünkü onlar, İsrâiloğu ilan'nın vahye karşı kötü davranmaları ve vahyin getirdiği yükümlülükleri yerine getirmekten kaçınmalarının ardından, yüce Allah (c.c.)'ın vahiy emanetini taşıması için seçmiş olduğu bir toplu-
NisS SOresİ • 65
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
luktur.
Hz. Yâkub (a.s.)'un çocukları, Hz. İbrahim (a.s.)'in soyunun sadece belirli bir kolunu oluşturmaktadırlar. Öyleyse, niçin Hz. İbrahim (a.s.) ve O (a.s.)'nun soyuna verilen Allah (c.c.)'ın nimetini tekellerine geçirmeyi isteyerek, Hz. İsmail (a.s.)'in çocuklarına o nimetlerden hiçbir pay bırakmıyorlar. Allah (c.c.)'ın ihsanından aldıkları şeyler sebebiyle, niçin amca oğullarından intikam alıyorlar? Ve niçin onlara karşı, putperestlere destek veriyorlar?
"Bunlar, Allah'ın lanetlediği kimselerdir. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye, gerçek bir yardımcı bulamazsın. Yoksa onlann mülkten bir nasipleri mi var? öyle olsaydı, insanlara zırnık bile vermezlerdi." (Nisa , 4/52-53)
Âyet, Yahudilerin bilinen cimriliğine işaret etmektedir. Şayet onlar Allah (c.c.)'ın hazinelerine sahip olsalar, ondan hiçbir ihtiyaç sahibine ve kendileri dışındaki insanlara bir şey koklatmazlar. Onlar, nail oldukları iyilikler sebebiyle, Arapları çekemediler. O zaman Arapların bu iyiliklere nail olması, onları niye ilgilendiriyor ve bunca itirazları niçindir?
"Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükümden, içlerinde bir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe gerçekten iman etmiş olmazlar." (Nisa, 4/65)
Vahyin Araplara geçmesi sebebiyle, kızgınlıklarının şiddetinden Yahudiler, Hz, Muhammed (s.a.v.)'İ yalanlama ve onun kavmine düşman olmayı nesiller boyu birbirlerine miras olarak bıraktılar. Arapların İslâm mirasının terk etmelerini ve onda gevşeklik göstermelerini, sosyal hayatta geri kalmalarını ve oyun ve eğlenceye dalmalarını fırsat bilerek, eski şeref ve onurlarını yeniden kazanmak için, tam on dört asır sonra Filistin'e tekrar döndüler. Onlar Kudüs'e nara atarak girerlerken, tüm dünya onlann şu haykırışlarını dinledi: "Ey Hayber devrimcileri! Muhammed artık öldü ve geride sadece kızlarını bıraktı!"
Hatalarımızdan dolayı utanıp, şu şekilde haykırılması için, halâ dinimize tekrar dönmeyecek miyiz?: "Muhammed (s.a.v.), yanında aslanlarıyla birlikte geri döndü."
Yahudilerin putperestler lehine şahitlik etmeleri sebebiyle, konunun akışı onları kınayarak devam etmektedir. Zira şahitlik, emanettir ve şahitliğin sahiplerine verilmesi bir borçtur. Onlar, putperestliği İslâm'dan daha faziletli ve üstün göstermede zerre kadar hakkı ve adaleti gözetmemişlerdir. İşte bu sebeple yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar öğütler veriyor! Şüp-
66 ■ Nisa Sûresi
Muhammed Gazali
hesiz ki Allah, her şeyi işitir ve görür." (Nisa, 4/58.)
Emanet kavramının maddî ve manevî birçok anlamlan vardır. Ama bu anlamların hepsi de, tüm iş ve davranışlarda Allah (c.c.)'ın ve insanların haklarını koruma çerçevesinde dönüp dolaşmaktadır. Emanete riâyet etmeyen kimsenin imam, ahde vefa göstermeyen kimsenin de dini yoktur.
Yahudilerle ilgili haberleri anlattıktan sonra Kur'ân, İslâm ve müslümanlar için büyük bir tehlike olan ikinci grubun haberlerini vermeye başlıyor. Bu grup, küfürlerini gizleyip imanlarını gösteren, münafıklar grubudur. Bunları anlatmasının sebebi ise, münafıkların yaptıklarım açığa çıkarmak ve sırlarını ifşa etmektir. Münafıklarla ilgili anlatım şu âyetle başlamaktadır:
"Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde yargılanmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor." (Nisa, 4/60)
Ayetin, onların iddialarını "zeame" kelimesi ile İfâde etmesi, iddialarının yalan olduğuna işaret eder. Buradaki "tâğut" kavramının anlamı ise: Allah (c.c.)'ın dışında, insan, cin ve cansız varlıklardan herhangi birisine, kendilerine hakemlik etmesi için, başvurmaktır. İmanın gereği, bütün tâğutları inkâr etmek ve onların kışkırtmalarından uzak durmaktır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Allah inananların dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlere gelince, onların dostları da tâbuttur; onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür." (Bakara,2/257)
Nisa Sûresi'nde İse şöyle buyurmaktadır:
"İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkarcılar ise tâğut yolunda savaşırlar," (Nisa, 4/76)
Tâğut sıfatı, Allah (c.c.)'in dışında ibadet edilen, onun yoluna engel olan ve koyduğu hükümlere düşmanlık eden herkes ve her şey için geçerlidir. Burada münafıklar, Müslümanların Allah (c.c.) ve Resûlü'ne(s.a.v.) uymaları ile ilgili verilen öğütleri dinliyorlar. Ancak kendi yollarında gidiyorlar. Kendi yollarında attıkları her adım sebebiyle, inat ve sapıklık onlara hakim oluyor, sonuçta da zulüm ve haksızlıkla uzun mesafeler kat ediyorlar. Nihayetinde öğütçünün sesi onlara ulaşamaz oluyor. "(Sanki) onlara uzak bir mekândan çağrılıyor (da dâvetçinin ne söylediğini anlamıyorlar.)" (Fussilet, 41/44)
Münafık, dış görünüş olarak sizlere yakın olabilir. Fakat o, hevâ ve arzularının kapladığı kalbiyle, sizlerden çok uzaktadır. Zira o, ne söyleneni tam olarak anlar ve ne de o sözden etkilenir.
Nişi Sûresi • 67
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Resule gelin, denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün." (Nisa, 4 /61)
Bir diğer sûrede de şöyle denmektedir: "Onlara: Gelin, Allah'ın peygamberi sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman baslarım çevirirler ve sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün" (Münâfikûn, 63/5)
Açık ya da gizli her inkarcının, kendisine göre bir bakış açısı vardır ki, buna sımsıkı sarılır ve hararetle savunur. Hak, apaçık ortaya çıktıktan sonra bile, kendi bakış açısını terk etmez. Batıl yolda olan birçok kimse, gerçekte kendisinin haklı olduğuna inanır! "Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi?" (Fâtır, 35/8) Ancak uzun bir zaman geçmeden, ektikleri kötülükleri biçerler. İzlenen kötü yol ve yöntemlerin yakın veya uzak neticeleri vardır. İşte bu kötü yol, acı meyvelerini vermeye başlayınca, bu yolun sakinleri özür dilemeye başlarlar:
"Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak isledik, diye yemin ederek sana nasılda gelirler!" (Nisa, 4/62)
Çağımızın mutaassıpları, beşerî hukuku savunuyorlar ve kendilerinin doğru yol üzere olduklarını zannediyorlar. Fitneler ülkeleri kasıp kavurduğu ve suçlar artmaya başladığı zaman ise düşünmeye, fikir değiştirmeye ve özür beyan etmeye başlıyorlar;
"Onlar, Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara kendileri hakkında tesirli söz söyle." (Nisa, 4/63)
Nifakın açığa çıktığı ve çirkin yüzünün göründüğü İki yer vardır: Birincisi, Allah (c.c.)'ın indirmiş olduğu hükümleri kötü görmektir. İkincisi ise, hakkı savunma ve Allah (c.c.) yolunda savaşmayı hoş karşılamamaktır. Genelde münafıklar namaz ve zekât gibi itaat gerektiren işlerde kendilerini sıkarak da olsa bu ibadetleri yapıyorlar. Belki de bu sıkıntılarını gizleyebiliyorlar veya gösteriş yapıyorlar. Ancak Allah (c.c.)'m indirdiği hükümlerin önünde ve Allah (c.c.) yolunda cihatta, içlerinde gizledikleri sıkıntı açığa çıkıyor ve sırları ifşa oluyor.
Peygamberier(a.s.), Allah (c.c.) katından, doğru bir yaşam için gerekli olan tam bir yaşam tarzı getirirler. Bunların takipçileri de, iman, amel etme, söz dinleme ve itaat etmeleri sebebiyle, bu eksiksiz hayat tarzını uygular ve dosdoğru yol üzerinde giderler. Mü'minler için, bu yolun haricinde tutulacak başka hiçbir yol yoktur. İşte bu sebeple yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Hayır, Rabbİne andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe, tam iman etmiş olmazlar." (Nisa, 4/65)
68 • NisS Sûresi
Muhammed Gazali
Aslında dinin öğretilerinde kişiyi zarara sokacak ve ona sıkıntı verecek hiçbir şey yoktur. Fakat aciz ve şaşkın kimseler, cihad ve diğer itaat çeşitlerini ağır bulabilirler. Eğer bu kimseler çalışıp çaba gösterseler ve dinin Öğretilerini tasdik etselerdi, onlar için daha iyi olurdu.
Nisa Sûresi, münafıkların ahlâkını kesintisiz bir bağlamda açıklamaya devam etmektedir. Bu açıklama biraz uzadığı zaman, toplumlarda sıkça bulunan ve fakat dikkatlice bir tedaviye ihtiyaç duyan, diğer hastalıkları ortaya koymaya başlamaktadır. İşte bu özelliklere sahip, "zayıf imanlılar" grubu. Hasta ile ölü ve imansızlık ile şayet tedavi edilmezse imanı yok olacak olan hastalıklı iman arasında sıkı bağlar vardır. Hastalıklı bir inancın, birden çok görüntüleri vardır. Bunlardan ilkinin göstergesi Allah (c.c.)'ın şu âyetinde açığa çıkmaktadır:
"İçinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felaket dokunursa: 'Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım,' der. Eğer size bir lütuf gelirse, sanki sizinle onun arasında bir dostluk yokmuş gibi, 'keşke onlarla beraber olsaydım da, ben de büyük bir başarı kazansaydım!' der." (Nisa, 4/72-73)
İşte bu kişi istek ve arzularının esiri olmuştur. Artık onun emelleri, şahsî menfa-atleriyle birliktedir, yoksa dinin gidişatı ve geleceği İle ilgili değil. Onun kalbi; ihlas ile bencillik arasında gidip gelen bir duyguyla doludur. Böyle kimsenin bir benzeri de, namazını kılan, orucunu tutan ve günahları terk eden, ancak kendisine cihad emri ulaştırıldığında endişeye kapılan ve mühlet isteyen şu kimsedir:
"Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca içlerinden bir grup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da, 'Rabbİmiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?' dediler." (Nisa, 4/77)
Sûre, birçok yerde zayıf imanlı kimseleri iyileştirmek İçin gayret sarfediyor. Bunları, dinlerini kaybedecek derecede çılgınca kuruntularıyla baş başa bırakmamak, Allah (c.c.)'m rahmeti gereğidir. Birinci grup için Allah (c.c.) şöyle seslenmektedir: Sevgi ve korkunun esiri, kulu kölesi olma. Eğer böyle olursan, tek başına şahsi menfaatin senin ileri gitmene veya geri kalmana sebep olur. Zafer anında ganimetleri kaçırdığın için üzülmenin ya da yenilgi anında kurtulduğun için sevinmenin anlamı nedir! Bu tavır, açıkçası, mü'mine yakışmayan bir alçaklıktır. Kendini Allah (c.c.)'a ada ve sadece "Kelimetullah"ı yüceltmek için savaşa git.
"O halde, dünya hayatım âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşırda öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz." (Nisa, 4/74)
Nisa Sûresi • 69
Kut 'ân -ı Kerîm 'İti Konulu Tefsiri
İkinci grup için de yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Ecellerin süreleri sınırlıdır. Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine tabi olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır." (Al-i İmran, 3/145) Uzun bir süre yaşamakla belki de, uçaktan düşer ve uzun süre sakat olarak kalabilirsin. Kısa süre yaşamakla ise, ecelinle ölür ve ruhunu evinde rahatça teslim edersin.
Nifak ile iman zayıflığı arasında gidip gelen sınıflar çoktur. İşte Nİsâ Sûresİ'nin saymış olduğu örneklerden birisi de şudur:
"Kendilerine bir iyilik dokunsa, 'bu Allah'tan derler, ama başlarına bir kötülük gelince de 'bu senden', derler. De ki: Hepsi Allah'tandır. Bu adamlara ne oluyor ki, bir türlü laf anlamıyorlar!" (Nİsâ, 4/78)
Bu âyet bizlere, Fir'avun'un Hz. Mûsâ karşısındaki konumunu ve tavrını hatırlatmaktadır; "Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, 'Bu bizim hakkımızdır' derler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse Mûsâ ve O'nunla beraber olanları uğursuz sayarlardı." (A'raf, 7/131) Semûd kavmi de Hz. Salih (a.s.) peygambere aynı şeyleri yapmıştır.
Ayeltte geçen "Hasene" kelimesinden, bereket, bolluk, afiyet ve zenginlik gibi güzel durumlar kastedilmektedir. "Seyyie" kelimesinden de, bu söylenenlerin tam zıddı kastedilmektedir. Dolayısıyla isyan ve itaatlerle ilgili, şer'î ıstılahlarla bu kelimeler arasında anlam bakımından bir benzerlik yoktur.
Peygamberlerin gönderilmesi hakkında ileri geri söz söylemek ve sövmek, küfürdür. Belki de Yahudilerin konumu bu idi. Müslüman olduktan sonra hiç beklemedikleri problemlerle karşı karşıya kalınca, yeni Müslüman olanların durumu da buydu. Bizim inancımıza göre fayda da zarar da Allah (c.c.)'tandır. Zira O (c.c), fayda ve zararları koyan ve kaldırandır. O (a.s.), her şeyin yaratıcısı ve yöneticisidir. Zira hiçbir beşerin yaratmaya ve yoktan varetmeye gücü yetmez. Ancak insanların, sadece çok az bir kısmını bilebildiğimiz şu büyük kâinatın İçinde sınırları çizilmiş bir alan dahilinde, iş yapma ve hareket etme iradeleri vardır.
"De ki: Hepsi Allah katındandır." âyetinin anlamı bunu ifâde etmektedir. Sonra insanların başına gelen çoğu kötülüklerin, insanların işledikleri suçlar veya ihmalkârlıklar sebebiyle olduğunu açıklayan ek bilgiler gelmektedir ki, şu âyetin anlamı bunu ifâde etmektedir:
"Sana gelen iyilik Allah'tandır. Basma gelen kötülük ise, nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter." (Nisa, 4/79)
"İnsanlara isabet eden kötülüklerin büyük bir çoğunluğu" dememizin sebebi Allah (c.c.) bazen şu yöntem üzere dereceleri yükseltmek içinde kullarını imtihan edebilir: "Kul, amelleri vesilesiyle ulaşamadığı bir mertebeye varmak istiyorsa, Allah
70 ■ Nisa Sûresi
Muhammed Gazalî
(c.c.) o kulu, varmak istediği mertebeye yükseltecek bir imtihana tabi tutar. O da sabrı ve teslimiyeti sebebiyle, o yüksek makama ulaşmış olur."
Yaratma ve yönetme bakımından her şey Allah (c.c.)'a aittir. Biz insanlara düşen görev ise, çalışmak ve kazanmaktır. Bize isabet eden kötülüklerin büyük bir çoğunluğunun gerçek müsebbibi, yine bizleriz.
Nifak ile zayıf iman arasında gidip gelen gruplardan bir diğeri de şunlardır:
"Onlara güven veya korkuya dair haber gelince, hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resule veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilebilirlerdi." (Nisa, 4/83)
Sıradan insanların ağır sorumluluk isteyen devlet işleriyle uğraşması ve devlet işleriyle ilgili en ufak bîr bilgisi olmayan kimselerin devletin gidişatı ve geleceği ile İI~ giü görüş bildirmesi, büyük felaketlerdendir. Hiçbir anlayışı ve hukuk bilgisi olmadığı halde İslâm hukuku hakkında konuşan ve yine hiçbir fikri olmadığı halde savaş ve barış konuları ile ilgili fikirler serdeden, kendi evini düzeltmeye gücü yetmediği halde, dünyayı ıslah etmeyi isteyen, nice insanlar gördüm. Niçin işleri erbabına bırakmıyoruz ki? Niçin savaş ve ekonomi her tarafta konuşulur oldu?
"Ey yay yapmakta gösteriş yapan kimse! Yay güzel olmuyor, Hiç olmazsa yaya zulmetme de, onu ustasına ver!"
Şüphesiz ki Allah (c.c), bilmediği şeyden dolayı bir kimseyi sorumlu tutmaz. "Bunu bir bilene sor." (Furkan, 25/59) Uzman ve mütehassıs kimselere saygı göstermemiz ve bilgimiz dahilinde kalmamız, bizim için daha hayırlıdır. Büyük milletler, uzman kişilere saygı gösteriyor ve onlara üretim yapabilecekleri ortamı hazırlıyorlar. İşte böylesi uzman kişilere kötü davranmak, tüm topluma zarar verir. Toplumun bütün fertleri, sorumlu tutuldukları işleri güzelce yapsalar ve diğer işleri de erbabına bıraksalar, ne olur sanki?
"Liderleri olmadıkça, başıboş toplum düzelmez,
Câhilleri yönettikçe de, o toplumun gerçek liderleri olmaz."
Bir hadisi şerifte şöyle denmektedir: "Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen ve alimlerimizi de hakkıyla bilmeyen kimseler, bizden değildir..."
Allah (c.c.),'Nebîsi (a.s.)'ne, zayıf, korkak ve kalpleri hastalıklı kimselere aldırmamasını ve güçlerini kırıp zayıf düşürene kadar azgın kimselerle savaşmasını emretmektedir.
NisS Sûresi ■ 71
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
"Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü'minlerİ de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir." (Nisa, 4/84)
Kim isterse, Resule (s.a.v.) ve mü'minlere katılır, onları güçlendirir ve onlarla birlikte Hakka yardım ederdi. İşte bu katılım şefaat(çilik) olarak isimlendirildi. Çünkü bu destekçi, tek kişinin yanına geldiğinde onu ikiliyordu ve yalnız başına olan kişiye yardım ettiğinde, güçlü iki kişi oluyorlardı. İşte şu âyetin anlamı bunu ifâde etmektedir:
"Kim iyi bir işe aracılık (şefaat) ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim de kötü bir işe aracılık (şefaat) ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir." (Nisa, 4/85)
Allah (c.c.) mü'minlere, savaşlarda düşman ordularını devamlı gözetlemelerini emretmektedir; Zira onlardan iyilik yapanlara, mü'minler de iyilik yapmalı ve barışa istekli olduğunu gösterecek şekilde güler yüzlü ve samimi bir biçimde onları karşıla-malıdır.
"Bir selâm İle selâmlandığınız zaman, siz de ondan güzeli ile selâmlayın; yahut aynısı İle karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyi hesaba çekmektedir." (Nisa, 4/86)
Hatta bütün karşılıklı selamlaşmalarda hiçbir sakınca yoktur. Geçmişte Müslümanlar, tüm insanlara barış ve esenlik diliyorlardı ve kendilerine selâm veren herkese de selâm veriyorlardı. Bu durum, Yahudilerin selâm kelimesini tahrif edene kadar devam etti. Ancak onlar "essâmü aleyküm=kötülük ve Ölüm üzerinize olsun" dediklerinde, Müslümanların da; "Ve aleyküm=kötülük ve ölüm, asıl sizin üzerinize olsun" diye karşılık vermeleri emredildi. Allah (c.c), Müslümanların isteğine cevap verdi ve fakat Yahudilerin isteğine asla cevap vermedi!
Hadiste ifâde edilen Rasûlüllah (s.a.v.)'ın emrinin, özel bir konumdan olduğu kanaatindeyiz. Buna göre âyetin anlamı geneldir ve herkesi kapsamaktadır. İnsanların kalplerini ısındırmak ve selâmla başlangıç yapmak için herkesi selâmlaması, İslâm ve onun ümmetinin âlîcenaphğındandır. İbn Cerîr'in, İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre Resûlüllah (s.a.v.) şöyle demiştir: "Allah'ın kullarından her kim sana selâm verirse sen de selâmını al ve iade et; hatta bu kimse bir Mecusî bile olsa." Zira yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Bİr selâm ile selâmlandığınız zaman, siz de ondan güzeli ile selâmlayın; yahut aynısı ile karşılık verin." (Nisa, 4/86)
Şa'bî, kendisine selâm veren bir Hıristiyan'a karşılık vererek dedi ki: "Allah (c.c.)'ın selâmı ve rahmeti senin de üzerine olsun." Ona bu hususta soru sorulunca da
72 ■ Nisa Sûresi
Muhammed Gazalî
şöyle cevap verdi: "O, Allah (cc.)'ın rahmeti ile yaşamıyor mu?"
Bundan sonra Kur'ân-ı Kerim, münafıkları anlatmakta ve onlarla ilgili sınırları çizmektedir. Münafıklar bu dönemde, imanlarını açıklayıp küfürlerini gizleyen Abdullah b. Übey b. Selül gibi Medine ehlinden insanlar değillerdi. Aksine onlar uzak kabileler ya da günümüzün ifadesiyle, yabancı devletlerdi ve bizim dostluğumuzu kazanarak, davetimizin başarıya ulaşmasını istiyormuş gibi gözüküp bizlere gizli gizli tuzaklar kuruyorlar ve kötülük yapıyorlardı. Bu arada bazı Müslümanlar da onların dış görünüşüne aklanmışlardı. Bunun Üzerine Allah (c.c), onların gerçek niyetlerini açığa çıkardı.
"Size ne oldu da münafıklar hakkında İki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmişti (küfürlerine geri döndürmüştür)," (Nisa, 4/88)
Bu insanlar hakkında niçin iki farklı görüşe ayrılıyorsunuz? Bakın onların içlerinde gizledikleri gerçek niyetleri ifşa edildi.
"Allah'ın saptırdığım doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bulamazsın!" (Nisa, 4/88)
Âyet, bu garip insanların birden çok gruplarını da tek tek açıklamaktadır. Örneğin onlardan bir grubun, biz Müslümanlara kin beslediği, bizlerin tekrar kâfir olmamızı ümit ettiği ve bizim başımıza felaketlerin gelmesini dört gözle beklediğini açıklamaktadır.
"Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin." (Nisa, 4/89)
Bir grup münafık da vardır ki, tarafsızdır; ne bizimle beraberdir ne de bizim düşmanlarımızla. İşte bunlara karşı tavrımız, barış olmalıdır:
"Ancak kendileriyle aranızda anlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak istemediklerinden yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna." (Nisa, 4/90)
Bir başka grup münafık da vardır ki, yağcılık yapar ve adetâ cambazlık yaparak iki ipte birden oynamak ister. Fırsatını bulsa hiç kaçırmadan değerlendirir. Bunlara karşı da tavizsiz olmalıyız;
"Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak İsteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalar-lar(daldınhrlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmez-
Nisâ Sûresi • 73
Kur'ân-ı Keiîm'iıı Konulu Tefsiri
lerse onları yakalayın ve rastladığınız yerde öldürün..." (Nisa, 4/91)
Bu tiplerle savaşmak, onların İslâm'a girmesinden dolayı değil, aksine Müslümanlarla düşmanları arasında ince bir yol takip etmelerinden dolayıdır. Onların gizlediği şey açığa çıktığına ve düşmanlıkları da göründüğüne göre, onlara karşı susmanın bir anlamı yoktur. İşte bu sebeple onlar hakkında şöyle denilmiştir:
"İşte onlar üzerine size apaçık bir yetki verdik" (Nisa, 4/91)
Biraz önceki sınıflandırma, adil bir sınıflandırmadır. Zira biz Müslümanlar hiçbir kimseyi, dinimize girmeleri için zorlamıyoruz ve bizlerle düşmanlarımız arasında tarafsız olmalarını da kötü görmüyoruz; yalnız bu doğru ve saygın bir tarafsızlık olduğu sürece...
Bizim reddettiğimiz şey, şu şekilde ifâde edildiği sürece, açık ve gizli düşmanlıklardır: "Sahtekâr da değilim, sahtekârlık da beni aldatacak değildir."
Bu hükümden sonra sûre, kasten ve hatalı adam Öldürme olayını anlatmaktadır. Sanki bu şekildeki bir anlatım, Allah (c.c.) yolunda cihad eden Müslümanların kasten veya hatalı adam öldürme olayında aşırıya kaçtıklarım ifâde etmektedir. Müslümanların, düşmanlarını kuşattıkları savaşlardan birisinde, düşman saflarından bir kişi öne çıkarak Müslümanlığını ilan etti. Müslümanlar da bu adamın kendisini kurtarmak için hile yaptığını zannettiler ve adamın barış teklifini reddettiler. Bunun üzerine Üsâme b. Zeyd (r.a.) onu öldürdü. Resûlüllah (a.s.) bu olayı haber alır almaz çok üzüldü ve Üsâme (r.a.)'nin yaptığı işe kızdı ve kızgınlığını da şu şekilde ifâde etti: " 'Lâ ilahe illallah =Allah'tan başka ilâh yoktur.' diyen kimseyi sen nasıl öldürürsün?" Üsâme (r.a.) dedi ki: "O, silahtan korktuğu için onu söyledi." Hz. Peygamber (a.s.) şöyle cevap verdi: " Onun korkudan mı yoksa başka bir şeyden dolayı mı dediğini öğrenmek için, kalbini yarıp da baktın mı?"
Üsâme (r.a.) diyor ki: "Rasûlüllah (s.a.v.) beni o kadar azarladı ki, 'ben o günden önce Müslüman olmasaydım da , o gün Müslüman olsaydım, diye çok arzu ettim."
İşte bu olay üzerine şu âyet nazil oldu:
"Ey İman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, sen mü'min değilsin, demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Nisa, 4/94)
Mü'min bir kimsenin, kâfirlerin arasında yaşamasının hatalı olduğu bir gerçektir. Zira o kimsenin, yeni kurulan İslâm devletinin inşasına yardım etmesi ve yarınların yükünü Müslüman kardeşleriyle birlikte taşıyabilmesi için, hicret diyarına katılması
74* Nişi Süresi
M u h a m m e d Gazalî
şarttır. İnancını gizleyerek kâfirlerin arasında kalması, kendisine sıkıntı ve işkencenin erişmesine sebep olabilir. Belki de bu kimse, şu âyetin ifâde ettiği mustaz'aflar sınıfının hükmüne daha uygundur:
"Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: 'Ne işte idiniz!', dediler. Bunlar: 'Biz yeryüzünde çaresizdik', diye cevap verdiler. Melekler de: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!', dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup da hiçbir çareye gücü yetmeyen mustaz'aflar ve hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır." (Nisa, 4/97-98)
İnanç hicreti, güven ve zaferin yolu; daha güzel ve daha mutlu yarınların kapısıdır. Dini ve dünyası hakkında her türlü çirkinliklere bulaşan bir kimsenin, doğduğu topraklara bağh-çakılıp kalması doğru değildir. Allah (c.c), muhacirlere daha güzel ve müreffeh bir gelecek, dünya ve ahirette de daha büyük hayırlar vaat etmektedir. Ama gerçek şu ki; bizim dışımızdaki fert ve topluluklar, yeryüzünü diyar diyar geziyor ve bu dünyayı hem imar ediyorlar hem de sahipleniyorlar. Sonuçta da o topraklarda, hem inançlarım hem de dillerini yerleştiriyorlar.
Oysa, risâletlerini yaymak ve insanları Rableriyle buluşturmak için Allah (c.c.)'ın arzında diyar diyar gezmek-hicret etmek, Müslümanlara daha çok yakışmaktadır. İşte bu hicret ve yolculuklar esnasında, farz namazları kısaltmak caizdir. Bu hususta şöyle bir âyet nazil olmuştur:
"Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanızdır." (Nisa, 4/101)
Bu ve devamındaki âyetlerin "Korku Namazı" na, yani düşmanla karşılaşma anında cephede kılınan namaza delalet ettikleri açıktır. Yolculuk esnasında farz namazların kısaltılması ise, başka nasslarla sabittir. Bu konuyla ilgili birçok özel hüküm ve fetvaları, fıkıh kitaplarından öğrenmek mümkündür.
Şu âyet, savaş esnasında namaz kılmanın hükmünü açıklamaktadır:
"Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde diğerleri arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da, üstünüze birden baskın yapsalar..." (Nisa, 4/102)
Tüm fakihlerin ittifakına göre, Rasûlüllah (s.a.v.) imam, arkasında peşpeşe namaz kılanlar ise Müslümanlardı. Benim görüşüme göre, âyette ifâde edilen bu hüküm, sa-
Nisl Sûresi -75
K U r ' & n - 1 Kerîm'in Konulu Tefsiri
dece Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabına aittir. Zira O (s.a.v.) varken, Müslümanlardan herhangi bir kimsenin namaz için mü'minlere imam olması, doğru değildir. Ancak, örneğin günümüzde, birden fazla imamın olması mümkündür ve çok da kolaydır. Artık savaş yöntemleri değişmiştir. Din veya dünya hususunda bir korku olmaksızın, hem liderlerin hem de cemaatlerin birden fazla olması doğaldır. Belki de âyette ki şu ibare bu anlayışı doğrulamaktadır: "Sen aralarında olduğun sürece..." Benim bu içtihadımın doğru olmasını temenni ederim. Zira cephedeki bir milyon ordunun namazlarını, tek bir imamın kıldırması, zorunlu değildir.
Sûre, zayıf imanlı ve kalpleri hastalıklı olan insanların Özelliklerini anlatmaya devam ediyor ve İlahî vahyin ihtiva ettiği ilginç olaylardan birisini daha anlatıyor. Bu ilginç olay, hafif meşrep, vicdanı Ölü ve İslâm için hiçbir şey yapmamış veya İslâm'ın kurallarına riâyet etmediği halde, İslâm'a intisap eden kimsenin hikayesidir.
Bu adam, hırsızlık suçu İşlemiş ve bu suçun neticelerinden de korkarak çaldığı şeyle birlikte, kendisini gizlemesi için Yahudi komşusuna sığınmıştır. Peşine düşenler bu suçlu kişinin iki evden birisinde gizlendiğini fark etmişler, sonuçta da, "Tû-me(hırsizm ismi)" nin yanında olduğunu söyleyen ve hırsızlık yaptığı şeyi de kendi evine gizlediğini ifâde eden Yahudi'nin evinden çıkarmışlardır. Tüme ise bunu inkar etmiş, asıl hırsızın Yahudi olduğunu iddia etmiştir. Daha sonra kavminin yanına gelmiş ve olan olayları onlara anlatmıştır. Kavmi ise, onun hırsızlık yaptığını bildikleri halde, onu savunmuşlar, asıl suçlunun İslâm düşmanlarından olan Yahudi olduğunda ısrar etmişlerdir ,ve suçu Yahudi'ye yüklemişlerdir.
Bu savunmalara bakarak da Rasûlüllah (s.a.v.), Tüme ve kavminin doğru söyledikleri kanaatine varmıştır. Neredeyse O, Yahudi'yi suçlu bulup İslâm'a intisap etmiş olan bu suçluyu da, hakkında kötü zan beslediği için suçsuzluğunu ispat etmeye yönelmişti ki, yüce vahiy nazil oldu:
"Allah'ın sana lütfü ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir topluluk seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın liitfu gerçekten sana büyük olmuştur." (Nisa, 4/113)
Aynı olayla ilgili olarak şöyle bir yorum da gelmiştir:
"Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur." (Nisa, 4/112)
Ve suçluya tevbe etmesini Önermektedir:
"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulüm eder de, sonra Allah'tan mağfiret
76 • Nisa Sûresi
Muhammed Gazali
dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulacaktır." (Nisa, 4/110)
Gerçeği yok etmek ve adaleti saptırmak için suçluların giriştikleri entrikalar hakkında da yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onların fısıldaşmalarmın birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka veya bir iyilik ya da İnsanların arasını düzeltmek isteyen(in fısıldaşması) müstesna... Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu gittiği yol üzere bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir." (Nisa, 4/114-115)
İşte bunların hepsi de Hakkı hâkim kılmak, batılı yok etmek ve tüm deliller suçluluğuna işaret ederken, suçsuzluğunu ispat etmeye kalkışan İslâm düşmanlarından bir adama adaletli davranmak içindir. İşte İslâm, ne yüce bir dindir!
Bu kıssayı detaylıca anlattıktan sonra vahiy, Medine'de yaşamaya devam eden bir grup insana yöneliyor. Bu insanlar, kökü kazınmak üzere olan putperestliğin kalıntılarıdır. Bunlar putlara tapmayı bırakan ve fakat hâlâ müşrik olan bir kısım Araplardır. İşte bunlar hakkında kesin bir hüküm geliyor:
"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse İçin bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa, büsbütün sapmıştır." (Nisa, 4/116)
Şirk: İnsanın bütün değerlerini yok eden aklî ve psikolojik çürüme-bozulmadır. Şirkin asıl hedefi, ibadet, dua, hüküm koyma, yardım dileme ve ricada bulunma gibi hususlarda yaratıcıyla yaratılanı eşik tutmaktır. Oysa gerçek muvahhid, yönünü Allah (c.c.)tan başkasına çevirmeye razı olmaz. Herhangi birşeyin helâl veya haramlığında O (c.c.)'nun koyduğu hükümlere müracaat eder. O, Allah (c.c.)'ın hem müjdesinden ve hem de tehdidinden müsterihtir; çünkü o, Allah (c.c.)'tan uzak olan herhangi bir şeyin korku veya sevgisini umursamaz bile...
"Muvahhid olmayanlara gelince, onlar hayat mücadelesinde, serabın arkasından sürüklenen sahte koruyucu ve vaatlere kanarlar da, hayatlarını, bir hiç uğruna harcarlar. "(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; oysa şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir." (Nisa, 4/120)
Dinlerde kibirli ve gururlu olmak, sahibine hiçbir fayda sağlamaz; önemli olan güzel ve doğru davranış ile dosdoğru bir yoldur. Yaşadığımız modern çağda -tıpkı Muhammed Abduh'un dediği gibi-, İslâm hakkında konuşan ve en büyük övgüleri yağdırarak şöyle diyen insanlar vardır: "Hangi din, insanları İslâm'dan daha iyi ıslah ediyor? Hangi din, müntesiplerini, İslâm'dan daha doğru yola sevkedİyor? Hangi din, kemâl bakımından İslâm'ın koyduğu kanunlardan daha iyi h,Üküm ve kanun koyabiliyor?" Böyle diyerek mangalda kül bırakmayan kişilerden birisine, İslâm için ne
Nisa Sûresi • 77
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
yaptığını ve diğer dinlerin müntesiplerinden farklı ve güzel olarak ne yaptığını sorsanız, şaşırıp kalacak ve cevap veremeyecektir.
Konuşup konuşup da hiçbir şey yapmayanlar hakkında yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i Kitab'm kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da, yardımcı da bulamaz." (Nisa, 4/123)
Bu nazik günlerde elem verici fitnelerden birisi de şudur: Bizler, ısrarla dini kurallarına yapışan ve bu sebeple de kapşon (Yahudilerin giydiği özel şapka) giyerek dini vecibelerini yerine getirmek için, en kalabalık meydanlarda dolaşan Yahudileri gönnekteyiz. Buna karşılık Müslümanlara gelince, onların siyasetçilerinin çok azı hariç, büyük bir bölümü namaz kılmıyorlar, kılanlar da namaz vakitlerine riâyet etmiyorlar...
Sûre, belirli bir zamandan sonra tekrar başladığı konu olan aile-içi ilişkilere dönmektedir ve bu ilişkilerle ilgili genel bir yapıya dikkat çekmektedir: Bu da adalet ve ıslahtır.
"Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: Onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kİtap'ta, kendileri için yazılmış (mirası) vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında size okunana âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilmektedir." (Nİsâ, 4/127)
Yetimlerle ilgili hususlar, sûrenin başında uzun uzadıya anlatılmıştı. Burada ise, eşler arasında vuku bulan karşılıklı İsteksizlik ve nefretten uzunca bahsedilmektedir. Burada eşlere, arayı düzeltme, cimrilik ve hırsa karşı koyma, ihsana sarılmayı, karşılıklı iyilik yapmayı, takvayı ve güçleri oranında adaletli olmayı önermektedir.
Şayet sevgi nefrete dönüşür, cam kırılır ve arayı bulmak zor hale gelirse, hem erkek ve hem de kadın, Allah'ın lütfundan kendilerinin payına düşene razı olsunlar.
"Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir, Allah'ın lütfü geniş ve hikmeti büyüktür." (Nisa, 4/130)
Allah'ın hazineleri bitmez, öyleyse gelecekle ilgili karamsar olma; bu günün kay-bolmuşsa bile takvaya ve Allah'a itaata sarıl.
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size, 'Allah'tan korkun' diye emrettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır." (Nisa, 4/131)
78 ■ Nisa Süresi
Muhammed Gazali
İşte bu cümle, birbirine yakın bir bağlamda tam üç kez tekrar edilmiştir. Bunun sebebi; boşanma sebebiyle hasıl olan üzüntüyü gidermek ve şayet takdir-i ilâhî bu ayrılığa hükmetmişse, her ikisinin de durumlarını düzeltmek içindir.
Ardından, sûre ailenin adalet temeli üzerine kurulması gerektiğini bir kez daha belirtmektedir. Hatta, değil aile, bütün bir toplumun adalet temeli üzerine kurulmasını, genel bir âyetle belirtmektedir.
"Ey iman edenler! adaleti titizlikle ayakta tutan, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun..." (Nisa, 4/135)
adaletle hükmetmek ve onu tatbik etmek, İslâm'la başlayan bir şeriat değildir, aksine o, tüm peygamberlerin bir şeriatıdır. "Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için, beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik..." (Hadîd, 57/25)
İşte şu âyetin gelişinin sırrı da budur:
"Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz." (Nisa, 4/136)
Aile içi şiddet, eşler ve çocuklarla birlikte tüm aileye kötü bir etki bırakan, büyük bir fitnedir. Problemli ev, kötülüklerini tüm çevreye yayar.
Nisa sûresi, sadece aile problemleri ile ilgili değil, toplumun tüm katmanlanyla ilgili hususlardan bahsetmiştir. Evet, başlık kadın ve aileye özgüdür, ancak sûrenin konusu geneldir. Örneğin sûrenin, münafıkların konumunu nasıl ele aldığını, onların sırlarını nasıl ifşa ettiğini ve onlardan nasıl sakındırdığını, önceki sayfalarda gördük.
Sûre sona ermeden önce, kendilerinden uzaklaştırmak ve önemli bir iş hususunda onlardan sakındırmak için tekrar münafık ve kâfirlere dönmektedir. Gerçek mü'min, Rabbinin sözlerine saygı gösterir, onun için sevgi, saygı ve muhabbet atmosferini oluşturur, Rabbi ve onun kelâmının alaya alındığı toplantı ve meclisleri protesto eder ve o kimselerin yanından açıkça ayrılır gider. Ancak yakînî bilgiye sahip olmayan kimseler, vahiyle alay edilmiş ve onun ahkâmının aleyhinde konuşulmuş hiç Önemli değil, o toplantı ve mecliste oturmaya devam eder. İşte bu yapıya sahip olan insanlar için şu uyarı gelmiştir:
"Münafıklara, kendileri için can yakıcı-bir azap olduğunu müjdele! Mü'minle-ri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında İzzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah'a aittir." (Nisa, 4/138-139)
Düşman cephesinde ne kadar izzet olursa olsun, o tarafa yönelme ve dininin ve dinine saygının aleyhine, onlarla kesinlikle ateşkes yapma.
Nlsâ Sûresi • 79
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Hakka ve hakikate ihaneti ve hakikat ehli kimselerin kötülenmesini umursamayan kimseler, sadece münafıklardır.
"O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmişti: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze da-lmcaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz..." (Nisa, 4/140)
Münafıkların entrikaları, bi'set günleri boyunca İslâm'a musallat olmuştur, dolayısıyla bunun tekrar etmesinde ve İslâm'ın da bunlarla uğraşmak zorunda kalmasında, şaşılacak hiçbir durum yoktur...
Nisa Sûresi, sonlarına doğru tekrar Ehl-i Kitab'a döndü ve elzem olan yeni bilgiler ekledi. Ehl-i Kitap, Yahudi ve Hrıstİyanlardan oluşmaktadır. Yahudiler, hem Hz. İsa (a.s.)'yı ve hem de Hz. Muhammed (a.s.)'i kabul etmiyorlardı. Hz. İsâ (a.s.) hakkında; 'O, doğru olmayan bir yolla geldi, O'nun babası belli değildir ve annesi de kötü bir iş yapmıştır,' diyorlar. Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında ise; 'O, kendisine vahiy geldiğini iddia eden ve fakat vahiyle hiçbir ilişkisi olmayan bir bedevîdir,' diyorlar. Hıristiyanlar ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah (c.c.)'la bir ilişkisinin olmadığını iddia ediyorlar ve O (a.s.)'nu kötü vasıflarla anıyorlar...
Allah (c.c.)'ın elçilerini yalanlayan bu insanlar, Allah (c.c.)'a, kitaplarına ve peygamberlerine (a.s.) inanan mü'minler olarak nitelendirilebilirler mi? İşte bu kimseler hakkında bu sûrede şöyle denmektedir:
"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip, 'Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız' diyenler ve iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte gerçekten kâfirler onlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap ha-zırlamışızdır. Allah'a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince), işte Allah onlara bir gün mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." (Nisa, 4/150-152)
Ehl-i Kitap'Ia tartışmadan sonra Allah (c.c.)'ın, Resulü Hz. Muhammed (a.s.)'e vahyettiği şu sözleri düşünmeliyiz:
"Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyet-tik. Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yâkub'a, torunlar(ın)a, İsa'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u'verdik." (Nisa, 4/163)
Bu peygamberlere vahyeden Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v.)'e de vahyet-miştir. Bunların hepsi de Allah (c.c.)'ın kullarına gönderdiği elçilerdir. Görevlendirildiler ve görevlerini yerine getirdiler; ne ihanet ettiler ve ne de ihmal ettiler. Eğer Hz.
80 • NisS Sûresi
Mulıammed Gazalî
Muhammed (s.a.v.). diğer peygamberlerden farklı bir şeyle nitelenecekse, O (s.a.v.)'mın; içlerinde en iyi tebliğ eden, en çok sıkıntılara maruz kalan, fıtratı diriltme ve aklı devreye sokma açısından en güçlüleri olarak nitelendirilmesi gerekir. Zira O (s.a.v.)'nun bıraktığı kültürel birikim, şu anda olduğu gibi kıyamet gününe kadar da, kesin bilgiyi tesis etmeye, gafilleri gaflet uykusundan uyarmaya ve âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a giden bir yol oluşturmaya devam edecektir. İşte bu sebeple yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Allah sana indirdiğine şahitlik eder, zira onu kendi ilmiyle indirdi. Melekler de buna şahitlik ederler. Aslında şahit olarak Allah kâfidir." (Nisa, 4/166)
Hz. Muhammed (s.a.v.)'in getirmiş olduğu Kitab'a tarafsız bir bakış, O'nun, tüm peygamberlerin kültürlerinin arasında eşsiz bir yerinin olduğunu teyit eder. Tıpkı yine tarafsız bir bakışın, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatının, zikir, şükür, sabır, tevekkül ve uzak görüşlülük bakımından eşsiz bir yapıya sahip olduğuna işaret ettiği gibi. İşte bütün bunlar, eğer Hz. Muhammed (s.a.v.)'den peygamberlik alınacaksa, gelmiş geçmiş hiçbir insanın peygamberliğe hak sahibi olmaması gerektiğine dair kararımızı pekiştirmektedir.
Kur'ân'm Ehl-i Kitap'la olan tartışmasına tekrar dönüyoruz. Gerçekte onların isteği neydi?
"Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Mû-sâ'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi." (Nisa, 4/153)
Bu istekler, hakikati araştıran ve kesin bilgiye ulaşmak İsteyen akim önerileri değildir! Aksine bunlar, katı bir tabiatın ve mütekebbir bir kalbin önerileridir. Bu sebeple Hz. Mûsâ (a.s.)'dan bu tip isteklerde bulundular. O (a.s.)'nun kavmi bu yol üzere yürümeye devam ettikleri için, onların kökünü kazıyan bir yıldırım çarptı.
Yahudiler, tabiat olarak insanların en sertleri ve katılık olarak da onların en katı kalplileridir. Belki de bu sebepten dolayı onlardan, tehditle söz alınmıştır!! Hani dağ üstlerinde toplu bir mezar olması için, onların tepelerine dikilmişti de, neredeyse onların üzerine yıkılacaktı ya... Ama tüm bunlara rağmen yine de sözlerinde durmadılar:
"Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve 'Kalplerimiz kilitlidir' demeleri sebebiyle onları lanetledik, türlü belâlar verdik. (Onların kalpleri kilitli değildir;) lam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesna artık İman etmezler. Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem'in üzerine büyük bir iftira atmalanndan (dolayı onları lanetledik)." (Nisa, 4/155-156)
Oğlunu öldürmeye doğru koştuklarında bile Hz. Meryem'i çirkin iş yapmakla
NisS Sûresi • 81
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
suçluyorlardı; özellikle öldürmek istedikleri o kişi beşikteyken peygamberlik iddiasında bulunduğu sırada. Sonuçta Allah (c.c.), Hz. İsâ (a.s.)'yı onların hilelerinden kurtardı ve onların gayretlerini boşa çıkardı:
"Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri kişi) onlara Isâ gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak da onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi nezdine kaldırmıştır. .." (Nisa, 4/157-158)
Fakat herkese hakim olan kuruntu ve önyargıların bıraktığı kültürel miras, birçok insanı, çarmıha germe ve kendisini feda etme yaygarasını doğru kabul etmeye ve bunu de kesin inanç kılmaya sevk etmiştir. Bu hüküm süren baskın olumsuzluğun, hiçbir aklî ve naklî delile dayanmadığı ve sadece boş kuruntulara hizmet ettiği bilinen bir gerçektir. Şayet bilgi alanı genişlese ve düşünce, hürriyetine kavuşsa, durum kesinlikle değişir. İşte bu sebeple Kur'ân-ı Kerim, Hz. İsâ (a.s.)'nın kurtulduğunu ve tek olan Allah (c.c.)'a ibadet ettiğini şu şekilde tekit etmektedir:
"Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler ve Allah'a ve âhiret gününe inananlar var ya; işte onlara çok yakında büyük bir mükâfat vereceğiz." (Nisa, 4/162)
Sûrenin son kısmı, buraya kadar zikredilen tüm gruplar için, kesin hükümler koyarak geliyor. Örneğin kâfirler ve münafıklar için çok kötü bir son vardır, zira onlar, hem cahildirler, hem cahillikte ısrar ederler ve hem de başkalarının cahil kalması için çalışırlar. Onlar hem Allah (c.c.)'ı inkâr ederler ve hem de başkalarının iman etmesini engellerler. İşte bu kimseler hakkında yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İnkâr edenler ve (başkalarını da) Allah yolundan alıkoyanlar, şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları (cehennem yolundan) başka bir yola iletecek de değildir." (Nisa, 4/167-168)
Benzer tavırlar gösteren modern sömürgeciliğin aslanları da, dinsizlikle, halklara zulmü ya da İslâm'ı kötü görmekle, Müslümanları zelil kılmayı birlikte götürüyorlar.
Sonra sûre, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken, Yahudilere bir çağrı yapıyor:
"Ey insanlar! Resul size Rabbinizden gerçeği getirdi. Şu halde kendi iyiliğinize olarak ona iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa, şüphesiz hepsi de Allah'ındır. (O'nun sizin İmanınıza ihtiyacı yoktur.) Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir." (Nisa, 4/170)
82 • NisS Sûresi
Muhammed Gazali
Burada Yahudilere, her hangi bir ilmî intisaptan soyut olarak (yani 'Ey insanlar' diyerek), hitap edilmiştir. Çünkü onlara geçmişte Tevrat yüklenmişti de, onlar bunu gereği gibi taşımamışlardı! Cehalet ve inkarcılıkta putperestlere benzemeleri dolayısıyla, Ehl-i Kitap olarak kabul edilmemişlerdir. Hatta o kadar aşın gitmişlerdir ki onlara, tıpkı Mekke müşriklerine ve hiçbir vahiyle ilişkisi olmayanlara hitap edildiği gİ-bi, "Ey insanlar!" diye hitap edilmiştir.
Yahudilerle ilgili açıklamaları, kendilerini şaşkınlık kaplamış ve bu şaşkınlık sebebiyle yanlış yola sapmış olan Hırİstiyanlara yapılan çağrı takip etmektedir. Onların bu şaşkınlıklarının ve sapıklıklarının sebebi ise, aşırı derecede azgınlıkları ve taşkınlıklarıdır. Taşkınlık; bir şeyi yaparken kişiyi aşırıya kaçmaya sevk eder ve doğru yoldan alıkoyar. Bu sebeple yüce Allah (c.c.) onlar hakkında şöyle diyor:
"Ey Ehl-İ Kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında,gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsâ Mesih, ancak Allah'ın Resulüdür. (O) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı 'kün=ol' kelimesi(nin eseri)dir. O'ndan bir ruhtur. Şu halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. 'Tanrı üçtür' demeyin ve sizin için daha hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilahtır. O, çocuğu olmaktan münezzehlir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak da Allah yeter." (Nisa, 4/171)
Gerçek şu ki, bu evreni; gökleri ve yeryüzünü araştırıp incelemek, yaratıcının ancak tek bir olduğunu göstermektedir. Öyleyse diğeri nerede? Yarattığı ve nzık verdiği şeyler nerede? Atom taneciklerini ve galaksileri yaratırken kim Allah (c.c.)'a ortak oldu? Evet, nutfeyi ve yumurtacıkları yaratırken O (c.c.)'na kim eşlik etti? Bütün işleri düzenlerken O (c.c.)'na kim yardım ediyor? Şüphesiz ki bu büyük evreni, hangi cinsten olursa olsun hiçbir ortaklık düzenleyip organize edemez! İşte bu sebeple Allah (c.c), tek bir ilahtır. O (c.c.)'na boyun eğmek ve itaat etmek haktır, O (c.c.)'na yaklaşmak zorunludur ve O (c.c.)'na ibadet etmek herkese farzdır. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ne Mesih ve ne de Allah'a yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri dururlar. O'na kulluktan geri durup büyüklenen kimselerin hepsini (Allah), yakında huzuruna toplayacaktır." (Nisa, 4/172)
Nisa sûresi, Kelâle (Ne anne-babası ve ne de çocukları olan kimse)'nin mirastan payım açıklayan bir âyetle, son bulmaktadır. İşte bu şekilde sûre, aile, ailenin oluşumu, korunması ve aile sorunlarının açıklanmasıyla ilgili başladığı konuyla sona ermektedir.
"Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir." (Nisa, 4/176)
NisS Sûresi ■ 83
Kur'ân-ı Kerîm'in Konulu Tefsiri
Nisa Sûresi'nin konusunun genel olduğunu, tüm toplumu kapsadığını, toplumu oluşturan değişik insan gruplarının davranışlarım içerdiğini gördüm. Meselâ kadınlar konusu, bütünden bir parçadır, bir başka ifâdeyle aile; küçük bir toplum, toplum ise büyük bir ailedir. Allah (c.c.)'ın hidâyeti herkese şamildir, çünkü O (c.c), her şeyi bilmektedir. Sûreyi tam olarak araştırıp incelemeyenler onun, dağınık parçalardan oluşmuş cüzlerden ibaret olduğunu zannediyorlar ki bu hatadır ve Allah (c.c.) böyle bir hatalı bakıştan, düşünce ve ilim erbabını korusun.
Ben unvan ve başlık aldatmacasını kabul etmiyorum. Kur'ân sûrelerinin isimleri, sûrenin konularından farklıdır, zira konular genelde dolu dolu, kapsamlı ve ayrıntılıdır, buna karşılık isimler kısmî ve lokal delalete sahiptirler. Örneğin Bakara Sûre-si'ne bir bakın; İsrâiloğulları'nin kesmekle emredildikten inekle ilgili kıssa, kırk sayfanın üzerindeki sûrenin yarım sayfasını bile kapsamıyor. Bu kıssadan sonra sûre, tarih, yasama, hikmet ve edeple ilgili daha birçok konuyu kapsayan adetâ dalgalı bir deniz gibidir. Nisa Sûresi de, tıpkı Bakara Sûresi gibidir! Sûrede aile ile ilgili anlatılanlar sınırlıdır, buna karşılık bizzat sûrenin kendisi, dünyadaki tüm insanların göz önünde bulunduracağı "toplumsal yapı"yı içermektedir.
Büyük ilim adamlarımız, bu sûreden, dost-düşman, büyük-küçük ve zengin-fakir her kesimden insanların istifâde edebilecekleri, yüksek toplumsal görgü kuralları çıkararak sûreyi açıklayan kitaplar yazmışlardır. Özellikle de, farklı dinlere mensup kişiler arasında vuku bulan, alacak-verecek ve savaş-barışla ilgili problemlerin çözümünde, Müslümanların takip etmeleri ve kıyamet gününe kadar da üzerinde sebat etmeleri gereken yol ve yöntemi açıklamışlardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)